Mynet | Blog Anasayfa | Email
Favorilerime Ekle | Giriş
 

BİR GÜN..BİR GÜN KARANLIKTA KESEKCEKLER YOLUMUZU..

27 Ağustos 2008 Çarşamba | Kategori Aşk 12

Biliyorum bir gün karanlıkta
Kesecekler yolumuzu
Ya siz çocuklar
Nasıl anlatmalı sizlere olup bitecekleri
Çocuklar bizim dediğimiz
Yüzümüze utanç duymadan bakmaktır
Mal değil mülk değil istediğimiz
Size namuslu bir dünya bırakmaktır.

BEKLEYİŞLERİN ÖYKÜSÜNÜ KİMSEYE ANLATAMADIM.

27 Ağustos 2008 Çarşamba | Kategori Aşk 6

Denizin sonsuz maviliğine umut bağladım. Kıyılarda tükettim bekleyişlerimi.
Hep sensiz gemiler geçti limanlardan. Ben gemicilerin hasret türkülerine
eslik ettim. Sen yoktun… Gözümden bir tek damla yas akmadı. Kimselere söyleyemedim acılarımı. Bekleyişimin öyküsünü kimselere anlatamadım.
Nice fırtınalar koptu yüreğimde.Sen yoktun…
Her gece ay paramparça oldu. Her gece yıldızlar birer birer duştu sokaklara.
Yıldızları saçına takip gelmeni bekledim. Ayı avucunda bana getirmeni
bekledim. Ve bir güneş gibi doğup aydınlatmanı bekledim bu kapkara dünyamı..

BU KENTE YALNIZLIK ÇÖKTÜĞÜ ZAMAN..

26 Ağustos 2008 Salı | Kategori Siyaset 0

Gün bzi söylüyor; ellerimizde tutuşurken, yangınları yüzyılın. En saf ve en kural tanımaz duruşumuzla yürüyoruz, yüzümüzün resimlerine. Her renk bizi anlatıyor, tvalin üzerine tutunan fırça darbelerinde. Dağ akşmlarının kızıl sağanağına tutuluyoruz, uzun yol yürüyüşlerinde. Yıkıcı ve gergin soluğunu duyuyoruz kıyıcıların. Akşam gül yüzlü bir bebeğin gülücüğüne konduruyor öpcüğünü. Yarılan yerini teyelliyoruz, deprem fırtınasına tutulmuş bir ülkenin.
Çocuksu düşlerimizi yatırdığımız dizlerinde, sorguluyoruz yaşamı; onu kavrayan ellerimizin, tandık devinimleriyle. Bizi biz eden amansız bir sevdayı dillendiriyoruz türkülerimizde. Sokak sokak, cadde cadde dolanıyor geceyi ve kenti söylediklerimiz. Gzleri mavzere sürülmüş genç kızlar geçiyor düşlerimizden. Etrfımızı kuşatan yalnızlığı sorguluyoruz ayrılıkların hecelendiği alfabelerde. Hangi boyuta sığındıysak orada bir uzun havayız; orada bir bozlak belki. Ay geceyi bölerken, aydınlığıyla çok uzak bir yolculuğa düşürüyoruz bakışlarımızı. Bir çentik, bir çentik daha geçiyor günler duldasında kavgaların. Yine sorularla bağlıyorsun sözcüklerinin bitim yrlerini. Analar ağlarken yitirilen çocuklarına, kavganın ter kokusunu bırakıyorsun gözlerine. Çığlık çığlığa öten martıların sesinden sorumlu tutuyorsun uykusuzluklarımızı. Göz sularının aynasında yıkanıyor bekleyişlerin sabrı. Sana vuran saatlerine yayılıyoruz zamanın. Çabucak tükeniyor aramızdaki ayrılığın suları. Çocuklarımıza başka ülkelerden gönderilen mektuplar okuyoruz, bulutlara attığımız çentikleri sayarak. Bir sonbahardır aradığımız. Ay tutan tepelerden aşırıyoruz yürüyüşlerimizi; okul çıkışlarına, öğrenci adımların. Suları blandıran bir siren sesi fabrikalarda. İşgünü ellerimizle koşturuyoruz sabaha. Adımızla anılan sokaklar, bayrak bayrak soluduğumuz caddeler tanığımızdır. Coşkunun kanatlarında koşuyor, sesimizin imgesi. Anı ve acı biriktirmekten yorulmuyor yüreğimiz. Yılgınlığı silip süpüren duruşlar geziniyor odalarımızda. Elimizde tuttuğumuz, ateşin harladığı bir sevdayı savunuyoruz; “Bize ölüm yok!” uyaklı şrkılarla. “Bu kente yalnızlık çöktüğü zaman” diyen şarkılarla. Azık çantamızdaki çayın buğusu karışıyor güneşin doğuşuna. Yüzyıla im düşen sorular geliyor aklıma; “Direnmeler nerelidir yüreğimizdeki adresten başka! Söyle şimdi kavgalar ve sevdalar nerelidir?”

