Mayıs, 2008 Arşivi

Müziğin ve Şiirin kaldı arkadaşım senden geriye

31 Mayıs 2008 Cumartesi | Kategori : Şiir 15 Yorum

Geç kaldın canözüm;

Nerelerdeydin bu saate kadar ?

Ben gitmeliyim şimdi senden,

Vaktinde yetişebilmek için bir bilinmeze.

“ Nereye böyle erken, erken “ deme,

Çok bekledim seni; bir nefes daha fazladan kalabilmek için bizde.

“ Bu kadar çabuk mu ? ” deme sakın…

Kovalamaca oynayan akreple yelkovanı hiç suçlama,

Sana su gibi akıp geçen saatlerin

Her dakikasının, her bir saniyesinde bir iğne saplandı benim yüreğime.

Sen kim bilir hangi sevdalarda, hangi pamuk bulutun üzerindeydin

Seni beklerken kum tanelerinden tesbihler yaptığım benim azap saatlerimde.

Yazık, yarım kaldı bir sevda masalı daha.

Hani mutlu sonla biterdi bütün masallar,

Kim kandırdı benim büyümeye direnen çocuk yüreğimi,

Neden öğretmediler AŞKIN tüm edebi kuralları yıkan,

Sonu hüzünle, kavuşamamakla biten gerçek bir masal olduğunu.

Yoksa kavuşamadığımız için mi aşkız seninle ?

Biz !

Ne hoş geliyor kulağa, söylemesi bile başka bir güzel

Birkaç saatliğine olsa da, biz olabilmek nasılda tarifsiz bir duygu.

Ah ! geceleri yastığa başımı sensiz koymak yok mu !

Bir gece istedim, tek bir gece;

Yatağımızda iki yastık olmasına rağmen

Tek bir yastığı paylaşacak kadar sokulup sana

Kokunu duyumsayarak,sıcaklığını tenimde, nefesini yüzümde hissederek uyumak…

Gözümü açtığımda gördüğüm ilk ve en güzel şeyi,

Seni o an içinde yaşayabilmeyi istedim

Gitmeden önce…

Çok geç kaldın canözüm…

Bak işte, yokluğunda yüreğime iğneler saplayıp geçmeye direnen saniyeler

Şimdi yanımdasın ya, tek tek söküyor iğneleri yerlerini kanata kanata

İnanılmaz bir hızla.

Şimdi gitmeliyim ben…

Bir iz bırak demeyeceğim sana

Ey yar !

Yaralarım öyle derin, öyle çok kanıyor ki,

Çok zaman alacak kabuk bağlaması ,

Tam iyileşmeye yüz tutmuşken irinlenecek aniden ve başlayacak tekrar kanamaya,

Tekrar, tekrar… hiç geçmeyecek belki.

Şimdi gidiyorum canözüm erken, erken, geç kalınmışlıklar yüzünden.

Beni bekleyen bir bilinmeyene vaktinde yetişebilmek için,

Bende bıraktığın en derin izinle birlikte…

Sevdamla…

Şimdi gidiyorum erken, erken

 

 

 


 

 

 

 

 

 

Gidenden tek hatıra…

31 Mayıs 2008 Cumartesi | Kategori : Şiir 1 Yorum

Ben bir yatağanlı’dir tutturmuşum oh ne iyi
yatağanlı içkiler içip sarhoş oluyorum ne güzel
Hoşuma gitmiyorsa rengi denizlerin
Biraz yatağanlı sürüyorum güzelleşiyor
Şarkılar söylüyorum
Şiirler yazıyorum yatağanlı  üstüne
Saatim her zaman yatağanlıya beş var
Ya da yatağanlıyı beş geçiyor
Ne yana baksam gördüğüm o
Gözümü yumsam aklımdan yatağanlı geçiyor geçiyor

Bana sorarsanız mevsimlerden yatağandayız
Günlerden yatağanertesidir
Odur gün gün beni yaşatan
Onun kokusu sarmıştır sokakları
Onun gözleridir şafakta gördüğüm
Akşam kızıllığında onun dudakları

Başka kadını övmeyin yanımda gücenirim
yatağanlıyı övecekseniz ne ala, oturabilirsiniz
Bir kadehte sizinle içeriz yatağanlı
İki laf ederiz
Onu siz de seversiniz benim gibi
Ama yağma yok yatağanlıyı size bırakmam
Alın tek kat elbisemi size vereyim
Cebimde bir on liram var
Onu da alın gerekirse
Ben yatağanlıyı düşünürüm, üşümem
Üç kere adını tekrarlarım, karnım doyar
Parasızlık da bir şey mi
Ölüm bile kötü değil
yatağansızlık  kadar

Ona uğramayan gemiler batsın
Ondan geçmeyen trenler devrilsin
Onu sevmeyen yürek taş kesilsin
Kapansın onu görmeyen gözler
Onu övmeyen diller kurusun
İki kere iki dört elde var yatağanlı

Bundan böyle dünyada
Aşkın adı yatağanlı olsun

şiirin adı yatağanlı olsun

YATAĞANLI

BU ŞİİR SEVGİLİ DOSTUM YATAĞANLIYA GELMİŞTİR….

