Mynet | Blog Anasayfa | Email
Favorilerime Ekle | Giriş


Kategori : 'Tarih'

Türk kültürünü koruyan “ermeni mahallesi”

10 Mayıs 2008 Cumartesi Yorum yok »

Farkında mısınız bilmiyorum ama sanki içeride yaşamayı daha fazla sevmekteyiz.

Gönüllü bir ev tutukluluğunu seçmişiz.

Bahar gelmiş geçmekte.

Dışarıyı arada ne kadar özlediğimi fark ediyorum.

Ne ki bitirilemeyen işler her seferinde karşıma dikiliyor.

Eğer yine farkında iseniz sokaklarda fazla insan yok.

Televizyonun eve bağladığı kitlelerden arınmış dışarı; bencil gönülleri yeterince suvarıp, etrafı, tabiat severlere bırakmakta aslında.

İşte dün kendime bir gün ayırdım.

O çok önemli arkadaşımı; fotoğraf makinemi yanıma alıp farklı bir mekâna yola çıktım.

Yıllardır, boğaziçini vapurla geçtiğim de gördüğüm Beykoz’ un tepesini merak ediyordum.

On çeşmelerden yukarı doğru yokuş gözümü korkutsa da; “ dayan dizlerim dayan” dizeleri eşliğinde saklı cennete ulaştım.

Meğer sadece baharın, kuş seslerinin, bahçelerdeki leylakların izini sürmemişim.

Zaten yakın geçmişte İstanbul’da elde kalan son bahçeleri de görmeye gideceğiz.

Beni bekleyen sürpriz, eski Türk evlerinin, ahşap mimarinin bozulmadan ayakta kalışı idi.

Sabahın erken saatlerinde gözlerime inanamayarak, sevinçle görüntüleri evdekilere ulaştırmak için basıyordum deklanşöre.

Üstelik hâlâ pencerelerinde kafesleri olan evlerdi bunlar.

Camlarında rahibe işi ya da ucu dantelli perdeleri bile duruyordu.

Bir Botiçelli ya da Monet tablosu seyrediyormuşçasına hayran hayran cumbalarını daha iyi görmek için çöktüğüm tümsekte, işlerine giden insanlar da şaştılar halime.

Baktığım yere onlar da kafalarını kaldırıp incelediler.

Bir şey gördüklerinden şüpheliyim ya.

Ama o sokağın insanları çok şanslılardı.

Bir terapi gibi gelmeli idi, maziyi anlatan bir sokakta yaşamak.

Şahnişleri, süslemeleri, kafesli pencereler önüne dizilmiş sardunya saksıları ile ne büyük bir estetikti öyle.

İlk fırsatta yine gelirim düşüncesi olsa da, kolay kolay ayrılmak istemiyordum.

Hâlâ yan yana iki kapının muhafazası, haremlik selamlık olarak ayrı ayrı girilen bir geçmiş zaman musîkisini ne çok anlatıyordu.

Ne acılar görmüşlerdi kim bilir. Ne sevinçler yaşamışlardı.

Hangi düğünlerin, bayramların tanığı idi, bu güngörmüş eski zaman hanımefendileri ya da beyefendileri gibi soylu duruşları ile etrafa esenlik veren yapılar.

Şimdiki ruhsuz binalarla aralarında fersah fersah fark vardı.

Adeta şen şakır, mutlu huzurlu, imanlı tokgözlü bir büyük ruhun dışa vurumu idi duruşları.

Boşuna bekliyorum camdan uzanacak beyaz örtülü bir eski zaman hanımefendisini.

Ya da kâtip kılıklı birinin evinin kapısını açıp, kibar bir yürüyüşle işine gideceğini.

Evin bedenine şefkatle inşa edilmiş kuş köşküne serçeler girip çıkıyor.

Alınlığa yerleştirilmiş besmele ve Ayet el Kürsi’yi selamlayarak yavrularına rızık taşıyorlar.

Ahşap evlerin ahvalini çözmek için, beton binalarda yaşayan komşularına soruyorum.

Tanıyorlarmış sahiplerini.

Ermeni imişler.

