Mynet | Blog Anasayfa | Email
Favorilerime Ekle | Giriş


Türk kültürünü koruyan “ermeni mahallesi”

10 Mayıs 2008 Cumartesi Yorum yok »

Farkında mısınız bilmiyorum ama sanki içeride yaşamayı daha fazla sevmekteyiz.

Gönüllü bir ev tutukluluğunu seçmişiz.

Bahar gelmiş geçmekte.

Dışarıyı arada ne kadar özlediğimi fark ediyorum.

Ne ki bitirilemeyen işler her seferinde karşıma dikiliyor.

Eğer yine farkında iseniz sokaklarda fazla insan yok.

Televizyonun eve bağladığı kitlelerden arınmış dışarı; bencil gönülleri yeterince suvarıp, etrafı, tabiat severlere bırakmakta aslında.

İşte dün kendime bir gün ayırdım.

O çok önemli arkadaşımı; fotoğraf makinemi yanıma alıp farklı bir mekâna yola çıktım.

Yıllardır, boğaziçini vapurla geçtiğim de gördüğüm Beykoz’ un tepesini merak ediyordum.

On çeşmelerden yukarı doğru yokuş gözümü korkutsa da; “ dayan dizlerim dayan” dizeleri eşliğinde saklı cennete ulaştım.

Meğer sadece baharın, kuş seslerinin, bahçelerdeki leylakların izini sürmemişim.

Zaten yakın geçmişte İstanbul’da elde kalan son bahçeleri de görmeye gideceğiz.

Beni bekleyen sürpriz, eski Türk evlerinin, ahşap mimarinin bozulmadan ayakta kalışı idi.

Sabahın erken saatlerinde gözlerime inanamayarak, sevinçle görüntüleri evdekilere ulaştırmak için basıyordum deklanşöre.

Üstelik hâlâ pencerelerinde kafesleri olan evlerdi bunlar.

Camlarında rahibe işi ya da ucu dantelli perdeleri bile duruyordu.

Bir Botiçelli ya da Monet tablosu seyrediyormuşçasına hayran hayran cumbalarını daha iyi görmek için çöktüğüm tümsekte, işlerine giden insanlar da şaştılar halime.

Baktığım yere onlar da kafalarını kaldırıp incelediler.

Bir şey gördüklerinden şüpheliyim ya.

Ama o sokağın insanları çok şanslılardı.

Bir terapi gibi gelmeli idi, maziyi anlatan bir sokakta yaşamak.

Şahnişleri, süslemeleri, kafesli pencereler önüne dizilmiş sardunya saksıları ile ne büyük bir estetikti öyle.

İlk fırsatta yine gelirim düşüncesi olsa da, kolay kolay ayrılmak istemiyordum.

Hâlâ yan yana iki kapının muhafazası, haremlik selamlık olarak ayrı ayrı girilen bir geçmiş zaman musîkisini ne çok anlatıyordu.

Ne acılar görmüşlerdi kim bilir. Ne sevinçler yaşamışlardı.

Hangi düğünlerin, bayramların tanığı idi, bu güngörmüş eski zaman hanımefendileri ya da beyefendileri gibi soylu duruşları ile etrafa esenlik veren yapılar.

Şimdiki ruhsuz binalarla aralarında fersah fersah fark vardı.

Adeta şen şakır, mutlu huzurlu, imanlı tokgözlü bir büyük ruhun dışa vurumu idi duruşları.

Boşuna bekliyorum camdan uzanacak beyaz örtülü bir eski zaman hanımefendisini.

Ya da kâtip kılıklı birinin evinin kapısını açıp, kibar bir yürüyüşle işine gideceğini.

Evin bedenine şefkatle inşa edilmiş kuş köşküne serçeler girip çıkıyor.

Alınlığa yerleştirilmiş besmele ve Ayet el Kürsi’yi selamlayarak yavrularına rızık taşıyorlar.

Ahşap evlerin ahvalini çözmek için, beton binalarda yaşayan komşularına soruyorum.

Tanıyorlarmış sahiplerini.

Ermeni imişler.

Şaşırıyorum. O sokak “ermeni mahallesi” imiş meğer. Aslında eski ahşap Osmanlı stili ev çokmuş ama sahipleri olan Türkler, yakıp yıkıp bol para getiren apartman ya da villalara dönüştürmüşler.

Eski evlerin sahibi olan Ermeniler, şimdi başka yerlere gitseler de, bizlere bir iyilik yapıp, evlerini yıkıp beton apartmanlara çevirmemişler, eski siluetleri ile yerlerinde bırakmışlar.

Kültürel zenginliğimizi bazen biz ahmakça koruyamazken, aklımızdan bile geçmeyen insanlar özenle saklayabilmekteler.

Mine Alpay Gün…

Yeni bir blok ve AB yalanı

10 Mayıs 2008 Cumartesi Yorum yok »

 

Son bir haftadır Rusya’da neler olduğuna dikkat ediyor musunuz? 1999-2008 arasında petrolün 100 dolar sınırı aştığı dönemde değişen ‘Rus makro ekonomik’ göstergelerini izliyor musunuz? İran’a saldırı potansiyeli ile 200 dolar sınırına dayanacak bir petrol fiyatı ile Rusya’da ‘neler olabileceğini’ tahmin ediyor musunuz? Putin’in attığı imza ile ‘Rusya’yı küresel kan emicilere’ kapatmasına ve dün yeni devlet başkanının ‘Rusya, İsviçre olacak’ tezine dikkat ediyor musunuz?
Peki Avrupa Birliği denilen yapının ekonomik çöküşün arifesinde olduğunu ‘görebiliyor musunuz’? Sevgili dostlar, yazdıklarımın ‘hepsine’ sonuna kadar inanıyorum ve 1945-1989-2001 gibi, dünyanın yeni bir ‘eksen kaymasının’ hemen öncesinde olduğunu düşünüyorum. Düşünüyorum ama ‘kafasını kuma gömen’ ülkemde, ‘Avrupa Birliği yalanından’ başka bir şeyi tartışmak mümkün olmadığı için, bu gerçekleri kamuoyuna anlatmam çok zor.
Peki ne oluyor? Gayet basit ve net; yeni bir dünya düzeni ve yeni güç merkezleri ortaya çıkıyor. 2001’deki terör saldırısı sonrası değişen tez-antitez-sentez döngüsünde yani ‘diyalektik’ içinde senteze doğru kayıyoruz ve ‘Amerika-Ortadoğu kaynaklı İslami terör’ kurulumu yerini Amerika karşısında Rusya merkezli Rusya-Hindistan-Çin-İran döngüsüne bırakıyor…
Bu yapıya doğru kayarken son basamak ABD’nin İran saldırısı. Daha açık ifadesiyle; 1945 sonrası ortaya çıkan Amerika-Rusya diyalektiği, 1989 ile yerini ilk etapta ‘tek başına süper güç Amerika’ tezine bıraktıktan ve sonra Amerika-Ortadoğu diyalektiğine döndükten sonra başlangıç noktasına doğru yeniden evrim geçiriyor ve ortaya yeni bir süper güçler ‘kapışması’ çıkıyor. En ilginç noktada bu kapışmada Avrupa Birliği diye bir aktör yok ve asla olmayacak.
Peki Türkiye ne yapabilir ?  Yapacağımız çok açık; bu değişimi, yeni diyalektiği anlamaya çalışmak ve 1945-1960 arasında denenen, Menderes ve arkadaşlarının "idamı" ile sonuçlanan sürece doğru hamleler yapmak…
(YİĞİT BULUT / VATAN)

