Mynet | Blog Anasayfa | Email
Favorilerime Ekle | Giriş


Kategori : 'Tarih'

300 Akademisyen 200 Profesör Yok Oldu

13 Aralık 2007 Perşembe 2 Yorum »

"350 bilim adamı ve 200 profesörün bir ülkede öldürülmesi nasıl bir travmaya neden olur?" İşte bir MOSSAD ve Pentagon operasyonu…

Irak’ta 550 bilim adamı öldürüldü!

Ne çabuk unutuyoruz! Ne çabuk hafızalarımızdan silinip gidiyor! En acı insan hikayelerini bile birkaç gün içinde kanıksıyoruz. Hemen yanı başımızda bir milyonun üzerinde insanın ölümünü bile kaçımız hatırlıyor şimdi ve bu bizde ne tür hisler uyandırıyor?

En son işkencelerin dünyayı sardığı dönemde yaptıklarını açıkça itiraf etmekten çekinmeyen CIA mensubu John Kiriakou, "Onlara öyle işkence yaptık ki Allah’ı gördüler" şeklinde tüyler ürperten cümleleri rahatlıkla söylerken, hiçbir ciddi karşılık bulmazken, hala insan gibi yaşamaya devam edebilirken neyi sorgulayacaksınız ki! Bu ağır insanlık suçunu meşru göstermeye yönelik sözler kıyameti koparmalıydı. Koparmadı… Oysa aynı şeyler devam ediyor. Edecek de… Aynı insanlar, aynı güçler tarafından.

O zamanlar, bunları; o işkenceleri yazdığım için bazı çevrelerin şahsıma karşı başlattıkları ambargoları hala devam ediyor. Etsin, ben hatırlatmaya devam edeceğim.. Bugünkü gibi.. Irakta yayınlanan bir gazete, 10 Eylül tarihli nüshasında o CIA mensubunun itiraflarından çok daha dehşet verici bir gerçeği yeniden suratımıza çarptı. Yüzlerce aydının, akademisyenin, din adamının, bilim adamının nasıl öldürüldüğünü, kaçırıldığını, yok edildiğini…

Gazeteye göre beş yüz elli civarında bilim adamı öldürüldü. Yine gazeteye göre, bu ölümlerden İsrail istihbarat servis Mossad ve ABD Savunma Bakanlığı Pentagon sorumlu. Ölümler, tıpkı işkenceler gibi, sistematik bir şekilde gerçekleşti. Bazıları nükleer fizikçi olan bu insanlar, ABD ve İsrail’le işbirliği yapmadığı için ya da aynı ülkeler için tehdit görüldüğünden öldürüldü.

350 bilim adamı ve 200 profesörün bir ülkede öldürülmesi nasıl bir travmaya neden olur? Dünyada böyle bir olay daha önce yaşanmış mıdır? Düşünebilmek bile mümkün değil. Bir aydın soykırımı yaşandı, hala devam ediyor. Dünya böyle bir vahşete nasıl oldu da seyirci kalabildi, kalıyor? Anlamak mümkün değil.

Madem hatırlatıyoruz, bu olaya ilişkin bilgileri de tazeleyelim. 15 Mart 2006… O zaman sayı bu kadar değildi. Korkunç olaya ilişkin bu köşede aktardığım bilgilere bakalım:

"Prof. Dr. İmad Sarsam. Arap Tıp Birliği üyesi. Öldürüldü! Prof. Dr. Muhammed A.F. er-Rawi. Irak Fizikçiler Birliği üyesi. Öldürüldü! Prof. Dr. Mecid Hüseyin Ali. Bağdat Üniversitesi öğretim üyesi. Öldürüldü! Prof. Dr. Vecih Mahcub. Fizik eğitimi üzerine 8 kitabı var. Öldürüldü! Prof. Dr. Sabri Mustafa el-Beyati. Bağdat Üniversitesi. Öldürüldü! Prof. Dr. Mustafa el Mashadani. Bağdat Üniversitesi, dinler tarihi. Öldürüldü! Prof. Dr. Halid M. Al Canabi. Babil Üniversitesi İslam tarihi öğretim üyesi. Öldürüldü! Prof. Dr. Abdulcabbar Mustafa. Musul Üniversitesi, siyaset bilimci. Öldürüldü! Prof. Dr. Esad Salim Shrieda. Basra Üniversitesi Mühendislik bölümü dekanı. Öldürüldü! Prof. Dr. Abdullatif el-Mayah. Mustansiriye Üniversitesi Ekonomi bölümü öğretim üyesi. Öldürüldü! Prof. Dr. Leyla Abdullah es Saad. Musul Üniversitesi Hukuk fakültesi dekanı. Öldürüldü!

Prof. Dr. Mohammed Munim al- İzmirli, Prof. Dr. Hazim Abdülhadi, Prof. Dr. Abdul Sameia el Cenabi, Prof. Dr. Alim Abdülhamid, Prof. Dr. Muhammed Tuki Hüseyin el-Talakani, Prof. Dr. Ali Abdul Hüseyin Kamil, Prof. Dr Muhammed Er Ravi, Prof. Sabri Mustafa El Beyati ve daha niceleri…

Bazıları fizikçi, bazıları tarihçi, bazıları hukukçu, bazıları edebiyatçı, bazıları tıpçı, bazıları sanat tarihçisi, bazıları ilahiyatçı… Onlarca insan, eğitimci, bilim adamı.. Hepsi öldürüldü, öldürülüyor! Bazıları kafasına sıkılan tek kurşunla, bazıları işkence ile. Bazıları evlerinde, bazıları fakültelerinde, bazıları sokakta, bazıları Ebu Gureyb gibi işkence merkezlerinde, bazıları ise bilinmeyen yerlerde…

Sizin isimlerini okumaktan bile sıkıldığınız bu insanlar, Iraklı akademisyenler, aydınlar, bilim adamları birer birer öldürülüyor. Sadece isimlerini yazsam bu köşeye sığmaz. Sadece yukarıdaki isimleri aldığım listede 47 isim var.

En az 250 bilimadamı bu şekilde öldürüldü. Yüzlerce bilim adamı, aydın kaçırıldı, kayboldu, akıbetleri bilinmiyor. Binlercesi ölüm korkusuyla Irak’tan kaçtı, kaçmaya çalışıyor. BM rakamlarına göre Irak yüksek eğitim kurumlarının yüzde 84′ü yakıldı, soyuldu, yıkıldı.

Bir ülkenin eğitici kuşağı yok ediliyor. Sadece işgaller, yağma ve harabeye dönüşen şehirler değil, işgal Irak’ın hafızasını, beynini de yok ediyor. Bilgiye açılan bir savaş bu. Şii-Sünni fark etmiyor, öldürülenler Irak’ın önde gelen, seçkin insanları.

İçişleri Bakanlığı’nda ve Savunma Bakanlığı’nda örgütlenen, Bazı Iraklı gruplar ile ABD, İngiliz ve İsrail istihbaratının kurup yönettiği "Ölüm mangaları", şu ana kadar tam 7 bin kişiyi öldürdü. Hepsi bu kadar değil. Bu, sadece Bağdat morgunun kayıtlarına geçen rakam…

Türkiye’de ya da her hangi bir ülkede birkaç aydının, bilim adamının, akademisyenin bu şekilde öldürülmesinin yol açtığı travmayı düşünün ve Irak’ta nasıl bir kaos yaşandığını tahmin edin…."

Neredeyse iki yıl oldu. İki yılda başka hangi aydınlar, bilim adamları, toplum önderleri öldürüldü? Kim tarafından, ne amaçla ve nasıl? Öldürenlerin, ölümlere karar verenlerin bir çoğunu belki de televizyon ekranlarında, gazete sayfalarında bambaşka kimliklere sığınmış isimler olarak görüyoruz.

Söz konusu haberi okuyunca hayatını kaybedenlerin anısına bir kez daha hatırlatmak istedim. Yüzlerce kez hatırlatılsa yeterli olmayacak bir trajedi bu.

İbrahim Karagül/Yenişafak

Şanlı Tarihimiz Haçlı Seferleri…

2 Aralık 2007 Pazar 2 Yorum »


Selçuklular Anadoluyu, Osmanlılar ise Balkanlar ve Orta Avrupa;yı Hristiyan Haçlılara mezar ettiler.
İslâmın ilk 300 yılında yaşanan muhteşem inkişafın duraklamaya girdiği ve Bizansın müslümanlar aleyhine bazı kısmî başarılar elde ettiği bir devirde Türklerin İslâm bayrağını devralması Hıristiyan Batı için büyük bir hayal kırıklığına sebep oldu. Zira Türklerin İslâm sancağı ile tarih sahnesinde oynadıkları rol çok muazzam neticelere sebep oldu.

1071 Malazgirt zaferinden sonraki birkaç sene içerisinde hemen bütün Anadolu Türklerin eline geçti. 1075;te Anadolu Selçuklu Devleti kuruldu. Başkenti İznik oldu. Bizansın kökünden sarsılması ve Selçukluların İstanbul kapısına dayanması Avrupalıları telaşa düşürdü. Hıristiyanlar müslümanları Ortadoğudan atıp Kudüsü tekrar ele geçirmenin hayalini kurarken Müslüman Türkler Avrupa kapılarına dayanmıştı. İngiliz tarihçi Gibbon, Haçlı seferlerini anlatmaya şu cümle ile başlar: Türkler tarafından Kudüsün zaptından 20 sene sonra, Pier Lermit namında bir papaz, artık Bizans İmparatorlarından ümidini kesmiş, bütün Avrupa cengâverlerini toplayıp harekete geçirmiş oluyordu.; (Eduoard Gibbon, Histoire de le décandence et de la chute Romain, c.2, s. 639)

Papa İkinci Urbanus;un 1095 yılında yaptığı çağrı üzerine toplanan haçlı ordusu 1096-1270 seneleri arasında tertiplenen sekiz Haçlı seferinin ilki oldu.

Birinci Haçlı Seferi

(1096-1099):

Haçlılar yaklaşık 600,000 kişi toplamıştı. Yağma ve tahribatlar yaparak ilerleyen bu çapulcular daha Almanya’da yolun başında 10.000 yahudiyi kılıçtan geçirmişlerdi.