Şaşırıyorum. O sokak “ermeni mahallesi” imiş meğer. Aslında eski ahşap Osmanlı stili ev çokmuş ama sahipleri olan Türkler, yakıp yıkıp bol para getiren apartman ya da villalara dönüştürmüşler.

Eski evlerin sahibi olan Ermeniler, şimdi başka yerlere gitseler de, bizlere bir iyilik yapıp, evlerini yıkıp beton apartmanlara çevirmemişler, eski siluetleri ile yerlerinde bırakmışlar.

Kültürel zenginliğimizi bazen biz ahmakça koruyamazken, aklımızdan bile geçmeyen insanlar özenle saklayabilmekteler.

Mine Alpay Gün…

İslâm’ın Avrupa’daki tarihi

29 Nisan 2008 Salı Yorum yok »

İslâm’ın Avrupa’daki tarihi



Avrupa ile İslâm medeniyetleri, birbiri ile yakın ilişki içerisinde olmuş iki medeniyettir. Önce İber yarımadasında kurulmuş olan Endülüs Devleti, daha sonra Haçlı Seferleri ve Osmanlı’nın Balkanları fethi, Avrupa ve İslâm toplumları arasında düzenli bir etkileşime neden olmuştur. Ortaçağ karanlığı içine gömülmüş olan Avrupa’daki gelişme ve ilerleme hareketlerinin asıl öncüsünün İslâmiyet olduğu bugün pek çok tarihçi ve sosyolog tarafından da dile getirilmektedir. Tıp, astronomi, matematik gibi alanlarda Avrupa’nın oldukça geri olduğunun bilindiği dönemlerde Müslümanların engin bir bilgi hazinesine ve gelişmiş imkanlara sahip oldukları bilinmektedir.

Avrupalıların, İslâmiyet’in hayatlarında önemli bir yeri olacağının farkına vardıkları ilk olay Hz. Ömer’in Kudüs’ü fethidir. Bu gelişmeyle birlikte Avrupa, ilk defa İslâm’ın genişlediğinin ve kendi sınırlarına doğru ilerlediğinin farkına varmıştır. Bu fetihten dört yüzyıl sonra gerçekleştirilecek olan Haçlı Seferlerinin de ana gerekçelerinden birisi, Kudüs’ün Müslümanlardan geri alınabilmesidir. Bu amaçla yola çıkan Haçlılar, seferler sırasında çok önemli bir kazanç daha sağlamışlardır. Müslüman dünyasıyla kurulan bu temas, Avrupa’da yeni bir dönemi başlatacak olan ilk gelişmedir. Karanlık, savaş ve kavgalarla dolu, despotizmin hakim olduğu Avrupa, Müslüman dünyasında çok ilerlemiş bir medeniyet ile tanıştı. Müslümanlar tıp, astronomi, matematik gibi alanlarda olduğu kadar sosyal yaşamda da son derece medeni ve refah bir hayat sürmekteydiler. Bununla birlikte çoğulculuk, hoşgörü, uzlaşma, merhamet, fedakarlık gibi o dönemin Avrupası’nda pek rastlanmayan değerler tüm toplum tarafından dini sorumluluk duygusu ile yaşanan güzel ahlâk özellikleri idi.

Haçlı seferleri bir yandan devam ederken, Avrupa toplumları Müslümanlarla, Haçlı seferlerinin yapıldığı topraklardan çok daha yakın bir bölgede, kendi kıtalarının güneyinde birebir ilişki içindeydiler. İber yarımadasının Müslümanlar tarafından fethedilmesinin ardından bu topraklarda kurulan Endülüs devleti, 15. yüzyılın sonlarına kadar Avrupa üzerinde büyük bir kültürel etki yaptı. Endülüs devletinin Avrupa üzerindeki etkisini inceleyen pek çok tarihçi, sosyal yapısı ve ulaşmış olduğu medeniyet seviyesi Avrupa toplumlarının çok ilerisinde olan bu devletin, Avrupa medeniyetinin gelişiminde en önemli faktörlerden birisi olduğu konusunda hemfikirdir. Ünlü İspanyol tarihçi Blasco Ibanez, Müslümanların İspanya’da inşa ettiği bu medeniyeti şu sözlerle dile getirmektedir: İspanya’da yenilenme kuzeyden değil, Müslüman fatihler vasıtasıyla güneyden geldi. Bu gelişme bir fetih olmanın çok daha ötesinde bir medeniyet hamlesiydi. Bu sayede İspanya’da 8. ve 15. yüzyıllar arasında bütün Ortaçağ boyunca Avrupa’nın bilinen en zengin ve en parlak medeniyeti doğup gelişti. Bu dönemde kuzeydeki halklar din savaşları yüzünden parçalanmakta ve kana susamış vahşi (barbar) sürüler halinde hareket etmekte iken, Endülüs toplumu otuz milyonu aşmakta, o dönem için çok büyük olan bu nüfus yapısı içinde her ırk ve din grubu ahenk içinde hareket etmekte ve toplum çok canlı bir nabız atışı sergilemekteydi.