Millî Görüş hiçbir batıcı siyasal görüş düzleminde değildir

8 Mayıs 2008 Perşembe Yorum yok »

Bundan bir kaç gün önce Zaman Gazetesi yazarı İhsan Dağı çok tartışılacak bir yazı yazdı.Milli Görüş’ü Ulusalcılarla aynı safta gösteren yazıya Milli Gazete’den cevap geldi.İşte o yazı:

Millî Görüş hiçbir batıcı siyasal görüş düzleminde değildir

AKP oluşumundan beri Millî Görüş ile olan bağı, geçmişi, geleceği en çok tartışılan konuların başında geliyor. Zihin kargaşasında birçok şey birbirine karıştırılıyor. Kasıtlı ve hatta kasıtsız, bilerek ya da bilmeyerek.

Zaman gazetesinden İhsan Dağı’nın yazısını okuduktan sonra bu konu üzerinde durmamız, bazı durumları açığa kavuşturmamız, yanlışları düzeltmemiz gerektiği zorunluluğu doğdu. AKP bir anti Millî Görüş olarak ortaya çıktı. Kitlelerin farkına varmadığı, varamayacağı bir bulanıklık ile bugüne gelindi. Bugünden itibaren de bu bulanıklığın süreceği ortada. AKP oluşumunun arka planında Amerikancı liberallerin etkisi belirgin. Sayın başbakan, Cengiz Çandar, Nazlı Ilıcak, Mehmet Barlas, Can Paker gibi kimi Amerikancı Liberallerle sık bir araya gelir, özel ev toplantıları yapılır. Bunlar yeni değil. Özal’dan sonra, Amerikancı Özalist oluş akamete uğramış ve çökmüştü. Onun yerine Millî Görüş tabanından ve içinden bir grup bu işin içine sokuldu, Millî Görüş hareketinin önü kesilmeye çalışıldı ve başarıldı da. AKP ile birlikte çok ciddi kavramlar tartışma konusu yapıldı.

Bir kere Millî Görüş öncesi siyasal tutum çok farklı idi. Politikanın bir yalanlar manzumesi, güven duyulmayacak bir alan olduğu duygusu egemendi. Devlet’in baskısı kitleleri içe bastırmış, millet devletten kopmuş iki ayrı uçtu. Millî Görüş oluşturduğu kavramlar ile milletin politikaya yönelmeye, devlet kavramını kavramaya yerli yerine oturtmaya başladı. Geçmiş zaman içinde siyasal ayrışmalar yapaydı. Batıcı sağ ve sol oluşlar, kavgaları, çatışmaları bir oyundan ibaretti. İttihatçı batıcı yapı varlığını sürdürüyordu. Bu, hem Avrupa’nın hem Amerika’nın işine geliyordu. Millî Görüş, siyasal düzleme girince millet kendisinin farkına vardı. Anadolu yeniden yönetime geldi. İttihatçı postallılar giderek gözden düştü. CHP, AP, DYP, ANAP oluşlarının hemen hepsi çöktü. Burada Millî Görüş’ün büyük rolü var. Aslında ANAP da çöken yapının yerine yeni bir tarz ile oluşumudur. Batıcı bir bakış ile yeni bir yoldu. Bu, tabii uzun sürmedi. Millî Görüş yeniden daha güçlü gelince, bu sefer gene Millî Görüş içinden bir ekip ile yola koyulundu.

Millî Görüş, hiçbir zaman batıcı ve batılı kavramlar ve oluşlar içinde gösterilemez. Zaten benimsediği sıfat da -Millî Görüş- medeniyetimizin değerlerinden ortaya çıkmış, onun aslı ve özüdür.

AKP anti Millî Görüş’tür. Bu partiyi kuranlar da başlangıçtan beri temellerini bunun üzerine kurmuşlardır. Sayın başbakanın “Biz Millî Görüş gömleğini çıkardık” söylemi bunun üzerine kuruludur. Fakat milletimiz bunu bir takiyye olarak görmüştür.

Sayın başbakan 22 Temmuz seçimleri öncesinde AKP içindeki belirgin Millî Görüş unsurları ayıklamıştır. Bir kere parti içindeki sakallılar tırpanlanmıştır. Arada kalan bir iki kişi mozayığın küçük bir ayrıntısıdır. Bunu sayın başbakana empoze edenler veya dayatanlar bilinir. Seçimlerden önce Ertuğrul Özkök sayın başbakanla bir otel odasında yaptığı toplantı sonrasında bunun mesajı verilmiştir. Parti içinde bir tek Bülent Arınç olayı bir soru işareti olarak kalmıştır. Diğerleri bir kalemde silinip atılmışlardır. Sayın başbakan ilk dörtlü çıkışın dışında yeni bir ekip ile yeni listeleri düzenlemiştir. Dörtlüleri anımsarsak: Tayyip Erdoğan, Abdullah Gül, Abdüllatif Şener ve Bülent Arınç. Ortak akıl, peki bu ortak akıllar şimdi nerededir?

