Edebiyat Kategorisindeki bloglar

Babaannem artık burda yaşamıyor.

12 Eylül 2008 Cuma | Kategori : Edebiyat 5 Yorum

GELİN 2

11 Eylül 2008 Perşembe | Kategori : Edebiyat 9 Yorum

                      Tezek kokusunun kalmadığı ahıra girdi gelin…

                      O girince kaçıştı birkaç tarla faresi. Belli ki ineklerden sonra taşınmışlardı buraya.

                       Evliliğinin ilk aylarıydı. İlk gelinlik stajını ahırda yapmıştı. Ahır ve inek bakımı konulu bir tez hazırlıyordu kayınvalidesine vermek için.

                       Dakika sektirmeyen ezanın okunmasıyla başlıyordu ya mesaisi, yapılması gereken günlük işlerden sonra ekstralarda oluyordu elbet. Yoruluyordu gelin, hiç yorulmadığı kadar yoruluyordu hemde…

                       Fındııııık, Sarıkııııız, balpamuuuuk…

                       Seslendi kayınvalide ineklere. Ardından içten bir kuzuuuulaaarıııım çıktı ağzından…

                       Düşündü gelin, üzüldü sonra. Bir gün onada kızıııım dermidi, kızım demesede birircik gelinim dese yeterdi elbet.

                       Gelin onu seviyordu,

                       Seviyordu çünkü o sevdiği adamı doğuran, bu günlere getiren kadındı.

                       Gelin kayınvalidesini sevdi, sevmesini bekledi…

                       Şimdi kayınvalide de sevmeyi öğrendi. Çünkü sevgi karşılık bulunca güzeldi.

Yağmurun Koynunda…

10 Eylül 2008 Çarşamba | Kategori : Edebiyat 11 Yorum

              Yağmura yenik düştü gün…

              Ufaklığın ana sınıfına başlaması yeni bir sayfa daha açmışken hayatımda, okula ısınma çabaları boşuna gibi geliyor.

               Oysa o cıvıl cıvıl çocuk, yaramaz afacan sınıfta tam bir anne bağımlısı gibi durmakta.

                Sıkıntıdan patlamak üzereyken ikimizde, öğretmenden izin alıp yola düşüyoruz. Yolumuz hayli uzun…

                 İlçe merkezinden çıkıp yeşil dağıma doğru yol alırken yağmur bastırıyor ansızın.

                 Ve hiç olmadığı kadar yağmur dolanıyor saçlarıma, yıllardan sonra ilk defa.

                Çocuk olmasa yanımda elbette yürüyecek ve daha çok ıslanacağım.

                Islanmak istiyorum, yağmurun koynuna girmek, üşümek…

                Saçlarımdan süzülüyor yağmur, kirpiklerim ıslak…

                Seviyorum yağmuru, yağmur seviyor beni.

                Keşke daha çok ıslanabilseydim, senin sevginin beni ıslattığı gibi.

GELİN

8 Eylül 2008 Pazartesi | Kategori : Edebiyat 19 Yorum

        Uğursuz sayılan kuşun sesi yankılandı boş sokaklarda. Uğursuz muydu gerçekten ama geçirdiği kaç yalnız gecede bu ses eşlik etmişti ona.

        Belkide uğursuzluğu insanlar kendilerinde aramalıydılar, bir kuşa yüklemek yerine…

        Toprak yolları arşınladı gelin. Tezek kokuları onu köyde yaşadığı yıllara götürdü.

         Önünden geçtiği ahşap, sıvası dökülmüş evin önünde durdu bir süre. Yaşlı karı kocanın hayali halen ordaydı elbet ama bedenleri toprak olalı yıllar olmuştu. Gelinin gittiği günden beri kaç kişi göçmüştü, kaç kişi doğmuştu…

          Kış kara geçerdi, yalnız geçerdi, dertli geçerdi…

          On parmağında on marifet yoktu ya gelinin, Gelin sıfatını yakıştıranlar, ondan fazla marifetide yüklemişlerdi omuzlarına.

           Yıllanmış çeşme, halen suyu gür ve soğuk…

           Suyun olmadığı yıllara denk gelmişti gelinin köye gelişi. Köylünün yeni bir şehirli gelini olmuştu. Şehirli gelinle konuşulacak şeylerde çoktu elbet ya, ah bir anlasaydı onların dilinden.

           Karda kışta çok gelip gitmişti bu çeşmenin başına. Su doldurmak işlerin en kolayı olsada en zoru onun için tepesinde taşıdığı çamaşır leğenini indirmek ve elleri uyuşturan soğuk suda çamaşırları durulamaktı. Düşündü bunları, düşündü ve yeniden titredi parmaklar.

