Duvar
29 Nisan 2008 Salı | İhbar Et | Etiketler : mine alpay gün
Gide gide bir duvar çıkıyor önünüze.
Kalakalıyorsunuz.
Üstelik geriye dönüş de yok.
İleriye geçit de mevcut değil.
Her şeyin sınırı çizilip buraya kadar diye hatırlatıyor duvar.
Ardınızda bıraktıklarınızı düşünüyorsunuz.
Projelerinizi.
Yarım kalan işlerinizi.
Büyütülecek çocukları.
Mürüvveti görülecek evlatları.
Alınacak evi.
Etrafına dikilecek meyve ağaçlarını.
Bir su boyunca akıp gidilecek tatilleri.
Bir hayalin peşi sıra sürüklenişleri.
Mevsim çiçeklerinin yolunu bekleyişleri.
Bütün bu listeleri sıralamak için duvarın üzerine yazmaya bile kalkışıyorsunuz.
Kolunuz kanadınız kalkmıyor.
Duvarın kalbini yumuşatmayı bile düşünüyorsunuz.
Geçit vermesini, arkada bekleyen yakınları.
Bir ara yumuşar gibi oluyor kalbi.
Açıyor gönlünü.
Bir film şeridi gibi geçmişi yansıtıyor beyaz ve soğuk yüzüne.
Ama görüntüler hep baş aşağı düşüyor.
En canlı çocukluk hatıraları.
Can yakan hastalıkları çabucak geçip de,
Zatürreeyi, ülseri, kanseri, ameliyatları…
Parasızlık problemlerini.
En fazla ağaçlıklı yerlerde, gezintilerde durdurup da görüntüyü.
Okul bilgilerini bir daha hatırlayıp.
Avustralya’yı kim bulmuştu.
On dolarlık tartın lütfen.
Matematik öğretmeni ne kadar hızla geçiyor.
Edebiyat dersleri uzun sürüyor.
Derslerden ne kadar sıkıldığını anımsıyor.
Çocukluğunun perili köşkünü tanıyor.
Derede çamurdan yaptıkları bebekleri.
Kına taşında ellerini nakışladıklarını.
Üzerlik tohumlarından boyunlarına kolyeler yapıp, papatyalardan saçlarına taçlar ördüklerini.
Günlerce süren düğününü.
Her güne ayrı elbiseler giyip kelebekler gibi mutluluktan uçtuğunu.
En fazla kıvırcık salatayı sevdiğini.
Mutfağında devleşen bu kadını bir bölük asker gelse çıkarabilir miydi acaba?
İşte şimdi şu duvarın önünde, mutfağından, sevdiklerinden uzak, tek başına.
Anneli babalı o mutluluk masalında film kopuyor.
Baba mı ölmüştür ne…
Demek şimdi babasızdır.
İki damla gözyaşı yanaklarından süzülürken, kızları seslenmişlerdir:
- Anne ne kadar çok anlattın geçmişi. Çocukluğunu. Kına taşını. Nazlı akan dereyi, dağlarını. Köyün göle bakan yamacını. Annen ve kardeşlerinle geçen günlerini. Bayramlarınızı. Güz, nevruz eğlencelerinizi. Düğünlerde pişen yemeklerinizi. Ameliyattan ayılana kadar o duvarı sayıkladın. Çamur bebeklerinin kolu kırılınca ne kadar üzüldün. En fazla babanın ölümüne hıçkırdın.
Demek duvarından çocuklarının da haberi olmuştu.
O sıkıntı veren, geçit tanımayan, sıkıcı, soğuk, beyaz betonu; demek çocukları da fark etmişti.
Mine Alpay Gün