Haçlı ordusunun Anadolu;ya geçen ilk büyük grubunu Anadolu Selçuklu Sultanı Birinci Kılıç Arslan, İznik önlerinde kılıçtan geçirdi. Haçlıların esas kuvvetleri 1097 senesi Mayıs ayında Anadolu Selçukluları;nın başşehri İzniki kuşattılar. Kanlı çarpışmalar iki taraftan da ağır kayıplara sebep oldu. Altı yüz bin kişilik Haçlı ordusu karşısında tutunamayan Birinci Kılıç Arslan çarpışarak geri çekildi. İznik, Bizans;ın eline geçti. Eskişehir istikametinden Anadoluya giren Haçlı ordusuna karşı Sultan Birinci Kılıç Arslan (1092-1107), yıpratma savaşlarına başladı. Anadoluda Haçlıları en stratejik bölgelerde yakalayıp, âni baskınlarla imha hareketlerine girişti, pek çoğunu kırdı.

Altı yüz bin kişilik kuvvetle Anadoluya geçen Haçlılar, Türkler;in imha hareketi sonucu, Antakya Kalesi önlerine geldiklerinde 100.000e inmişti. 1097 yılı Ekim ayında Antakyayı kuşatan Haçlılar, kale içindeki Hıristiyan ahaliden birinin ihaneti sonucu, dokuz ay sonra, Haziran 1098de şehre girebildiler. Antakyayı alan Haçlılar, kırk bine düşen kuvvetleriyle Kudüse hareket ettiler. Şiî-Fatımîlerin elinde olan şehir, kısa sürede Haçlıların eline geçti. Kudüs, Haçlıların eline geçince, tarihte görülmemiş büyük bir katliama uğradı. Yetmiş bin kişiyi -mabetlere sığınan kadınlar ve çocuklar dahil- acımasızca kılıçtan geçirdiler. Şehrin sokakları, kan ve cesetlerden geçilmez oldu.

Birinci Haçlı Seferi neticesinde Kudüste Katolik Latin Krallığı, Antakya ve Urfa;da birer Haçlı devleti kuruldu. 1144 senesinde Musul Atabegi İmâdeddin Zengî, Urfayı geri aldı. Bu durum İkinci Haçlı Seferine sebep oldu.

İkinci Haçlı Seferi

(1147-1149):

Urfa;nın Müslümanlar tarafından geri alınması üzerine, papa Eugenius;un teşviki neticesinde İkinci Haçlı Seferi başlatıldı. Alman İmparatoru komutasında 75.000 kişilik ilk kafile, Konya Ovasına geldi. Bu ordu, Türkiye Selçukluları Sultanı Birinci Mesud tarafından imha edildi. Alman İmparatoru, canını zor kurtararak, beş bin kişiyle İznike sığındı. Fransa Kralı Yedinci Louis, 150.000 kişi ile yola çıktı. Alman İmparatorunun geriye kalmış döküntü kuvvetleriyle İznikte birleşti. Bu kalabalık orduya karşı meydan muharebesi yapmayı uygun bulmayan Sultan Mesud, Haçlıları, Toroslar geçidine çekti. Burada büyük kayıplara uğratılan Haçlıların artıkları, Antakyaya sığındılar. Şam;ı muhasara ettilerse de, Türkler tarafından mağlup edildiler.

Üçüncü Haçlı Seferi

(1189-1192):

Selahaddin Eyyubî, Şiî-Fatımî Devletini ortadan kaldırıp, Eyyubî Devletini kurduktan sonra, Haçlılara karşı harekete geçti. 1097 senesinden beri Haçlıların elinde bulunan Kudüsü, 1187 senesinde ele geçirdi. Bunun üzerine Papa Üçüncü Clemensin teşvikiyle Fransa ve İngiltere Kralları ile Alman İmparatoru, Üçüncü Haçlı Seferine katıldılar. Avrupanın en ünlü kral, imparator ve kumandanlarının katıldığı bu sefer, meşhurdur.

Alman İmparatoru Friedrich Barbarossa, kara yolu, Fransız Kralı Philippe Auguste ile İngiliz Kralı Arslan Yürekli Richard, deniz yoluyla hareket ettiler. Türkiye Selçukluları Sultanı İkinci Kılıç Arslan, Alman İmparatoruna Anadoluya girmemesini ikaz etmişse de, kabul etmedi. Türkleri dinlemeyen İmparator Friedrich Barbarossa, ordusunun büyük bir kısmını Selçuklu askerlerinin elinde kaybetti. Sonunda, Akdeniz;e ulaşamadan nehirde boğuldu. Başsız kalan ve ağır zayiat veren haçlılar, perişan bir vaziyette Filistine ulaştılar. İngiltere Kralı, deniz yoluyla Kıbrısa varıp, Bizans valisini adadan kovarak Latin Krallığını kurdu. Kıbrıstan Akkaya geçen Arslan Yürekli Richard ve deniz yoluyla Akka;ya varan Fransız Kralı, uzun süren muhasaradan sonra kaleyi aldı. Kudüsü yeniden almak için savaştılarsa da muvaffak olamadılar. Fransa ve İngiltere kralları, acı tecrübeler ve ağır kayıplar neticesinde, Kudüsü alamayacaklarını anlayınca, ülkelerine döndüler.

Dördüncü Haçlı Seferi

(1204):

Papa Üçüncü Innocentiusun çağrısı, Foutges de Neville;nin propagandası neticesinde Bonifacionun tertip ettiği bu Haçlı seferine Almanya İmparatoru Altıncı Heinrich katıldı. Haçlılar, Venedik gemileriyle İstanbul önüne geldiler. 1204 yılında Bizanslılardan İstanbulu aldılar. Bizans İmparatoru, tahtını İstanbuldan İznike taşıdı. Bu olay, Bizans tarihinde ilk defa oluyordu. Nihayet İstanbulda 1261 senesine kadar devam eden ‘Latin İmparatorluğu&kuruldu. Bu sefer sonunda Venedik ve Ceneviz Devletleri, Yakındoğuda, büyük nüfuz ve toprak parçaları elde edip zenginleştiler. Haçlılar, dindaşları olan İstanbul;un Ortodoks Hıristiyanlarına, çok zulüm ve eziyet yaptılar. İstanbul;un sanat eserleri, zengin olmak hırsıyla tahrip edildi, evler yağmalanıp, binlerce İstanbullu, şehrin tarihinde görülmemiş, insanlık dışı tecavüzlere uğradı, soyuldu ve işkenceyle öldürüldü. Dördüncü Haçlı Seferinden, Müslümanlardan ziyade Ortodoks Hıristiyanlar zarar gördü.

Beşinci Haçlı Seferi

(1217-1221):

Papa Üçüncü Honoriusun teşvikiyle Macar Kralı İkinci Andrias, Kuzey Avrupadan gelen Haçlılarla, 1217 senesinde Akkaya geldi. Kral Andrias, Müslümanlar karşısında dayanamayınca, geri döndü. Geride kalanlar Dimyata saldırıp, şehri aldılar. Daha sonra Kahireye yöneldilerse de Eyyubîler tarafından bozguna uğratılıp, dağıtıldılar.

Altıncı Haçlı Seferi

(1228-1229):

Papa Dokuzuncu Gregorius’un teşvikiyle Alman İmparatoru Üçüncü Frederich tarafından tertip edildi. Alman İmparatoru Kudüs’e kadar geldi. Eyyubî Sultanı Melik Kâmiiin dış baskılardan bunaldığı bir devrede, Haçlıların Kudüse gelmeleri antlaşma zemini doğmasına sebep oldu. Antlaşma ile Kudüs Haçlıların eline geçti. Fakat Türkler tarafından mağlup edilmeleri sonucunda şehir, tekrar Eyyubîlere teslim edildi.

Yedinci Haçlı Seferi

(1248-1254):

Kudüsün Müslümanlar tarafından alınması üzerine, Fransa Kralı St. Louis tarafından tertip edildi. Mısırında yeni kurulan Memlûklular, Haçlıları, 1250 senesinde, Mansûre Meydan Muharebesi’nde mağlup edip, Fransa Kralını da esir aldılar. Haçlılar dağıldı. St. Louis, Dimyat’ı Müslümanlara verip ülkesine döndü.

Sekizinci Haçlı Seferi

(1268-1270):

Antakyanın Müslümanlar tarafından fethedilmesi ve Yedinci Haçlı Seferinin öcünü almak için Fransa Kralı St. Louis tarafından düzenlendi. Bu seferin hedefi, Kudüs olmayıp, Akdeniz kıyılarındaki Müslüman denizciler üzerineydi. St. Louis, Tunusa çıktıysa da, salgın hastalıktan öldü. Fransa ordusu geri döndü. Bu sefer de başarısızlıkla sonuçlandı.

1096-1270 seneleri arasında, Müslümanlara karşı düzenlenen Haçlı seferleri sonucunda, bir takım Lâtin devletleri kuruldu. Bunlar, Kudüs Krallığı, Kıbrıs Krallığı, Trablus Kontluğu, Antakya Prensliği, Urfa Kontluğu, İstanbul Lâtin İmparatorluğu, Mora Prensliği, Atina Dukalığı, Kefalonya Kontluğu, Naksos Dukalığı, Saint Jean Şövalyeleri idi. Bu Lâtin devletleri, Türkler tarafından ortadan kaldırıldı ve Haçlılardan hiçbir iz bırakılmadı.

Temeli Haçlı Seferleri ile atılan Avrupa tarihi müthiş bir vahşet tarihidir. Haçlı kaynaklar bu vahşetin akla durgunluk verecek hikâyeleriyle doludur. Meselâ Fransa Enstitüsü üyelerinden Funde Brentanonun Les Croisades adındaki eserinde şöyle yazar:

İlk Haçlı seferinin Pierre LErmite (Piyer Lermit) idaresindeki öncü kuvvetleri 1096 tarihinde İstanbul önlerine geçirilip Türklere karşı sevk edilince, tıpkı eşkıya çeteleri şeklinde öteye beriye saldırıp haydutluğa kalkışan mülevves haçlılar İznik civarında ellerine geçirdikleri masum çocukları pişirmek için parçalıyorlar veyahut kazıklara geçirerek ateşte kızartıyorlardı.