YOKLUĞUN…YÜREĞİME SIKILAN BİR KURŞUN GİBİ.

26 Ağustos 2008 Salı | Kategori Aşk 8

Bir yolcu otobüsünün içinde bedenim. Ruhumsa saatler önce ayrıldığım noktada… Senin yanında… Başımı dayadığım yastığın yumuşaklığı ardında, Katran karası bir gece. Uzayıp giden, uzayıp yiten yollar üzerinde, Arada sırada gözüme çarpan, Birbirinden kopuk yol çizgileri. Onlarda aynı bizim gibi. Sessiz ve sensiz ilerleyen zaman, Yüreğime sıkılan bir kurşun tanesi gibi.Yakıyor, kanatıyor ama bir türlü öldürmüyor beni.

AŞKIN TARİFİ NASILDIR SEVGİLİ..

26 Ağustos 2008 Salı | Kategori Aşk 20

Nasıldır tarifi aşkın sevgili? Bıyığı sarartmış, tutan parmakları sarartmış,
Doyasıya çekilen sigaranın, Uzun uzadıya ciğerden salınan dumanımı,
Yoksa asıl aşk, Öncesinde yudumlanan bir bardak rakının,
Ağzı yakarak bıraktığı mayhoş tadımı?
Birde benimle dertleşen renksiz duvarların,
Susmayan dalga geçişlerini de katarsak üstüne…
Ey be sevgili…Nedir bu aşk dedikleri, Zihnimde kendimce tasarladığım,
karanlığın içinden ardı ardına gelen, Geleceğin ürkek ve bir o kadar,
Heyecanlı adımları m? … Yoksa cama vuran damlaların,
Aşağı doğru yavaş yavaş, Kayarken katettiği çizilmiş kısa yol mu?
Sağım aydınlık, önüm karanlık, Arada uzun upuzun bir ayrılık ama,
Hasretin üzerine kurduğum bu köprünün,
Sevgimle sağlam olduğunu bil ve korkmadan yürü…
Gel sevgili… Bekliyorum…

DEREYİ GÖRMEDENNN…

25 Ağustos 2008 Pazartesi | Kategori Siyaset 1

Dereyi görmeden paçayı sıvama.” demiş eskiler. Ne kadar doğru bir söz. Çölde, çöl sıcağında ne kadar temkinli bir adımın nasihatı. Hatta bazı durumlar için dereyi görsen de paçaları sıvama. Çünkü serap olabilir gördüklerin. Suratına vurduğun, bir avuç tatlı serinlik olmaktan çıkar. Kızgın kumlarla kavrulur suratın.

Çölde serap görenler, gerçeğin sıcağında kavruluyor şimdi. Gerçek bazen yakıcıdır. Kızgın bir çöl kumu kadar. Kızgın bir çöl insanı kadar.
Sıcaktan kavrulan yüzler, derin acıları taşır izlerinde. Geçişten gelen acıları; hep talan edilmiş toprakları yurt tutmanın acısını. “Acı patlıcanı kırağı çalmaz.” demiş eskiler. Sıcaktan kavrulmuş bu yüzler, yeni bir acıyı da taşır. Acı bileylenir, öfkeye döner.

