Dereyi görmeden paçayı sıvama.” demiş eskiler. Ne kadar doğru bir söz. Çölde, çöl sıcağında ne kadar temkinli bir adımın nasihatı. Hatta bazı durumlar için dereyi görsen de paçaları sıvama. Çünkü serap olabilir gördüklerin. Suratına vurduğun, bir avuç tatlı serinlik olmaktan çıkar. Kızgın kumlarla kavrulur suratın.
Çölde serap görenler, gerçeğin sıcağında kavruluyor şimdi. Gerçek bazen yakıcıdır. Kızgın bir çöl kumu kadar. Kızgın bir çöl insanı kadar.
Sıcaktan kavrulan yüzler, derin acıları taşır izlerinde. Geçişten gelen acıları; hep talan edilmiş toprakları yurt tutmanın acısını. “Acı patlıcanı kırağı çalmaz.” demiş eskiler. Sıcaktan kavrulmuş bu yüzler, yeni bir acıyı da taşır. Acı bileylenir, öfkeye döner.
Daha kaç zaman geçti, o muzaffer tankların Bağdat sokaklarını paletleriyle ezdiği günlerin üzerinden. Ne çabuk unutuldu Iraklı bebelerin ölümü. Ve ne çabuk yayılıyor, muzaffer orduların erlerinin bir bir azaldığı haberi.
Televizyonlar unuttu diye, unutulmaz ya, çocukların ölümü. Kurumadı ya, anaların öpülesi gözleri. Daha hala esir ya, koca bir ülke.
Beyaz saraydan huzur yayılıyorsa, çöl toprağını ezip geçen yabancı postallar da huzurlu olacak değil ya. Ne çabuk okundu korku, o mavi gözlerde.
Ne çabuk sustu, tüm o acılara yabancılaşan yürekler. Yine eskilerden bir söz: “Uzaktan davulun sesi hoş gelir.” Uzaktan, bir halkın yenilgisini alkışlayanlar, ne çabuk sustu.
Hep yenilgiyi, hep eğilmeyi kutsayanlar, 9 Nisan gecesi, bıyık altından yayılan gülümsemeleriyle direnenlere meydan okuyordu. “İşte böyle ezilir; böyle yenilir sizinkiler.” Kim bizimkiler? Ezilenler. Kim? Halklar. Nasıl da usuldan bir meydan okumaydı o öyle? Unuttuk mu? Unutulur mu? Kim, hangi ezilmiş, hangi öfkeli yürek unutur o günleri. Şimdi, suskunluk sırası değişti. İşte konuşuyor Irak halkı. Şarjörde mermi bitince, yenisini doldurana kadar suskun kalır silahlar. Sonra yeniden konuşur namlular. 9 Nisan merminin namluya sürüldüğü andır. Yine konuşuyor Iraklılar. İşgalciye, anladığı dilden “Defol!” diyor.
Conilerin başlarına ödül koyduğu, Saddam’ın oğulları, Uday ve Kusay Hüseyin kuşatıldıkları evde katledildi. Hem de, Coniler’in bile itiraf ettiği şiddetli bir direniş sonrasında. “İşbirliği yaptılar, Hawai’de tatile gittiler. Amerikalılar’la beraberler.” diyenlere, cevaplarını canları pahasına, işgalcilere direnerek verdiler.
Amerika’nın, şimdiye kadar onlar hakkında kullanmadığı hiçbir karalama kampanyası kalmamıştı. “Kokain bağımlısı, kadın düşkünü, evlerinde açık saçık kadın posterleri çıktı.”
Hayatı böyle yozlaşan insanların ölüm korkusu uçlarda olur. Nasıl bir hayatın onu beklediğini bilmese bile, yaşamayı ister. Çukurda, en dipte olsa bile. Öyleyse bu direniş ne? Uday ve Kusay… Onlar birer devrimci miydi? Kuşkusuz hayır. Ancak, onları böylesi bir direnişe götüren sebep kuşkusuz, onurlu oluşlarıdır. Yurtseverlikleridir. 14 yaşındaki çocuklarının, evdeki son ana kadar direnmesi neyle açıklanbilir. Savaşın çocukları erken büyüttüğünün başka göstergesi olabilir mi? Onları katledenler, yüzleriyle, silahlarıyla ne kadar tanıdık. Katledenlerin kardeşliği. Ne kadar bildik yöntemlerle katledildiler. Eh ne de olsa, bin yıllık bir kardeşlikleri var. Ne de olsa, “aynı orospunun çocukları” onlar.
