Mynet | Blog Anasayfa | Email
Favorilerime Ekle | Giriş

Ağlamak için gözden yaş mı akmalı?

 

Aglamak için gözden yas mi akmali?
Dudaklar gülerken insan aglayamaz mi?

Sevmek için güzele mi bakmali?
Çirkin bir tende güzel bir ruh,kalbi baglayamaz mi?

Hasret özlenenden uzak mi kalmaktir?
Özlenen yakindayken hicran duyulmaz mi?

Hirsizlik;para,mal mi çalmaktir?
Saadet çalmak,hirsizlik olamaz mi?

Solmasi için gülü dalindan mi koparmali?
Pembe bir gonca iken gül dalinda solmaz mi?

Öldürmek için silah,hançer mi olmali?
Saçlar bag,gözler silah,gülüs kursun olmaz mi?

Victor Hugo

Kariyerinizi Olumsuz Etkileyebilecek 10 Hata

İşe uygun bir imaj sergilemeniz de bu konuda çok önemli. Örneğin; sakız çiğneyen, iki lafından biri “tamam ya” olan biri sizce ne kadar etkili olabilir? Teknik açıdan başarılı pek çok çalışan, sosyal açıdan zayıf olarak görülüyor.

Etkileyiciliğinizdeki ufak pürüzler iş yaşantınızda size pahalıya mal olabilir. “Anadolu Hayat” internet sitesinde, çalışanları bu konuda uyararak, kariyerinizi olumsuz etkileyebilecek 10 hata hakkında bilgi ve öneriler veriyor.

HEYECAN BELİRTİLERİ
Saçınızla ya da üzerinizdeki takılarla oynamak, ayaklarınızı otururken sallamak, ayaktayken yere vurmak gibi hareketler size heyecanını kontrol edemeyen bir kişi görünümü verir.
Öneri: Otururken ayaklarınızın tabanını yere bitişik koyun ve ellerinizi kucağınızda ve rahat bir konumda tutun. Saçınız gözlerinize düşerse, zarif bir hareketle kulağınızın arkasına atın ve saçınızla kesinlikle oynamayın.

KABA HAREKETLER
Sık sık argo kullanmak, uygunsuz fıkralar anlatmak, iş arkadaşlarınıza komik olduğunuzu düşündürebilir; ama size itici bir izlenim de verebilir. Patronunuz ise firmayı temsil edecek ciddiyete ve olgunluğa sahip olmadığınızı düşünecektir.
Öneri: Küfürlere ve fıkralara son verin, sağlık problemlerinizden de sadece doktorun ofisinde söz edin. Sevgiliniz ise iş ortamı için uygun bir konu değildir.

GECİKMELER İşe ve toplantılara sürekli geç kalmak saygısızlık olarak görülür ve patronunuzun, iş arkadaşlarınızın öfkelerini üzerinize çeker. Bu davranışınız “Kendimden başka hiç kimseyi ve hiç bir şeyi umusamıyorum” havasını yaratır.
Öneri: Bir yere zamanında ulaşmanız için gerekli olan zamanı hesaplarken gerçekçi olun. Kendinize 20 dakikalık bir avans verin. Beklerken sıkılıyorsanız, yanınızda yapacak işler bulundurun. Bazı durumlarda, beklemek bekletmekten daha iyidir.

GEREKSİZ YERE SAVUNMAYA GEÇMEK
Eleştiriler karşısında mazeretler uydurmak ya da ters cevaplar vermek; sinirli ve ters bir insan olduğunuz izlenimini yaratır. Bu tür bir davranış, patronunuzla aranızda bir uçurum yaratabilir; çünkü kavgacı bir tavır sergilediğinizde, patronunuz sizinle konuşmaktan rahatsızlık duyabilir. Ayrıca haklı eleştirilere ters tepkiler veren bir kişinin, kendisiyle barışık bir insan olmadığı düşünülür.
Öneri: Yaptıklarınızın sorumluluğunu yüklenmeyi bilin. Sözlerinizle kimseye saldırmayın. Surat asmak yerine gülümseyin. Gülümseme her kapıyı açar.

