Edebiyat Kategorisindeki bloglar

Çöp biriktirmeyi seviyoruz!!!

17 Haziran 2008 Salı | Kategori : Edebiyat 14 Yorum

          Kocaman bir çöp bidonum var balkonda, sabahtan akşama kadar doluyor, o bile yetmiyor bazen. Şimdi karpuz falan çıktı çok yer kaplıyor elbet. Düşünüyorum, karpuz ve sebze kabuklarını ayırsam yakınlarda ineği olan birilerine versem, hayvan yerdi diye. Ama mümkün değil. Kağıt, gazete, dergi cinsi şeyleri de çöpe atarken canım yanıyor. Oysa bunlar geri dönüşümü olan şeyler, keza cam şişelerde öyle. Hatta hiç olmadı çevrede atık olacağına toplayayım kazan dairesinde yansın diyorum ama kimse oralı olmuyor. Sobalı bir evde oturuyor olsaydım bu kadar çöpüm olmazdı. Çünkü çoğunu yakıp yokedebilirdim.

          Benim canım anneannem, ömrü uzun olsun, daha sağlıklı ve genç iken, hatta hayırsız dayım onu evinden atmadan evvel bütün sebze ve meyve kabuklarını çatıda bir gazetenin üzerinde kuruturdu. Hatta o kalın karpuz kabuklarını bile. Tam akşam üzerleri çatıya çıkıp Burdur’un enfes manzarasını seyredecekken karşımıza birde çöp manzarası çıkardı. Anneannemin çöpleri. Kızardık o zamanlar, bunların yeri burası değil anneanne, çöpe atsana…

          O her zaman, hiç üşenmeden yediğimiz, içtiğimiz, tükettiğimiz herşeyin artığını elinden geldiği kadar kurutur ve banyonun sobasında yakardı. Naylon poşetleri tertemiz yıkar, kurutur ve onları köylüler pazarına götürüp pazarcı kadınlara verirdi. Anneannemin evinde çöp, yakacak kadar değerliydi. Anneannem o yaşına rağmen bizim bilmediğimiz veya öğrenemediğimiz çevre bilincine sahipti. Mandıradan alınmış süt şişeleri ve yoğurt kapları bile aynı titizlikle yıkanır, mandıraya geri iade edilirdi.

        Geçen yılda Merkezde oturduğum dönem belediye atık kumbaraları koymuştu çöp konteynırlarının yanına. Bu kumbaralar üç bölümden oluşuyordu. Cam, kağıt, plastik atık. Ben şahsen evimde bunları ayırıp yerli yerince kumbaraya atıyordum ama zamanla vatandaş bunu normal bir çöp bidonu halinde kullanmaya başlayınca bende pes ettim. Çünkü ayırdıklarımı atacak yer kalmıyordu.

        Şimdi düşünüyorumda anneannemin yaptığı en doğrusu imiş. Ona bunları böyle yap diye tenbih eden olmuyordu elbet, ama o gerçekten yaşadığı çevreyi seviyordu. Şimdi bile halen yerde bir şişe veya kağıt görsün onu eve getirir. Annem de evde biriktirdiği cam ve kağıtlarla birlikte onlarıda alır atık kumbarasına bırakır gelir. 

         Evimiz temiz olsa ne çıkar, bizim biriktirdiğimiz çöpler dağlar tepeler oluşturmakta, onlardan çıkan zararlı gazlar havayı kirletmekte, sularımıza karışmakta ve toprağımıza.  Benim anneannem bana temiz bir çevre bıraktı ve ben bakalım torunlarıma ne bırabileceğim.

Yaşayanlar ve Ölenler Var

16 Haziran 2008 Pazartesi | Kategori : Edebiyat 8 Yorum

           Ev bugün hiç olmadığı kadar sessiz. Çocuklar ve eşim mavi şehre indiler. Özlediğim yalnızlık ve sessizlikle başbaşayım nihayet. Havanın kapalı olması yağmurun habercisi olsa da bu ağaçlarda ki kuşların ötmesine engel değil.

Bir guguk kuşu saatlerdir ötüyor, binbir ağaç içinde kimbilir hangisini kendine sahne seçmiş. Serçelerin toplu ötüşleri ve guguk kuşu ahenkli bir biçimde düet yapıyorlar.

Ben bu sesleri gözümü kapatmış halde dinlerken tepelerde yankılanan sela sesi bütün sesleri bastırıyor.

Bir vatandaş dünyaya elveda demiş, kimbilir hangi vakit ecel uğradı, birazdan kara toprakla kucaklaşacak. Kimbilir hangi bilinmeyen gerçekler çıkacak ondan sonra karşısına!

Bizler sabah neşe ile uyanırken mi, yoksa aç olan midemizi doldururken mi, yoksa beynimiz bugünkü işler ile ilgi muhasebesini yaparken mi? Kimbilir hangi vakit ecel uğradı ona.