İngiliz tarihçi John W. Draper ise Endülüs Müslümanlarının sahip oldukları medeniyeti şöyle anlatır: 700 sene sonrasında bile Londra’da bir tek sokak lambası bulunmazken… Sonraki uzun asırlar boyu Paris’teki evinin eşiğinden yağmurlu bir günde sokağa adımını atan bir Parisli ayak bileklerine kadar çamura batarken, aydınlık ve temiz sokaklarıyla Endülüs kentleri pek ileri ve gelişmiş bir görünüm arz ediyordu.

1492 yılında Müslümanların elinde kalan son toprak olan Granada’nın (Gırnata) da kaybedilmesiyle Endülüs Devleti tamamen sona erdi. Ancak Avrupa bu defa da Balkanlar üzerinden gelen Müslümanlar ile karşı karşıyaydı. Osmanlı İmparatorluğu birbiri ardına gelen fetihlerle Balkanlarda ilerlemeye başlamış, bu arada Balkan halkları da gruplar halinde İslam’a dönmüşlerdi. Bu dönüş hiçbir zaman zorlama ve baskı yoluyla gerçekleştirilmemiş, Osmanlı’nın yaşattığı İslâm ahlâkı zaman içerisinde bu ahlâka şahit olanların kendi istekleriyle İslâmiyet’i tercih etmelerini sağlamıştır. Osmanlı, Kur’an ahlâkının gereği olan adalet, eşitlik, hoşgörü ve merhamet üzerine bina ettiği medeniyeti ile 400 yıl boyunca Balkanlar’da kalmıştır. Osmanlı’nın Balkanlar’da kurduğu medeniyetin izleri bugün dahi ayaktadır. (Bu eserlerin büyük kısmı Bosna savaşı sırasında Sırp ordu birlikleri ve milisleri tarafından tahrip edilmiştir, ancak bu tarihi gerçekleri değiştirmez). Osmanlı’nın, hoşgörü, uzlaşma ve çoğulculuk üzerine kurduğu bu medeniyet, İslâm’ı Avrupa’nın önemli bir parçası haline getirmiştir. Bugün de Avrupa Müslümanlarının oldukça büyük bölümü Balkanlar’da yaşamaktadır.
Gülay Pınarbaşı
www.gulaypinarbasi.com

Bu âyini protesto ediyorum!

27 Nisan 2008 Pazar 1 Yorum »

Bu âyini protesto ediyorum!

Çanakkale kara savaşlarının yıldönümünde, her yılki gibi, “emperyal” ülkelerin, kendi askerleri için yaptıkları ayin, her seferinde beni düşündürür.

Oraya gelen “kimi Hintten, kimi bilmem ne bela” olarak Akif’in şiirinde yerini bulan saldırının ölüleri için şehid denmesini de, onlar için âyin yapılmasını da, askerlerinin sert adımlarla yürüyerek borazan çalmasını, bayrak çekmesini de protesto ediyorum.

Onlar oraya Çanakkale’yi savunmak için gelmediler. Ülkesini savunan bir avuç kahraman Türk askerinin (67. alay) imha edişlerini, kendilerinin de yenilişlerini anmak için geldiler ama bunu zafer gibi kutluyorlar.