Yine aynı eserde ünlü haçlı kaynağından alınan ve Halepsinin Maarra kasabasının haçlılar tarafından kuşatılmasına ait olan şu olaya rastlanmaktadır: Türk şehitlerinin cesetlerini doğrayıp etlerini kızartarak yiyorlardı. Açlık öyle bir hal almıştı ki, halk tabakasına mensup olan haçlılar kasaba civarındaki 15 günü geçen bir zamandan beri serili duran kokmuş müslüman cesetlerini büyük bir iştahla yemek zorunda kaldılar.(Atıf Bilgili, İlkadım, Temmuz 2004)
Bu vahşi sürülere Selçuklular Anadoluyu mezar ettiler.

Acizane bir görüş

2 Aralık 2007 Pazar 6 Yorum »

http://blog.mynet.com/eyyupsultankarakas

da

ATATÜRK ADINA YALANLAR… (3)

yazısında denmişki;

YANLIŞ: "ORDULAR İLK HEDEFİNİZ AKDENİZ"

DOĞRU: ATATÜRK’ÜN BÖYLE BİR SÖZ SÖYLEDİĞİNİ İDDİA ETMEK ONUN ASKERİ YÖNÜNE HAKARET OLUR.SAVAŞTIĞIMIZ DÜŞMANLAR AKDENİZDE OLMADIĞINA GÖRE.!

 

Acizane bir görüşle bu çelişkiyi düzeltmek istiyorum…

Eski Türklerde Renkler Yönleri Belirtir, Gökçe(gök mavisi)Doğu, Kara-Kuzey, Ak-Batı, Kızıl-Güney dir… Dolayısıyla Atatürk’e Atfedilen "Ordular İlk Hedefiniz Akdenizdir. İleri!" Sözü de doğrudur  Yalan değildir. Burda Akdeniz Batı denizini İfade Etmektedir. Batımızdaki Denizin Asil adı Akdenizdir. Ege Denizi Değildir. Ege yunanca "aegean" kelimesinden dolayı kullanılmıştır… Buyrun Size Delili… vesselam…

Deniz Gezmiş’ler

23 Kasım 2007 Cuma 15 Yorum »

Mehmet Şevket Eygi / Milli Gazete

Deniz Gezmiş’ler 
Deniz Gezmiş konusunda ülkemizde fikir ve görüş birliği yoktur. Bir kısım kimseler onu göklere çıkartırken, bir kısmı da yerin yedi kat dibine indiriyor. Bendeniz Müslüman bir Türkiyeli olarak Deniz Gezmiş hakkında şu kanaatlere sahibim. Çok açık ve seçik olması ve kolay anlaşılması için maddeler halinde yazıyorum:

1. O Marksist-Leninist bir terörist veya savaşçıdır. Ben bir Müslüman olarak Marksizm-Leninizmin doğru, hak, iyi bir ideoloji olduğunu kabul edemem. A priori, materyalist ve ateist bir dünya görüşüdür; a posteriori, bu ideolojinin dünyada yaptığı tahribat ortadadır, 80-100 milyon insanın ölmesine sebebiyet vermiştir. Bir yığın faciaya, sefalete, zulme, baskıya yol açmıştır.

2. Deniz Gezmiş ve arkadaşları Türkiye’deki bozuk düzeni silah kullanarak, terör metoduyla devirip yerine daha bozuk kızıl bir düzen getirmek istiyordu.

3. Çin-Hindi ülkelerinden Kamboçya’da Pol Pot ve arkadaşları çete savaşları ile ülkeyi ele geçirdiler. Sonunda büyük bir facia oldu, halkın üçte ikisini katlettiler. Hem de korkunç bir şekilde. Bu kadar adamı öldürmeye kurşun yetişmediği için kazmalarla öldürdüler. Arzu edenler internetten binlerce hatta milyonlarca kaynağa müracaat edebilir. Hangi ülkede Marksist bir düzen kurulmuşsa arkasından az veya çok katliam yapılmıştır,

4. Deniz Gezmiş ve arkadaşları Türkiye’nin idaresini ellerine geçirebilmiş olsaydılar, Müslümanlara büyük baskı yapacakları belliydi. Çünkü, Marksist-Leninist sistemde “Din, halkın afyonudur”.

5. Amerikan güdüm ve vesayetindeki “Demokrasimsi” rejimlerde halk yumurta tavukları gibi beslenir ve sömürülür. Marksist sistemde ise “Et tavukçuluğu” baskındır. 1960’lı, 70’li yıllarda Müslümanlar “Ehven-i Şerreyn” (iki kötüden daha hafif olanını) kerhen (istemeyerek) seçmek zorunda kalmışlardır.

6. Deniz Gezmiş ve arkadaşları İsrail’in İstanbul konsolosu Elrom’u kaçırmışlar ve kıtır kıtır keserek öldürmüşlerdir.

7. Suçları sadece bu cinayetten ibaret değildir. Soygunlar, gasplar, silahlı çatışmalar…

8. Birtakım solcu Atatürkçüler Deniz Gezmiş ve arkadaşlarını demokrat, vatansever, idealist “fidancıklar” olarak gösteriyor. Realitede ise onlar masum fidancıklar değil, dehşetli zehirli dikenlere sahip çalılardır. Gezmiş ve arkadaşları neyi yıkmak istiyorlardı? Kemalizm’i yıkmak istiyorlardı. Bir insan hem samimi Kemalist, hem Deniz Gezmiş hayranı olabilir mi?

9. Deniz Gezmiş asıldı. Asılmalı mıydı? Bunun tartışmasını tarihçiler, hukukçular, büyük düşünürler yapabilir. Asılmadan önce sarıklı bir hoca getirmişler, görüşmeyi kabul etmemiş. 1925’ten sonra Türkiye’de inançlarından, fikirlerinden, görüş ve tenkitlerinden dolayı hayli insan idam edilmiştir. Deniz Gezmiş’in asılmasına hayıflananlar, her nedense Müslüman hocaların, şeyhlerin, vatandaşların asılmasına pek üzülmüş görünmüyorlar… Solcuların, canı can da Müslümanların patlıcan mı?

10. Sovyetler Birliği dağıldıktan sonra onun uydusu olan hiçbir ülke ve devlet Marksist rejimi devam ettirmedi. Faraza Deniz Gezmiş ve ekibi Türkiye’yi ele geçirmiş olsalardı, Sovyetler Birliği’nin çöküşünden sonra bizdeki Marksist rejim de çökecekti. (Marksizm’de ısrar eden Küba ve benzeri birkaç marjinal ülke istisnadır…)

Birilerinin göklere çıkardığı, öbürlerinin cehennemin en dibine indirdiği Deniz Gezmiş hakkında insaflı, adil, ciddi eserler yazılmalıdır. O söylenildiği gibi bir aziz midir, yoksa şeytan mıdır?

Gezmiş ve arkadaşları Amerikan emperyalizmine karşıymışlar. Sadece bu iddia, onların aklanıp paklanmasına yeter mi?

Fikirlerin ve görüşlerin çatışmasından hakikat şimşekleri çakar… Gezmiş ve arkadaşları konusunda TV’lerde açıkoturumlar tertiplensin, şarlatanlık, demagoji, hokkabazlık yapılmasın, doğru bilgilerin, belgelerin ışığında konuşulsun ve isabetli hükümler/yargılar verilsin… Asla peşin fikirli olunmasın.

Benim, bir Müslüman olarak Deniz Gezmiş’i beğenmem, desteklemem, ona sempati duymam mümkün ve muhtemel bir iş değildir. Dinimi ve kimliğimi inkâr etmiş olurum.

Ateist, Marksist, materyalist kimseler onu beğenebilirler.

Doğru olan nedir? Ben mi haklıyım, onlar mı? İşte bu, iki tarafın gerekçelerinden anlaşılır. Gerekçesiz yermeler, mahkûm etmeler; övmeler, baş tacı etmeler kıymetsizdir.       

Deniz ve arkadaşları Türkiye’ye hâkim olsalardı iyi mi, olurdu, kötü mü? Bu sorunun doğru cevabını bulabilirsek mesele halledilmiş olur.

Yurt Dışındaki Osmanlı Mimarisi

22 Kasım 2007 Perşembe Yorum yok »

Türkiye dışındaki Osmanlı mimari yapıtları gerek zaman gerek mekân içinde çok geniş bir tarihsel sürece ve coğrafi alana

yayılır. Osmanlı mimari eylemi Osmanlı hakimiyetinin yayıldığı tüm coğrafi bölgelerde karşımıza çıkar. Yapı faaliyeti değişik

bölgelerin Osmanlı İmparatorluğu’ndan koptukları farklı tarihlere kadar devam eder. Böylece, Osmanlı hakimiyetinin bulunduğu

bölgelerde inşa edilen yapılar, mimari uslûplarına bakılmadan tarihsel bir olgu olarak Osmanlı yapısı kabul edilir. Ancak, bu

yapılarda Osmanlı öncesi geleneklerin devam ettiği tislûp özellikleri (Orta Doğu ülkelerinde olduğu gibi), Osmanlı uslûbu

veya ilk ikisinin bileşiminden ortaya çıkan uslûp özellikleri ile XVIII yüzyıldan sonra görülmeğe başlayan Avrupa sanatı

uslûpları, beraberce görülebilir.

Dış İşleri Bakanlığı’nın "Türkiye Dışındaki Osmanlı Mimari Yapıtları" adlı yayınından faydalanılmıştır.

Arnavutluk - Akçahisar

Kale mahallesinde bir ev

Arnavutluk- Avlonya

Muradiye Camii

Arnavutluk - Belgrad

Bekarlar Camii

Arnavutluk- Ergiri

Palorto Mahallesi

Arnavutluk - İskodra

Kir nehri üzerinde köprü

Arnavutluk - Tiran

Ethem Bey Camii

Bosna Hersek- Banya Luka

Yeni Camii

Bosna Hersek - Bılagay

Tekke

Bosna Hersek - Mostar

Köprü

Evler

Bosna Hersek - Saray Bosna

Gazi Hüsrev Bey Camii

Gazi Hüsrev Bey hanı

Bulgaristan - Cebel

Cami

Bulgaristan - Ruscuk

Seyyid Mustafa Paşa Camii

Bulgaristan- Silistre

Bulgaristan - Sofya

Seyfullah Efendi Camii

 

Hain Araplar” diyen hainler!