          O güne kadar hiç elleri çatlamamıştı oysa ve hiç kanamamıştı. O günlerdeydi hem ellerinin hemde yüreğinin kanaması gelinin.

          Sabah ezanı, çalar saatti. Ezanla kalkılacak, ahıra gidilecek, ineklerin altı temizlenecek, yem karıştırılacak…

          İnekler sağıma hazır olunca kayınvalide çağrılacak.

          Hiç erinmedi, hiç tiksinmedi ineklerin dışkılarından. Çünkü biliyordu kışın onları yakacaktı gelin. Tezekler yanacak, o ısınacaktı kısa süreli olsada.

          Hiç tiksinmedi dedimya, sanki kırk yıldır bu işi yapıyordu. Sanki doğdu doğalı gelindi o. Elarabasıyla çektiği inek dışkılarını bir çuval samanla karıştırırdı sonra özene bezene onları yassı toplar halinde dama sererdi.

          Ne ahıra girmeye gocundu, ne tezek yapmaya ne ellerinin kanamasına…

          Yalnızca bekledi gelin. Bekledi ve sabretmeyi öğrendi.

          Çünkü, biliyordu ki…

          Dönecekse beklenen yar, beklemek ve özlemek güzeldi.

                                                                    yatağanlı-Haretlik yılları,1995

           

       

Özlediğim İşte bu…

18 Ağustos 2008 Pazartesi | Kategori : Edebiyat 15 Yorum

            Yeşil dağım şenlenmiş ben görmeyeli. Fındık ağaçları dile gelmiş, bereket dolu dallarıyla oynamakta…

            Ağaçlar oynamakta, fındıkçı kızlar söylemekte en güzel mavi şehir türkülerini…

            Sorsanız elbette bilmezler Fındıkkıran Balesini. Ama onlar en güzel türküleri, en güzel hikayeleri ve bizlerin yapamayacağı fındık toplama işininin alasını biliyorlar.

            Türkülere eşlik ediyor fındıkçı başının gür sesi, arada ”haydi, haydi” diyişine bir anlam veremesemde bir gayret havası var tonunda…

            Akşama yetişme telaşı elbet. Ne kadar çok toplarlarsa ona göre yevmiye alacaklar bugün.

            Yeşil dağımın toprak yolunu arşınlarken ve özlediğim yayla kokusunu içime çekerken ağaçlarda kalmış tek tük yaş fındıklara ilişiyor gözüm. Alıyorum üçbeş tane, öyle sık dallar arasına gizlenmişler ki alan olmamış ve öyle dik yamaçlarda yetişmişlerki toplamak yürek ister.

            Manzara sisi koynuna almakta yavaş yavaş…

            Birazdan sisteki silüetlerimi göreceğim ve sigaramın dumanına karışacak sisin gri rengi…

            Kaç gün oldu yeşil dağıma kavuşalı doyamadım daha. Ayrılmak zor olacak buralardan elbet. Ben ayrılacağım, daha çok özleyeceğim birdaha gelemeyeceğim bu toprakları…

            Kimbilir hangi memleket havasını içime çekip kimbilir hangi efkarlı dağı katacağım satırlarıma…

            Yol benim, yolcu benim seyyah benim…

            Gidemediğim ve gidebildiğim her yer vatan elbet.

            Daha geçen senelerde içime dolmaktaydı kesif çay kokuları. Çay toplama zamanı gelince dinlemiştim çay makasının tıkırtısına karışan türkücü ve çaycı karadeniz kızlarının sesini. Onlara bıraktım yüreğimi onlara bıraktım narin şivelerini…

             Burada da öyle olacak, yükümü toplayıp sırtladığım gün yine kalbim buralarda kalacak…

             Kalbim ve fındık türküleriyle oynayan, coşan yeşil dağım.

           

Yağmurlu Anlar vardır…unutamazsın.

16 Ağustos 2008 Cumartesi | Kategori : Edebiyat 10 Yorum

         Gündüz ki şiddetli rüzgarın ardından gece ağlıyor nihayet. Gürültülü kavgaların ardından ağlayan kadın misali, gece ağlıyor, ben dinliyorum.  Yağmurun cama vurduğu her damla beni bambaşka hayallere götürüyor.

          Lise de yine böyle bir yağmurlu gün; kara tahtanın başında ki öğretmen neler anlatıyor umrumda değil. Çünkü öyle dalmışım ki yağmura, ben derste değilim.