Yeni Zelanda’nın mı, Avustralya’nın mı, temsilcilerinden birinin gür sesiyle okuduğu İstiklal Marşı’nı “saygı” ile karşıladım, kabul, ama onlar ayinlerini kendi ülkelerinde yapmalıdırlar. Atatürk’ün dediği gibi, evlatları artık bizim evlatlarımız olmuştur ve Mehmetçikle koyun koyuna, huzur içinde uyumaktadır.

Eskiden, âyinden sonra Çanakkale sokaklarına yayılırlar ve türlü sarhoşluk gösterileri yaparlardı. Şimdi yapmıyorlar herhalde, yapıyorlarsa da benim haberim yok. Bütün bunları, kendi ülkelerinde yapmalıdırlar.

Biz, Plevne’ye gidiyor muyuz, şehidlerimize yerinde ayin yapmak, hatta tören yapmak için? Birinci Dünya harbinin çeşitli cephelerinde verdiğimiz şehitler için Medine’ye, Yemen’e, Kafkasya’ya, Galiçya’ya, Balkanlar’a gidiyor muyuz? Böyle bir âdet, dünyanın hangi ülkesinde var?

***

Onlar, müstevliler (istilacılar) idiler ve bu amaçla Çanakkale’ye geldiler, bu amaçla Çanakkale’ye çıktılar. O koyun adının da Anzak olmasını hayretle karşılıyorum. İyi hâtıralar için bir yere isim koyulur. Anzakların çıkarma yaptığı yere, o çıkarmayı püskürten paşalarımızdan birinin adı verilmeli, yahut doğrudan doğruya Mehmetçik koyu denmeliydi.

Konuşmalarında bir tek kere bile savaşın sebebinden bahsetmiyorlar. Bu sırtlan saldırısını sanki insani sebeplerle yapılmış bir savaş gibi gösteriyorlar. Türkler orada haksız bir müdafaa yapıyor gibi, şafakta ufuklara yaşlı gözlerle bakıyorlar.

İstilacılar istila yürüyüşleri, müzikleri ve heyecanlarıyla orada rap rap yürümekte, bayrak göstermektedirler. Çanakkale’de sadece mevlitlerle, hatimlerle yapılacak bir ibadet haklı bir ibadet olur. Üstelik bu işe çok sarılan sahip çıkma telaşında olan iktidara da küçük Anafarta köyündeki şehid kafa taslarını, bacak ve kol kemiklerini hatırlatmak isterim. Bunlar ortada duruyor ve ordan burdan hâlâ çıkıp bizi utandırıyorlar.

Ben turistlerden bahsetmiyorum. Onlar istedikleri kadar gelsinler. Ben askeri kıyafetleri, bayrakları, borazanları ve marşlarıyla şekillenen bir istila görüntüsünden bahsediyorum.

Afet ILGAZ

88. YIL

24 Nisan 2008 Perşembe Yorum yok »

 

Milli  iradenin tecelligâhı olan Yüce Meclis’imizin açılışının 88. yılındayız. 23 Nisanı aynı zamanda dünya çocukları için bayram şeklinde kutluyoruz. Çok yerinde bir girişimdir…
Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin 1. dönem meb’uslarını, rahmet, şükran ve büyük saygı ile anıyoruz.
Osmanlı Meclis-i Meb’usânı, henüz seçilmiş milletvekilleri ile İstanbul’da toplanmıştı. 16 Mart 1920 günü, süngülü İngiliz askerleri tarafından basıldı. İleri ve lider durumundaki milliyetçilerden (meselâ Rauf Orbay, Ziya Gökalp, Süleyman Nazif) seçtiklerini, sömürgeleri Malta adasına sürdüler. Bu son Osmanlı Meclisi’ne Erzurum milletvekili olarak giren Mustafa Kemal Paşa, tehlikeyi sezmiş, İstanbul’a gelmemişti. İngilizlerden kurtulan milletvekillerini Ankara’ya çağırdı. Eksik milletvekilleri için yıldırım hızıyla seçim yaptırdı. 18 Mart’ta dağıtılan Meclis 1 ay 6 gün sonra Ankara’da Türkiye Büyük Millet Meclisi adını alarak toplandı. Atatürk’ün ne derecede hızlı davranabildiğinin misallerinden biridir. Millî Mücadele’yi millî iradeye dayandırarak meşru kılmak şarttı.
Osmanlı Meclisi’nin İstanbul’da tek muhalif çıkmadan oy birliği ile kabûl ettiği Misak-ı Millî’yi Ankara’da Türkiye Büyük Millet Meclisi, virgülüne dokunmaksızın aynen benimsedi. Orada belirtilenler gerçekleştirilmeden dağılmayacağına and içti. Mustafa Kemal Paşa’yı Meclis başkanı seçti. Kurtuluş Savaşımız, böylesine bir millî irade ile gerçekleşecektir. Türk, ateşle imtihan edilecek ve kazanacaktır. Kutluyoruz…
(YILMAZ ÖZTUNA / TÜRKİYE)