Hiç ölmeyecek gibi yaşamak bu olsa gerek. Bir sela sesiyle irkiliyor ruhum. Hangimizin selası gökyüzünde yankılanmayacak ki! Var mı ölüm benden çok uzak diyen!

Herkese yakışıyor hayat; bebeğe, çocuğa, delikanlıya…nineye, dedeye… Bana, bize, size…

Selası verilen kula da yakışmıştı elbet. Şimdi gidiyor dört kolluda sessiz. Geride bıraktıklarına aldırmadan, geride kalanlarda ağlayacaklar, yas tutacaklar sonra susacaklar. Geçen günler, matemin izlerinide silecek.

”Gönül sen ölmez misin,

  Ölmeye gelmez misin?

  Yakasız gömlek biçilmiş,

  Giymeye gelmez misin?”

 

 

EVİM, EVİM GÜZEL EVİM…

14 Haziran 2008 Cumartesi | Kategori : Edebiyat 4 Yorum

               Yorgunum dostlar, ayaklarıma kara sular indi. Sinir katsayım da tavana vurmuş durumda. Gez, gez tükenmiyor çarşı. Özlemişim kalabalığı lakin insanın şehir merkezinde evi olmayıca pek zor. Gezsek tozsak iyi de ya yanımda ki tok evin aç kedilerine ne demeli. Tamam, bugün onlar için gitmiştim ama sürekli tıkınıp durdular. Ufaklığı görmeyin, zaten evden çıkmamız ayrı bir olaydı.

          Saat 13 otobüsüne yetişmeye çalışacağımya, bir yere gidilecekse evde ki telaşı bayan arkadaşlar çok iyi bilirler. Apar topar evi topla, çocukları hazırla, yedek çamaşır  al vs. vs.

Bir yandan elimde telefon belediye otobüsünün şöförünü arıyorum. ”Abicim, beni bekleyin ha, şimdi çıktım, 10 dakkaya ordayım, aman ha almadan gitmeyin.” Bugün gitmeseydik çatlayacak çocuklar:-))

Dakka dakkasına yetiştik, Allahtan otobüs bugün kalabalık değildi. Biz anlattığım gibi tıngır mıngır indik virajlı yollardan mavi şehreee. (Feministim, mavi şehir Ordu).

          Hava sımsıcak, ne anlattıysam hepsini yaptık fazlasıyla. Güzel gündü velhasıl. Dönüşte arkadaşlar denk geldi, en azından eve kadar yürümek zorunda kalmadık.

         Evim, evim güzel evim, çok yorulmuşum. Gelir gelmez hadi çocuklar banyoya. Şimdi elimde form çayım, yazıyorum. Yazmak her zaman dediğim gibi beni dinlendiren tek şey.

         Şimdi ayaklarımı uzatıp kara sular inmiş ayaklarımı dinlendirme zamanı. Canım eşim yanımda değil, o yüzden demlediğim çayımı onsuz içicem.

         Dışarda rüzgarın sesi, fırtına başladı. Burası dağlık olduğu için mavi şehirden iklim olarak çok farklı ve birazdan iyi bir yağmur geliyorum diyor.

         Herkese kucak dolusu sevgiler…

GİDİYORUM…

14 Haziran 2008 Cumartesi | Kategori : Edebiyat 7 Yorum

                 Günlerden sonra nihayet güenş yüzünü gösterdi. Bugün güzel bir gün olacak biliyorum. Çünkü ben bugün gidiyorum. Ben bugün mavi şehre gidiyorum. Çocuklarımla beraber. Önce yaya olarak her zaman ki yürüyüş yaptığım toprak yoldan ilçenin manzarasını seyrede seyrede bayır aşağı ineceğiz. Sonra belediyenin küçük ve mavi otobüsüne atlayıp, virajlı yolları aşarak mavi şehre varacağız. Giderken yolumuzun üzerinde ki Melet Irmağı (Fotoğrafını yayınlamıştım) üzerinden geçeceğiz.

          Ben bugün gidiyorum, mavi şehre. Özledim. Çarşıyı, cıvıl cıvıl gezen insanları ve denizi. Çocuklar ne isterlerse bugün onu yapacağım. Sahilde ki parkta salıncağa bineceğim onlarla. Belki pamuk şeker veya dondurma elimizde banka oturup seyre dalacağız denizi.

           Levent bugünlerde yaşpasta istiyor, bir pastaneye girip ona yaş pasta, Alperenime de fırında sütlaç ısmarlayacağım. Ben de aylardan beri rejim muhabbetinden dolayı yiyemediğim yanından geçerken kokusunu içime çektiğim su böreğini isteyeceğim ve yiyeceğim afiyetle.