22 Kasım 2007 Perşembe 1 Yorum »

“Hain Araplar bizi en zayıf olduğumuz bir anda arkadan vurdu” iddiası peygamber efendimizin ırken “Arap” olduğunu öğrendiğim yıllara rastlar. Bir zamanlar özellikle belli bir “milliyetçi” kesimin diline pelesenk olan ve zamanla toplumun diğer bölümlerine de ucuz bir sakız gibi yayılan bu iddianın tamamen bir iftiradan ibaret olduğunu öğrenmem çok zaman almadı. Yazımda tamamen çürüteceğim bu çirkin iftiraya bugünlerde bir de malesef “Irak ve Filistin’de olanların asıl sebebi ABD, İsrail falan değil, buraların ahalisi olan Arapların geçmişte Türklere ihanet etmesidir, işte Türklere ihanet edenlerin sonu böyle olur” ifadesi eklendi. Bu cümleyi son bir ayda en az on kez farklı farklı kesimlerden işittim ve bu yazıyı kaleme alma ihtiyacını hissettim.

“Hain Araplar” sözünün ortaya çıkışı Osmanlı Devleti’nin yıkılış sürecine denk düşer. I. Dünya Savaşı öncesi, esnası ve sonrasında bazı Arap kabilelerinin yer yer İngilizlerle ve Fransızlarla işbirliği yaparak, Yahudinin oyununa gelerek Osmanlı Devleti’ne karşı isyan etmesine dayanarak, tüm Arap milletini ilzam eden bu çirkin iftira atılmıştır. Madem bunun hikayesi Osmanlı’ya kadar gidiyor, gelin biraz Osmanlı tarihine bakalım ve bu iddiayı değerlendirelim.

Türkler, Tanca’dan Sana’ya, yani Fas’tan Yemen’e kadar bugün üzerinde 22 bağımsız Arap devletinin bulunduğu bölgeyi 400 yıl idare etmişlerdir. İdare etmekle kalmayıp, Kudüs’ün, Mekke ve Medine’nin de dâhil olduğu tüm coğrafyayı tek amacı İslam’ı yok etmek olan “Haçlı Orduları”na karşı korumuşlar, daha önce Kudüs’e kadar gelebilen Haçlıları Tuna nehrine ulaşamadan darmadağın etmişlerdir. Filistin lideri rahmetli Yasir ARAFAT’ın da vefatından hemen önce bir mülakatında belirttiği gibi Kudüs’e “Kudüs-ü Şerif” ismini verenler de, bugün Suud Krallarının dahi kullandığı "Hadim-ül Harameyn" sıfatını ilk ortaya çıkaranlar da  yine Türkler olmuştur. İdare ve korumanın yanında, tüm Arap beldelerini Anadolu’ya yapmadıkları yatırımları yaparak imar etmişlerdir. Tüm bunları yaparken de asla Arap memleketlerini ve milletlerini sömürmemişlerdir.

Araplar da son ana kadar Osmanlı’ya sadakatten bir an bile ayrılmamışlardır. Bunun en önemli delili en son yaşanan ve “Hain Araplar” iftirasına neden olan İngilizlerin ifsad ettiği “Vehhabi Hareketi” ve “Şerif Hüseyin” isyanına kadar Osmanlı idaresindeki Arap memleketlerinde çıkan tek isyan ve ihanet hareketinin, aslen Arap değil, “Arnavut” olan “Kavalalı Mehmet Ali Paşa”nın Mısır’da çıkardığı isyan olmasıdır. Tüm Osmanlı hatta Türk tarihinde milletimize en uzun süre sadakat gösteren toplum Arap toplumudur. Bunun en büyük sebebi de elbette hem Türklerin hem de Arapların bütün Müslümanları “kardeş” ve İslam alemini de tek bir “devlet” kabul etmeleridir. Bu anlamda Türkü, Kürdü, Lazı, Boşnakı ve Çerkeziyle hepimizin ecdadı olan Osmanlı, İslam tarihine altın harflerle yazılacak uygulamalara imza atmış, resmi belgelerinde devletini "Saltanat-ı Muhammediye" olarak nitelemiştir. Bırakın İslam milletlerini, gayri Müslimlerden devşirdiği ve Müslümanlaştırdığı kişilere ülke yönetimini gönül ferahlığı ile verebilmiştir. Sokullu Mehmet Paşa, Hersek Ahmet Paşa ve Kuyucu Murat Paşa bunun en güzel örnekleridirler. Osmanlıya atıfta bulunduğumuz için bizi kötü niyetle “milliyetçi” olmakla ithama kalkışan zavallılara en güzel cevabı aslında ismini taşımakla müftehir olduğumuz Yavuz Sultan Selim’in iki uygulaması vermektedir. İlki, Sultan Selim’in Türk hanedanı olan Safevilerle olan mücadelesi. Sultan Selim Türk, Kızılbaş ve Rafızi Şah İsmail’e karşı  Kürt aşiretleri ile ve onların lideri Kürt ve Sünni Şeyh İdrisi Bitlisi ile birlikte savaşmış ve Kürtlerle ittifak kurarak bir Türk devletini alt etmiştir. Bu güzel örnek, af edersiniz cangul-cungul, dangul-dungul, vırt-zırt, yerli-yersiz “Kürt Meselesi”, "Kürt Sorunu", "Kürt Realitesi" diye sayıklayan, zırvalayan açık ve gizli Kürtçülere ve kozmopolit, romantik, kırk baharın otunu yemiş, döne döne saat yelkovanı haline gelen sözde İslamcılara ithaf olunur. İkinci örnek ise daha net ve çarpıcı: Yavuz Selim Han, Mısır’ın fethini müteakiben dönerken yolda, Mısır Beylerbeyliği’nin elinden alınmasına tepki göstererek at üstünde kendisine:

“Bu kadar zahmet çektik, Mısır’ı gene bir Çerkez’e verdik (Ridaniye Zaferi ile yıkılan Memlükler-Kölemenler ırken çerkezdi). Çekilen emekler boşa gitti” diyen Vezir-i Azam Yunus Paşa’yı derhal idam ettirmiştir. Vezir-i Azam bugünkü siyaset dilinde Başbakan demektir. Şu levhaya bir bakar mısınız? Bir Sultan sadece ve sadece “ırkçı” bir ifade kullandı diye, devletinin 2. adamını gözünü kırpmadan idam ettiriyor. Bunun dünya tarihinde tek bir örneği yoktur. Osmanlıyı büyük yapan ve 6 asırdan  fazla bir süre dünyaya hakim kılan bu cihanşümul yaklaşım ve ümmetçi tasavvurdur. Şimdi biz bu şahane yaklaşıma hayranlık ve taktir hisleri besliyoruz diye “milliyetçi” hatta “ırkçı” damgası mı yiyeceğiz? Ne mutlu böyle ümmetçi zihniyete sahip olan ve şiirini “Özü sağlam, sözü sağlam adam ol, ırkına çek”, “Ebediyen sana yok, ırkıma yok izmihlal”, “Hakkıdır Hakka tapan milletimin istiklal” diye bitiren Arnavut asıllı İstiklal Şairi “ırkçı” Mehmet Akife…

Konumuza dönersek. Dedik ki, Araplar Türklere en sadık millet olmuştur ve bunun en büyük delili de son döneme kadar asla en küçük bir isyan hareketi içine girmemiş olmalarıdır. Oysa buna mukabil, Osmanlının İslamlaştırdığı Balkanlarda yüzlerce isyan hareketine rastlıyoruz aynı dönemlerde. Bırakın Balkanları, Anadolu da başta Celali isyanları olmak üzere yüzlerce Türk kökenli isyana sahne olmuştur. Ne diyeceğiz o zaman? Gereksiz ve maksatlı bir genelleme yaparak “Hain Türkler” mi diyeceğiz?

“Hain Araplar” diyen hastalıklı zihniyetin diline doladığı en büyük olay 20. asırda gerçekleşmiştir. Gaflet, dalalet ve ihanet derecesinde Yahudi ve Alman kuklası olan İttihat ve Terakki tarafından Mekke Emiri yapılan Şerif Hüseyin’in ihaneti doğrudur. Ancak bu ferdidir, bir ailenin tasarrufudur ve asla kardeş Arap halkını bağlamaz. Hele hele bu ihanet hadisesinden 100 yıl sonra dünyaya gelen masum Arap bebeklerini hiç bağlamaz. Arapların I. Dünya savaşına girdikten sonra, İttihat ve Terakki’nin yıkıcı gürühunun elinde iradesiz bir oyuncak haline gelen Sultan Reşat tarafından ilan edilen ve aslında Halife iradesinden daha çok Alman menfaatlerini temsil eden “Cihad Fetvası”na uymadıkları da atılan iftiralar arasındadır. İftiradır, zira, Mısır’da, Mağrip’de, Ceziret-ül Arab’da bu fetvaya uyulmuş, yine bir Arap memleketi olan Libya’da İtalyanlara karşı vatan savunması halinde iken fetvayı işitir işitmez İstanbul’a gelen Şerif Ahmed es-Senusi (manşetteki resimde Gazi Mustafa Kemal ve Latife Hanımın yanındaki Arap kıyafetli yaşlı zat) Patagonyalı mıydı, Laponyalı mıydı yoksa Arap mı?

Büyük Resim

Halifenin fetvasına gönüllü olarak icabet eden birçok Arap da görülmüştür ki, bunlardan teşekkül eden iki tabura bizzat Mustafa Kemal Paşa kumanda etmiştir. Yandaki resimde de Mustafa Kemal’in Trablusgarp Savaşında Arap askerlerle bir enstantanesi görülmekte. Bu Araplar nasıl hainlermiş ki, Devletimizin kurucusunun emrine itaat etmişler?

Yine I. Dünya Savaşı’nın en şanlı direniş ve mücadelesine sahne olan Çanakkale Harbi’ne kısaca bir bakın. Şehitlikleri bir gezin bakayım ne göreceksiniz? Bingazi’den, Halep’ten, Şam’dan, Kudüs’ten, Kahire’den, İskenderiye’den, Mekke’den, Medine’den gelerek Hilafet için savaşan yiğitler Arap değil miydi? Peki bu ana kuzusu binlerce Müslüman Arap kardeşimiz gelip Türk vatanının işgalden kurtulması için şehadet şerbetini içerken, Siyonist Yahudiler ne yapıyordu dersiniz? Onlar da Çanakkale’de bize kasteden düşman ordularının içine iliştirilmiş "katır birlikleriyle" harim-i ismetimizi çiğnemeye çalışıyorlardı. Şimdi bu Siyonist Yahudiler bize dost olacak, gelip meclisimizde hitap edecek ama 1000 yıldır İslam kardeşliği bağı ile hemhal olduğumuz aziz peygamberimizin milleti “Hain” olacak öyle mi? Buna müsaade etmeyeceğiz.

