Mynet | Blog Anasayfa | Email
Favorilerime Ekle | Giriş

Arşiv ‘Tarih’


Yabancıların anlatımı ile “Çanakkale Savaşı”


Çanakkale’de yaşananların o günleri yaşamış düşman askerlerinin anlatımıyla:

“Bayraklar dalgalanıyor, borular öttürülüyor ve dalgalar halinde üzerimize geliyorlardı. Ben makinalı tüfeği sabitleştirdim ve oturduğum yerde namluyu öne ve arkaya çevirerek ateş ediyordum. Nişan almıyordum ama ıskalamak olanaksızdı. İki yüz metre bile yoktu aramızda.

Napolyon’un Dersi


Bir gün Napolyon düşman askerlerinden kaçarken, bir
bakkal dükkânına girmiş. Bakkala hemen kendisini
saklamasını emretmiş. Bakkal da Napolyon’u müsait bir
yere saklayıp, biraz sonra gelen düşmanlara da
-’Az evvel biri koşarak şu tarafa kaçtı.’ diye
savuşturmuş.
Nihayet biraz sonra Napolyon’un muhafızları
yetişmişler..
-’Efendim, af buyurun ama merak ettim, ölümle bu denli
burun buruna gelmek nasıl bir duygu?’
Napolyon birden öfkelenmiş.

-’Sen kim oluyorsun da benimle böyle dalga geçercesine
konuşabiliyorsun?’ diye bağırmış.Hemen askerlerine,
adamcağızı kurşuna dizmelerini emretmiş Askerler
bakkalın gözünü bağlayıp, karşısına dizilmişler.
Mermiler namlulara sürülmüş, artık ‘ateş’ emri
verilecek… Adamcağız içinden
-’Ah, ne yaptın sen? Şimdi ölüp gideceksin’ diye
düşünürken, arkadan bir çift el uzanmış, gözündeki
bağı açmış. Karşısında
Napolyon varmış. Tek cümleyle cevaplamış Napolyon:
-’İşte böyle bir duygu!’

Yaşayarak öğrenmek, bedeli en yüksek öğrenme
biçimidir..

 

Şeyh Edebali’nin Osman Beye Nasihatı

oğul, insanlar vardır, şafak vaktinde doğar, akşam ezanında ölürler. avun oğlum avun. güçlüsün kuvvetlisin, akıllısın, kelamlısın. ama; bunları nerede, nasıl kullanacağını bilemezsen sabah rüzgarında savrulur gidersin. öfken ve nefsin bir olup, aklını yener. daima sabırlı, sebatlı ve iradene sahip olasın. dünya senin gözlerinin gördüğü gibi büyük değildir. bütün fethedilmemiş gizemler, bilinmeyenler, görülmeyenler, ancak; senin fazilet ve erdemlerinle gün ışığına çıkacaktır.
ananı, atanı say, bereket büyüklerle beraberdir. bu dünyada inancını kaybedersen yeşilken çorak olur, çöllere dönersin. açıksözlü ol. her sözü üstüne alma. gördün söyleme, bildin bilme. sevildiğin yere sık gidip gelme, kalkar muhabettin itibar olmaz. üç kişiye acı; cahiller arasındaki alime,zenginken fakir düşene,hatırlı iken itibarını kaybedene.unutma ki! yüksekte yer tutanlar aşağıdakiler kadar emniyette değildir. haklı olduğunda mücadeleden korkma. bilesin ki atın iyisine doru, yiğidin iyisine deli derler.

BİR DEVLET NE ZAMAN ÇÖKER

 

 Kanuni Sultan Süleyman, en yüksek duruma getirmiş olduğu devletin akıbetini hayal eder, günün birinde Osmanoğulları da inişe geçer çökmeye yüz tutar mı diye derin derin düşünmeye başlar…

Bu gibi soruları çoğu zaman süt kardeşi meşhur alim Yahya Efendi ‘ye sorduğundan bunu da sormaya niyet eder. Güzel bir hatla yazdığı mektubu keşfine inandığı Yahya Efendiye gönderir…

“Sen ilahi sırlara vakıfsın. Kerem eyle de bizi aydınlat. Bir devlet hangi halde çöker? Osmanoğulları’nın akıbeti nasıl olur? Bir gün olurda izmihlale uğrar mı?”
şeklinde mektubunu gönderir.