HOŞCAKAL YATAĞANLI

Sürmeneli Ayten

30 Mayıs 2008 Cuma | Kategori : Edebiyat 21 Yorum

        Yağmurlu bir yaz günüydü, Çaykurun fabrikasından gelen çay kokusu sarıyordu nemli havayı. İşte böyle bir gündü, yıllardan 2002 ve yeni evim, yeni bir sayfa daha. Evimi seçme şansım olmamıştı, eşim tutmuştu daha önceden. Planlı yapılmıştı, kullanışlıydı fakat içine bakılmamıştı nedense. Duvar kağıtları en az 30 yıllıktı ve sararmıştı. İçime sinmemişti sahil kenarında olupta böyle bir evde oturmak. Üst katım evsahiplerine aitti ve lüks dekore edilmişti. Alt katımda ise evsahibinin yeğeni olduğunu duyduğum Ayten oturuyordu.

             Ayten, birinin çiçekçi dükkanı olan, diğerinin ise eczanede çalıştığını öğrendiğim iki erkek kardeşi, felçli yatalak annesi ve 85 yaşında ki babaannesiyle birlikte yaşıyordu. Uzun günler Ayten’e yetmiyordu, yaşı 35′e dayanmış olan bu ev kızı bütün vaktini evinişlerine, annesine ve babaannesine ayırıyordu. Sabah annesinin bağırmasıyla uyanır, kahvaltıyı hazırlar, kardeşlerini uğurlar, evin işine koyulurdu.

             Babasını 2 yıl önce kaybetmişti, babaanne de ona babasından yadigar kalmıştı. Çok yaşlı olduğu için ne amcaları ne halaları sahip çıkmışlardı öz annelerine. Bana pek çıkmazdı Ayten, kısa sürede çok samimi olmuştuk ama fazla görüşemezdik. Çünkü hem işlerini bitiremez, hem de annesini yalnız bırakmak istemezdi. Büyük oğlum o yıl anasınıfına başlamış, ikinci bebeğime hamile kalmıştım. Ayten beni sık sık yokluyor, bir ihtiyacım varsa da elinden geldiği kadar temin ediyordu. Bebeğim doğduğunda da çok yardımcı oldu, onun hakkını hiç ödeyemem. Bebeğimi alıp ona inerdim bazen, annesi severdi beni, babaanne ise her gelişimde unutur o tatlı karadeniz şivesiyle ”Kimsuuun” derdi. Bebeği annesinin kucağına verirdim, çok mutlu olurdu ozaman, yanaklarına öpücük kondurmadan ayrılmazdım yanından.

            Yine birgün Ayten 5 dk.lığına banaçıkmıştı. Sohbet uzadı eve geç kaldı. Eve indiğinde  Aytenin sesiyle ağıtlar, çığlıklar inliyordu apartmanda. Annesi vefat etmişti. Yattığı karyoladan yere düşerken çıkardığı gürültüyü duymuştuk aslında, anlam verememiştik nerden geldiğine.

              Sonra ki yıl babaanne vefat etti. Önce baba, sonra anne ve babaanne. Bir evden üç cenaze çıkmıştı. Gelin çıkmayan ev olurda, cenaze çıkmayan ev olmaz derler ya; 40 yaşına geldi de Ayten  öksüz oldu, yetim oldu, görümce oldu ama gelin olamadı birtürlü. Beyaz gelinlik yerine, beyaz kefen koydu çeyizine.

                                                                                                                                             (yataganli 76)

Beni de al…

30 Mayıs 2008 Cuma | Kategori : Edebiyat 7 Yorum

                  Rüzgar, beni de kat yanına

                  Yolun düşerse, doğduğum kasabaya

                  Ceviz ağaçlarının yanına bırak.

                  Bahar gelmiştir oralara,

                  Belki çocukluk arkadaşıma rastlarım,

                  Üzülme, sohbetime seni de katarım,

                  Orda da es bağrıma, bağrıma

                  Çam kokularını sür, boynuma boynuma

                   Papatyalar açtıysa  başımıza taç yapalım,

                   Benden sonra sana da

                   Seviyor, sevmiyor falları bakalım.

                                                                                           (Yataganli76)

Gecenin Yitik Umutları

30 Mayıs 2008 Cuma | Kategori : Edebiyat Yorum Yok

      Geceye kilitledim, umut dolu sabahları.