Bu yakın zamanda Millî Görüş’ün yeniden tartışma odağına alınması, konuşulması dikkat edilmesi gereken bir husus. Deniz Baykal Millî Görüş üzerinden AKP’yi vurmaya çalışıyor ve sık dile getiriyor. Milli olma kavramı kullanılarak. Bir kere milli kavramı millet kavramından doğmadır. İslâm milleti deriz. Sayın Baykal ve CHP hiçbir zaman milli olmadılar, olamazlar da. CHP’nin altı okundan biri milliyetçiliktir. Bu, ittihatçı, kavmi bir milliyetçilik. Millet kavramından olan bir oluş değil. Ulusalcılık ile milli kavramları da birbirine karıştırılıyor. Ulusal kavramı içinde İslâm milletinin yeri yoktur. Onlar Arapları, Acemleri, Kürtleri istemezler. Onların literatüründe sadece Türk kavmi vardır. Yahudilerde olduğu gibi. Asıl sorun buradadır.

Sayın Dağı hangi gerekçeyle şunu söyleyebiliyor ki? Tayyip Erdoğan Millî Görüşçü olsaydı partisi kapatılmazdı diye. Amaç ne?: Millî Görüş’ü ulusalcılarla, kavmiyetçilerle, ittihatçılarla aynı düzlemde göstermek. Millî Görüş, doğruları söylemeye devam edecek, etmelidir de. Bu doğruları başkaları söylüyor diye Millî Görüş bunları söylemeyecek mi?

Bu konunun üzerinde duracağız

Ali Haydar Haksal/ Milli Gazete

 

İhsan Dağı’nın Yazısı için Tıklayınız…

http://blog.mynet.com/unalculcu/yazi/erdogan_hl_milli_goruscu_olsaydi/124537

Erbakan’ın söyledikleri, söylemedik -leri

8 Mayıs 2008 Perşembe 2 Yorum »

Erbakan’ın söyledikleri, söylemedik -leri

Bu medya öyle bir şey ki, söylemediğinizi söylemiş, söylediğinizi de söylememiş olarak sunduklarında sizin ne söyleyip söylemediğinizin hiç önemi kalmıyor.
 
Sadece gazetelerde ne yazılmış, televizyonlarda ne söylenmiş o biliniyor o hatırlanıyor. Kendimden biliyorum, "Erlerimiz savaşıyor, subaylarımız nerede" başlıklı, "PKK ile mücadelede neden acemi askerler kullanılıyor, profesyonellerimiz neden ön planda değil" anlamına gelecek bir yazı yazdım. Fakat bunu şimdi çöplükte olan bir yazar bu cümleyi aldı ve "Erlerimiz ölüyor subaylarımız niye ölmüyor" biçimine sokup takdim etti. Günlerce derdimi anlatamadım. "Yahu ben öyle söylemedim, öyle söylemek de istemedim.

Öyle söylemem de mümkün değil zaten." Ama nafile…

Senin ne yazıp söylediğin değil, egemen medyanın seni nasıl takdim ettiği önemlidir! Zaman zaman biz de yazarken bu egemen medyanın bu tür tuzaklarına düşüyoruz. Mesela "Meğer Ergenekon sadece efsane değilmiş" başlıklı son yazımda "Bu operasyonun da Susurluk olayı gibi üstünün kapatılmaması gerektiğini" ifade ederken Erbakan’ın Susurluk için dediği gibi bu operasyona da "Fasa fiso" muamelesi yapılmasın diye yazmıştım. Değerli okuyucularımdan biri beni uyardı:

"Bu söz Erbakan’a ait değildir, Erbakan böyle dememiştir" dedi. Hatta o sözün öyle söylenmediğine söylendiği ortamdan da şahit gösterdi. Düşündüm de, bu sözü ben de sadece egemen medyadan okumuş, ona göre yazmıştım. Peki işin aslı neydi: Necmettin Erbakan başbakanlığı sırasında başbakanlıkta kurmayları ile Susurluk olayı konusunda ciddi adımlar atmak için toplanmışlar. Bu arada toplantıya katılanlardan birisi diyor ki, "Efendim siz bu konuya bu kadar ciddiyetle eğilelim çözelim diyorsunuz ama muhalefet de şöyle şöyle diyor, buna ne dersiniz?" Erbakan "Sen boşver onları onlar fasa fiso, biz işimize bakalım" diye cevap verir.

Cümle budur ama kamuoyuna yansıyan Erbakan’ın Susurluk olayı konusunda "fasa- fiso" dediği şeklinde oldu. Şimdi herkes de öyle biliyor. Erbakan’a atfedilen şu meşhur "Kanlı mı olacak kansız mı olacak" sözünün nerede nasıl söylendiğine de bizzat şahidim. Bu söz de medya tarafından "İktidarımız kanlı mı olacak kansız mı olacak" biçiminde sunuldu. Oysa gerçek şuydu:

 Erbakan başbakanken, Refah Partisi Meclis Grubu’nda konuşuyor. Ben de gazeteci olarak dinleyiciler arasındaydım. Konuşmasının bir yerinde şöyle dedi: "Refah Partisi’ni iktidardan uzaklaştırma konusunda anlaştılar, ama bu iş kanlı mı olacak kansız mı olacak onu tartışıyorlar." Cümle bu. Ama kamuoyuna yansıtılan sadece "Kanlı mı olacak kansız mı" bölümü ve bu bölüme yüklenen mana…

Peki çarpıtılan, yanlış aksettirilen sözleri neden çıkıp düzeltmiyor siyasiler. Hangi birini düzeltsinler o kadar çok konuşuyorlar ki! Bir de bu adamlar haklarında ileri sürülen her şeyi kendilerine oya dönüştürecek bir malzeme olarak ele alıyorlar. O yüzden medyanın bu tür çarpıtmalarının götürdükleri kadar getirdikleri de oluyor diye düşünüyorlar ve pek seslerini çıkarmıyorlar. Tıpkı magazin basınının konu mankenleri hakkında yazdıklarına mankenler tarafından itiraz edilmemesi gibi bir şey…

Kim bilir belki "İmam Hatipler bizim arka bahçemizdir" ve "Rektörler başörtülü kızlara selam duracaklar" sözleri de böyle çarpıtılmış sözlerdendir. Belki Hoca bu aşamada bu konulara açıklık getirmek ister… Kim bilir…

 

Nuh Gönültaş/Bugün

Erdoğan hâlâ ‘milli görüşçü’ olsaydı!