Güzel bir hatla yazılmış mektubu okuyan Yahya Efendinin cevabı bir bakıma çok kısa bir bakıma içinden çıkılmaz bir hal alır:

“Neme lazım be Sultanım!”

Topkapı Sarayında bu cevabı hayretle okuyan Sultan, bir mana veremez..
Yahya efendi gibi bir zatın böylesine basit bir cevapla işi geçiştireceğini pek düşünmez.
Söylenmeye başlar:
“Acaba bilmediğimiz bir mana mı vardır bu cevapta?”

Nihayet kalkar,Yahya Efendinin Beşiktaş’taki dergahına gelir..
Sitem dolu sorusunu tekrar sorar:
“Ağabey ne olur mektubuma cevap ver. Bizi geçiştirme, soruyu ciddiye al !”

Yahya efendi duraklar:
“Sultanım sizin sorunuzu ciddiye almamak kabil mi?
Ben sorunuzun üzerine iyice düşündüm ve kanaatimi de açıkça arz etmiştim.”

“İyi ama bu cevaptan bir şey anlamadım. Sadece nemelazım be sultanım demişsiniz. Sanki beni böyle işlere karıştırma der gibi bir anlam çıkarıyorum.”

“Sultanım! Bir devlette zulüm yayılsa, haksızlık şayi olsa, işitenler de neme lazım, deyip uzaklaşsalar, sonra koyunları kurtlar değil de çobanlar yese, bilenler bunu söylemeyip sussa. Fakirlerin, muhtaçların, yoksulların, kimsesizlerin, feryadı göklere çıksa da bunu da taşlardan başkası işitmese, işte o zaman devletin sonu görünür. Böyle durumlardan sonra devletin hazinesi boşalır, halkın itimat ve hürmeti sarsılır. Asayişe itaat hissi gider, halkta hürmet duygusu yok olur. Çöküş ve izmihlal de böylece mukadder hale gelir….”

Bunları dinlerken ağlamaya başlayan koca sultan, söyleneni başını sallayarak tasdik eder, sonra da kendisini böyle ikaz eden bir alime memleketinin sahip olduğu için Allah’a şükreder, bu türlü ikazlardan geri kalmaması için tembihte bulunarak oradan ayrılır…

Mektup bugün Topkapı da sergi halindedir…

Atatürk’ün Cevap Veremediği Tek İnsan

Tarihimiz sayısız savaşlarla doludur. Biz bu savaşlardan baş kaldırıp ne memleketi imar edebilmiş, ne de kendimiz refaha kavuşmuşuzdur. Bunun sebebi, bizim suçumuz olduğu kadar düşmanlarımızın da suçudur. Çünkü başta Ruslar olmak üzere düşmanlarımız hep şöyle düşünürlerdi:

-Türklere rahat vermemeli ki, başka sahalarda ilerleyemesinler…

Bunun için de sık sık başımıza belalar çıkarırlar, savaşlar açarlar, Balkan milletlerini "İstiklal" diye kışkırtırlardı.
Biz böyle durmadan savaşırken de o zamanlar askere alınmayan gayri müslimler zenginleşirlerdi.
Onların neden zengin, bizim neden fakir kaldığımızı bir köylü, Atatürk’e verdiği kısa bir cevap ile çok güzel açıklamıştır.

Atatürk, Mersin’e yaptığı seyahatlerden birinde, şehirde gördüğü büyük binaları işaret ederek sormuş:
-Bu köşk kimin?
-Kirkor’un…
-Ya şu koca bina?
-Yargo’nun…
-Ya şu?
-Salomon’un…
Atatürk biraz sinirlenerek sormuş:
-Onlar bu binaları yaparken ya siz nerede idiniz? Toplananların arkalarında bir köylünün sesi duyulur:
-Biz mi nerede idik? Biz Yemen’de, Tuna Boyları’nda, Balkanlar’da, Arnavutluk Dağlarında, Kafkaslar’da, Çanakkale’de, Sakarya’da savaşıyorduk paşam…

Atatürk bu anısını naklederken:
-Hayatımda cevap veremediğim tek insan bu ak sakallı ihtiyar olmuştur, der dururdu…

Atamızın Nüfus Kağıdı

 

“O” AN’daki ATAMIZIN RESİMLERİ





 

ATATÜRK´un Yatı SAVARONA

Savarona bugüne kadar inşa edilen ve kraliyete ait olmayan en büyük yattır. Toplam uzunluğu 136 metre, direği 16 metre, iskeleti 6.1 metre ve en yüksek hızı 18 deniz mili, gezinti hızı ise 16 deniz milidir. Ana süitin yanı sıra 17 lüks süitin alanı ortalama 50 metre karedir.