       Batan güneş kadar çaresizdi zaman,

        Akıp gitmeye mahkumdu, bütün ömrüm…

                    Sorunca da;

        Hep aynı cevap ”hayat ve düzen”

         Anahtarını kaybettiğim, umut kutusu,

         Nerdesin, nerde… neden!!!

         Gecenin karanlığında kaybolan düşünceler,

          Bihaber yol almakta,

           Ne senden, ne de benden…

                                    Yitip gitmelerine alışamadığım ömür,

                                    Elbet….

                                    Bir gün gelir, beni de götürür.

Yağmurun adı HAYAT…

29 Mayıs 2008 Perşembe | Kategori : Edebiyat 4 Yorum

         Gündüz ki şiddetli rüzgarın ardından gece ağlıyor nihayet. Gürültülü kavgaların ardından ağlayan kadın misali, gece ağlıyor, ben dinliyorum.  Yağmurun cama vurduğu her damla beni bambaşka hayallere götürüyor.

          Lise de yine böyle bir yağmurlu gün; kara tahtanın başında ki öğretmen neler anlatıyor umrumda değil. Çünkü öyle dalmışım ki yağmura, ben derste değilim.

          Üniversitedeyim. Vize sınavları bitmiş önümde kısa bir tatil var. Atladım otobüse, cam kenarındayım. Sevdiğim adama gidiyorum, beni özleyen ailemden habersiz. Yine yağmur vuruyor cama.

          8 Ekim aşık olduğum tarih, yağmurlu bir gün de el ele tutuşuyoruz ilk defa, yağmur vuruyor sığındığımız öğrenci kantininin camına.

           Tatile çıkıyoruz, aşkım, bebeğimiz ve ben. Kendi arabamızı aldık ilk defa. Yaz yağmuru bütün sıcak havayı yırtarcasına arabanın camlarına vuruyor. Öyle bir yağmur ki silecekler zor dayanıyor.

            Hastanedeyim, karadenizin hiç kesilmeyen yağmuru Haziran da da devam ediyor. İkinci bebeğim kucağımda, yeni doğan ünitesinde ki bebeklere yağmur ninnisini söylüyor.

Gülü Susuz Seni Aşksız Bırakmam(Zekai Tunca)

29 Mayıs 2008 Perşembe | Kategori : Aşk 4 Yorum
Seninle tattım ben her mutluluğu
Bırakıp gidersen bil ki yasamam
Ömrümden canımdan ne istersen al
Gülü susuz seni aşksız bırakmam

Üşüdüm diyorsan güneş olurum
Yanarım sevginle ateş olurum
Dolarım havaya nefes olurum
Gülü susuz seni aşksız bırakmam

Gönlündeki derdi siler atarım
Ümit pınarıyla coşar akarım
Kış göstermem sana ben hep baharım
Gülü susuz seni aşksız bırakmam

 

Sen; ne güzel bir günde doğdun, bir bilsen!

29 Mayıs 2008 Perşembe | Kategori : Aşk 9 Yorum

           LEVENT; LEVENDİM BENİM… ADINI DENİZDEN ALDIĞIM OĞLUM, YARAMAZIM…

           BUGÜN; İSTANBULUN FETH YILDÖNÜMÜ. SEN BÖYLE ÖZEL BİR GÜNDE DOĞDUN İŞTE.

           DOĞUM GÜNÜN KUTLU OLSUN BEBEĞİM.

           (İyiki bugün doğum günü olduğunu bilmiyor, kutlamasını daha sonra yapıcaz inşaallah.)

Bizin Evin Hali…

28 Mayıs 2008 Çarşamba | Kategori : Edebiyat 6 Yorum

       Akşam saatlerinde ev; çocuklar saate rağmen uyumamakta direniyorlar. Arasıra birbirlerini yemeleri de cabası. Başım kazan gibi. Güzelim avrupa yakasını ancak ikinci reklam arasına kadar izleyebildim. sonrası, televizyon ufaklığın tekelinde olduğu için kanal değişti ve Yumurcak TV. karşımızda.

        Saat 22.30 a geliyor ve çizgifilm izliyoruz bu saatte. Şükür ki bilgisayarın başında kimse yok. Biraz takılayım dedim ilham gelmedi hoş şeyler yazmak için. Canım kocamla aramız biraz limoni de bugün.

     Amaaaaaan…, boşver diyorum kendi kendime arasıra limonlaşmak iyi oluyor. Yapacak bir iş olmayınca yarın ki işlerime bir el atayım dedim. Yarın öğlenin yemeği şimdi ocakta pişiyor. Geç vakitlerde yemek kokusunu hiç sevmem oysa.