İŞLERİ AĞIRDAN ALMAK İşlerinizi bitirebilecek olmanıza rağmen ağırdan almanız, yeteneksiz biri olduğunuz izlenimini yaratır. Bunun nedeni mükemmeliyetçi olmanız olabilir; ancak ‘işleri neden sürekli ertelediğiniz’ sorusu, diğerlerinin kafasında, tembel olduğunuz ya da bitirebilecek güce sahip olmadığınız cevabını getirebilecektir. Psikologlara göre; işi ağırdan alanlar, risk almaktan korkuyor ve büyük ihtimalle bu yüzden hatalar yapıyorlar; bu kişilerdeki başarısızlık korkusu, işe bir an önce başlamalarını engelliyor, bu nedenle de hiçbir iş vaktinde sonuçlanmıyor ve işler birikiyor.
Öneri: Büyük görevleri ufak ve hata payı daha düşük parçalara bölün ve her gün bir parçayı belirli bir zamanda bitirin. Mükemmele ulaşmanın kolay olmadığını hatırlayarak biraz rahat edin. Unutmayın, bir işi hızlı yapmak kadar doğru yapmak da önemli.

UNUTKANLIK İsimleri, telefon numaralarını ve iş teslim tarihlerini unutmanız; bunları fazla önemsemediğinizi ya da aşırı derecede unutkan bir kişi olduğunuzu düşündürecektir. Unutkanlığınız, patronunuz üzerinde düzensiz, ilgisiz ve yeteneksiz bir kişi olduğunuz izlenimini bırakır. Bu durum da yükselmenize engel olacaktır.
Öneri: Tanışma anlarında, insanlar kendilerini tanıtırken onları dikkatle dinleyin ve yüzlerini inceleyip isimlerini tekrar edin. Eğer uygunsa kartvizitlerini isteyin. Randevuları ve tarihleri aklınızda tutmak için günlük bir “yapılacaklar listesi” çıkartın ve yanınızda taşıyın. Diğer işlere geçmeden önce, bitirdiğiniz her işin üstünü çizin.

YEMEK YERKEN TELEFONDA KONUŞMAK İşinizin yoğunluğundan dolayı yemek yiyemediyseniz ve çalışırken bir şeyler atıştırmak zorunda kaldıysanız bile asla telefon konuşmalarınız sırasında atıştırmayın ya da ağzınızda bir şey varken telefonu almayın. Bu durum size çok laubali bir görünüm verecektir.
Öneri: Masanızda yemek yemek zorunda kalırsanız, asistanınıza 20 dakika için telefon alamayacağınızı söyleyebilir ya da gelen telefonları telesekretere kaydebilirsiniz. Yemek yedikten sonra diş temizliğini de sakın unutmayın.

ÖNCELİKLERİ BELİRLEYEMEME
Bitirilmesi gereken bir işe asılmak yerine dikkatinizi başka şeylere vererek işleri yarım bırakmanız, öncelikleri göremediğiniz anlamına gelir. Yaptığınız işlerin hem sayısı hem kalitesi düşecektir. İş hayatında yükselmeyi önemsiyorsanız; yerine getirmeniz gereken görevler için zamanında, yeterli çaba ve emeği göstermeye dikkat edin.
Öneri: Günün 2 - 3 saatini en öncelikli işlere, örneğin başka bir işe başlamadan önce bitirmeniz gereken projelere ayırın. Dikkatinizin dağılmasına izin vermeyin ve konsantre olun. Konsantrasyon, yapacağınız işlerde hata yapma riskinizi en aza düşürür.

YAZIM HATALARI
İş hayatında yazım hataları, önemsiz gibi görünse de aksine önemlidir. Notlarda, iş mektuplarında ve özgeçmişlerde yaptığınız yazım hataları; özensiz ve dikkatsiz bir kişi olarak görünmenize neden olur, detaylara verdiğiniz önem konusunda da kuşku uyandırır.
Öneri: Dökümanları yazdırmadan önce yazım hatalarını mutlaka kontrol edin, yazdıklarınızın üzerinden dikkatle geçin ve bir arkadaşınıza da kontrol ettirin.

OLGUN OLMAYAN TAVIRLAR
Sempati kazanmak için takındığınız ‘genç’ tavırlar arada sırada hoşa gidebilir; ancak antipati kazanmanıza da neden olabilir. Yaşınızdan genç davranmak güvenilirliğinizi yok edebilir.
Öneri: Psikologların uyarısına göre; eğer bir yetişkin gibi davranmazsanız, size bir yetişkinmişsiniz gibi davranılmaz.