6 Mayıs 2008 Salı 1 Yorum »

Kapatma davasındaki siyasi yasak talebiyle iyice su yüzüne çıktı; bürokratik oligarşi ve sivil uzantıları Tayyip Erdoğan’dan kurtulmaya çalışıyorlar.

Ama bunun nedeni Tayyip Erdoğan’ın ‘milli görüş’ hareketinden gelmesi değil, tam da tersi; ‘milli görüş’e sırtını dönmesi, ‘milli görüş gömleğini çıkardığını’ söylemesi Erdoğan’la ’sistem’ arasında bağların kopmasına neden oldu. Bugün Erdoğan ‘milli görüş’ çizgisinde olsaydı kimse uğraşmazdı onunla.

CHP Genel Başkanı Deniz Baykal kurultayda yaptığı konuşmada ‘Erbakan milliciydi, Erdoğan işbirlikçi’ dedi. Basit bir benzetme gibi görülüyor ama, önemli; kırılmanın tam ana hattını anlatıyor. Evet, Erbakan devletçiydi, Batı karşıtıydı, AB’ye Hıristiyan kulübü diyordu, demokrasi pek de umurunda değildi, küresel sermaye düşmanıydı, piyasa ekonomisi yerine ‘adil düzen’ diye ne olduğu belirsiz modeller üretmeye çalışıyordu, Türkiye’nin yüzünü Batı’ya değil Doğu’ya çevirmeye çalşıyordu.

AK Parti bugün Erbakan’ın çizgisinde olsaydı hakkında kapatma davası açılır mıydı? Hiç sanmıyorum. Bu fikirleri bugün kimler savunuyor? İçinde CHP’nin de bulunduğu ulusalcı-Kemalist blok. Erbakan’ın ‘herkes bir gün milli görüşçü olacak’ öngörüsü hiç yabana atılacak gibi değilmiş, baksanıza CHP-Kemalist blok ‘milli görüş’ çizgisinde.

AK Parti’den rahatsızlığın nedeni bu partinin ‘milli görüş’le alakasız bir noktada siyaset yapması.

Bir defa AK Parti AB’ye tam üyelikten yana. Söylemsel bir pozisyon da değil bu; çok büyük reformların ardından AB’ye tam üyelik müzakerelerini başlatan bir parti. Erdoğan’ın bu performasına bakan ulusalcı Kemalistler ‘milli görüşçüleri’ özlemez ve aramaz mı?

AK Parti küresel sermayeye açık. İşsizlikle mücadele, kalkınma ve teknolojik yenilik adına yabancı sermayeyi teşvik ediyor. İstikrar ve kazanç imkanlarıyla birlikte yabancı sermaye de ilgi gösteriyor Türkiye’ye. 2002′de 1 miyar dolar olan yabancı sermaye yatırımları 2007′de 20 milyar doları aştı. Bu, ‘milli görüş’ten büyük bir sapma değil mi? İşte ‘milli görüş’çüler de yeni-ulusalcılar da bunu affedemiyorlar. Keşke AK Parti de ‘millici’ kalsaydı diye iç geçiriyorlar.

Milli görüşçülerin demokrasiyle işleri yoktu, düşünmediler de üzerinde. Ne güzel olurdu Erdoğan da böyle kalsaydı! Şimdi demokrasi, insan hakları ve hukuk devleti diyen bir AK Parti’nin ’söylemsel üstünlüğü’ karşısında eziliyorlar. Kendilerini ‘arkaik’, tarih dışı kalmış bir konuma itiyor bu. Nerede ‘milli görüş’?

22 Temmuz seçimlerinden önce AK Parti’ye vurmak için Erbakan’ın ipine sarıldılar; bir fayda vermedi. Şimdi, kapatma davasının ardından, ‘milli görüş’ ile ‘ulusalcılık’ arasında bir sentez yapma heveslisi görülen Abdüllatif Şener’e umut bağlamış durumdalar.

‘Sistem’ AK Parti’ye karşı ‘milli görüşçü’lerden medet umuyor. Sistemin ‘milli görüşçülere’ muhtaç hale gelmesine sevinsek mi, üzülsek mi?

Abdüllatif Şener’e ilgi neden dersiniz? Baykal’ın cumhurbaşkanlığı için adaylığını onayladığı, bir grup medyanın gözdesi bir isim. Neden? Yabancı sermaye, özelleştirme ve piyasa ekonomisi konularında devletçi ve ulusalcı refleksler gösterdiğinden olmasın. Ekonomi deyince hâlâ ‘kamu ekonomisi’ni anlayan bir akademik disiplinden gelmenin yarattığı daralma anlaşılır bir şey.

Daha birkaç ay önce ‘kitaplarımı, makalelerimi yazacağım, akademisyenliği özlemişim’ diyordu. Ben de merakla bekliyordum yazacağı kitapları, makaleleri. Yazdı mı bilmiyorum, ‘kitap, makale yazacağım’ demekten fırsat bulup. Eh, bundan sonra da yazamaz artık, ’siyasette boşluk’ tesbit edilmiş!

Sonuç; ne AK Parti’nin kapatılması, ne siyasi yasaklar Erdoğan’ı siyaseten yok edebilir. Ama vesayet demokrasisine razı, siyaset yapmak yerine bürokratlığa talip bir görüntüyle Erbakan veya Demirel çizisine çekilen bir Erdoğan’ın siyasi geleceği yok. Cumhurbaşkanı olsa bile!

İhsan Dağı/Zaman

Anadolu Gençlik, Hoca’nın gençliğe hitabesini yayınladı

3 Mayıs 2008 Cumartesi Yorum yok »

 

Anadolu Gençlik Dergisi, 100. sayısında Prof. Dr. Necmettin Erbakan’ın gençliğe hitabesini yayınladı.

 

Milli Görüş’ün popüler yayın organlarından Anadolu Gençlik Dergisi, Mayıs ayında 100. sayısını “Özlenen gençlik için 100. sefer” sloganıyla yayınladı. 100. sayısı münasebetiyle yüzü aşkın sayfa ve 100 bin baskı yapan dergi birçok makale, dosya ve röportajı da bünyesinde barındırıyor.