Birinci Meclis’i Kutlarken…

24 Nisan 2008 Perşembe Yorum yok »

 

Bugün TBMM’nin kuruluşunun tam 88’inci yılı. Birinci Meclis’le ilgili çok şey söylendi, söyleniyor. ‘Kurtuluş Savaşı’nı yapan Meclis’
‘Egemenliği ulusa veren Meclis’
‘En demokratik Meclis’
Bu tanımların doğruluğu, biraz da tarihsel gerçeklere nasıl bakıldığıyla ilgilidir. ‘Doğru da ne kadar doğru’ sorusunun yanıtlarıyla ilgilidir. Kurtuluş Savaşı’nın önderi Mustafa Kemal, kurtuluşun, ancak milletin de katılımıyla başarıya ulaşabileceğini biliyordu. Millete mal edilmeyen bir direnişin, dönemin en güçlü işgacilerine karşı yeterli olmayacağını biliyordu. Biliyordu, çünkü, genç bir subay olarak yer aldığı Osmanlı ordusunun, millet desteği olmadan Balkan Savaşları’nda nasıl perişan olduğunu görmüştü. ‘Saltanat’ların sonunun geldiğini de görmüştü. O Meclis’te gerçekten ve inanarak ‘ulusal egemenlik’ yanlısı olanlar, bir avuç azınlıktı.
(HİKMET BİLA / CUMHURİYET)

Devlet-i Âl-i Osmanî

7 Nisan 2008 Pazartesi Yorum yok »

 

Seyh Edebali, Yunus Emre, Geyikli Baba, Abdal Murad, Abdal Mehmed, Emir Sultan, Somuncu Baba, Muhammed Muhyiddin Uftade, Ahmed Gazi, Suleyman Celebi, Haci Bayram Veli, Aksemseddin, Molla Fenari, Molla Husrev, Molla Gurani, Zenbilli Ali Efendi, Yahya Efendi, Ibni Kemal, Ebu’s-Suud Efendi, Aziz Mahmud Hudayi, Mehmed Emin Tokadi, Sumbul Sinan Efendi, Merkez Efendi, Ebul Vefa ve daha nice gonul ve mana erlerinin ve alimlerin destegini alan Devlet-i Ali dunya kultur ve medeniyetinin ilerlemesine sebep olmustur.

 

Osmanli Devlet-i Alisi hukumdarlari icinde Osman Gazi Hazretleri saffet ve ictenligiyle adeta bir semboldur. Osman Gazi, butun hayatini cadirda gecirdi ve bir cadirda oldu.

 

Orhan Gazi secaat ve cesaret-i imaniyesiyle ona yakin bir vaziyettedir.

 

Yildirim, Murad Hudavendigar, Fatih, Yavuz, Kanunî hep "İla-yi Kelimetullah" yolunda olmustur.

 

Murad Hudavendigar hem mukemmel bir devlet reisi, hem mukemmel bir ordu komutani, hem de incelerden ince bir Hak dostudur. O, devamli surette ordusunun basindadir. Edirne’yi alir ve Trakya ilk defa bize onun zamaninda acilir. Bir gun hocasina gelir ve "Sizler nasil oluyor da ilk tekbirde Kabe’yi gorebiliyorsunuz; ben senelerdir ugrasiyorum buna ancak 2. veya 3. tekbirlerde muvaffak olabiliyorum." der. Islam’in izzeti ve kendi sehadeti icin Cenab-i Hakk’a niyazda bulunur ve o gun muradina ermis 1.Murad sehit olur.