Ucuz ve tadı kaçmış bir sakız gibi her türlü belgeden yoksun ve maksatlı biçimde ağızdan ağza aktarılarak çiğnenen “Hain Araplar” sakızını ve İslam kardeşliğini zedeleyen bu çirkin iftirayı zihinlerden ve yüreklerden atana kadar yazacağız. Konumuza, bir sonraki yazıda en büyük Türk dostları olarak Milli Mücadelemize destek olan Reşidiler, Uceymi Sadun Paşa ve yukarıda ismini zikrettiğim Şeyh Ahmed es Senusi örneklerini,  bizlerin İslamla şereflenmemize vesile olanların Araplar olduğunu, Türk İslamı safsatasını ve tüm bu iftiraların ardında İslam kardeşliğine zarar vermek ve Türkleri peygamberlerinin milletine düşman etmek olduğunu yazarak devam edeceğim. Bugünlük noktayı İstiklal Şairimiz Akif’in muhteşem ve manidar beyitiyle koyalım: 

 

Türk Arapsız yaşamaz, kim ki ‘yaşar’ der delidir,
Arab’ın, Türk ise hem sağ gözü, hem sağ elidir.

TTK Başkanı Yusuf Halaçoğlu: “Batı Bizi Parçalamak İstiyor!”

16 Kasım 2007 Cuma 2 Yorum »

“Batı bizi parçalamak istiyor”

“Batı bizi parçalamak istiyor”

Türk Tarih Kurumu Başkanı Prof. Dr. Yusuf Halaçoğlu, Osmanlı Devleti’ni yıkmak için etnisiteyi körükleyen Batı devletlerinin, aynı oyunu günümüzde Kürtler’i kışkırtmak ve Türkiye’yi parçalamak amacıyla oynadığını söyledi. 

Iğdır’da Salon Bahu’da "Ermeni sorununda Batı’nın çifte standardı" konulu bir konferans düzenlendi. Konferansa Iğdır Valisi Saim Saffet Karahisarlı, Garnizon Komutanı Jandarma Albay Osman Nuri Erkan, Cumhuriyet Başsavcısı Mustafa Küçük, Adli Yargı, Adalet Komisyonu Başkanı Fatih Akçay, Vali Yardımcıları Mitat Gözen, Tuba İnan, çok sayıda vatandaş, öğrenci, sivil toplum örgütü üyeleri katıldı. Konferansın açılış konuşmasını yapan Iğdır Belediye Başkanı Nurettin Aras, Iğdır’ın kurtuluşunun coşkusunu buruk kutladıklarını belirterek, teröristler tarafından şehit edilen Iğdırlı gençle birlikte diğer şehitlerin acısını içlerinde hissettiklerini söyledi.

Sözde medeni dünyanın Ermeni yalanlarına kanarak adeta onların yalanlarına ve iftiralarına ortak olmalarını kınadığını belirten Aras, "Soykırım yalanlarını parlamentolarında kabul eden bu ülkelerin parlamenterlerini Iğdır’a davet ediyorum. Gelsinler asıl mağdur olan, katliama uğrayan kimlerdir görsünler. Bizim arşivlerimiz sonuna kadar açık olmasına rağmen onlar ilmi çalışmalardan kaçarak, olayı siyasi zemine çekmektedirler. 1995 yılında Iğdır’da yaptığımız sempozyuma, Ermeni bilim adamlarını davet etmemize rağmen gelmediler. Onlar yalnızca bir arşivlerini  açsınlar. Göreceklerdir ki asıl suçlu bizler değil, Ermeniler ve onları destekleyen Batı devletleridir. 20. yüzyılda asıl mağdur millet Türk milletidir. Ermeniler’in çocuklarını Türk düşmanı olarak büyüttüklerini, adeta onunla beslendiklerini biliyoruz. Ermenistan kapısının açılması, Ermeniler’in elinde. Yalan, iftira, haksız toprak taleplerinden vazgeçmedikçe onlara kapı açılmayacak" diye konuştu. 

Türk Tarih Kurumu Başkanı Prof. Dr. Yusuf Halaçoğlu ise, soykırım meselesinin ilk olarak 1948 yılında ortaya çıkarıldığını belirterek, bunun Türk milletini köşeye sıkıştırma hareketi olduğuna dikkat çekti. Yabancı devletlerin parlamentolarında alınan Türkiye’yi mahkum etme yönündeki kararlarının hiçbir tutarlı yanının olmadığını, tamamıyla siyasi karar olduğunu kaydeden Halaçoğlu, "Medeni ülkeler, demokrasiyle idare edilen ülkelerde yargı yasamanın, yasama da yargının işine karışamaz. Batılı ülkeler parlamentolarında soykırım kararı alarak Türkiye’yi yargılıyorlar. Oysa Türkiye yargılanacaksa Türkiye mahkemelerinde yargılanmalı, onlar parlamentolarında karar alarak hiçbir Türk’e bir tek soru sormadan onları mahkum ediyorlar. Böyle medeni ülke olmaz, böyle demokrasi olmaz" şeklinde konuştu. 

Ermeniler, olayları çarpıtıyor
Prof. Dr. Halaçoğlu, Ermeni Nubar Paşa’ya ait belgelerden ve diğer Amerikan, İngiliz, Fransız belgelerinden örnek vererek ihanetlerinin kesin olduğunu söyledi. Halaçoğlu, ihanetleri sabit olan Ermeniler’in bu şekilde desteklenmesinin Batı’nın emperyalist emellerinin ürünü olduğunu kaydetti. 

Halaçoğlu, konferans için geldiği Iğdır’da, Ermeniler tarafından katledilen Türkler’in anısına yapılan anıtı da ziyaret etti. Anıt ziyaret defterini imzalayan Halaçoğlu, burada yaptığı açıklamada, "Ermeniler, birçok yerde yaptıkları gibi burada da büyük katliamlar yaptı. Ancak olayları çarpıtarak asıl mağdur kendileriymiş gibi dünyayı kandırdılar" diye konuştu.

Tbmm’nin Büyük Gafı

12 Kasım 2007 Pazartesi 1 Yorum »

Meclis Resmi 

Meclis, Atatürk’ün TBMM’yi açış konuşmalarının Türkçesini sadeleştirerek yeniden kitap haline getirirken, Atatürk’ün 1920 yılında yaptığı Ermenilerle ilgili bir konuşmasında söylediği "katliam" sözcüğünü "soykırım" olarak sadeleştirerek büyük bir "gafa imza attı.

 

 

 Konuyu değerlendiren dil uzmanları, "Böylece ortaya ‘Ermenilere yönelik soykırım ifadelerini Atatürk de söylemiş’ gibi kabul edilemez bir durum çıkıyor. Oysa Atatürk ‘soykırım’ sözcüğünü kullanmadığı gibi o tarihte kullanmasına da imkan yoktu. Zira "soykırım" kavramı literatüre 1948’de girdi" dediler.

Türk Dil Kurumu Başkanı Prof. Dr. Şükrü Haluk Akalın da, bunun çok ciddi bir hata olduğunu, derhal düzeltilmesi gerektiğini söyledi.

ABD Temsilciler Meclisi Dışilişkiler Komitesi tarafından kabul edilen 1915 olaylarına ilişkin sözde "Ermeni soykırım" tasarısına karşı Meclis’te bildiri yayınlanması hazırlıkları sürerken yapılan zabıt ve kitap incelemelerinde söz konusu gaf ortaya çıktı.

Meclis, Atatürk’ün 1920-1938 yılları arasında Milletvekili, Meclis Başkanı ve Cumhurbaşkanı sıfatıyla yaptığı tüm Meclis’in açılışı sırasında yaptığı konuşmaların dilini sadeleştirerek bir kitap halinde yayınladı. 1987 yılında, TBMM Başkanlığını yapan Necmettin Karaduman’ın döneminde yayınlanan kitap iki de baskı yaptı. Kitapta, Meclis zabıtlarından tek tek seçilen Atatürk’ün TBMM’yi açış konuşmaları günümüz Türkçesiyle yeraldı. Dönemin Meclis Başkanı Karaduman da kitaba bir önsöz yazdı. Önsözde, kitabın dönemin TBMM Başkanlık Özel Danışmanı Sedat Tüzüner tarafından konuşmaların günümüz Türkçesine çevrildiği belirtildi ve "Ayrıca Türk Dil Kurumu tarafından gözden geçirildikten sonra, Kütüphane ve Dokümantasyon ve Tercüme Müdürlüğü tarafından indekslenerek yayına hazırlandı" denildi. Kitabın hazırlanmasındaki amacının ise Atatürk’ü genç kuşaklara daha yakından tanıtmak olduğunun da altı çizildi.

Ancak kitapta zabıtların dilinin günümüz Türkçesine çevrilmesi (özleştirme) sırasında büyük bir gaf yapıldığı 20 yıl sonra ortaya çıktı.

TBMM’nin yayınladığı kitapta, Türkiye’nin büyük hassasiyet gösterdiği 1915 Ermeni Soykırımı iddiaları konusunda, henüz "soykırım" kavramı daha ortaya atılmamış, literatüre girmemişken, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusuna söylemediği halde söylemiş gibi gösterildiği konuşma metinlerinin yer alması tam bir şok etkisi yarattı. TBMM’nin internet sitesine de Kültür ve Sanat Komisyonu yayınları arasına kitabın tıpkı basımı konulurken de bu yapılan "gaf" fark edilmedi. Ve kitap Meclis’in resmi internet sitesinde de aynı "gaföla yeraldı ve tüm dünyadaki araştırmacıların ilgilerine sunuldu.

"KATLİAM" NASIL "SOYKIRIM" OLDU

Kitabın 41, 42 ve 43. sayfalarında Ankara Milletvekili olarak Mustafa Kemal’in 24 Nisan 1920’de yaptığı konuşmada, "katliam" sözcüğü, "soykırım" olarak geçiyor. Zabıtlarda Atatürk’ün "katliam" olarak kullandığı ancak TBMM’nin yayınladığı kitaba göre "soykırım" sözcüğü şu paragraflarda yeralıyor:

"İngiliz siyasi temsilcisi, İngiliz Dışişleri Bakanlığı adına hükümetimize bir nota verdi. Nota’da şöyle deniliyordu: Önce İtilâf devletlerine karşı başlatılmış olan Yunanlıları da içeren eylemleri durdurunuz. İkinci olarak, Türkiye’de Ermenilere karşı yapılan soykırımından vazgeçiniz. (?)" Syf. 41 Ermenilere karşı böyle bir tutum yoktu ve olay doğru değildi. Ülkemiz gerçeklerini hepimiz biliyoruz. Hangi yörede Ermenilere karşı soykırım yapılmıştır ve yapılmaktadır? (?)" Syf. 42.