Savarona, Brooklyn Köprüsü’nü inşa eden mühendis John Roebling’in kızı Emily Roebling Cadwallader tarafından hizmete sokuldu. Bayan Cadwallader Savarona’yı 1931’de Hamburg’da Blohm ve Voss tersanelerinde 4 milyon dolara mal etti.

Savarona Atlantik, Akdeniz ve Kuzey Afrika sularını geçti fakat Cadwallader onu yüksek dışalım vergisinden dolayı Amerika Birleşik Devletleri’ne sokamadı. Yatı satmaya karar verdi ve 1938 yılında Savarona Türk Hükümeti tarafından satın alındı.

Bu satış sırasındaki olaylar zinciri şaşırtıcıdır. 1938 yılında Kral VII. Edward İstanbul’u ziyaret etti ve o zamanki devlet yatı Ertuğrul’da Mustafa Kemal Atatürk’ün konuğu oldu. Bacadan dökülen kurum Majestelerinin beyaz pazenlerini öylesine kirletti ki Atatürk Ertuğrul’u hurdaya gönderdi ve yeni bir cumhurbaşkanlığı yatı araştırılması için emir verdi. Türk bayrağı Mart 1938’de Southampton’da Savarona’ya çekildi.

Yat, iki ay sonra bazı döşemeleri yenilendikten sonra Atatürk’ün ölümcül hasta olduğu sırada İstanbul’a geldi. Atatürk’ün Savarona’da geçirdiği altı hafta boyunca kabine toplantıları düzenlendi, Romanya Kralı Carol da dahil olmak üzere önemli konuklar, devlet başkanları ağırlandı. Atatürk, 10 Kasım 1938’de Dolmabahçe sarayında öldü.

Savarona, II. Dünya Savaşı sonrasında Türk Deniz Kuvvetleri’nin onu eğitim gemisi olarak kullanmasına kadar bir daha yelken açmadı. 1989 yılında Savarona’yı hurdaya çıkarma kararı alındı; ancak Kahraman Sadıkoğlu son dakika kararıyla yatı 49 yıllığına kiraladı ve Savarona’yı önceki görkeminden daha iyi bir hale kavuşturmak için çok çaba isteyen yeniden döşeme işine başladı. İçi Donald Starkey tarafından tasarlanan yatı yenilemek için 425 işçi yaklaşık üç yıl çalıştı. Savarona, bugün yolcusu olma ayrıcalığı kazananlara zarafeti ve lüksü yaşatarak bir kez daha dünya sularında seyretmektedir
Atatürk dairesi

pirinç merdiven


Türk hamamı


üst güverte lobisi

Çanakkale Savaşında Yaşanmış İki Olay

SAĞ KOLUMU KAYBETTİM AMA SOL KOLUM VAR"


Seddülbahir ve Conkbayır’ın büyük kahramanlarından biride Bombacı Mehmet Çavuş ‘tu. Bu kahraman Anadolu çocuğu ,İngilizlerin siperlerimize fırlattığı el bombalarını korkusuzca hemen yakalar,karşı tarafa fırlatır ve zararını kendilerine dokundururdu. İngilizler bunu anlamış olacaklar ki bombaları bir kaç sayı saydıktan sonra fırlatarak Mehmet Çavuş ‘un iadesini önlemeye çalışmışlardı. İşte böyle bir bomba Mehmet Çavuş ‘un elinde patlayarak sağ elinin bileğinden kopmasına sebep olmuştu. Bu yiğit delikanlı vazife şuuruyla hastahaneden tabur kumandanına yazdığı mektupta şöyle diyordu:

"Sağ kolumu kaybettim, zarar yok,sol kolum var. Onunla da pekala iş görebilirim. Beni müteessir eden ve yüne kıtama iltihak edip düşmanla çarpışmama mani olan şey yaramın henüz kapanmamış olmasıdır.

Hastahaneden kurtularak halen harbe iştirak edemediğim için beni mazur görünüz ,affedeniz muhterem kumandanım.."