 

2.Murad Fatih’i sinesinde yetistirmis, Ehlullah’tan bir zattir. Allah’in veli kulu Haci Bayram Veli Hazretleri’nin bir dedigini iki etmemis, Fatih’i yetistirsin diye Aksemseddin’i oraya gondermistir. Dini ilimler ve tasavvufa dilbestedir, devlet islerinden de iyi anlamaktadir. 2.Murad ordunun ihtiyaci icin zenginlerden varlik vergisi almamistir. "Askerin bogazina helal lokma girsin, baskasinin hakki karismasin yoksa gazada zafer olmaz" demistir.

 

Fatih, zirve insanlardandir. Istanbul’un fethi Fatih’e nasip oldu.  Efendimiz (aleyhissalatu vesselam) Istanbul’un Islâm eliyle fetholacagini ve Hazret-i Sultan Mehmed Fatih’in yuksek bir makama sahip oldugunu haber vermistir.

 

Yavuz ise ayri bir destan insandir. Yavuz, hep bir muharebeden digerine kosmustur. Bir pencede dunyanin odunu koparan insan gece olup da Rabb’iyle munasebete gecince, tepeden tirnaga bir abid ve zâhid kesilmektedir. Yavuz Sultan Selim’in naasi yikanirken sag eli ile iki kere avret yerini orttugu gorulmustur. Efendimiz’in (aleyhissalatu vesselam) oku, yayi ve bazi hatiralari Topkapi Sarayi’nda gozlerimize nese ve sevinc saliyor. Yavuz, getirip yerlestirdigi o mukaddes emanetlerin basinda bir an durmadan, gece gunduz Kur’an-i Kerim okuttu.

 

Kanunî de buyuk insandir. Buyuk bir seferden donunce, kalbine gurur girmesin diye o geceyi bir izbede gecirecek kadar, muhasebe ve ic murakebesine sahiptir. Cin ve insin muftusu, buyuk mufessir Ebu’s-Suud Efendi onun Seyhulislamidir.

 

Uc kitada hukumran olan Devlet-i Osmaniye’nin sultani Sultan Ahmed, Rasulullah’in (aleyhissalatu vesselam) mubarek ayaginin bastigi camur kalibini tacina sorguc yapmayi dusunuyor ve: "N’ola tacim gibi basimda gezdirsem kadem-i pakini" diyerek tebcilde bulunuyordu.

 

Osmanli Devleti’nin yikilmaya yuz tuttugu bir donemdeki Osmanli hukumdari Sultan Mehmed Resad bir rahatsizliktan dolayi ameliyat olacagi zaman, kibleye yonelip ellerini ulu dergâha acarak, "Ya Rab! Milletimin ve memleketimin butun butun mukeddesatini hayirlara emanet et ve yonlendir! Eger memleketim ve milletim icin zararli olacaksam beni bu ameliyat masasindan kaldirma!" diyerek butun samimiyetiyle Rabb’ine munacatta bulunmustu.

Bilinmeyen yönü ile “EVANJELİST” Amerika

4 Nisan 2008 Cuma 1 Yorum »

Hazırlayan: Taha Kurutlu

Hazırlayan: Taha Kurutlu

1. Bölüm

Amerika dedikleri

Bugün dünya üzerinde halkların sevmediği hatta nefret ettiği soykırımcı, zalim, emperyalist bir Amerika’yı kimler insanlığın başına bela etti? Bu sorunun cevabını yine Amerikan Başkanı Bush’dan alalım; henüz 3-4 yıl önce tüm dünyanın, NATO’nun, BM’nin gözü önünde Irak’a giren Amerika binlerce masum insanı katlederken Amerikan Başkanı Bush operasyondan saatler önce “ bu bana tanrının emridir..” diyordu.

“Bugün milyonlarca Amerikalı, elektronik gözlerin, elektronik kulakların, bilinmeyen ve bilinemeyen ispiyonların, yalan makinelerinin, gizli ses kayıt aygıtlarının, bürokratik soruşturmaların oluşturduğu kola-hamburger ve fuhuşla yemlenen bir akvaryumda yaşamaktadır. 