Daha kaç zaman geçti, o muzaffer tankların Bağdat sokaklarını paletleriyle ezdiği günlerin üzerinden. Ne çabuk unutuldu Iraklı bebelerin ölümü. Ve ne çabuk yayılıyor, muzaffer orduların erlerinin bir bir azaldığı haberi.
Televizyonlar unuttu diye, unutulmaz ya, çocukların ölümü. Kurumadı ya, anaların öpülesi gözleri. Daha hala esir ya, koca bir ülke.
Beyaz saraydan huzur yayılıyorsa, çöl toprağını ezip geçen yabancı postallar da huzurlu olacak değil ya. Ne çabuk okundu korku, o mavi gözlerde.
Ne çabuk sustu, tüm o acılara yabancılaşan yürekler. Yine eskilerden bir söz: “Uzaktan davulun sesi hoş gelir.” Uzaktan, bir halkın yenilgisini alkışlayanlar, ne çabuk sustu.
Hep yenilgiyi, hep eğilmeyi kutsayanlar, 9 Nisan gecesi, bıyık altından yayılan gülümsemeleriyle direnenlere meydan okuyordu. “İşte böyle ezilir; böyle yenilir sizinkiler.” Kim bizimkiler? Ezilenler. Kim? Halklar. Nasıl da usuldan bir meydan okumaydı o öyle? Unuttuk mu? Unutulur mu? Kim, hangi ezilmiş, hangi öfkeli yürek unutur o günleri. Şimdi, suskunluk sırası değişti. İşte konuşuyor Irak halkı. Şarjörde mermi bitince, yenisini doldurana kadar suskun kalır silahlar. Sonra yeniden konuşur namlular. 9 Nisan merminin namluya sürüldüğü andır. Yine konuşuyor Iraklılar. İşgalciye, anladığı dilden “Defol!” diyor.
Conilerin başlarına ödül koyduğu, Saddam’ın oğulları, Uday ve Kusay Hüseyin kuşatıldıkları evde katledildi. Hem de, Coniler’in bile itiraf ettiği şiddetli bir direniş sonrasında. “İşbirliği yaptılar, Hawai’de tatile gittiler. Amerikalılar’la beraberler.” diyenlere, cevaplarını canları pahasına, işgalcilere direnerek verdiler.
Amerika’nın, şimdiye kadar onlar hakkında kullanmadığı hiçbir karalama kampanyası kalmamıştı. “Kokain bağımlısı, kadın düşkünü, evlerinde açık saçık kadın posterleri çıktı.”

Hayatı böyle yozlaşan insanların ölüm korkusu uçlarda olur. Nasıl bir hayatın onu beklediğini bilmese bile, yaşamayı ister. Çukurda, en dipte olsa bile. Öyleyse bu direniş ne? Uday ve Kusay… Onlar birer devrimci miydi? Kuşkusuz hayır. Ancak, onları böylesi bir direnişe götüren sebep kuşkusuz, onurlu oluşlarıdır. Yurtseverlikleridir. 14 yaşındaki çocuklarının, evdeki son ana kadar direnmesi neyle açıklanbilir. Savaşın çocukları erken büyüttüğünün başka göstergesi olabilir mi? Onları katledenler, yüzleriyle, silahlarıyla ne kadar tanıdık. Katledenlerin kardeşliği. Ne kadar bildik yöntemlerle katledildiler. Eh ne de olsa, bin yıllık bir kardeşlikleri var. Ne de olsa, “aynı orospunun çocukları” onlar.

Koalisyon Güçleri Komutanı Sanchez, onların yüzlerinin darmadağın olduğunu açıklıyor. ABD Savunma Bakan Yardımcısı Wolfowitz, cesetlerin yüzlerinin korkunç halde olduğunu, fotoğraflarını basına gösterme konusunda kararsız olduklarını söylüyor. 200 askere karşı dört kişi. Roketlere, helikopterlere, füzelere karşı dört kişi. Bu mu zafer. Bush’un, artık eski rejimin son kalıntılarını da yıktık diye böbürlenmesinin arka planı bu mu? Böyle bir zafere utanmaktan başka ne yapılır? Acaba, katliamın yaşandığı evin balkonuna çıkıp, havaya ateş açarak kutladı mı Coniler, zaferlerini? Ya da cesetlerin üzerinde oturup doyurdular mı karınlarını. Doldurdular mı aç midelerini. Bu operasyona katılıp, ertesi gün Iraklılar’ın kurşunlarıyla ölen Coniler’in midesinde miydi Irak’ın ekmeği? Taşıdı mı onu da mezarına?
Televizyonlar, Bağdat sokaklarındaki kutlamaları sokuyor gözümüze.

9 Nisan’dakilerden daha azlar bu kez. Hayal kırıklığı yaşatmak için yeni bir kampanya. Boşverin siz onları. Bozmayın moralinizi. İhanet her yerde. Vatana ve kendine ihanet her yerde. Kekliklerin soyu tükenir mi? Fakat, tarihin akışını rüzgara yelken açanlar değiştiremez ki. Tarihin akışını, rüzgara karşı yürüyenler belirler.

Coniler’in cesetleri her geçen gün artarak, ülkelerine dönüyor. Ve bu korku onları her geçen gün daha da telaşlandırıyor. Akıllarına Vietnam geliyor. Vietnam. O "bataklık", "kahrolası halk direnişi", "gerilla eylemleri", “sendromlar”… İkinci bir kabusu kaldırmıyor yürekleri. Hergün, nereden geldiğini bilmedikleri saldırılar; ansızın askeri araçlarının ortasında patlayan roketler; ABD askerlerinin bulunduğu noktalara yapılan baskınlar, ABD uçaklarına gönderilen füzeler; Hadisa şehrinde işbirlikçi valinin cezalandırılması; Salihiyye bölgesinde, kadınların, ellerinde bıçaklarla, Amerikan askerlerinin üstüne yürümesi… Bunların hepsi, direnişin gücüdür.
Direnişin organize olmadığını, gerilla savaşına dönüşmediğini söylüyor Coniler.