            Birşeyler alıp para harcamak şart mı? Gezmek bedava, vitrinlere yapışmak bedava. Almasamda mağaza mağaza dolaşıp elbise denemek bedava :-)

            Şimdi çocuklar yeni yeni uyanıyorlar. Güzel bir kahvaltı hazırlayıp onların karnını doyurmak zamanı. Sonrada güneşten ilham alıp ışımak, mutlu olup şımarmak zamanı. Sizlerinde gününüz güzel geçsin dostlarım.

SİLÜETLER…

11 Haziran 2008 Çarşamba | Kategori : Edebiyat 13 Yorum

           Sisler, sisin rengi gri demiştim bir şiirimde, sonrada sisler içinde yağmurun ellerini anlatmıştım. Yağmur ve sis; muteşem ikili, yalnız karadenize yakışıyor farkındayım. Bana en dayanılmaz duygularla yazma isteği uyandırıyor.

           Bugünde yine sis ve yağmur vardı, artık sıkılmıyorum, gocunmuyorum güneşi görememekten. Çünkü herkesin gidip görmeye can attığı, merak ettiği karadenizde yaşıyorum ve burdan gidene kadar yağmur ve sisin muhteşem dansını beynime kazımalıyım.

           Gündüz yine sisi seyirdeyim, sigaramın dumanı sisin rengine karışıyor, gözlerim uzaklarda, yavaş yavaş kaybolmaya yüz tutan tepelerde ve ağaçlarda. Sisin gelişini, gidişini, her yeri koynuna alışını izliyorum, sadece bakmıyor gözlerim, görüyorum.

            Uzakta ki tepenin en tepesinde cinsini çözemediğim ağaçlar var. Ağaçların koyu yeşil rengi yavaş yavaş siyaha çalmakta. İki ağaç var gözüme kestirdiğim. Kalın yapraklı gövdeleri birbirinden ayrı ve tepeleri yuvarlak toplanmış. İki veya belki üç dal birbirlerine kol açmakta. Nasıl görünüyor biliyor musunuz? Sanki dans eden kadın ve erkek…

             Hemen ötesinde keman çalan bir adam silüetine bürünmüş ağaç, biraz ilerde kollarını yana açmış oynayan, kabarık etekli bir kadın. Yanlarında bir köpek veya bir koyun.

             Ben bugün sis, bu güzel ve sessiz düğünü bozana kadar balkondaydım, izledim, izledim, izledim. Gördüklerimi birilerine göstermek istedim. Kimse yoktu ne yazık ki. Anlatmak istedim sonra, komik gelir diye anlatamadım vazgeçtim. Sonra yazmak istedim, gönül dostlarımla paylaşmak, yalnız onlar  anlar beni ancak.

            Ben bugün, ağaçlarda ki insan silüetlerini gördüm. Gördüklerim belki hayallerimdi, görmek istediklerimdi, hep yapmayı istediğim resimlerdi…

           Şimdi akşam saatleri, yağmur olanca şiddetiyle camlara vuruyor. Yalnızım. Belki balkona çıkıp yağmurla içmeliyim sigaramı ve yağmura hapsetmeliyim gerçekleşmeyecek hayalleri. Gecenin karanlığı benden bu gece.

 

Sisler İçinde Yağmurun Elleri.

10 Haziran 2008 Salı | Kategori : Edebiyat 16 Yorum

            Sis, dağları koynuna aldı yine. Sisin elleri gri, dağları, fındık ağaçlarını, hatta ırmağı bile okşuyor. Öyle bir nizam kurulu ki şu yeryüzünde ne sis yağmursuz, ne yağmur sissiz yapamıyor. Yeryüzü, yağmurla sevişiyor bugün.

            Havanın serinliği kışı andırsada, kuşların ötüşleri yaz, yaz, yaz demekte. Onlar sise ve yağmura inat sadece ötüyorlar. Onlar ötecek, bizler mevsimin tadına varacağız.

           Güneş yukarlarda biryerlerde, varlığı bariz, kendisi görünmüyor. Bugün güneş üçüncü şahıs, galiba ışımak için sırasını bekliyor. Önce sis, sonra yağmur ve onlar müsade ederlerse güneş.

          Yağmurun elleri ıslak, kuru bir tek kum tanesi kalmayana dek yağacak, yağacak. O yağacak ben yağmurlu satırlara dökeceğim ruhumu. Yağmurlu anılarımı yadetmeden bırakmayacak yakamı.

          Şimdi, yağmur ve sisler içinde ki gönlümle  yorulana kadar anılarda kaybolmak vakti. Anılarda kaybolup eski dostları yadetme vakti. Mutlu günleri düşünüp bedeni ve ruhu dinlendirmek vakti.   (08:12)

Ey Huzur! Sen mi Geldin?

