Yazıklar olsun sana Rüştü!
Yazıklar olsun sana Sabri!
Hep aynı kanattan, benzer goller yiyerek finale veda ettik. Sabri defans çıktığı maçta karşı takımın sahasında at koşturdu. Rüştü yine aynı Rüştü… O bildiğimiz, boşa çıkan, havayı yumruklayan, ne yaptığı belli olmayan, geçmişten ders çıkartmamış, 35 yaşında bir amatör… Daha ileriye gidebilirdik. Hem bireysel hatalar hem lobi eksikliği takımın önünü tıkadı. Başka bir mevsime umarım.
Bu arada FIFA ve dolaylı olarak hakemler hiçbir zaman Türkiye’yi bir Avrupa ülkesi olarak kabul etmeyecek. Bunun en büyük örneği sahadaki ayrımcılık. Madem böyle yapılacak, tarafsız olunmayacak, çeyrek finalde yenilen takımı hakem teselli edecek, yarı finalde faul üstüne faul yapan adama kart çıkmayacak; neden katılıyoruz ki bu turnuvaya??
Hiçbiriniz adam değilsiniz. 750 yılın ezilmişliğini, Kurtuluş Savaşı’nın utancını aklınızdan atamıyor adil olamıyorsunuz.
İbişler!
26 Haziran, 2008 Perşembe |
2 Yorum »
Mesai başından sonuna kadar belki 20 kere fabrika binasının dışına çıkıyorum. İçerisi klimalı 22 derece dışarısı 35 derece. Sıcak soğuk yapa yapa sersemleşiyorum. Akşam eve gider gitmez yığılıp dağılmak da cabası. Bir de şu yapış yapış olmak yok mu? Tam rezillik. Her gün duş alsan ne olacak? Kafanı suyun altına soksan, soğuk kola kutusunu ensene dayasan, bir blok buzu tamamen ağzına dayayıp boğazına doğru ittirsen ne değişecek? Sıcak yine sıcak işte…
İnsan ilişkilerini de, konsantrasyonu da tamamen etkiliyor. İnsanın düzenini bozuyor, yakınına sokulmak istemiyorsun kimsenin. Koltuk altı spreyleri, deolar, roll on’lar kar etmiyor ki!
Tatilde değilse insan hava bu kadar sıcak olmasın, lütfen! Ne doğru dürüst uyunuyor, ne oturulup kalkılıyor. Tek iyi tarafı barınacak yeri olmayan insanların, geceyi dışarıda geçirmek zorunda olanların biraz daha rahat etmesi.
Benim mevsimim sonbahardan yaza kadar! Soğuk havanın çaresi var; kat kat giyinir çıkarım sen sağ ben selamet. Yazın ne yapayım? Don çorap oturacağım masada o olacak…
25 Haziran, 2008 Çarşamba |
Yorum yok »
Çalışma hayatına başladığımdan bu yana tatil dönemlerinden nefret eder hale geldim. Plazalarımız, iş merkezlerimiz, parlak takım elbiselerimiz, koşturmacalarımız almış gidiyor. Tüm bu gösterişin içerisinde çalışan ile üst yönetim arasında tatil planlama konusundaki senkron eksikliği ve şu abes uyumsuluk had safhada devam ediyor.
Neden Avrupa ülkelerindeki gibi olamıyoruz? Batı hayranı değilim, vatanımı milletimi de çok severim fakat bazı konularda adamlara özenmemek mümkün değil. Adam Ocak ayının ilk iki haftası yıllık planını yapıyor. Onların da resmi ve dini tatilleri yıl başında takvime işleniyor. Buna ek olarak yıllık izine ne zaman çıkmak istiyorlarsa bunu hemen yıl başında amirlerine söylüyorlar ve çok önemli bir durum yoksa belirledikleri tarih onaylanıyor. Söz konusu zaman gelince de paşa paşa tatillerine gidiyorlar. Bu durumun avantajlarına gelince; aylar öncesinden rezervasyon yaptırdıkları için uçak biletlerini ve kalacak yer masraflarını yarıdan aza düşürebiliyorlar.