Gerilla mıdır, yoksa başka bir şey mi bilinmez ama savaş sürüyor. Coniler, buna gerilla savaşı dese ne olur, demese ne? Direniş, direniştir. Ancak, şu da var ki, Coniler, “Bu bir gerilla savaşıdır.” derse, bu yeni bir süreci başlatır. Irak’ın köylerinden kontra dumanlar yükselir. Gerilla karşısına yüzyıllık kontr-gerilla deneyimiyle çıkar Coniler. Bir bir kaybedilir Irak’ın çocukları. Şimdiden boş durmuyor İngilizler. Yalanlarının ortaya çıkmasıyla birlikte, ortadan kalkmaya başladı hasımları. Tıpkı, Savunma Bakanlığı çalışanı David Kelly gibi.

Askerlerin moral çöküntüsü büyüyor. Bu, verdikleri demeçlerden, yaptıkları röportajlardan, içinde bulundukları ruh hallerinden gayet net anlaşılıyor. Özellikle Amerikan ve İngiliz kamuoyunda var olan huzursuzluk büyük. Askerlerin aileleri telaş içinde. Şimdi, tatil, eğlence bitti. Irak’ın yüreğine saldıkları korku, ayrıca onların da.

BİTMEK BİLMEZ BİR SABIRLA BEKLEMEK GÜNEŞİ..

25 Ağustos 2008 Pazartesi | Kategori Edebiyat 4

Nisan ayının başlarıydı. Doğa üstündeki miskinliği yavaş yavaş atmaya başlıyordu. Uzak diyarlarda tatilde olan Güneş geri dönmüş. Çapkınca tüm tabiata göz kırpıyordu. Tabiatta buna kayıtsız kalmıyordu.
Sümbüller açıyor,çiğdemler bende buradayım diyordu. Tüm tabiat Güneşin kendilerine ilgi göstermesi için bütün güzelliğini ortaya seriyordu. Güneşse bu ilgiden gayet mutlu , ışıl ışıl ve heybetli duruşuyla tabiatla cilveleşiyordu. Bir gün çelimsiz, kuru bir ağaç Güneşin dikkatini çekti. Dalları yeni yeni filizleniyordu.
O kadar ürkek ve nazlı duruyordu ki… Daha fazla dayanamayan Güneş ona ismini sordu. Ağaçta tüm ürkekliğiyle sessizce Badem diyebildi. İlerleyen günlerde Güneş tüm ilgisini ve sıcaklığını Bademe vermeye başladı. Bu ilgi karşısında Bademde yavaş yavaş açılıyor, ürkekliğini üzerinden atıyordu.
Güneşin sevgisiyle dallarındaki filizler yerini rengarenk çiçeklere bırakıyordu.

Badem ve Güneşin aşkını tabiatta da ki diğer ağaçlar,çiçekler ve gökyüzünde ki bulutlar, yıldızlar kıskançlıkla izliyordu. Tabiatta Badem arkadaşları tarafından dışlanmış hatta onu Güneşin yalancı ilgisine kandığı için ağaçların aptalı seçmişlerdi. Ama bunların hiçbiri bademin umurunda değildi.
Ve Güneşin sevgisine inanıyordu. Badem bunları yaşarken Güneşin durumu da farksız değildi.

Gökyüzü de Güneşin Bademe olan aşkına inanmıyordu. Güneşin her zaman ki gönül eğlencelerinden biri olarak düşünüyorlardı. Ama değildi. Güneş Bademe gerçekten aşıktı. Her güzel şey sonsuza dek sürmez.
Burada da böyle oldu. Bulutlar kıskançlıktan kapkara renge bürünüp gökyüzünü kaplayıp Güneşle Bademin birbirlerini görmelerini engelliyorlardı .Her yeni günde Badem ve Güneş birbirlerini görmek için çırpınıyorlardı.
Ama kara bulutlar buna izin vermiyorlardı.

Badem Güneşin sıcaklığını ve ilgisini hissedemediği her gün çiçekleri biraz daha soluyordu. Üşüyordu, korkuyordu. Diğer ağaçlar biz sana demiştik. Sen ağaçların en aptalısın.
Güneşin sahte sıcaklığına kandın hemen çiçeklerini açtın gördün mü bak bırakıp gitti seni diyorlardı.