Çanakkale Savaşında Yaşanmış İki Olay

SAĞ KOLUMU KAYBETTİM AMA SOL KOLUM VAR"


Seddülbahir ve Conkbayır’ın büyük kahramanlarından biride Bombacı Mehmet Çavuş ‘tu. Bu kahraman Anadolu çocuğu ,İngilizlerin siperlerimize fırlattığı el bombalarını korkusuzca hemen yakalar,karşı tarafa fırlatır ve zararını kendilerine dokundururdu. İngilizler bunu anlamış olacaklar ki bombaları bir kaç sayı saydıktan sonra fırlatarak Mehmet Çavuş ‘un iadesini önlemeye çalışmışlardı. İşte böyle bir bomba Mehmet Çavuş ‘un elinde patlayarak sağ elinin bileğinden kopmasına sebep olmuştu. Bu yiğit delikanlı vazife şuuruyla hastahaneden tabur kumandanına yazdığı mektupta şöyle diyordu:

"Sağ kolumu kaybettim, zarar yok,sol kolum var. Onunla da pekala iş görebilirim. Beni müteessir eden ve yüne kıtama iltihak edip düşmanla çarpışmama mani olan şey yaramın henüz kapanmamış olmasıdır.

Hastahaneden kurtularak halen harbe iştirak edemediğim için beni mazur görünüz ,affedeniz muhterem kumandanım.."

“ BENİM GÖZLERİM GÖRECEĞİNİ GÖRDÜ”

O gün Boğaz tabyaları arasında en çok iş gören ve en çok hasara uğrayan Rumeli Mecidiyesi Bataryası oldu. Sabahtan beri muharebenin en şiddetli anlarında dahi iki sahil arasında gidip gelmekten çekinmemiş olan Müstahkem Mevki Komutanı Cevat Paşa, tabyanın feci durumunu haber aldığı zaman yine motora atlayıp Çimenlik İskelesi’nden karşı sahile hareket etti. Cephaneliği berhava olan tabyanın durumu hazindi. İstihkam yıkıntıları arasında dolaşmakta olduğu sırada bir ağacın altına uzanmış olan bir askerin hali dikkatini çekti ve yanına gidip

* " Ne var evlat ?" diye sordu.

Nefer hemen yerinden fırlayıp esas duruş vaziyeti aldı. Çünkü sesi tanımıştı. Ama gözleri başka tarafa bakıyordu.

* " Gözlerine bir şey mi oldu oğlum?"

O zaman nefer tok sesiyle " Üzülmeyin efendim" diye cevap verdi. " benim gözlerim göreceğini gördü" ( Evet düşman gemilerine tam isabet kaydedilmiş ve "Ocean" destroyeri hareket edemez hale getirilmişti.)

Cevat Paşa sessiz sessiz ağlıyordu.

40 Yaş Erkeği

Kendimi ayırt etmeden söyleyeceğim: Bazen erkek soyu midemi bulandırıyor. "Kadın kokusu", taze ete susamış bir sırtlana dönüştürüyor bizi… Gözümüzü kör ediyor; başımızı döndürüyor.

Amerikan başkanından hocasına, kör cahilinden okumuşuna, kılıbığından "Taşfırın"ına kadar böyle bu. Hele 40′ımızı geçmişsek…Hele cüzdanımızı şişirmişsek…Ve hele 40 yılı "boşa" geçirmişsek…

Sokağın çağrısını 40′larında işiten erkeğin "kaybolan yıllar" ağıtına, "televole" özentisi bir aşermenin ağız şapırtısı eşlik ediyor.

Evet, "alem gezip eğleniyor". Sokakta onun karizmasına teslim olmaya hazır "çıtırlar" fink atıyor. O ise pijaması içinde "evi bekliyor". Oysa -40′lıkların yaman teşhisiyle- "Hayat hızla geçiyor" ve "Böyle mi öleceğiz?" sorusu beyni deşiyor.

Bu panik, yaşanmamış yılların hıncıyla sokağa döküyor 40 yaş erkeğini… Altta kırmızı arabalar, belde zar zor giyilmiş kotlar, dilde demode iltifatlar, cepte karaborsa Viagra’larla…Hâlâ beğeniliyor olmanın vehmi, hala yapabiliyor olmanın hazzına karışıyor. Tatmin edilen ego şiştikçe şişiyor. Nefis uyanınca göz, ne iş ne ev görüyor.