100 Bin gibi iddialı bir baskının yapılmasının en önemli nedeni hiç kuşkusuz Milli Gönüş davası liderinin iddialı söylevi. Prof. Dr. Necmettin Erbakan’ın dergide yayınlanan “Gençliğe hitabı”nın geniş yankı uyandıracağı bekleniyor..

Anadolu Gençlik’in 100. sayısında Mevlana, Bediüzzaman Said Nursi, Mehmet Akif Ersoy, Necip Fazıl Kısakürek ve Sezai Karakoç’un gençlik tasavvurları üzerine hazırlanmış dosyalar da okuyucunun ilgisini çekmeye aday.

“Türkiye’de gençlik hareketleri” dosyasıyla Türkiye’deki gençlik hareketlerinin tarihini inceleyen dergi, Avrupalı genç Müslümanlar ile ilgili “Gelenek ve modernite arasında Avrupalı Müslüman gençlik” dosyasıyla da gurbetçilerin sorunlarına eğiliyor.

Ayetlerden ve hadislerden gençlere tavsiyeler sayfaları hazırlayan dergi ayrıca “Genç sahabeler iyi bir Müslüman olmak için gösterdikleri üstün özveri ve gayret sonunda yolumuzu aydınlatan kandiller oldular” diyerek “Genç sahabeler” konusu ile o gençliğe olan özlemi dile getiriyor. Dergide ayrıca İmam Gazali’nin gençlere yönelik öğütleri de yer alıyor.

Dergi gençlik özel sayısında Yazar Yusuf Kaplan, AGD Genel Başkanı İlyas Tongüç ve İlahiyatçı-yazar Mevlüt Özcan ile röportaj yapmış. Yusuf Kaplan Türkiye’nin sekülerleşmesinin sömürgeleşmesiyle eşdeğer olduğundan bahsediyor. Dergi AGD Genel Başkanı Tongüç ile ise gençlik, Türkiye ve İslam dünyası üzerine ufuk turuna çıkarken Mevlüt Özcan ile modern dünyanın Müslüman geçlerin karşısına çıkardığı sorunlara fıkhi çerçevede değerlendirmeler getiriliyor.

Yazar kadrosunda D. Mehmet Doğan, Ali Haydar Haksal, Selami Güdener, Nureddin Şirin ve Kenan Çamurcu’yu bulunduran derginin bu sayısında ki diğer dosyalardan bazılar ise şöyle: “İslam delikanlı dinidir” , “Gençlik psikolojisi”, “Kuşak çatışması”, “İyi ki varsın gençlik” , “Hiç dağ görmemiş gençlere” ve “Kampüsüme huzur istiyorum”.

Derginin en büyük kozu olan Prof. Dr. Necmettin Erbakan’ın gençliğe hitabesinde ise şu ifadeler yer alıyor…

Erbakan’ın Gençliğe Hitabı

Hayat doğru ile yanlışın, güzel ile çirkinin, faydalı ile zararlının, adaletle zulmün mücadelesinden ibarettir. İslam sadece Müslümanlara değil bütün dünyaya huzur ve barış getirecek değerleri bünyesinde taşımaktadır. Gençler de bu barışın teminatıdır. Barış, kardeşlik, sevgi, adalet ve huzur tüm insanlığın ortak talebidir. Müslüman gençlerin de bu değerleri taşımaları bir zorunluluktur.

Taşıdığımız bu sorumlulukların aksine bugün bütün insanlık bir buhranın içindedir. İslam coğrafyası ırkçı emperyalistlerin elinde kan gölü haline çevrilmiştir. Ayrıca işsizlik, açlık, insan hakkı ihlalleri ile dünya gençliği bunalıma sürüklenmektedir. Bunalımdan çıkmanın yolu ancak ve ancak Milli Görüş ile mümkündür.

Bizim davamızın esası şefkattir. Gayemiz, tüm insanlığın saadeti için bütün gücümüzle çalışmaktır. İnsanlığın saadeti için çalışmak inancımız gereğidir. Dünyaya yön veren ve tarihe şan veren hareketlerin itici gücü tarih boyunca gençler olmuştur. çelebi Mehmet’leri ve Fatih’leri yetiştiren bu coğrafya bağrından sayısız kahraman çıkartmıştır, yine çıkartacaktır. Bizim hareketimizin motoru gençliktir. Genç, davasının sancağını en yükseğe diken Ulubatlı Hasan’ların yolunda yürüyen insandır. Gençliğini insanlığın kurtuluş davasına adayan Milli Görüş gençliği, dün olduğu gibi, yeni dönemde de büyük şahlanışıyla destanlar yazacak potansiyele sahiptir. Bu bağlamda Milli Görüş genci sağlam bir itikat ve inanca sahip olmalı, iç ve dış temizliğine de dikkat etmelidir. İbadetlerini ihmal etmemeli, ahlak sahibi bir insan olarak kendi nefisini de terbiye ederek bütün insanlığın saadeti için çalışmalıdır.

Şunu unutmayalım ki, gerek Selçuklular gerek Osmanlılar bin yıldan beri yeryüzünde hakkı ve adaleti tesis ettiler. Sadece çok büyük devlet adamları, bilim adamları olduğu için değil, aynı zamanda bütün yönleriyle güçlü oldukları için yeryüzündeki bu büyük hizmeti Cenab-ı Allah onlara nasip etmiştir. çünkü Anadolu’muzun her yerinde alimler insanları irşat ediyor gençlerimize örnek oluyorlardı. Bu güzel örnekleri gören gençlerimiz aynı inanç ve imanla yetişiyor, bir Seyit çavuş böyle meydana geliyordu. Tarihimizdeki bütün zaferler silahla değil maddi üstünlükle değil sadece iman, aşk ve azimle kazanılmıştır. Bir ülkenin gücü; tankı, topu, parası değil, imanlı evlatlarıdır. Bunun da temelinin; inançlı, milli ve manevi değerlerine bağlı aileler olduğu unutulmamalıdır. İnanç, her şeyin temelini teşkil eder ve gençler olarak sağlam bir imana sahip olunmalıdır. Kıymetli gençler insanların hayrı ve saadeti için, tüm gücünüzle çalışın. Her nefesin hesabının verileceğini bilerek, hayır yolunda çalışın. ömrünüzün sonuna kadar insanlığa hizmete devam edin.