Ama Badem tükenmeyen umuduyla Güneşi bekliyordu.
Gelecekti O.Günler geçti ama Güneş gelmedi gelemedi.Artık Bademin dayanacak gücü kalmamıştı.
Dalında son bir çiçek kalmıştı. Bu sırada Güneş bulutları atlatarak en güzel ışığıyla Bademe ulaştı.
Ama artık çok geçti. Badem Güneşi görmenin sevinciyle tüm gücünü toplayarak ‘bu dünyaya tekrar gelsem yine sana aşık olur yine seni severdim’ dedi.Ve dalındaki son çiçekte toprakla buluştu.

Ve Badem sözüne sadık kalırcasına her bahar Güneşin sahte sıcaklığına aldanır ve erkenden açar çiçeklerini o güzel aşkı yaşamak için, sonu ölüm olsa bile.

SEVERMİYDİN BENİ YİNE..EN ÇİĞ HALİMLE.

25 Ağustos 2008 Pazartesi | Kategori Aşk 4

tabeladaki neydi bilirmisin
aşk… yönü varmıydı peki
yok…olaki yol çıkmaz sokak
vede patika bir gidiş
potinlerin delik
taşralı bakışların gözlüksüz
ama yüreğin çelik
geleceğin öksüz
ne yapardın aşk,
severmiydin en çiğ halimle beni
kırık yerlerimi koyarmıydın yenimin içine,söyle
yoksa sendemi aşk denilen mazeretlerde
sığıntı içindesin
adam gibi sevmek senle mi tamam oluyor
ölümüne derken bir delikanlı
senlemi eksiliyordu ömründen….
söyle delikanlı kalacaksan hep
söyle iki günlük olmayacaksan benle
topraktan yeşerecekse, aşk
aşk denilen mazeretlerde
bulmayacaksam seni
aşk,aşk,aşk ile
bir dahaların ilkinde olacaksak hep
söyle aşk için
aşk olsun sana,aşk….

O KADAR SEVİYORUMKİİ BENİ SENDE YAŞATIŞINI…

22 Ağustos 2008 Cuma | Kategori Aşk 7

öylesine yakınım ki sana…Tıpkı dünya ve kıyamet gibi…Tıpkı hayat ve insan gibi… Göze
gelirliğine değil de, anlamında dize gelir gibi…
Öyle ki anlamaz yollar dilimi, öyle ki anlamaz dağlar halimi… Öyle yollar
var ki içimde, öyle virajlar, öyle asfaltlar var ki içimde… Hepsini öyle
dize getiriyorsun ki gözlerindeki parlaklıkla, kucaklayışındaki sıcaklıkla,
dokunuşundaki sıradan tavrınla, patikalar uzanıyor kalbime kalbinden yana
ıssız ve sakin, güvenli ve seçkin…O kadar seviyorum ki beni sende yaşatışını..Şimdi fark ettim; öğlen oldu da geçiyorr  bile, daha bir sigara bile içmedim…Şimdi ağrıdı başım, şimdi titriyor elim…Dudağımdaki ak duman sensin…
Her nefeste içime dolan sensin… Derin derin soluduğum, usul usul üfleyip
yoğrulduğum sensin…

SEN BENİM AK KANATLI MELEĞİMSİNN.

22 Ağustos 2008 Cuma | Kategori Aşk 4

Sen benim yalnızlığım, kalabalığım Sen benim bütün tanıdığımsın
Sabahımsın; huzur ve bereket dolu Mazlum, pak ve bakir sabahımsın
Sen benim pazartesi sabahımsın..
Sevdamsın; Beni ben kılan..Bana beni bulduran Aklımı başımdan alan sevdamsın
Sen benim kara sevdamsın!!Sen benim her şeyimsin…
Meleğimsin;Bana iyilikler öğreten
Müjdeler getiren Bana vaat edilen aşkı getiren meleğimsin
Sen benim ak kanatlı aşk meleğimsin.
Sen benim bebeğimsin..Öpmeye doyamadığım
Okşamaya kıyamadığım Tatlı dilli
Güler yüzlü Koca gözlü Nazlı bebeğimsin
Sen benim e bebeğimsin..Suyumsun..
Kanmadığım, kanamadığım suyumsun
Sen benim suya heyecanlanışımsın
Sarıldığım topraksın Soluduğum havasın
Sen benim Yerim, göğüm Denizim, deryam
Sen benim içim-dışımsın Sen benim koca gözlü yarimsin
Diğer yarımsın Sen benim Tek bir şeyimsin
Her şeyimsin.

dsadas