Bitap evliliklerin tozunu, sevgisiz ilişkiler alıyor. Her dişlenen "taze et", yenileri davet ediyor. Ev zulaları, günahların çetelesini tutuyor. İhanet kol geziyor.

Kim bilir kaç erkek, gömlekteki bir ruj izi, cepte unutulmuş bir mektup ya da ansızın gelen bir telefon mesajı yüzünden kan ter içinde hesap verdi, çocukça boyun eğdi, beceriksizce yalan söyledi, öfkeyle terk etti, terk edildi bugünlerde…

Kaçı, pişman gözler, yalvaran sözlerle geri döndü eşine, döndürdü eşini…

Kaçı, ertesi gün unuttu, "ebediyen" verdiği sözleri…

Kaçı, haber verenleri suçladı, yakalandığında…

Kaçı, yakalanana "enayi" dedi, haberi duyduğunda…

Ve kaç "kutsal kadın", aile denilen kumdan kalenin sınır boylarını bekledi, kızarak, ağlayarak, utanarak, yine de diş bilediği kale reisini savunarak; …ve göz yumarak… bazen sevgiden, çoğu kez çaresizlikten… aynı saatlerde erkek, bir kahvede, becerdiklerini anlatırken…

Yanlış anlaşılmasın:

Garipsediğim, 40 yaş erkeğinin kadını sevmesi değil; sevmemesi…. Ve şaşırtıcı olan, ihanet etmesi değil; ihanet ettiği hayatı aynen sürdürmesi… Yaşadığının bedelini ödemeye cesaret edememesi… Harcına yalan kattığı kaleyi terk edememesi… "Ben de karımın kaçamağını, ondan beklediğim tevekkülle karşılayabilirim" diyememesi…

Hep kendine yontarak diktiği ikiyüzlü bir ahlak totemine her daim secde etmesi… Ne ihanet ettiği, ne ihaneti paylaştığı kadına karşı dürüst olabilmesi… 40′ında hala para karşılığı çiftleşmeyi, geceden kalma pudra izini banyoda gizlice çitilemeyi, cep telefonunu her an patlayabilecek bir el bombası gibi gizlemeyi kendine yedirebilmesi…

Kabul edelim:

Evlilik bitti!

Çağ yorgunu aile, ancak başka kadınların (ya da erkeklerin) kolunda yürüyebiliyor. Yalan, bir mecburiyetler rejimi sayılan evliliğin temellerini oyuyor. Ve herkes her şeyi bilerek, gönülsüzce boyun eğerek bu oyunu oynuyor.

Çare, eşlerin birbirinin hayatını yaşamaktan vazgeçip her hayatı, sahibinin nefsine, iradesine, vicdanına, insafına terk etmesidir.

Sevgi varsa, aile ilelebet sürecektir.

Yoksa, böyle sürdürmek rezilliktir.

Yalansız yaşamayı özlemediniz mi?

CAN DÜNDAR

KORKARAK YAŞIYORSAN

 

 

Şebnem Ferah’ın seslendirdiği güzel parça…


Öyle Bir Hayat Yaşadım ki
Cenneti de Gördüm Cehennemi de
Öyle Bir Aşk Yaşadım ki
Tutkuyu da Gördüm Pes Etmeyi de
Bazıları Seyrederken Hayatı En Önden
Kendime Bir Sahne Buldum Oynadım
Öyle Bir Rol Vermişler ki
Okudum Okudum Anlamadım
Kendi Kendime Konuştum Bazen Evimde
Hem Kızdım Hem Güldüm Halime
Sonra Dedim ki Söz Ver Kendine


Denizleri Seviyorsan,Dalgaları da Seveceksin
Sevilmek İstiyorsan,Önce Sevmeyi Bileceksin
Uçmayı Seviyorsan,Düşmeyi de Bileceksin
Korkarak Yaşıyorsan,Yalnızca Hayatı Seyredersin


Öyle Bir Hayat Yaşadım ki
Son Yolculukları Erken Tanıdım
Öyle Çok Değerliymiş ki Zaman
Hep Acele Etmem Bundan Anladım
Kendi Kendime Konuştum Bazen Evimde
Hem Kızdım Hem Güldüm Halime
Sonra Dedim ki Söz Ver Kendine