‘ÇAY SOHBETLERİNDE VE EDEBİYAT KÜRSÜLERİNDE KAHRAMANLIK SATMAK KOLAY’

Ayrıca asıl marifet, yük altında ve hizmet esnasında sadık ve sağlam kalabilmektir. Yoksa çay sohbetlerinde ve edebiyat kürsülerinde kahramanlık satmak kolaydır. Bu bağlamda, fert fert şu söyleyeceğim sözlere kulak veriniz, Milli Görüş’ü bilmek için, bugünkü olayları bilmek için mutlaka tarihimizi yakinen tanımak mecburiyetindeyiz. İşte bu sebepten dolayıdır ki, Milli Görüş’ün temsil ettiği büyük manadan dolayıdır ki, söyleyeceklerime dikkat ediniz.

Kıymetli gençler, herhangi bir kimse Malazgirt’te inanışının şahlanışını yaşamadan, Kosova’da, Niğbolu’da bir kılıç olup parlamadan, Ulubatlı Hasan olup İstanbul’u fethetmeden, Sultan Fatih olup atını denize sürmeden, Kanuni olup şanlı ordularıyla Avrupa’nın içlerine yürümeden, Seyit çavuş olup 250 kiloluk mermiyi “Ya Allah” deyip namluya sürmeden, bir insan Sakarya’nın siperlerine girmeden ve Kıbrıs’ta düşman tahkimatının arasından geçmeden Milli Görüş’ün ne olduğunu anlayamaz.

Sizler bu şuura ermiş gençler olarak, insanlığın saadeti için çalışıyorsunuz. Bütün dünyanın sizin bu çalışmalarınıza ne kadar ihtiyacı olduğunu çok iyi biliyorsunuz. Bu dünyayı inşaallah sizler kurtaracaksınız. çünkü yaşadığımız olayların bir tek ilacı var, yıllardan beri tecrübelerimizle belirttiğimiz gibi bu ilaç da ancak Milli Görüş’tür. Bu davanın motoru olarak gayretli çalışmalarınız inşaallah dünyadaki insanları kurtaracaktır. Hepimiz sevabı da, vebali de olan büyük bir sorumluluğun altındayız.

Yıllardır tüm insanlara duyurmaya çalıştığımız evrensel hakikatleri, gönülden gönüle nesiller boyunca taşıyacak olan gençlerimizin, insanlığın beklediği büyük hamleyi en kısa zamanda gerçekleştireceklerine olan inancımız tamdır.

Bu münasebetle ülkemizin her köşesinde canla başla çalışan bütün gençlerimizi alınlarından öpüyor, muvaffakiyetler diliyorum. Allah (c.c) hepimizi cennetinde buluştursun.

Anadolu Gençlik Dergisi’nin internet adresi: www.anadolugenclik.com.tr

 

Kaynak: HaberAktüel

Niğde Üniversitesi Bahar Şenliklerine Hazırlanıyor

2 Mayıs 2008 Cuma Yorum yok »

Niğde Üniversitesi Tarafından Geleneksel Olarak Düzenlenen Bahar Şenlikleri İçin Çalışmalar Devam Ediyor.

Niğde Üniversitesi tarafından geleneksel olarak düzenlenen bahar şenlikleri için çalışmalar devam ediyor. Bu yıl 7′ncisi düzenlenecek ve 5-9 Mayıs tarihleri arasında gerçekleştirilecek olan şenliklerde, birbirinden ünlü ses sanatçıların konserleri yer alacak. Cumhuriyet Meydanı’ndaki Atatürk Anıtı’na çelenk koyulmasıyla başlayacak şenlikler, kortej yürüyüşüyle devam edecek.Spor, turnuvaları, resim sergileri, lunapark eğlenceleri ile müzik ve dans aktivitelerinin de yer alacağı şenliklerde profesyonel animatörler eşliğinde çeşitli yarışma ve şov gösterileri de yer alacak. Şenlikler, kapanış konseri ve havai fişek gösterisi ile son bulacak.

Eğitimimiz ve Yanlışlarımız

1 Mayıs 2008 Perşembe Yorum yok »

Eğitimimiz, anne ve babamızın yediği gıdalarla başlar. Doktorlarımız, hamile kadınlarımıza içki kullanmamalarını tavsiye eder.

Demekki yediklerimiz ve içtiklerimiz, bizim bedenimiz üzerinde etkili imiş.

Peki, bu aldığımız gıdaların karakterimiz üzerindeki etkisinin nasıl olduğu konusunda da bir araştırma yapılmalı değil mi?

Çocuğun dünyaya gelişinde ilk duyduğu sözler önemli imiş ki, sevgili peygamberimiz,  ezan okumamızı istemiş.

Ana karnından başlayarak ölünceye kadar duyduğumuz, gördüğümüz, tuttuğumuz, tattığımız, kokladığımız, okuduğumuz, yazdığımız, yediğimiz, içtiğimiz her şey bizim eğitimimiz üzerinde etkisi vardır.

Şu anda dünyanın neresinde doğarsa doğsun, o ülkenin eğitim kurumlarının herhangi birinde İslam Üniversitesinin Şeriat Fakültesini birincilikle bitiren bir öğrencinin bilgi birikimi, evlerden, sokaklardan, televizyonlardan, sinemalardan, parklardan, dost meclislerinden, gazetelerden aldığı eğitimden daha azdır.

Bu konuda kendimi örnek gösterebilirim.

Türkiye’de on beş yıl eğitimden geçen, İslam’ın ismine aşık insanlarımızın İslami bilgisi, siyah atın alnındaki beyazlık kadar bile değildir.

Reytingi büyük televizyonlardan birine Kur’an savunması için katılacak bir aşık adamımız bana uğradı ve o konuda neler söylenebileceğini konuştuk.

Ben de ona gerekenleri söyledikten sonra kağıt üzerine Kur’an’dan iki kelime yazdım ve “Bunu ekrana göster ve şöyle açıkla” dediğimde “Ben Kur’an okumasını bilmem” demesin mi!

Kosova’da Sırp askerini yakaladığında kılıcı çekip “Şehadet getir bre kafir” diyen Yeniçeri’ye “Nasıl söyleyeceğimi öğret de söyleyeyim” diyen Sırp’a “Valla ben de bilmiyorum” diyen Yeniçeri gibiler.