“ BENİM GÖZLERİM GÖRECEĞİNİ GÖRDÜ”

O gün Boğaz tabyaları arasında en çok iş gören ve en çok hasara uğrayan Rumeli Mecidiyesi Bataryası oldu. Sabahtan beri muharebenin en şiddetli anlarında dahi iki sahil arasında gidip gelmekten çekinmemiş olan Müstahkem Mevki Komutanı Cevat Paşa, tabyanın feci durumunu haber aldığı zaman yine motora atlayıp Çimenlik İskelesi’nden karşı sahile hareket etti. Cephaneliği berhava olan tabyanın durumu hazindi. İstihkam yıkıntıları arasında dolaşmakta olduğu sırada bir ağacın altına uzanmış olan bir askerin hali dikkatini çekti ve yanına gidip

* " Ne var evlat ?" diye sordu.

Nefer hemen yerinden fırlayıp esas duruş vaziyeti aldı. Çünkü sesi tanımıştı. Ama gözleri başka tarafa bakıyordu.

* " Gözlerine bir şey mi oldu oğlum?"

O zaman nefer tok sesiyle " Üzülmeyin efendim" diye cevap verdi. " benim gözlerim göreceğini gördü" ( Evet düşman gemilerine tam isabet kaydedilmiş ve "Ocean" destroyeri hareket edemez hale getirilmişti.)

Cevat Paşa sessiz sessiz ağlıyordu.

Atamızın az görülmüş fotoğraflarından bir tanesi

 

Mersin’in Tarsus İlçesi’nde yaşayan iş adamı Sadık Boltaç, kendisinde bulunan ve Ulu Önder Atatürk’ün 1938 yılında Tarsus’u ziyareti sırasında çektirdiği fotoğrafın hiçbir yerde yayınlanmadığını söyledi.

Tarsuslu iş adamı Sadık Boltaç, Atatürk’ün daha önce yayınlanmamış bir fotoğrafının kendisinde bulunduğunu belirterek, fotoğrafı daha önce askerlik şubesine ve belediyeye verdiğini, aslının ise kendisinde olduğunu ifade etti.

Tarsus’ta zeytinyağı imalatçılığı yapan Boltaç, CHP Tarsus İlçe Başkanlığı görevini yürüttüğü 1980 yılında ihtilal nedeniyle partinin mallarını kayyuma teslim ettiklerini fakat bir fotoğrafı hatıra olsun diye kendisinin aldığını söyledi.

Boltaç, "1980 ihtilalinde partiye ait eşyaların yanında, eski fotoğrafları da kayyuma verdik. Ancak özellikle tarihe tanıklık eden fotoğrafların tozlu depolara kaldırılmasına gönlüm razı olmadı. Toplam 15 fotoğrafın içinden, 24 Mayıs 1938′de Büyük Önder Atatürk’ün ilçemizi ziyareti sırasında Cemil Erkal tarafından çekilmiş fotoğrafı seçerek aldım. Partiye ait eşyalarla birlikte diğer 14 fotoğraf ise maliye binasının üst katında bir depoya konuldu.

Diğer fotoğrafların akıbetini bilmiyorum ama ben elimdekini gözüm gibi korumaya çalışıyorum. Bu fotoğraf daha önce hiçbir yerde yayınlanmadı. Sadece belediye ve askerlik şubesine kopyalarını verdim. Aslı bende duruyor” diye konuştu.

Atatürk’ün, Hatay meselesini halletmek için son Çukurova gezisi sırasında 24 Mayıs 1938 yılında Tarsus’a geldiğini ifade eden Boltaç, "Tarsus Parkı’nı gezerken, dönemin İçişleri Bakanı Şemsettin Günaltay, Tarsuslu iş adamı Sadık Eliyeşil ve ismini bilmediğim ordu komutanı ile bu fotoğraf ile birlikte başka fotoğraflar da çektirmiş. Partimizde sakladığımız 15 fotoğraftan elimde sadece 1 tane var.

1986′lı yıllarda dönemin Jandarma Komutanı İzzet Yüzbaşı’ya diğer fotoğrafları sordum. O da bana fotoğraflara ulaşamadığını söyledi. Sanırım diğer fotoğraflar yağmur ve güneşin altında çürümüş. O günlere ait bu tarihi değeri yüksek belgeleri, en iyi şekilde korumak ve gelecek kuşaklara aktarmak için bu fotoğrafı iş yerimde saklıyorum" şeklinde konuştu.


Mynet Blog WordpressMU alt yapısını kullanmaktadır.