Denizleri Seviyorsan,Dalgaları da Seveceksin
Sevilmek İstiyorsan,Önce Sevmeyi Bileceksin
Uçmayı Seviyorsan,Düşmeyi de Bileceksin
Korkarak Yaşıyorsan,Yalnızca Hayatı Seyredersin…

 

Bilge’nin Yanıtları(2)


Bir bilgeye sormuşlar:
"Efendim, dünyada en çok kimi seversiniz?
"Terzimi severim," diye cevap vermiş.
Soruyu soranlar şaşırmışlar:
"Aman üstad, dünyada sevecek o kadar çok kimse varken terzi de kim oluyor?
O da nereden çıktı? Neden terzi?"
Bilge, bu soruya da şöyle cevap vermiş:
"Dostlarım, evet ben terzimi severim. Çünkü ona her gittiğimde, benim ölçümü yeniden alır. Ama ötekiler öyle değildir.
Bir kez benim hakkımda karar verirler, ölünceye kadar da, beni hep aynı gözle görürler.

Bir bilgeye sormuşlar:
- Bir insanın zekasını nereden anlarsınız?
- Konuşmasından.
- Ya hiç konuşmazsa?
- O kadar akıllı insan yoktur ki!..

Bir bilgeye nasıl bu kadar doğru kararlar alabildiğini sormuşlar,
"Deneyim" demiş. O deneyimi nasıl kazandın, diye sormuşlar "Hatalarımla" demiş

Bir bilgeye " Nasıl insan oluruz?" diye sormuşlar
"Üç adım atlama" gibi bir cevap vermiş bilge kişi:
Önce sana kötülük yapanlara kötülük düşünmemen gelir, İnsanlığa attığın ilk adım budur…
Sana kötülük yapanlara iyilik yapabildiğin an ise ikinci büyük adımı atar ve hakiki insan olmaya başlarsın.
Nihayet, sana iyilik yapanla kötülük yapan arasında bir fark hissetmeyecek hale geldiğin zaman insan olursun

Bilgeye sormuşlar dünya da en güzel şey ne diye?
´Sevmek´ demiş…
Peki sonra? demişler…
´Sevilmek´ demiş…
Peki neden sevmek sevilmekten önce geliyor? demişler…
O da demiş ki ´insan sevdiğine sevildiğinden daha çok emindir..

Akıllı insan zor duruma düştüğünde o durumdan çıkmayı başaran insandır

Bilge insan o duruma düşmeyen insandır…

Bilgeye Sormuşlar;
insan neden dilek diler?
insan gerçekleşmesi için diler, ama bilmez ki gerçekleştirmek için dilemek gerek.

 

Bir bilgeye sormuşlar en mutlu insan kimdir. İşte o dağdaki çobandır demiş.
Neden diye sormuşlar. Çünkü demiş insan bildikleriyle yaşar, onun
bildikleri koyunları ve çevresiyle sınırlı kendisini mutsuz edecek veya kafasını karıştıracak fazla bir bilgiye sahip değil.

 

Sen gülerken yanındakiler de güler,
Ama ağlarken yalnız ağlarsın,
Onun için öyle bir ağaca yaslan ki,
Asla yıkılmasın.
Öyle bir dost edin ki,
Seni asla bırakmasın.
Öyle bir sev ki yüreğinden kimse ayırmasın,
Ve öyle birini sev ki seni gözleriyle bile aldatmasın…

 

BAŞARI, HIRS, KAVAK VE KABAK

 

Başarı, hemen her insanın ulaşmak istediği bir yüce hedeftir.
Ancak çok çeşitli başarı tanımlaması da mevcuttur.
Başarı kimine göre para, kimine göre şan, şöhret, kimine göre sandalye, koltuk sevdası, kimine göre de hükmetme tutkusu ile birlikte anılır. 
Başarıya ulaşabilmek için insanlar çok çeşitli yöntemler kullanabildikleri gibi; başarı yolunda ne kadar risk alabilecekleri de kişiliklerine göre değişkenlik arz eder…
Başarıya uzanan yolda sahip olduğu ve genlerinde taşıması gereken her türlü ulusal, manevi ve ahlaki değeri de yok sayarak; her şeyden feragat edebilenler bile var.    
Ama başarıya ulaşırken en etkili olan, ancak en çok hata yapmaya da neden olan, hırstır. Hırs, eğer normal dozda ise çok yararlı olabilir de Hırsın dozunu ayarlayabilmek sanırım pek de kolay değil.
Yaşadıklarımıza bir de bu açıdan bakmak gerek herhalde.
Bugün sizlerle paylaşmak istediğim, yazarı ve kaynağı bilinmeyen bir Kabak-Kavak hikâyem var;