(Vance Packard – Zor Devlet kitabının yazarı)

Dünyada hiçbir devletin kafa tutmaya muktedir olamadığı sistem, insan haklarının, özgürlüklerin, silahın, paranın, gücün simgesi Amerika… Tabi bunlar sadece birilerinin kitlelere karşı duyurulmasını istedikleri kavramlardan ibaret. Aslında Amerika denen yapının, ne olduğu incelendiğinde zahirde Amerika diye bir olgunun olmadığını anlamak aşikar. İstihbaratından devlet yönetimine, dini inancından enternasyonal kuruluşlarına kadar aslında sadece kağıt üzerinde olan bir Amerika olduğunu biliyor muydunuz? Yani arkasında varolan apaçık bir Siyonizm gerçeğini. Öncelikle bu tezimizin bir siyasi kurgulama ya da ideolojik hayal ürünü olduğunu düşünenler olabilir ancak perdenin arkasına biraz dikkatlice baktığımızda aslında Amerika’yı insanlığın kıyımında kullananların bu gerçeği hiç de gizlemediklerini görmekteyiz. Amerikan devletinin yapısını ve mahiyetini anlamak için öncelikle bazı gizli gerçekleri gün yüzüne çıkarmalıyız. Mondializm(siyonizmin kökeni) ve Siyonizm gerçeği…

Bugün dünya üzerinde halkların sevmediği hatta nefret ettiği soykırımcı, zalim, emperyalist bir Amerika’yı kimler insanlığın başına bela etti? Bu sorunun cevabını yine Amerikan Başkanı Bush’dan alalım; henüz 3-4 yıl önce tüm dünyanın, NATO’nun, BM’nin gözü önünde Irak’a giren Amerika binlerce masum insanı katlederken Amerikan Başkanı Bush operasyondan saatler önce “ bu bana tanrının emridir..” diyordu. Ancak kimse bu sözün ne manaya geldiğini anlayamadı herkes bir başka açıklama olan “ bu bir demokrasi operasyonu” sözüne odaklandı. Evet bu sadece gösterilen sebepti. Aslında Amerikan Başkanı Bush’un “tanrının emri” sözleri tesadüf değildi. Nitekim F. D. Roosevelt “Politikada hiçbir şey tesadüfi değildir. Bir şey vuku buluyorsa o hadisenin önceden planlandığından emin olabilirsiniz” demesi bunun en güzel örneği idi. Bush bir şeyleri gerçekleştirmek için tanrıdan emir aldığını dünyaya haykırmaktan çekinmemişti. Peki neydi Bush’un bahsettiği bu görev işte bu aşamada cevabı, Amerika’nın kurulduğu dönemlerde aramak lazım.

Amerika’yı kimler kurdu

 İngiltere’nin sömürüsü altında ezilen, yaşama şansı kalmayan yerli halk İngiltere’den kaçarak Amerika kıtasına yerleşti ve bir devlet kurdu. Resmi tarihin anlatımı ile sözgelimi 1774’te Amerika bağımsızlığını ilan etmiş ve Amerika diye bir kavram ortaya çıkmıştı. Buraya kadar olay baskı altındaki bir halkın kurtuluşu olarak dramatize edilse de hiç kimse sömürüden kaçarak Amerika’ya giden halkın yerli halka yaptığı sömürüden bahsetmez. Konunun orası başlı başına bir tez olacağından konumuza dönüyor ve Amerika’yı kuran zihniyeti anladığımızda o konunun da aydınlanacağını umuyoruz. Yeni kurulan Amerika acaba neden ve kimler tarafından kuruldu.

Yahudilerin Tevrat’ta kendilerine vaat edilen dünya krallığını kurmaları için kullandıkları en etkili silah para ve siyasettir. Kendilerinden güçlü devletlere savaş açıp onları işgal edeceklerine daha etkili bir sistemle o devletlerin idari ve siyasi mekanizmalarını ele geçirme yoluna başvurmuşlardır. Kilit noktalara Masonları, Yahudileri ve Yahudi sempatizanlarını yerleştirmişlerdir. Bu doktrini ise kutsal kitapları (muharref) Tevrat’ın şu ayetlerinden almaktadırlar; “Ve ecnebiler senin duvarlarını yapacaklar ve kralları sana hizmet edecekler.(İşaya böl. 60/10). Ve krallar sana uşak olacaklar … yere kapanıp ayaklarının tozunu yalayacaklar.(İşaya böl. 49/23).”