"İşte böylece, geleceğe yönelik çıkarlarını, çeşitli baskılarla bütün dış ülkeleri aleyhimize çevirmekte gören bazı kuruluşlar ve unsurlar ise, tarafımıza yöneltilen bu akımı temelinden yıkmak ve bütün dış ülkelerin milletimiz lehine, düşüncelerinde değişiklik olmasına fırsat vermemek için, tümüyle yalan olan en son Ermeni soykırımı uydurmasını düzenlediler ve açıkladılar. (?)" Syf : 43

TDK BAŞKANI: BÜYÜK HATA

Meclis’in bastırdığı ve resmi internet sitesinde de yer alan kitaptaki bu "gaföı sorduğumuz Türk Dil Kurumu Başkanı Prof. Dr. Şükrü Haluk Akalın, bunun ciddi bir hata olduğunu, derhal düzeltilmesi gerektiğini söyledi. Metnin dilinin özleştirilmesi yani Türkçeleştirilmesinin son derece titiz bir çalışma gerektirdiğini belirten Prof. Dr. Akalın, "Zabıtlarda yer alan katliam sözcüğü TDK’nın sözlüğünde kırım olarak geçer. Soykırım kavramı ise BM’nin tanımladığı bir kavramdır. Yani bir ırk, cins, din vs. mensuplarına dönük planlı ve programlı kırımdır. Ancak, katliam tam tersidir ve doğrusu zabıtlar özleştirilirken kırım sözcülüğünün kullanılmasıdır. Maalesef bu hatalar yapılıyor" diye konuştu. Prof. Dr. Akalın, Atatürk’ün konuşmasındaki bu hataların süratle düzeltilmesini istedi.

KABUL EDİLEMEZ GAF

Konuyu ANKA’ya değerlendiren dil uzmanları da, bu tür metinlerin özleştirme çalışmalarının heyetlerle yapılması gerektiğini, aksi halde bunun gibi ağır sonuçlar doğurabilecek hatalar yapılabileceğini belirterek, "Burada da en çarpıcı örneği ile karşı karşıyayız. Yapılan bu büyük hatayla, ortaya ‘Ermenilere yönelik soykırım ifadelerini Atatürk de söylemiş’ gibi kabul edilemez bir durum çıkıyor. Oysa Atatürk ‘soykırım’ sözcüğünü kullanmadığı gibi o tarihte kullanmasına da imkan yoktu. Zira "soykırım" kavramı literatüre 1948’de girdi" dediler. Dil uzmanları kitapta sadece özleştirme hatasının olmadığını, çok sayıda imla hatasının da yeraldığı, kitabın TBMM’ye yakışmadığını ifade ettiler.

SOYKIRIM KAVRAMI NASIL ÇIKTI?

"Soykırım" kavramı, 1948 tarihli "BM Soykırım Suçunun Önlenmesine ve Cezalandırılmasına İlişkin Sözleşme" ile tanımlandı. İkinci Dünya Savaşı sonrasında ortaya atılan bu kavram söz konusu sözleşmenin 2. maddesinde şöyle tanımlandı:
"Soykırım; ulusal, etnik, ırksal ya da dinsel bir grubu toptan ya da onun bir bölümünü yok etmek niyetiyle, grup üyelerinin öldürülmesi, grup üyelerinin fizik ya da akıl bütünlüğünün ağır biçimde zedelenmesi, grubun fiziksel varlığının tümü ya da bir bölümü ile yok edilmesi sonucunu verecek yaşam koşulları içinde tutulması, grup içinde doğumları engelleyecek önlemler alınması, bir grup çocukların başka bir gruba zorla geçirilmesi eylemlerinden herhangi birine başvurulmasını kapsamı içine alır. Soykırımda; planlı, devlet politikası haline gelmiş eylemler söz konusudur."

Yahudiler Gerçekten Atatürkçü mü?

5 Kasım 2007 Pazartesi 2 Yorum »

Mustafa Kemal Paşa’nın sevmediği iki zümre vardı. Birincisi DÖNMELER , ikincisi de MASONLAR’dı.

Bir gün eski adliye vekili Mahmut Esat Bozkurd’u çağırdı. Kendisine Masonların taksimat, teşkilat ve ahvalini bildirir bir kitab verdi.

‘-Bunu güzelce mütalaa et, bir takrirle Halk Partisi Gurup Başkanlığına ver, gurupta bunlara şiddetli bir hücum yap ve gurupça kapanmasına delalet et. Seninde bu işde büyük şeref payın olacaktır.’ dedi.

Gurup günü Mahmut Esat Bozkurt riyaset makamına bir takrir verdi ve takririn okunmasını reisten rica etti. Katip takriri okudu. Gurup dinledi. Hülasası şöyle idi:

‘Bizim Eba ancet gelen atalarımızın mensubu bulunduğu tarikatları kapattık, Masonluk ta kökü dışarda bir Yahudi tarikatından başka bir şey değildir. Memleketimizde bunun ne işi vardır? Bunu da gurup kararıyla kapatalım.’

Ve söz istedi, kürsüye gelerek takririni gayet veciz olarak izah etti.

Meclisteki Masonları bir telaşdır aldı. Hele sözcüleri Şükrü Kaya’yı görse idiniz, başından süt dökülmüs kediye benziyordu.

Meşhur hatib Mahmut Esat Beye söz yetişebilir mi idi. Şükrü Kaya Masonluğun bir hayir (!) müessesesi olduğunu kürsüden söylediği zaman gurubun hemen bütün azası yüzüne haykırdılar.

Hayır eserleri dediğiniz nedir, birisini gösterebilir misiniz? Yalan söylüyorsun, in aşağı! dediler. Mahmut Esat ise MASONLUĞUN kökü dışarda, gizli, memleket ve millet için muzur bir tarikat olduğunu ve her yerde umumi reislerinin yani meşrik-i azamlarının YAHUDİ olduğunu bir çok vesikalarla ispat etti.

Şükrü Kaya, Kazım Özalp, Mazhar Germen son çareyi Katib-i umumi Recep Peker’e iltica etmekte buldular. Ve salonda oturan Recep Peker’in etrafını alarak yalvarmağa başladılar. Guruptaki hava çok elektrikli idi. Heyecan son haddini bulmuş, her taraftan

‘-KAPATALIM!’ sesleri yükseliyordu. O esnada Recep Peker söz istedi ve kürsüye gelerek:

‘-Arkadaşlar, çok mühim bir işin üstündeyiz, müsaade buyurun, bu işi bir defa da devlet reisine götürelim, onun da reyini alalım, gelecek hafta bugün tekrar huzurunuza getireceğim, dedi.

Bu söz gurubun tasvibine mazhar oldu ve mesele gelecek haftaya kaldı. Bir hafta sonra olsun, biz herhalde bütün locaları kapatırız dediler. Ertesi hafta Recep Peker geldi ve kürsüye çıkarak şu müjdeyi verdi:

-Arkadaşlar; bugünden itibaren Türkiye’de Masonluk kalmamıştır ve bütün localar kapanmıştır.

Salonda bir kıyamettir koptu, alkışlar, bağırmalar ve KAHROLSUN YAHUDI USAKLARI! sesleri tavanları çınlatıyordu.

Şükrü Kaya ile arkadaşları ortadan sırra kadem basmışlardı. Gurup dağıldıktan sonra doktor Mim Kemal’i öne katarak meclisteki Masonlar toplu olarak Reisicumhura gitmişlerdi. Mim Kemal, Reisicumhura hitaben:

-Efendim biz zaten maiyet-i devletinizdeyiz, fakat siz meşrik-i azamımız olursanız biz pervane gibi etrafınızda dönüp dolaşırız, demiş. Reisicumhur,

-Peki bir şey soracağım, bana cevap veriniz de sonra… Siz Avrupada hangi locaya bağlısınız ve metbuunuzun ismi nedir?

-Biz Cenova’ya tabiiz ve reisimiz de BARCA MISON Cenaplarıdır, demişler. Bunun üzerine küplere binen MUSTAFA KEMAL PAŞA onlara hitaben:

-HAYDİ DEFOLUN BURADAN, CEHENNEM OLUN GİDİN, YAHUDI UŞAKLARI! Benim milletim bana kahraman sıfatını verdi, ben sizin gibi, bir çıfıt yahudiye uşak mı olacağım? Bu gece sabaha kadar Türkiye’deki bütün localarınızı kapatmadığınız takdirde yarın teşkil edeceğim divan-ı harbi örfi’ye hepinizi verir ve astırırım! Haydi defolun karşımdan!

diyerek onları kovmuş, onlar da yıldırım telgraf ve telefonlarla vaziyeti İstanbul, İzmir ve Adana’ya bildirdiler ve sabah olmadan hepsinin kapanma kararlarını getirip henüz sofrasından kalkamayan reisicumhura verdiler ve derin bir nefes aldılar.

Reisicumhur Mustafa Kemal Paşa bu suretle bütün MASON localarını kapattı.

İsmet Paşa’nın reisicumhurluğu sırasında kanun-u mahsusla localar kapanmadı diye Masonların müracaatı üzerine tekrar localar açılıp faaliyete başladılar.

Ve 1952 de ise Atatürkçü geçinen ve onunla iftihar eden CELAL BAYAR da, Ahmet Gürkan’ın teklif ettiği ve Masonların loacalarını kapatmak istediği kanun teklifini red ederek bu suretle localarını kanunla pekiştirdi.

Tabii bu ameliyeyi Meclis yaptı, fakat bu müzakerelerin devam ettiği üç celse zarfında Celal Bayar reisicumhur locasına gelerek (1) kanunun müzakerelerini sonuna kadar takip etmiştir.