***
Ulu bir kavak ağacının yanında bir kabak filizi göğermiş.
Bahar ilerledikçe kabak filizi, kavak ağacına sarılarak yükselmeye başlamış.
Yağmurların ve güneşin etkisiyle müthiş bir hızla büyümüş, neredeyse kavak ağacıyla ayni boya gelmiş.
Bir gün böbürlenerek sormuş kavağa:
"Sen kaç ayda bu hale geldin ağaç?"
"15 yılda" demiş kavak.
"15 yılda mı?" diye gülmüş ve çiçeklerini sallamış kabak.
"Bak, ben neredeyse 2 ayda seninle ayni boya geldim!"
"Doğru" demiş kavak "çok doğru".
Günler günleri kovalamış ve sonbaharın ilk rüzgârları başladığında kabak önce üşümeye sonra yapraklarını düşürmeye, soğuklar arttıkça da  aşağıya doğru inmeye başlamış.
Kabak, endişeyle kavağa sormuş:
"Neler oluyor bana ağaç?"
"Ölüyorsun" demiş kavak,
"Ama Niçin?"
"Benim 15 yılda geldiğim yere sen iki ayda gelmeye çalıştığın için."

kaynak

Gitaristin Aşkı

Sabah erkenden gitarını alıp evden çıktı…posta kutusu boştu gene. Yoo, hayır. Beyaz birşeyler vardı. Kalbi hızla çarparken, kutuyu açıverdi.Elektrik faturası gelmişti…hem de herzamankinden "hoş" bir miktarda…Başka birşey olmadığını bildiği halde, gene kutunun içine bakti…Boş…Dışarısı, ne soğuk ne de sıcak…kapalı bir havaydı.Yağmur yağmaması için dua etti…şemsiye evde kalmıştı ne de olsa…Karşıya geçmek için trafik lambalarının yanında durdu…önünden son sürat geçen araba, bütün çamuru sıçrattı…en sevdiği siyah pardesüsü de batmıştı…karşıya geçti.Karnı açtı…Her pazar sabahı uğradığı cafe’ye gitti…"tadilat nedeniyle kapalıyız" yazısını okurken, gülümsedi…aklına mezar taşına yazılabilecek bir şey geldi "Tadilat nedeniyle oldu… açlıktan "… neyse dedi kendi kendine" o kadar da aç değildim"…sonra bi yerlerde yerim diye düşünerek yürümeye başladı. Derken yanından geçen bir grup çocuk, ona sertçe çarptı. Yere yığıldı. Karşısında, evin balkonunda oturan bir grup genç kız, gülüyorlardı…ona gülüyorlardı… Ayağa kalkarken, cebindeki bozuklukların düştüğünü farketti. Herbiri ayrı bir yöne yuvarlanıyor… çatlaklardan, deliklerden düşüp kayboluyordu.Parası da gitmişti.Bi gitarı, bi de canı vardı…Yemek yiyecek,eve gidecek parası kalmamıştı…yorgundu. Mektup yazmayan, arayıp sormayan, çok sevdiği o kızla bir zamanlar gittikleri parkı hatırladı…orada küçük çocuklar bileklik, kolye gibi hediyelik eşya satarlar…müzisyenler maharetlerini gösterir, para kazanır,kızlara hava atarlardı…Parktaki o eski nese kalmamıştı.Yolun kenarına geçti. Elindeki gitar çantasını yere koydu.