Bizim çalışma sistemimizden nefret ediyorum bunun örneklerini gördükçe. Üç ay sonra şu gün tatile çıkabilir miyim diye izin istemeye gittiğimde "O zaman gelsin bakarız" gibi bir cevap alıyorum. Neden yaklaşım bu şekilde? Amirim olarak senin yıllık planın varsa benimle paylaşamaz mısın? İş akışını bilirsem ben de ona uygun bir zamanı seçmeye çalışırım, eşek değilim ya! Ayrıca ben senden bağımsız başka bir binada çalışıyorsam ve oradaki işlerin tamamının sorumlusu bensem, kendi iş programıma göre seçtiğim dönemi neden sebep göstermeden reddediyor veya elinin tersi ile itiyorsun? Benim gibi bir çok çalışan sırf bu tavır yüzünden hiç bir indirimden yararlanamadan, ücretlerin hepsini en kalın şekilde ödeyerek, dünya para verip tatile gidiyor. Bu ülkenin çalışanına yazık değil mi bu konuda?
Korka korka rezervasyon yaptırdım yine bu sene. Dua ediyorum hala bir şey çıkmasın diye…
24 Haziran, 2008 Salı |
Yorum yok »
Bu sabaha kadar yazacağım yazı ile ilgili kesin bir tavrım vardı. Fakat sabah ortaya çıkan bir durum ile görüşüm birden bire inanılmaz derecede yumuşadı…
Sabaha kadar diyordum ki;
"Bir çok insan gibi ben de isim - soyisim yazarak arkadaşların bulunabildiği malum siteye üyeyim. İlkokuldan ya da eski yıllardan bir çok arkadaşım beni buldu, ben de özellikle ne halde olduğunu merak ettiğim arkadaşlarımı buldum. Fakat öğrendim ki millet ilkokul arkadaşlarını bulup tarih kararlaştırıp toplanıp bir araya geliyorlarmış. Ne alaka? Gerçekten sevsen o insanı zaten görüşüyor olmaz mısın? Hadi ilkokul kısmını geçtim aklımız basmıyordu; ortaokul ve lise yıllarından bu yana koptuğun artık görüşmediğin insanlarla toparlanmanın ne anlamı var ki? Teknoloji çağının çocukları değil miyiz? Telefon, faks, e-posta imkanları bizim devrimizde en yaygın kullanım düzeyine ulaşmadı mı? İstedikten sonra herkese erişebiliyoruz yalan mı? Hatta zaten o insanları, o insanlar da bizleri yine internet sayesinde bulmadı mı?
Bu kadar imkanın arasında yıllarca arayıp sormadığımız insanları bir Facebook furyası ile beraber, sırf ‘trend’e uymak adına gidip arayıp bulduk. Fakat internette bile kendimizi kandırıp "of ne kadar çok arkadaşı var bu adamın" desinler diye şekilcilik yapıyoruz.
Sadece listemde bulunsun diye eklediğimiz çok insan var. Kabul etmek lazım…"
Böyle derken, iş yerinde daha önce beraber çalıştığımız bir mesai arkadaşımıza ulaşmak istedik bu sabah. Telefon numarası değişmiş. Yeni adresinden ulaşamadık. Aklıma Facebook’ta listemde olduğu geldi. İşte o zaman bu ve buna benzer sitelere bakış açım değişti. Artık benim gözümde Facebook -sürekli iletişim içerisinde olunmayan- insanlardan oluşan uzun bir isim listesinden ziyade, sevdiğim arkadaşlarımın olduğu bir adres defteri. Erişim kolaylığı sağladığı, insanları bir şekilde bir arada tuttuğu gerçeğini bundan böyle göz ardı edemem.
Fakat hala ilkokul arkadaşım beni bulsa, dışarıda yemek yiyelim dese "Ne yapacağız ki şimdi yemek yiyip? Hava mı basacak? Mevki, makam sahibi olmuş da bunları mı gözüme sokacak?" Nerden çıktı ki yemek? diye düşünmekten kendimi alamam herhalde.