(1) Bu tarihi müzakereleri ben de basın locasından takip ediyordum. Yanımda Burla’nın Ankara Müdürü Alaeddin Mizanoğlu vardı. Milyonluk müessesini kapatıp gelmiş, heyecan içinde müzakereleri takip ediyordu. Celal Bayar da olanca heyecanıyle hatipleri dinliyor fakat gözlerini benden ayıramıyordu. Haklı idi, onu bir hiçlikten o mevkiiye dünya masonluğu getirmişti.

Cevat Rifat Atilhan

Abdülhamit “Kızıl Sultan” mı? “Ulu Hakan” mı?

5 Kasım 2007 Pazartesi 2 Yorum »

Bazi kimselerin yayinlanan bunca vesikaya ragmen, günümüzde hâlâ, Sultan Ikinci Abdülhamid Hân hakkinda "Kizil Sultan " tabirini kullanabilmeleri, böylesine korkunç bir hak ve hakikat kalpazanligindan utanmamalarinin sebebi, bize en çok sorulan suallerden biridir. Devamli sorulmaktadir: " Kim, niçin uydurmustur bu "Kizil Sultan" tabirini?.."

"Kizil Sultan" tabirinin kim tarafindan niçin uyduruldugunu incelemeden evvel hemen kaydedelim ki, bu tabir, yurdumuzdaki Ermenilerin ne yapmak istedikleri ve nasil çalistiklarini tesbit yönünden mühimdir!… Bu mühim hususu görgü sahidinin sehadetiyle gözler önüne serelim. Sultan Ikinci Abdülhamid Hân devrinin ünlü Mâbeyn Baskâtibi Tahsin Pasa hatiratinda der ki:

"… Ermeni ayaklanmalarinda Ermeni papazlarinin büyük rolü oldugunu ve kiliselerin ibâdetten ziyade fesad ve sekavete hizmet ettiklerini haber almistik. Ancak Ermeni ihtilalcileri bazi elçiliklerin de yardimiyla o derece mahirane tertibat almislar, silah ve komitacilar, memlekete sokmak hususunda öyle yardimlar te’min etmislerdi ki, ipucu bulmak mümkün olamiyordu. Nihayet bir gün, yine kendi aralarindan te’min ettigimiz bazi kimseler bize bu silahlarin Beyoglu’nda Ermeni kilisesinin duvarinda sakli oldugunu haber verdi.

Bunun üzerine Zaptiye Nâzirina emir gönderildi, bir heyet marifetiyle kilise basilarak duvar yikildi, silah deposu meydan çikti!.. Bir ibadethaneyi eskiya siginagi haline sokan Ermeni ihtilalcilerin bu fesad ve ihaneti elçiliklerden çagrilan kimselere gösterildi ve hemen bir zabit tutuldu. Ermeni komitacilari, en ziyade Londra’da efkâr-i umumiyyeyi aleyhimize tahrik etmekte ve bilhassa nüfuzlu Ingiliz kadinlarinin yardimlarindan istifade eylemekte olduklarindan Türk dostu Sir Arshmitt Bartlet’in vasitasiyla bu, kilisede çikan silahlar Londra’ya gönderilerek Parlamento’nun yaninda teshir ve bu suretle bize karsi uyandirilan gayz ve gazabin mecrasi degistirildi."

Mâbeyn Baskâtibi Tahsin Pasa böyle kiliseyi silah deposu haline getiren Ermenilerin bu mel’anetinin Londra’da teshir edilmesi "bize karsi duyulan gayz ve gazabin mecrasi degistirdi" diyor ama, Ingilizler’deki bu degisiklik, gözler önüne serilen aci gerçege ragmen geçici olmus, Ingilizler kisa bir zaman sonra yine Ermenilerin haklarindan bahsetmeye baslamislardir!.. Ve Ingilizlerin bu tutumu o devrin olaylari içinde tabiidir!…

Sultan Ikinci Abdülhamid Hân devrinde faaliyetlerini böyle kiliseyi silah deposu haline getirecek derecede arttiran Ermeniler yillar boyu yer yer isyanlarla Dogu-Anadolu’yu bir Ermeni yurdu haline getirmek için çalismislarsa da, Abdülhamid Hân siyasî dehasiyla mel’aneti önlemis, Dogu Anadolu’yu Ermeni tecavüzünden kurtarmis ve iste bu hizmeti dolayisiyla kendisine bize düsman ser kuvvetlerce "Kizil Sultan" ünvani verilmistir!…

Dogu Anadolu’yu elde edebilmek için mel’anetlerini nerelere kadar götürdüklerini bir görgü sahidinin sehadetiyle yukarida kaydettigimiz Ermeniler, korkunç bir demagoji ile uzun yillar, Müslümanlar Hristiyanlari katlediyorlar (!) propagandasina ile devrin büyük devletlerinden birinin müdahalesini te’min için her yola basvurmuslardir!… Dogu’daki Müslüman köyleri yagmalanmis, yakilip yikilmis, Müslümanlar türlü iskenceyle öldürülmüs ve hattâ müslüman kiligina bürünen Ermeniler kendi kardeslerini öldürmüs ve sonra disaridaki yoldaslari vasitasiyla yürütülen propaganda basari kazanarak, bazi büyük devletlerin "Ermeniler katl olunuyor!…" bahanesiyle Babiâli’yi protesto edebilmeleri te’min edilmistir!…

Sultan Ikinci Abdülhamid Hân büyük devletler arasindaki rekabetten istifade ile disarinin bu müdahalesini bosa çikardigi gibi, aldigi isabetli tedbirlerle de yer yer patlak veren Ermeni isyânlarini basstirmasini bilmistir!… 1894 yilinda Mus ve Siirt civarindaki Sason’da ayaklanan Ermeniler daha sonra Diyarbakir isyanini baslatmislarsa da her iki isyanda Abdülhamid Hân’in yumrugunu yiyerek büyük zayiat verip geri çekilmisler ve bu maglubiyetten hemen bir yil sonra, bu kere 30 Eylül 1894 (30.09.1894, M.F.) Pazartesi günü ayaklanmislar, fakat netice alamamislar, 1896 yilinin 26 Agustos (26.08.1896, M.F.) Çarsamba günü yine Istanbul’da baslattiklari isyanda Osmanli Bankasi’ni (Osmanli Bankasi baska bir hikaye, M.F.) basmak, Babiâli’yi, tüneli havaya uçurmak, bazi elçiliklere tecavüzle Avrupa devletlerinin müdahalesini te’min etmek etmislerse de, Abdülhamid Hân, emrindeki "Yildiz Istihbarat Teskilâti" vasitasiyla isyani evvelden haber almis ve o gün Bankayi basan Ermeniler, haklari (!) verilmedigi, yani, Dogu Anadolu kendilerine birakilmadigi takdirde Bankayi havaya uçuracaklari tehdidini savurup bu arada bir kaç bomba da patlatmislar, fakat alinan tertibatla cümlesi ellerindeki silah ve bombalarla yakalanmislardir!…

Patrik Izmirliyen idaresindeki bu isyan daha sonra Ermeni mahallelerinde intikal etmis ve Sultan Ikinci Abdülhamid Hân’in bu asi Ermenilerle mücadelesi pek basit olmustur!… Sakalini degirmende agartmayan Sultan Ikinci Abdülhamid, devam edegelen Ermeni isyanlarinin içyüzünü bilmektedir!… Isyani Avrupa devletlerinin müdahalesine meydan vermeden bastirmak iyteyen Abdülhamid Hân askeri ve polisi kislalarina çektikten sonra limandaki hamallarla sivil halktan gönüllülere kalin sopalar dagittirmis ve bunlari katiyyen atesli ve kesici âlet kullanmamak sartiyla Ermeniler üzerine göndermistir!… Müslümanlar ellerindeki kalin sopalarla yakaladiklari Ermeninin hesabini görmüsler ve iki üç gün sürdükleri bu Ermeni avi ile hdefe varip 1905′teki meshur bomba vak’asina kadar Ermenileri sindirememsilerdir!…

Bütün bu islerolup biterken Avrupa devletleri Ermeni meselesini yine körüklemisler, Ruslar yukaridaki sopali olayi protesto ederken, Ingilizler bir ara donanmalariyla Çanakkale önlerine kadar gelmislerse de, Abdülhamid Hân’in siyasî dehasiyla aldigi tedbirler önünde geri çekilmeye mecbur olmuslardir!…

Sultan Ikinci Abdülhamid Hân böyle aldigi tedbirlerle Devlet-i Aliyye’nin varligi ve bekasi yolunda çalisirken, düsmanin serrinden kurtulamamis ve Fransiz tarihçisi Albert Vandal, Ermeni isyanlarini bastirmasini bilen Abdülhamid Hân’a kan dökücü manasina "Le Sultan Rouge" demis, bizdeki gaafiller de bir Hristiyanin Ermeni menfaatleri ugruna uydurdugu bu tâbiri "Kizil Sultan"’a çevirerek Abdülhamid Hân hakkinda kullanmaktan utanmamislardir!…

Talihin ne garip cilvesidir ki, ömrü boyunca kan dökmekten kat’iyyen çekinen Sultan Ikinci Abdülhamid Hân, içimizden yetisen gaafillerce "Kizil Sultan" diye anilmis ve yanlis bir maarif politikasiyla mekteplerde evlatlarimiza böyle tanitilmistir!…

Veyl, böylesine Islam düsmanlarinca uydurulan tâbiri günümüzde hâlâ tekrarlayanlarin haline!…

Mustafa Müftüoglu

 

 

Abdülhamid Han’ın Siyonistler ve Masonlarla Mücadelesi

1875 yılında Osmanlı İmparatorluğu, tarihinde görülmedik derecede ciddi ekonomik ve siyasal bir bunalıma girmişti. Dış borç kaynaklarının azalmasının yanısıra iç borçların ödenmesi artık imkansız hale gelmişti. Aynı yıl Bab-ı Ali de kısmi bir ekonomik batışı kabul etti. Mayıs 1876′da Süleyman Paşa komutasındaki Harbiye öğrencileri, yanlarına Şeyh-ül İslamlığın medreseli öğrencilerini de alarak Sultan Abdülaziz’i tahttan indirdiler. Darbeye, medreseli öğrencilerin katılımı nedeniyle "Softalar Darbesi" adı verildi. Ancak darbenin sonuçları, darbenin "softalar"ın kontrolünde olmadığını gösteriyordu. Aksine, darbe "masonik"ti; darbeden sonra ön plana çıkarılan mason Sadrazam Mithat Paşa, tahta mason biraderi 5. Murad’ı geçirmişti.