Bir kere bu Yeniçeri Kur’andaki “Dinde zorlama yoktur”  (Bakara 256) ayetini bilmiyor.

Sonra “Uğruna ölürüm” dediği Şehadeti bilmiyor.

Günümüz insanı da Yeniçeri gibidir. İslam’ın ismine aşıktır.

Ondan sonrasını on beş yıllık eğitim kurumlarından, sokaktan öğrendiğine İslami bir kılıf bularak çok samimi bir şekilde “Uğrunda Ölüme” gideceği İslamı kendi biçtiği elbise ile piyasaya sokuyor.

Mesela, bizim adam bu yanlışı yaptıysa sizin adamlar yapmadı mı?

Niçin çifte standart uyguluyorsunuz? Soruları Müslüman’a yakışmayacak bir sorudur.

“Sevgili peygamberimiz, Ebu Cehil’den daha temizdi” diye bir cümle bugüne kadar kurulmamıştır.

Hz. Aişe validemize iftira atıldığında bir çok kafirin her gün yaptığı o kötülüklerden bir tanesi dahi gündeme getirilmemiştir.

Hatta İslamın ismine aşık bu kardeşlerimizin bilmediği bir ayeti söyleyeyim burada.

Hz. Ebubekir, kızına yapılan bu iftira olayında iftiraya inanıp onu Medine’de yaymaya çalışan bazı fakir sahabilere yıllardır yaptığı yardımı kesince Rabbimiz tarafından uyarılmıştı.

Hz. Ebubekir’in kızı ve Sevgili Peygamberimizin hanımı, bizim de annemiz olan Hz. Aişe’ye iftira eden münafıkların iftirasına katılan fakir sahabelere Hz. Ebubekir’in yaptığı yardımı kesmemesini isteyen ayet müsamahanın zirvesini bize öğretir:

“Sizden fazilet ve servet sahibi olanlar, yakınlara, fakirlere ve Allah yolunda hicret edenlere (bir şey) vermemeye yemin etmesinler. Affetsinler ve (iftiralarını) görmezlikten gelsinler. Allah’ın sizi affetmesini sevmez misiniz? Allah Ğafur’dur, Rahîm’dir.” (Nur 22)

Farz edelim ki çağdaş eğitimden aldığı bilgi, İslam kültüründen milyonlarca fazla olan Hüseyin Üzmez’in ifade ettiği gibi bu bir komplo ve bugüne kadar maddi yardım yaptığı aileye birileri para vererek yalan yere iftira attırdılar ve geçici de olsa tutuklattırdılar.

Hüseyin Üzmez’e düşen görev, bu aileye yine de uzaktan hem de çok uzaktan yardıma devam etmesidir.

10/02/2000 tarihli Milli Gazete’de “Hocam, çağımızın pislik insanları Romalı askerler gibi mızrak kullanmıyorlar. Kamera kullanarak öldürüyorlar” diyorlar.

Doğru. Her çağın silahı değişik olur. Ama hiçbir çağda doğruluğu öldürecek, imanı beyinden söküp çıkaracak silah icat edilmedi, edilemez de.

Bir de dürbünün doğru tarafından bakalım, pislik seven sineğin tanımadığı üç insanı birlikte yürütelim.

İkisinin elbisesi tertemiz. Birinin kafasına giydiğine de pislik sürülmüş olsun. Üçünü de tanımayan bu sinek, başında pislik olanı bulur ve başına bela olur.

Biz, hal, hareket ve tavırlarımızı “kötülerin kötülükleri kadar bende yok benim kötülüğüm onlarınkinin yanında bir zerre kadardır.” mantığıyla sergilemeyelim.

Unutmayalım ki bazı hastalıklarımızın sebebi zerre küçüklüğündeki bir mikroptur.

Örneğimiz peygamberler, alimler ve salih insanlar olsun” diye yazmıştım.

Peki de bu katran karası hayatlarıyla bu adamlar, Müslüman’ın üzerindeki lekeye niçin saldırıyorlar? Diye sorabilirsiniz.

Bu adamların iç dünyalarında kaybettiklerini arama çalışmasıdır bu.

“Biz, kirlendik, bize her türlü leke bulaşsa da İslama zarar gelmez ama siz kirlenmeyin, İslama zarar vermeyin” feryadıdır bu.

Kirletilmiş ananın, kendi kızını korumak için çırpınışı gibi bir çırpınıştır bu.

Meyhanedeki babanın, kapıdan içeriye giren oğluna tekme tokat girişmesi gibi bir şeydir bu.

Bütün bu saldırılar, farkına varılsın veya varılmasın Müslümanları korumak ve temiz kalmalarını sağlamak içindir.

Mahmut Toptaş

Erivan’da, İstanbul’da olanlar

1 Mayıs 2008 Perşembe Yorum yok »

guid = ‘2e116bb8-b0ec-44f3-b6cd-28041929a00e’;
mode = ‘0′;
furl = ‘blog.mynet.com/unalculcu’;
blograzzi();

 

24 Nisan 2008 günü Ermenistan’ın başkenti Erivan’da ne oldu?  Gazeteden al haberi…
“Ermenistan’ın başkenti Erivan’da sözde Ermeni soykırımı iddialarının 93. yıldönümünde gerçekleştirilen resmi anma töreni kapsamında tören alanına Türk bayrağı serilerek çiğnendi. Erivan’daki anıt önünde düzenlenen törende anıta kırmızı ve beyaz karanfiller bırakan kalabalık, Türkiye aleyhine slogan attı. Törene katılanlar yere serilen Türk bayrağını çiğnedi. Ermenistan’ın yeni Cumhurbaşkanı Serj Sarkisyan da eşiyle birlikte anıta çiçek bıraktı ve din adamlarıyla birlikte dua etti. Sarkisyan, 1915 olaylarının ülkesinin dış politika gündeminin ayrılmaz bir parçası olduğunu belirtti. Erivan’da önceki gün de yapılan gösterilerde Türk bayrağı yakılmıştı.”
Habere önem kazandıran bir de fotoğraf…
Yere serilen Türk bayrağının çiğnenişi… Fotoğrafları dünyaya dağıtan uluslararası yabancı iki ajans: Reuters ve AFP
Peki aynı gün İstanbul’da ne oldu?
İnsan Hakları Derneği İstanbul Şubesi’nin Bilgi Üniversite’sinde düzenlediği toplantıda yurtdışındaki Ermenilerin sözcüleri ile bazı “aydınlar” Türkiye’de, Ermenilere soykırım yapıldığını söylediler.
Tarih, Türklerin, özellikle 2000’li yıllarda “gaflet” sınırını aşan birtakım insanlardan oluştuğunu yazacak…  Adam Erivan’da Türk bayrağını yere serip çiğneyecek, bazıları da İstanbul’da Türklerin “Soykırım yaptıklarını korkmadan söylüyorum!” diyecek, Dışişleri Bakanı Ali Babacan da gagasında zeytin dalı, Erivan semalarında barış güvercini olup kanat çırpacak, süzülüp uçacak…
(HASAN PULUR / MİLLİYET)