          Üniversitedeyim. Vize sınavları bitmiş önümde kısa bir tatil var. Atladım otobüse, cam kenarındayım. Sevdiğim adama gidiyorum, beni özleyen ailemden habersiz. Yine yağmur vuruyor cama.

          8 Ekim aşık olduğum tarih, yağmurlu bir gün de el ele tutuşuyoruz ilk defa, yağmur vuruyor sığındığımız öğrenci kantininin camına.

           Tatile çıkıyoruz, aşkım, bebeğimiz ve ben. Kendi arabamızı aldık ilk defa. Yaz yağmuru bütün sıcak havayı yırtarcasına arabanın camlarına vuruyor. Öyle bir yağmur ki silecekler zor dayanıyor.

            Hastanedeyim, karadenizin hiç kesilmeyen yağmuru Haziran da da devam ediyor. İkinci bebeğim kucağımda, yeni doğan ünitesinde ki bebeklere yağmur, ninnisini söylüyor.

Vakit eve dönmek vakti…

13 Ağustos 2008 Çarşamba | Kategori : Edebiyat 12 Yorum

            Yol benim, yolcu benim demiştim ya, yağmuru bırakıyorum güzel doğu iline.

            Gelişimle ıslanmıştı sıcak kaldırımlar,gidişimle de ıslanmakta. Yağmur alışık bana. Benim ona olduğum kadar.

            Biz hasretliğide kattık önümüze yağmur bulutlarını sırtladık omuz omuza. Yağmura yoldaş olmak yürek ister…

            Yol benim, yolcu benim, yağmur benim…

            Yola çıkanın nere varacağı belli değil aslında,

            Yüce mevla nereye kestiyse biletimizi oraya…

            Gökyüzü doğu iline yağmuru verdi, yağmura hasret gitmiş dar sokaklar, toprak evler…

            Toprak kokusu boyuyor ortalığı, işte özlediğim koku bu aslında…

             Artık yola çıkmak zamanı, hasretliği bitirme zamanı, geceye dolanan saçlarımla, yeşil dağımın sisli zindanlarına girme zamanı.

Tutmasam kendimi…ağlayacağım.

11 Ağustos 2008 Pazartesi | Kategori : Edebiyat 3 Yorum

         Canım sıkılıyor, içimde koparıp atamadığım bişeyler var. Zaman olağan kalabalığını toplamış etrafına akıp gidiyor. Daha hızlı aksa, ben evime daha çabuk dönsem.

          Buralara gelmek bir heyecandı, bebeğin doğması, bütün aile yeniden birlikte olmamız bir heyecandı. Bebek doğdu, ağır ağır büyüyor. Tamam. Benden bukadar.

           Şimdiden sonra ne anneye, ne bebeğe verebileceğim bişey kalmadı. Ben ve çocukların dahada burda kalması daha çok gürültü ve daha fazla yükten başka bişey değil.

            Evimi özledim, buralar dar geliyor artık. Yarın gidiyordum güya, çocuklar birkaç gün daha ısrar edince Perşembe gitmeye karar verdim. Çok sıkıldım, çok.

Dingin ve heyecansız hayatıma bu kadar hareket yeter artık. Alışmışımya eskiden beri yalnızlığa, kalabalığı kaldırmıyor ruhum ve bedenim.

            Kıştan beri iple çektiğim umut zincirinin sonuna geldim. Evime dönücem, herşey eski monoton halini alacak. Belki kısa bir süre ev işleri ve özlediğim şehir beni oyalar,

             ya daha sonra..

Kış gelecek, hiç eksilmeyen sis ve yağmur yine beni boğacak. Bende hep yağmurlu günlere ait satırlara dolayacağım parmaklarımı, sisteki silüetlere dalacak gözlerim,

Umutsuzluk yeşeren dünyamda, yeni umutların yeşermesi bir mucize olacak benim için.

         Öyle sıkıldım ki şuan, karşısında rahatça ağlayacağım hiçkimse yok…

          Ne annem, ne babam, ne kardeşim.

          Eşim olsaydı yanımda öyle mi olurdu!!! Sıkı sıkı sarılıp ağlardım omuzlarında.

          Onlar bu kadar çok özlediğimin farkında değiller. Ne kadar basit geliyor onlara ayrılık. Oysa benim yüreğim yanıyor.

           Ve Tufan Abicim; birkaç kadehde ben içebilsem rahatlar mıyım, biraz olsun gülebilir miyim anlamsız hayata…

Gürcüleri Bilir misiniz!!!