Gitarını çıkarıp, o "en" hüzünlü besteyi çaldı…sonra, o kıza bestelediği parçayı…ve bir başkasını…ve bir başkasını…çaldı…çaldı. Kulağına gelen takırtı sesleriyle kafasını kaldırdı. Gitar çantasına para dolmaya başlamıştı. Sonra, neşeli bir parça çaldı…para geldikçe,şarkılar daha bir hareketli, daha bir neşeli oluyordu…Güneş batmaya başladı… İleride zabıtalar göründü…daha fazla kalamazdı orada.Gitarı çantaya koydu ve kalktı…eve gidecek, yemek yiyecek parası vardı… belki kirayı hala veremeyecekti, bu ay…ama, hiç değilse düşürdüğünü karşılıyordu bu miktar…

Derken yağmur başladı…Eve daha çok var, diye geçirdi içinden. Ne zordu hayat!Yağmur altında yürümeyi severdi…ama yalnızken değil.Yalnızken,daha bi ağır yağıyordu sanki yağmur…Daha bir soğuk… Eve vardığında, kuşu öterek karşılamadı onu…sessizlik dolu ev, o an ürpertti…kafesin yanına gittiğinde, minik kuşu kafesin tabanında yatıyordu hiç kıpırdamadan…öylece…"ölüm" dedi…"sürprizleri seviyor" Islak giysilerini çıkardı…kuş gibi o da ölecekti, bu sefil hayatta.

Gitar çantasını açtı, kalan bozuklukları almak için. Arada beyaz bir kağıt gördü…Açar açmaz, yazı tanıdık geldi…o beyaz ellerin yazdığı notu okurken, önce heyecanlandı, sonra üzüldü…Notta: Demek hala bizim parçamızı çalıyorsun…ve yine çok hüzünlü bir şekilde. Beraber aldığımız kuşları hatırlıyor musun? Bendeki bu sabah öldü…ayrılığa dayanamadı herhalde…ama, biz insaniz, dayanabiliriz degilmi? Yarın gidiyorum bu şehirden…kendine iyi bak…hoşçakal! Anladı o an, işlediği hatayı…ne kadar da bencil olmuştu bugüne kadar. O bu şehirdeydi…ve hiç aramamıştı…o arar diye. Şimdi aynı şehirde bile olmayacaklardı. Gün batışını aynı anda izleyemeyecek, aynı ortamda aynı havayı solumayacaklardı…ama, o da affetmezdi ki…yoksa eder miydi?Dal rüzgarı affeder, ama kırılmıştır bir kere, diye geçirdi içinden…Kapı çaldı…ne de çok istedi o an için, kapıdakinin o olmasını…Bu nedenle açmadı kapıyı…o umudu taşımak istedi hep içinde…sonra uykuya daldı…uyanmamak üzere.

Bilge’nin yanıtları

 

Sormuşlar bir bilgine : HAYAT nedir?

Demiş bilgin ; iki yönlü bir yol devam eder bilinmeze sen görmemezlikten gelsen de vardır bir yoldaş her köşesinde bazen çıkarsın zorlukla da bir yokuştan
bazen de aşarsın dertleri sanki uçuyormuş gibi inerken buradan.

Peki, SEVGİ nedir? Demiş biri

Kalbine sığmayacak kadar geniş dedikodusunu yapamayacağını kadar temiz,
kokusunun alamayacağın kadar uzak hayal edemeyeceğin kadar yakın…

Ya KORKU nedir? Diye atılmış diğeri

Bir yağmur damlasındaki barut kokusu. Belki de saklanılan bir hayal yontusu
ya bir miniğin haykırışı, ya da yüreği yaralı bir kuşun feryadı….

Peki ya UMUT nerededir? Diye atılmış bir umut avcısı.

Bilinmezde değildir bilirim, demiş yerini kaygılı ve tasalı. Aradın boşuna her yeri ama unuttun en kolay yeri besbelli. Bunu derken işaret etti insanın en derinden
yaralanan yerini…

Peki DOST kimdir? Diye sormuş biri

Demiş ; Paylaştın mı sevgini, korkunu, ümidini ve yenilgini, verdin mi desteğini, sordun mu halini, yolladın mı yüreğini, ağladın mı onun gibi.

Hissettin mi DOSTLUĞU? Demiş diğeri

Bilgin demiş;

Karşılığı olmadan verilir mi hiç yürekteki sevgi?

Dostluk dediğin; tek bir ruhun, iki ayrı bedende dirilmesi…

Sayfalar : 1 2 3 4 5 [6] 7 8 9 10 11 ...

Mynet Blog WordpressMU alt yapısını kullanmaktadır.