Önyargı işte, Allah kahretsin!
23 Haziran, 2008 Pazartesi |
Yorum yok »
Uzun zamandır aşk filmi izlememiştim. Nothing Hill’den bu yana izlenmeye değer bulduğum bir kaç filmden bir tanesi P.S. I Love You.
Filmin genelini bir tarafa bırakacak olursak bir replik oldukça hoşuma gitti. "Hepimiz birden yalnızsak, yalnızlıkta beraberizdir" diyordu. Bir not kağıdına hemen karaladım bu sözleri. Sonra karşısına geçip uzun uzun baktım.
Yalnız olmak, arkadaşı olmamak demek değil benim için. Çünkü bu kavramın içerisine hiçbir zaman asosyalliği, dışlanmışlığı, kabul görmemeyi yakıştırmadım ben. Yalnız olmak, yalnız kalabilmek benim için güçlü olmak sanırım. Becerebilmek, desteğin en azına ihtiyaç duymak, hayatta kalabilmek, ayakta durabilmek…
Son yıllarda bir çok insan etrafındaki insan kalabalığının arttığından fakat arkadaşlarının, sevdiklerinin aynı oranda artmadığından şikayetçi. Böyle konuşmaları, bu düşünce tarzını garipsiyorum. İnsan neden çok fazla dost ister diye düşünüyorum. Daha fazla dosta ihtiyaç duymamız sorunlarımızın artmasından mı, sınırların kalktığı ve sürekli yer değiştirebildiğimiz bu son dünya düzeninde her yere elimizi kolumuzu uzatma ihtiyacından mı? Yani o kadar sıkışıp kalmışız ki dünya düzenine derdimiz dağları aşmış tek bir insanla paylaşmak bize yetmiyor da ondan mı düzinelerce dost ihtiyacı duyuyoruz? Yoksa gidemediğimiz ama işimizin düştüğü coğrafyalarda güvenebileceğimiz hatırlı insanlara mı ihtiyacımız var?
İnsanın derdini açması, anlatması, küpünü kırması bir sefere mahsus bir olay değil mi? Aynı derdi ikinci, üçüncü, dördüncü kişiye anlatınca dertleşmekten çok yakınmaya dönmüyor mu bu iş? Hem ne kadar çok insan girerse hayatımıza bir o kadar kaybımız olmuyor mu? Her gelen bir parça kesip götürmüyor mu güzel anlardan?
Babamın bir sözü insan ilişkilerinde yönümü çizmeme hep yardımcı olmuştur. Bana ‘oğlum insanlara her zaman bir yumruk mesafesi uzakta dur’ derdi. Her zaman haklıdır.
Çok fazla dostum olması çok zor, gerçekten güveneceğim ne kadar insan olabilir ki sonuçta? Fakat bir çok arkadaşım var. Aile, sayısız arkadaş, iki elin parmaklarını geçmeyecek kadar hatırlı dost ve çok sevdiğim -hatta bazen en büyük ihtiyacım- yalnızlığım bana hayatımın geri kalanı için yeter.
Yalnızlık kayıp değil, ayıp hiç değil!
Can Dündar’ın da dediği gibi; bavulu toplu yaşamalı insan… Bu hayatta insanı bırakmayacak veya insanın bırakmayacağı o kadar az şey var ki… Dirençli, güçlü ve inançlı olmak belki de herşeyin üstünde…
22 Haziran, 2008 Pazar |
Yorum yok »
Tüm duyguların önüne geçen bir maç oldu dün akşam. Bugüne kadar yüzlerce maç izledim, bir çok müsabaka için "maç gitti geldi" deyimini kullandım, fakat hiçbirisi bunun kadar gidip gelmedi sanırım…
Turnuva başından beri izlediğim Hırvatistan’a -maçın başladığı dakikalara kadar- zor direneceğimizi düşündüm hep. Gözlerime inanamadım çünkü bu kadar eksikle bu kadar rahat oynayabilen bir milli takım uzun zamandır izlememiştim.