Koalisyon Güçleri Komutanı Sanchez, onların yüzlerinin darmadağın olduğunu açıklıyor. ABD Savunma Bakan Yardımcısı Wolfowitz, cesetlerin yüzlerinin korkunç halde olduğunu, fotoğraflarını basına gösterme konusunda kararsız olduklarını söylüyor. 200 askere karşı dört kişi. Roketlere, helikopterlere, füzelere karşı dört kişi. Bu mu zafer. Bush’un, artık eski rejimin son kalıntılarını da yıktık diye böbürlenmesinin arka planı bu mu? Böyle bir zafere utanmaktan başka ne yapılır? Acaba, katliamın yaşandığı evin balkonuna çıkıp, havaya ateş açarak kutladı mı Coniler, zaferlerini? Ya da cesetlerin üzerinde oturup doyurdular mı karınlarını. Doldurdular mı aç midelerini. Bu operasyona katılıp, ertesi gün Iraklılar’ın kurşunlarıyla ölen Coniler’in midesinde miydi Irak’ın ekmeği? Taşıdı mı onu da mezarına?
Televizyonlar, Bağdat sokaklarındaki kutlamaları sokuyor gözümüze.
9 Nisan’dakilerden daha azlar bu kez. Hayal kırıklığı yaşatmak için yeni bir kampanya. Boşverin siz onları. Bozmayın moralinizi. İhanet her yerde. Vatana ve kendine ihanet her yerde. Kekliklerin soyu tükenir mi? Fakat, tarihin akışını rüzgara yelken açanlar değiştiremez ki. Tarihin akışını, rüzgara karşı yürüyenler belirler.
Coniler’in cesetleri her geçen gün artarak, ülkelerine dönüyor. Ve bu korku onları her geçen gün daha da telaşlandırıyor. Akıllarına Vietnam geliyor. Vietnam. O "bataklık", "kahrolası halk direnişi", "gerilla eylemleri", “sendromlar”… İkinci bir kabusu kaldırmıyor yürekleri. Hergün, nereden geldiğini bilmedikleri saldırılar; ansızın askeri araçlarının ortasında patlayan roketler; ABD askerlerinin bulunduğu noktalara yapılan baskınlar, ABD uçaklarına gönderilen füzeler; Hadisa şehrinde işbirlikçi valinin cezalandırılması; Salihiyye bölgesinde, kadınların, ellerinde bıçaklarla, Amerikan askerlerinin üstüne yürümesi… Bunların hepsi, direnişin gücüdür.
Direnişin organize olmadığını, gerilla savaşına dönüşmediğini söylüyor Coniler.
Gerilla mıdır, yoksa başka bir şey mi bilinmez ama savaş sürüyor. Coniler, buna gerilla savaşı dese ne olur, demese ne? Direniş, direniştir. Ancak, şu da var ki, Coniler, “Bu bir gerilla savaşıdır.” derse, bu yeni bir süreci başlatır. Irak’ın köylerinden kontra dumanlar yükselir. Gerilla karşısına yüzyıllık kontr-gerilla deneyimiyle çıkar Coniler. Bir bir kaybedilir Irak’ın çocukları. Şimdiden boş durmuyor İngilizler. Yalanlarının ortaya çıkmasıyla birlikte, ortadan kalkmaya başladı hasımları. Tıpkı, Savunma Bakanlığı çalışanı David Kelly gibi.
Askerlerin moral çöküntüsü büyüyor. Bu, verdikleri demeçlerden, yaptıkları röportajlardan, içinde bulundukları ruh hallerinden gayet net anlaşılıyor. Özellikle Amerikan ve İngiliz kamuoyunda var olan huzursuzluk büyük. Askerlerin aileleri telaş içinde. Şimdi, tatil, eğlence bitti. Irak’ın yüreğine saldıkları korku, ayrıca onların da.