7 Haziran 2008 Cumartesi | Kategori : Edebiyat 7 Yorum

Bükül ey beden,
Yüreğinde bin minnetle!
Varlığını yoklukla mı bütünleştirmek ki emelin;
Dilin dua içinde.
Gülün misk i amber kokusuna mı hasretsin?
Gitmek için daha çok ateşlerde yanacaksın
Ki nar olunca yola koyulacaksın.


 

Serap Özaltun

GOMERO 83 adlı EDEBİYAT ELEŞTİRMENİ(Blog Dostlarına Duyrulur)

6 Haziran 2008 Cuma | Kategori : Edebiyat 14 Yorum

        Sevgili gönül dostlarım yukarda ki arkadaşımız bizim yazdıklarımızı beğenmiyormuş, gereksiz yorumlar ve şakşakçılık yapıldığını düşünüyor. Kendisi Fen Edebiyat Fakültesi Mezunu!, ilgilenen arkadaşlar lütfen onun engin görüş ve tecrübesinden faydalansınlar. Arkadaş ben edebiyattan iyi anlarım diyor, başta ben olmak üzere sizlerinde kötü olan yazılarımızın sanırım yontulmaya ihtiyacı var. Ben rica ettim sağolsun beni kırmadı, edebiyat bölümünde benimle olan eleştirilerini dile getirdi. Sizde lütfen çekinmeyin, hem eleştiri yapmasını hem de edebiyat yapmasını öğreneceğiz onun sayesinde. O benim nazik yorumlarımı silmiş ama olsun, bloğa koskoca Edebiyat mezunu arkadaş takılmışda onu görmezlikten mi geleceğiz.  Dediğim gibi arkadaşlar lütfen yazı yazmadan ve hatta yorum yapmadan önce ona danışalım. Edebiyat mezunu ya bir bildiği vardır .

Babama…

5 Haziran 2008 Perşembe | Kategori : Edebiyat 14 Yorum

   Birsürü çocuğun vardı senin, en az bizim kadar severdin onları da, biliyorum. Bizi hiç ayırmadın, öğrencilerindi çocukların, çocuklarındı öğrenciler. Kara tahtanın başında başka türlü değildin, hem baba hem öğretmendin aslında. En çok okulda görürdüm seni, okulda ben öğrencin sende hayran olduğum öğretmenim. Baba diyemezdim okulun kuralı vardı, okulda öğretmenim. En yakın arkadaşlarındı öğretmenler, onlara da bize geldiklerin de amca, teyze ama okulda muhakkak öğretmenim. Hatta ilkokul öğretmenim Mustafa Amcamdı, onun kıza da sana Ali Bey Amca derdi. Keriman Teyzem kardeşimin öğretmeni, Hüseyin Amcam da okul Müdürü.

      Çok amcam,  teyzem vardı ama onlar okulda öğretmendi ve birsürü evladı vardı bütün öğretmenlerin. Yıl 1982-86 arası, kara önlük giydiğimiz beyaz yıllar. Adını bile hatırlamadığım, yüzlerini fotoğraflara baktıkça çıkardığım arkadaşlar…

      Babacığım, genç bir öğretmen ve genç bir babaydın. Eskiyen yıllar ne çabuk yansıdı yüzüne. Dede olunca mı çıkıyor emekliliğin tadı! Bağ bahçe işlerine bu yüzden mi daldın? Ne emekliliği yakıştırabildim sana ne de yaşlılığı. Dede olmak yakıştı desem, hüzün basar yüreğimi. Daha saçların ağarmadı, bıyıkların yine eskisi gibi, tepende iki, üç tel kalan saçıda saymazsam halen gençsin be babam.

        Seni Özlüyorum, biliyorum ki varsın, hayattasın, sağlıklısın. Bizi bırakıp gitmene daha çok var değil mi babam, bilirsin tek, elde kalan fotoğraflar ağlatır beni.

        Daha varlığına doyamadan, yokluğuna alışamamaktan korkuyorum babam…

                                                                      (Yataganli76)

       

Hayallerin Neydi Baba (Tuna KİREMİTÇİ)

5 Haziran 2008 Perşembe | Kategori : Edebiyat 4 Yorum

           İstanbul’u çok severdin erguvan zamanı,

           Orhan Veli şiirleri gibi şiirler yazardın.

           Virgülüne dokunmadan hayatının,

            Giderken ardında hüzünler bıraktın.

                          Hayallerin neydi baba, hangisi yarım kaldı?

                          Hayallerin neydi baba? Biz sormadık, sen anlatmadın.

            Nedense hiç bahsetmedin çocukluğundan,

            Fatma Girik’e olan hayranlığından.

            Tek dostu yalnızlık olan bir adamdın,

            Kalbindeki şarkılar kalbinde kaldı.

                         Hayallerin neydi baba? Hangisi yarım kaldı?

                         Hayallerin neydi baba? Biz sormadık sen anlatmadın.