Üstad-ı Azam Kemalettin Apak, Beşinci Murad’ın masonluğunu hakkında şöyle der: "O vakıtlar henüz Veliahd olan 33. Osmanlı Padişahı Beşinci Sultan Murad dahi bu locaya (Fransız Ser Locası) kaydolmuş ve 18. dereceye kadar yükselmiştir." (Kemalettin Apak, Türkiye’de Masonluk Tarihi, sf.24)

Sultan Abdülhamid’in Tahta Çıkışı

Padişah 5. Murad’ın tahta çıkışı üzerine ülke mason Sadrazam Mithat Paşa’nın kontrolüne geçmişti. Mithat Paşa’nın kafasında ise, aydınlanmacı ve pozitivist bir temele dayanan yeni bir Osmanlı toplumu yaratma hedefi vardı. Ancak 5. Murad’ın dengesiz kişiliği bu masonik projenin uygulamasına izin vermedi. Padişahın aniden psikolojik rahatsızlık geçirmesi üzerine yerine yeni bir isim aranmaya başlandı. Tek alternatif olarak görülen Abdülhamid, Meşrutiyet’i ilan etmeyi ve bir anayasanın oluşturulmasını kabul edince 31 Ağustos 1876 tarihinde tahta çıktı.

Mason 5. Murad’ın bağlı bulunduğu İstanbul’daki Prodos Locası’nın üstadı Kleanti Skalyeri ise Abdülhamid’in tahta çıkarılmasına büyük tepki gösterdi. Tarihimize "Çırağan Vakası" olarak geçen olayda Skalyeri 5. Murad’ı kaçırarak tahta tekrar çıkarmaya çalıştı, ancak Abdülhamid olayı önceden haber alarak darbeyi önledi. Bu olay, Türk yakın tarihinde önemli bir rol oynayacak olan "masonik darbe" kavramının da ilk önemli örneğiydi.
Ancak Skalyeri’nin Abdülhamid’in istihbaratçıları tarafından durdurulması, bu örgüt çevresinde örgütlenen gizli güçlerin bertaraf edilmesi anlamına gelmiyordu. Aksine, Batı kültürünün büyüsüne kapılan aydınlardan (Jön Türkler) gelen ve azınlıklardan destek bulan muhalefet, kısa bir süre sonra Abdülhamid’in önüne büyük bir engel olarak çıktı. Çünkü Abdülhamid dağılmakta olan İmparatorluğu ayakta tutmak için yegane çözümün pan-İslamizm olduğunu görmüştü ve İmparatorluk bünyesindeki tüm Müslümanları İslam kimliği ile birarada tutmayı hedefliyordu. Bu ise, Osmanlı’nın zaafiyetlerini İslam’ın kendisinde gören ve kurtuluşu Batı pozitivizmini ve sekülerizmini ithal etmekte bulan Jön Türkler açısından kabul edilemez bir durumdu. Bu muhalefet, Abdülhamid’i ve onun İslam birliği amacını baltalamak için onyıllar süren bir çaba içine girdi.

Abdülhamid, karşısındaki bu masonik cephe ile sabırlı bir mücadele yürütürken -ki bu mücadele hiçbir zaman abartıldığı gibi "kanlı" değil, aksine son derece ılımlı yürütülmüş, rejim muhalifleri sadece sürgün edilmişlerdir- yüzyılın sonunda karşısına ilginç bir pürüz daha çıktı.

Siyonizmin Vadedilmiş Topraklarına Ulaşmasındaki Engel

Padişahlık görevini yürüttüğü 33 sene boyunca masonlukla büyük mücadele veren Abdülhamid’e diğer bir tepki Siyonistlerden gelmişti. 1897 yılında ilk olarak siyasi bir yapıya sokulan Siyonizmin vazgeçilmez hedefi olan Yahudi devletinin sınırları Tevrat’ta şöyle tarif edilmiştir:
"Ayak tabanınızın bastığı her yer sizin olacak. Sınırınız çölden Lübnan’dan ırmaktan, Fırat ırmağından Garp Denizine kadar olacaktır. Önünüzde kimse duramayacak, Allah’ın izniyle Rab size söylediği gibi dehşetinizi ve korkunuzu ayak bastığınız bütün diyar üzerine koyacaktır." (Tevrat, Tekvin Bölümü 12/25)
Siyonistler kendilerine Tevrat tarafından vadedilen bu topraklara ulaşmak amacıyla 19. yüzyıl sonlarında resmi girişimlere başladılar. 1897 yılında Basel’de yapılan 1. Siyonist Kongresi’nde Yahudi lider Theodor Herzl, Yahudi devletinin sınırlarını şöyle açıklamıştı:

Kuzey sınırımız Kapadokya’daki (Orta Anadolu) dağlara kadar uzanır. Güneyde de Süveyş Kanalı’na; sloganımız Davud ve Süleyman’ın Filistin’i olacaktır.

Herzl, bütün dünya Siyonistlerinin vereceği destekten emin olarak kongrede şunları da söylemişti:

Basel’de ben Yahudi Devleti’ni kurdum. Eğer yüksek sesle söylersem bütün dünya bana güler. Fakat beş sene içinde veya elli sene sonra herkes bunu bilecek.

Basel’de yapılan ilk Siyonist kongrede çizilen hayali sınırlar Osmanlı İmparatorluğu’nun egemenliği altında bulunuyordu. Theodor Herzl bu toprakları ele geçirmek için birçok kez İstanbul’a geldi. Bu yıllarda Osmanlı İmparatorluğu’nun ekonomik olarak zor durumda olduğu biliniyordu. Herzl Sultan Abdülhamid’in bu zor durumundan yararlanarak Filistin’i para karşılığında ele geçirmek istiyordu. Fakat Abdülhamid’in tepkisi Theodor Herzl’in tahmin ettiği gibi olmadı.

Filistin topraklarına göz diken Siyonistlerin Sultan Abdülhamid’den olumsuz cevap almaları, hatta saraydan kovulmaları Siyonistlerin Abdülhamid’e olan düşmanlıklarının ilk tohumlarını atmıştı. O günleri yaşayan Mustafa Turan (Bey) hatıralarında Siyonistlerin Abdülhamid’le olan diyaloglarını ve daha sonraki gelişmeleri şöyle anlatıyor:

1893 baharında Siyonist cemiyetin kurucusu Theodor Herzl, bu konuda görüşmeler yapmak için İstanbul’a gelmiş, Hahambaşı Moşe Levi ile beraber Yıldız Sarayı’nda Abdülhamid’in karşısına çıkmışlardı:

"Padişahımız hazretlerine, Yahudi kullarından bir istirham sunmaya geldik. Bu sadık kullarınız Mukaddes Filistin’e yerleştirilmeleri için emirlerinizi bekliyorlar. Ve bir şükran armağanı olarak beş milyon altın kabul buyurmanızı arz ediyorlar."

Halbuki Sultan Abdülhamid, onların planlarını çoktan haber almış ve cevabını çoktan hazırlamıştı. Sonuç; gelen heyetin saraydan hemen kovulması oluyor, çıkarılan bir fermanla Yahudilerin Filistin’e yerleşmeleri yasaklanıyordu. İşte masonlar ve Siyonistler bunlardan dolayı Abdülhamid’e düşmandılar. Abdülhamid’e karşı mücadele de böyle başlamış oluyordu… Önce Balkanlar karıştırılıverdi… Sırp ve Bulgar çeteleri desteklendi, kışkırtıldı. Sonra, Taşnak komitesince plan kurdurtulup Yıldız’da Cuma selamlığında Abdülhamid’e karşı suikast planlandı. Suikastte Abdülhamid kurtulmuş ama birçok asker şehit olmuştu. Bu suikastte başarısız olan masonlar-Yahudiler çalışma alanlarını Paris’e kaydırdılar. Çünkü Paris’te birçok Jön Türk vardı. Siyonistler Jön Türkler’e her türlü desteği vermeye başladılar. Yayın ve diğer faaliyetleri oluşturulup Abdülhamid aleyhine kampanyalar başlattılar. (Mustafa Yalçın, Jön Türkler’in Serüveni, İlke Yayınları, İstanbul, 1994, s.186-187)

Abdülhamid’in bu kararlı tutumu üzerine Yahudilerin tek çıkış yolu onun iktidarına ivedilikle son vermek olacaktı. Herzl "Siyonizmin amaçlarına ulaşabilmesi için Osmanlı’nın dağılmasını beklemeliyiz" diyordu. Bunun için de ilk hedef Abdülhamid’in tahttan indirilmesiydi. Abdülhamid’i dış müdahalelerle düşüremeyeceğinin farkında olan Herzl, bunun için devlet içinde güçlü bir kuruluşla işbirliği yapmayı tercih etti. Amacına en uygun kuruluş, Jön Türk hareketinin uzantısı olan İttihat Terakki Cemiyeti’ydi. (Harun Yahya, Siyonizmin Dünya Egemenliği Politikası)

İttihat Terakki Cemiyeti’nde önemli bir etkiye sahip olan grupların biri Selanik’li Yahudi kökenliler, yani dönmelerdi. Bu isimler Abdülhamid’i devirmek için uluslararası finans çevrelerinden yardım sağlamaktaydılar. Cemiyetin diğer bir yardım kaynağı ise Mısır Cemiye-i İsrailiyesi’ydi. Mısır’da bulunan Yahudilerden oluşan bu cemiyet, Jön Türklerin çıkarmış olduğu yayınların Mısır’da kolayca dağıtılmasına yardımcı oluyordu.

Devlet sınırları içindeki Siyonist ve mason hakimiyetinin farkına varan Sultan Abdülhamid, kendine bağlı olarak kurmuş olduğu istihbarat örgütü vasıtasıyla masonları sıkı takibe aldı. Selanik’te bu gelişmeler olurken, masonlardan büyük bir tehlikenin geleceğini hisseden Abdülhamid, mason localarını denetim altına almaya çalıştı. 1894 yılından sonra localarda neler konuşulduğu ve orada yapılan faaliyetlerin içeriği konusunda bir örgütlenme kurmuştu. Osmanlı üzerinde güçlü etkisi olan Ser Locası, Abdülhamid’in etkili istihbarat çalışmalarına fazla dayanamayarak kapanmak zorunda kaldı.

Mynet Blog WordpressMU alt yapısını kullanmaktadır.