118. dakikada yediğimiz golden sonra tüm memleket benim gibi kahroldu herhalde. Haketmemiştik çünkü bu şekilde bir mağlubiyeti. Sonra kazandığına deliler gibi sevinen Hırvatlar bizden beter bozuldular, şok oldular, perişan oldular. Kısacası g.t oldular… Bira içip, şehirde eşkıyalık yapıp ona buna şişe atmaya benzemiyor işte futbol. Millilerimiz her şeyden önce gurbetçilerimizin yüzünü güldürüyorlar, çok kıymetli bir galibiyet oldu. Unutulmayacak anlardan, unutulmaz maçlardan biri oldu…
Nicelerini görmek dileğiyle…
22 Haziran, 2008 Pazar |
Yorum yok »
Beşiktaş’ı hiç bir zaman bir spor kulübü olarak görmedim ben… Başarılı olsun olmasın, takip ettiğim ilgilendiğim branşlarda mücadele etsin etmesin hep yanında ve arkasında oldum. Kutu kolayla takım değiştirmeyi, boynuma -milletin keyfine göre- atkı takmasını engellediğim çocukluk kuşağımın son yıllarından beri Beşiktaş’lıyım. İyi ki de olmuşum.
Orta halli bir hayat gibi Beşiktaş. Arzuladığın her şeyin gerçekleşmediği, sevincinin kursağında kaldığı, vaatlerin gerçekleşmediği, kavga dövüş bir hayat işte. Mutluluklarımız kısa sürdü, tekrar mutlu olabilmek ise yıllar aldı. Millet geldi geçti ağzım açık baktım. Kimisi paramızı yedi gitti, kimisi dalga geçti. Dünyaca ünlü topçular geldi bizim tanımadığımız dünyalardan; çok ünlüydüler, harikalardı. Çok para verdik hatta çok yüz verdik çekti gittiler. Ne kulüpçülüğü, ne yöneticiliği anlayamadım bunca yıldır, anlamaya çalışmayı bıraktım bu koca adamların Beşiktaş’lılığını…
Yağmurda bekledim epey, karda kulaklarım üşüdü. Ama hep beraberdik, hep de beraberizdir. Futbol izlemeye gitmedim uzun yıllardır, maç izlemeyi tercih edersem evde oturup televizyondan izlerim prensibimdir. Sıkı taraftar dediler önce, sonra okulda meşale yakıp, slogan atıp, gazetelerde spor sayfalarına çıkınca adım holigana çıktı. Hiç dinlemedim, umursamadım. Param o kadar azdı ki bazen, bir haftalık tokluğa değişmedim tribünü. Ekmek yedim sadece. Yine de geldim. Gelirim.
İnönü’ye ilk geldiğimden beri seviyorum buraları.
Üniversite yıllarında bir kaç arkadaşımla beraber farkettik ki insanlar arasında konuşma, paylaşma, tartışma oldukça sınırlanmış durumda. Fakülte tiyatro kulübü sosyal bir faaliyet düzenliyor; örneğin giysi yardımı başlatıyor Allah’ın kulu iştirak etmiyor. Fotoğrafçılık kulübü bir yardım başlatıyor kimse faaliyete destek vermiyor. Bu dönemde Marmaralı Kartallar grubunu Bahçelievler İİBF’de kurmuştuk. Maça gidiş gelişleri organize ediyor kendi içimizde eğleniyorduk. Öyle bir gruptu ki içinde İmam Hatip mezunu, farklı mezhepten olanı, etnik kökeni ayrı olanı… grubumuz sadece maça gidip gelen bir topluluk olmaktan çıkmış, beraber tiyatroya giden, film izleyen, akşam yemeklerine giden, her düşüncenin paylaşıldığı-tartışıldığı fakat son söz olarak Beşiktaş ile noktalanan bir yapı almıştı. Sosyal faaliyetlerin katılımsız sürdüğünü görünce kitap toplama kampanyalarını, durumu iyi olmayan öğrencilere yardımı bizzat biz başlattık. Ne güzeldir ki Beşiktaş adı altında bir çok güzel olaya beraberce imza attık.