9 Ağustos 2008 Cumartesi | Kategori : Edebiyat 5 Yorum

            İki yıl önce Gürcistanlı bir bayanla tanıştım. Benim üst komşumdu. Yaşı 56 ydı ama gülen yüzü daha genç gösteriyordu. Bilirsiniz Karadenizle sınırdır Gürcistan. Çoğu gürcü vatandaşıda Rize, Trabzon ve Ordu illerinde ticaret yaparlar. Rus Pazarları adı verilen sergilerin yarıdan fazlası onların geçim kaynağıdır.

          Bu Gürcü bayanın adını hiç sormadım çünkü ona yakınındakiler Juju diyorlardı. Bense saygımdan asla juju demedim ve hatta hiçbir isimle hitap etmedim.

          Gürcistandan 8 yıl önce gelmiş, yakınları vasıtasıyla zengin fındık tüccarlarının birinin evinde yaşlı bir dedeye baksın diye tutulmuş. Bu arada yaşlı dedemizde 85 yaşlarında falan. Dini yönden günah olmasın diye de dedeyle imam nikahı kıyılmış ve aynı evde yaşamaya başlamışlar.

           Ben onu ilk tanıdığımda dede daha sıhhatliydi ve Juju ona öyle güzel bakıyordu ki hep onun zayıf omuzlarını sıvazlıyor, bebeğim benim diye seviyordu. Taşındıktan sonrada bu böyle devam etti. Onu hiç ağlarken, yüzü asık görmedim. Arada bir Gürcistana gidip tek asker evladını görüp geri geliyordu.

            Juju onlardan biriydi, bütün aile onu çok seviyordu, hatta dedenin torunundan olan küçük kız ona hep Juju babaanne diyordu. Bembeyaz saçları, maviye çalan gözleri ve al al yanakları vardı. O kadar tatlıydıki anlatamam.

             Geçen kış dede vefat etti ve Juju ülkesine geri dönmedi, Orduda kaldı. Sık sık telefonlaşırız ve her Orduya gittiğimde mutlaka uğrarım yanına.

              Bugünde aradım, bugün gerçekten onun için, o ve asker oğlu için endişelendiğimden dolayı aradım. Gürcistandaki savaşı artık gözardı edemeyiz değilmi? Bugün bütün günüm savaşı takip etmekle geçti ve onlarla bir benimde yüreğim yandı.

             Juju, başka bir ses tonuyla açtı telefonu bu kez, sesi ağlamaklı geliyordu. Oğlun nasıl, haber alabiliyor musun dedim, Yok dedi, bütün askerleri topladılar, hepsi savaşıyorlar,

            Daha ne anlatayım, yada başka söze gerek var mı? Onlarda müslümanlar, sovyetler birliği dağıldıktan sonra kendi ayaklarında durmaya başlayan Müslüman ülkeler arasındalar. Kalbim ve dualarım onlarla, inşaallah en kısa zamanda ateşkes imzalanır ve daha fazla katliam olmaz.

            

             

KIRMIZI TÜYLÜ KÖPEK

8 Ağustos 2008 Cuma | Kategori : Edebiyat 18 Yorum

           Beyaz sokak köpeği yavaş yavaş yürüdü sessiz kaldırımlarda. Benim onu izlediğimden habersiz. Sigaramın dumanına karıştı bakışlarım, puslu bir renk aldı havayı. Beyaz köpek hala oralarda gezinmekte.

            Ne çöp kaldı eşilmedik, ne adımlamadık yer…

            Patilerine çaldı sıcağın kavurduğu kaldırımlar. Köpekçik benim bakışlarımdaydı, herkesin görebildiği alandaydı, yine de renginden kaybetmişti , daha mı renkli olsaydı, daha mı farkedilirdi dünyada.

            Sigaramın son külü de yere düştü, küller döküldü, acı bir fren sesi çınladı ortalıkta.

            Baştan demiştim ya, köpekçik renginden kaybetmişti diye, beyaz rengi kırmızaya döndü.

            Daha bir farkedilir olsada, kimsenin umrunda olmadı, olamadı. Ne o kırmızıya boyanan rengini, ne can çekişen halini gören olmadı… benden başka.

            Altı üstü bir sokak köpeğiydi o.

            Bir köpeğin kırmızıya boyanan tüylerinin ne ilki, ne sonuncusuydu.

            Sonra bir çöp arabasına savruldu bedeni,

            Tozu dumana katarak uzaklaştı bilindik yere. Yerdeki al boya, toza bulandı, bulandıkça kayboldu…

             Sanki hiçbirşey olmamış gibi, sanki hiç beyaz sokak köpeği yokmuş gibi…