Millî Görüş’e antiemperyalist oluşunun bedelini ödetenler kimler?

1 Mayıs 2008 Perşembe Yorum yok »

 
Millî Görüş’e antiemperyalist oluşunun bedelini ödetenler kimler?

 

Baykal’ın kullandığı ifade, AKP’yi ağır bir şekilde eleştirmek içindir. Ancak bunu yaparken çok önemli ve üzerinde durulması gereken bir gerçeği de bu vesileyle açıkça ve hatta cesaretle ifade etmiş olmasıdır.
Deniz Baykal yeniden CHP Genel Başkanlığı’na seçildi. Kendisini kutluyorum. Bu yazımda Baykal’ın bir süredir söylediği ve CHP Büyük Kongresi’nde de tekrarladığı bir söz üzerinde durmak istiyorum. Baykal ‘Erbakan Milli Görüşçüydü, Erdoğan ve AKP işbirlikçidir. Erbakan Milli Görüşçü olmanın bedelini ödedi.’ demektedir. Baykal’ın bu sözlerini herkesin değerlendirip, tartışması gerektiği kanaatindeyim. Bu arada bu sözleri herkesten önce okuması ve üzerinde uzun uzun düşünmesi gereken kişi doğrudan doğruya bu sözlerin sahibi Deniz Baykal’ın kendisidir. Şimdi, izninizle niçin böyle düşündüğümü anlatayım.
Baykal’ın bu sözlerinden Erbakan ve Milli Görüşçülük dış dünyaya karşı devletin ve milletin çıkarlarını koruyan milli bir duruşu ifade ettiğini, bugünkü AKP’nin ise işbirlikçi olduğunu, Erbakan’ın başına gelenlerden Milli Görüşçü olmanın veya işbirlikçi olmamanın bedelini ödediğini (bedelinin kendisine ödettirildiğini de söyleyebiliriz) öğreniyoruz. Bunlar üzerinde ayrı ayrı durmak gerekiyor…
Kaldı ki Türkiye’nin dış politikası açısından AKP’ninkinden net çizgilerle ayrılan bir alternatif ortaya koymayan Baykal’ın böyle bir tanımlamada daha dikkatli olması gerekirdi, sanıyorum.
Baykal bu ifadeyi AKP’yi ağır bir şekilde eleştirmek için kullanmıştır. Amacı budur. Ancak bunu yaparken çok önemli ve üzerinde durulması gereken bir gerçeği de bu vesileyle açıkça ve hatta cesaretle ifade etmiş olmasıdır. Bu da Milli Görüşün gerçekten milli bir duruşa tekabül ettiği, kısacası antiemperyalist olduğudur. Esasen bu değerlendirme Baykal’dan önce Refah Partisi’ne kapatma davasını açan o günkü Cumhuriyet Başsavcısı Vural Savaş tarafından bile açıkça ifade edilmiştir. Hep biliyoruz ki Refah Partisi laikliğe karşı olan fiillere odak olmaktan dolayı kapatılmıştı. Baykal’ın yukarıdaki tespitini bu olguyla yan yana koyunca laikliğe zarar verme iddiasının devletin ve milletin çıkarlarına bağlı antiemperyalist bir partinin tasfiyesinin gerekçesi olduğu sonucu çıkmaktadır. Önce bu sözleri Baykal tekrar okumalıdır derken dikkatleri çekmek istediğim husus budur. Acaba yaşadığımız sırf böyle bir deneyimden dolayı laiklik elden gidiyor iddialarını bütün toplum olarak daha serinkanlı bir şekilde değerlendirmemiz gerekmiyor mu? Daha da önemlisi AKP laikliğe karşı olmak iddiasını ortadan kaldırabilmek için Milli Görüş gömleğini çıkardı. Özellikle de Milli Görüşün antiemperyalist yönünden vazgeçti. AKP’lilerin geçirdiği ve Türkiye’nin hiç hayrına olmamış bu dönüşümün sebebi 28 Şubat dönemi ve sonrasında söz konusu siyasi topluluğa yapılan büyük baskılardır. Ayrıca laiklik karşıtı gösterileceğiz endişesi AKP’nin gereksiz bir şekilde AB ve ABD’ye yanaşmasına yol açmıştır.
Erbakan’In ödediği bedele gelince: Yukarıdaki sözleri söylemiş olmasına rağmen, Erbakan’ın ödediğini söylediği bedeli Erbakan’a ödetenler arasında bizzat CHP ve Baykal da yer almaktadır. Yine de övgüye değer bir hakşinaslık örneği olarak Erbakan’ın ve Milli Görüşün millilik vasfını açıkça teslim eden Baykal’ın bu sözlerinden sonra şu anda evinde kendisinin bedel dediği akıbetin bir bölümü olan hapis cezasını çekmeye başlamış Erbakan’ı ziyaret etmesi yerinde bir davranış olacaktır.
Baykal sadece siyasetçiler arasında olması gereken insani bir vecibeyi yerine getirmekle kalmayacaktır. Böylece kamuoyunun bütün dikkatini, şu veya bu niteliğinden önce bizatihi Türk istiklalinin ve Cumhuriyetinin en ağır tehditlerle karşılaşmış olduğu gerçeğine çekecektir.
(AYDIN MENDERES / TERCÜMAN)

Sayfalar : [1] 2 3 4 5 6 ...


Mynet Blog WordpressMU alt yapısını kullanmaktadır.