Sevgilimin yanına gider gibi gittim yıllarca maça. Formam hep temiz, ütülüdür. Sabahında kalkıp hazırlanırdım. Herkes sevgilisini beklerken, biz siyah-beyaz giyenleri bekler buluşurduk. Nevizade’de Vera’da başlardı öğlenimiz. Sonra Kazan veya Büyük Beşiktaş Çarşısı’nın önünde devam ederdik. Gümüşsuyu yokuşunda yerlerde otururduk. Beşiktaş eserdi yüzümüze. En güzel arkadaşlarımı oradadır hala…
Ne yaparsam yapayım hayatta canımı sıkan irili ufaklı şeylerden aklımı çekmek, kaçırmak mümkün olmazdı. Bir tek haftada bir gün 90 dakika dünyadan kopup gidiyordum. Sevinmeyi de üzülmeyi de bilerek isteyerek kabulleniyorduk. Hep diyor ya "sevinmek için sevmedik" diye, işte öyle…
İçimde yaşadığım, izah edemediğim bir çok duygu var Beşiktaş’lılığımda. Rahmetli dayımın kendisi, ruhu ve Beşiktaş’lılığı da üstümdedir.
Ne başkanı, ne parası, ne pulu, ne de arsız futbolcusu hiç birisi umrumda değil. Semtini de renksizliğini de sıradanlığını da seviyorum. Gözümde sönmeyen bir parıltı Beşiktaş… Bir ömür içimde dışımda yaşayacağım. En çok sevdiklerimden, en vazgeçemediklerimden. Rahmetli Optik Başkan’ın da dediği gibi;
"ÇOK SEVDİK BE ABİ!!!"
Serdar Bıyık, Umut Özel, Ümit Doğan ve Ulaş Güneşkaya’ya sevgiler…
Devamı için tıklayın »
22 Haziran, 2008 Pazar |
Yorum yok »
KİTAP FİŞLEME
- Theophile Gauiter’den alıntı yapıyor ve aşkı ‘… iffetsiz davranışların refakatindeki şu gülünç duygu’ olarak tanımlıyor.
- Birini sevmek aslında ona şunu ima etmek demek değil midir: Sen hep yanımda kalacaksın. Gabriel Marcel’den alıntı yapıyor.
- Dirilişte kasvet verici olan, öncesinde ölme gereğidir.
- Her anlamda, aşkın artık var olmadığı kanaatindeyim. Aşk için bir araya gelmesi gereken şartlar bizim saflıktan uzaklaşmış medeniyetimizde artık bir araya gelemezler.
9.900 YTL (Türk okurları ile 3.900 TL olarak buluşmuştur. Fakat enflasyon ile birlikte fiyatı yükselerek ismi de değişmiş tek kitap, orjinali 99F) isimli kitabın yazarından yeni bir roman. Fotomodel avcısı roman kahramanının çarpık yaşam düzeni ve kızı ile -bilmeden- yaşadığı aşkı anlatıyor. Okumaktan dayanılmaz boyutlarda zevk aldığımı söyleyemem fakat yukarıdaki dört cümle üzerinde uzun uzun düşündüm. Aşkın tarifinin bu kadar güzel bir alıntı ile anlatıldığı kitapta, bu aşkın asla bulunamayacağı anlatılıyor bir bakıma. Kitabın satır aralarında Rusya ve Avrupa’da yaşanan bir takım sapkınlıklara yer veriliyor. İlgimi çeken bir tanesi 13-14 yaşındaki kızların bacaklarından tavana asılarak türlü işkencelerle ağlatılması ve göz yaşlarının şişelenip inanılmaz fiyatlara satılması… Yazarın kitapları her zaman ilginç olmuştur. Fakat yazım tekniği beni tatmin etmiyor. Okumaya devam!
Devamı için tıklayın »
22 Haziran, 2008 Pazar |
Yorum yok »
Mynet Blog WordpressMU alt yapısını kullanmaktadır.