      Şu veletler biran önce uyusada kumandayı zaptetsem, okanal senin, bu kanal benim gezsem. Belki biraz kitap okurum. Hanımlara kitap okuma alışkanlığı kazandırdım, bir ara bütün apartman kitap değiş tokuşuna girmişti. Havalar ısınınca bakıyorumda kitap okuyan falan kalmadı. Laf aramızda bende annem gelip gideliden sonra pek okuyamadım.

       Böyle yazmak, bilgisayarla sohbet etmek gibi, ha kendi kendime konuşmuşuuum, ha yazmışım. Böylelikle klavyede parmaklarım hızlanıyor işte. Eskiden daktilo bilirdik, şimdi daktilo kıvamında bilgisayarın klavyesini kullanıyorum. Hiç bilgisayar eğitimi almamış biri için iyi bile sayılırım.

       Ufaklıkta sanki anasının karnında öğrenipte gelmiş, yok dosya aç, yok şu dosya işe yaramıyor, sürekli masaüstünde dosyalar yer değiştiriyor. Kendince işe yaramayanları siliyor, ara ki bulasın. Velete bak ya, benden önce öğrendi CD takıp, film zilemeyi. Listeden program seç falan diyor da millet okuması var zannediyor.

       Geçen abisinin MSN si açıkken, açık gördüğü arkadaşlarına rastgele harfler yazıp gönderiyor. Kim açıksa onun ismini de biliyor, tamamen bilinçli yani. Görüntülü arama da yapıyorda zavallı çocuklar kapatmak zorunda kalıyorlar. Leveeeent yine mi sen! diye yazıyorlar, sanki levonun okuması varmış gibi. Biri yazmış; Levent abini çağııır, gelsin, konuşalım.Hııııııı!!! leventte çok anladı ya.

6. TÜRKÇE OLİMPİYATLARI

27 Mayıs 2008 Salı | Kategori : Edebiyat 7 Yorum

          Akşam haberlerini genelde değişik kanallara takılarak izlerim. Taraflı yayın yapan kanallar olunca haberin yorumu ve gündeme oturuşu farklı oluyor.

          Samanyolu haberde aslında gözümüzden kaçan ve önemi büyük olan bir haberi izledim bu akşam. Ankara’da 6. Türkçe Olimpiyatları düzenlenmiş. Geçen yıllarda da bu olimpiyatlarla ilgili haberleri zevkle ve ilgiyle izlemiştim aslında. Dikkatimi çeken diğer kanalların bu habere hiç yer vermemesi.

         Yabancı ülkelerden bir çok öğrenci bizim Güzel Türkçemizle şarkılar ve türküler söyleyerek yarıştılar. Azerbeycan, Rusya, Türkmenistan, Moldova, Bosna Hersek, Arnavutluk, Tataristan, Almanya, Letonya, Fas, Güney Afrika, Madagaskar, Bangladeş, Endonezya, Kamboçya, Irak, Yemen, Moğolistan ve Tacikistan.

        Azerbeycanlı yarışmacı Hatice Alizade’nin söylediği ”Ben seni Sevdiğimi” adlı karadeniz türküsü dinlemeye değerdi. Letonyalı bir öğrenci de Zekai Tunca’nın unutulmaz eseri ”Gülü Susuz Seni Aşksız Bırakmam’ı seslendirdi. Kamboçyalı öğrenci ise bizlere taş çıkartırcasına ”Çile Bülbülüm Çile”yi söyledi. Hepsinin seslendirdiği parçalar ve sesleri birbirinden güzeldi.

           Türkçemiz kendi ülkemizde hızla katledilirken böyle bir yarışmanın daha çok ses getirmesini isterdim ben.  Bilindiği gibi yurtdışında özellikle Türk Cumhuriyetlerinde belli bir kesim tarafından açılmış kolejler var. Orda ki eğitim ve öğretimi, takip ettiyseniz eğer yine Samanyolu Tv de yayınlanan AYNA adlı belgeselde, zor şartlarda Türk Öğretmenlerin süper derecede kaliteli eğitim verdiklerini izlemiş olmalısınız.

        Bu yarışmaya katılan öğrencilerde Türk Kolejlerinde kendilerine Türk dili ve Hayranlığı aşılanmış olan öğrenciler. Bizler, yurtdışında bile güzel Türkçemizle, kendimize hayran bıraktırırken, kendi ülkemiz içinde ki dil yozlaşması NEDEN!!!

          Ben kendi adıma yazılarımı kolay, anlaşılır ve Türkçe ifadelerle yazmaya çalışıyorum. Bütün blogda yazan arkadaşlar da, hepimiz buna dikkat edersek bu akım dalga dalga yayılacak, bundan eminim. Böyle giderse Türkçemiz önce kirlenecek, sonra yokolmaya başlayacak ve Türk Dili diye birşey kalmayacak. Saygılarımla…