Böylesine aşağılayıcı bir tavırla yaklaştıkları diğer milletleri sömürmek onları kullanmak Yahudilerin kutsal kitap olarak kabul ettikleri muharref Tevratlarının onlara vaat ettiği “Arz-ı Mev’ut” yani vaad edilmiş toprakları alıp dünya krallığını kurmaları için şarttır.

Amerika tarih sahnesine çıkmadan önce işte bu emellerin merkezi, “üzerine güneş batmayan devlet” Britanya idi. O dönemde tapınak şövalyeleri olsun burjuvazi sınıfı olsun ve diğer aristokratlar olsun hepsi siyonizm etkisi altında idi.(19. yy.) Mason ve Yahudi başkanlar İngiltere’yi adeta Siyonizm’in kalesi haline getirmişti. Hatta başbakan Benjamin Disraeli döneminde İngiltere isminin İsrail olarak değiştirilmesi İngiliz parlamentosunda oylamaya sunulacak kadar ileri gidilmişti.  İngiltere’yi böylesine etki altına alan Yahudi ve masonlar Amerika’yı da kuranların ta kendisidir. Amerika birleşik devletlerinin Chicago bölgesinde duran Amerika’nın kurucusu üç kişiyi simgeleyen heykeldeki portrelerden birisi ilk devlet başkanı George Washington, birisi Yahudi banker Robert Morris diğeri ise Yahudi Haym Salomon’dur. Amerikan ihtilali bu iki Yahudi’nin yaptığı büyük para yardımları ile gerçekleştirildi. Ve Amerika daha kuruluşundan itibaren ilk düğmesini yanlış iliklemişti. 

Amerikan bağımsızlık beyannamesini imzalayan 56 kişiden 53’ü masondur. İhtilalin fikir babalığını yapan sevk ve idare eden Benjamin Franklin de Yahudi ve masondur. Bu tezlerin doğruluğunu yine mason yayını olan Mimar Sinan dergisinde şu ifadelerle görüyoruz; “Kardeşlerim masonluğun etkisi önce 1774’te Amerika’nın bağımsızlığında ve 1789’da Fransız devriminde görülmüştür. Bu hareketlerin başlarında bulunanlar da kardeşlerimizdi.” İngiltere o dönemde ilkeleri İncil ve dini sembollere dayanan bu devlete “muhafazakarların kurduğu devlet” diyordu. Bunun sebebi ise İngiltere’den kaçan Yahudi asıllı sığıntıların bu adadan göçmelerini Mısır’dan 2. göç gibi görmeleri idi. Yani bu göçden ve kurulan yeni devletten buram buram Yahudi kokusu gelmekte idi.

Bu tarihten sonra Amerika’yı kuran güçler elbette kendi doğurdukları çocuğu öksüz bırakmayacaklardı ve bırakmamalı idiler. Nitekim Amerika üzerindeki planları Abraham Lincoln, Andrew Johnson, Rutherford B. Hayes vb. gibi Yahudi sempatizanı amerikan başkanları ile bugüne kadar süregelmiştir. Skolastik dönemin dini baskılarından kurtulan ve aydınlanma döneminin rahatlığını derinden duyduğunu sanan halklar aslında bindikleri geminin kimler tarafından yönetildiğini anlayamamışlardı.( Hoş bugün de hala tam anlamış değiller). İşin garip tarafına gelince aslında bu Amerika kıtasını Müslümanlar biliyorlardı. Yani Yahudi Kolomb burayı keşfetmeden önce İslam alimleri eserlerinde Amerika’nın varlığından bahsediyorlardı. Ancak ilahi bir cilve burada bir kukla devlet kurmak yine Siyonistlere kısmet olmuştu.

Siyonizm gölgesindeki ABD başkanları

 Amerika’yı kimlerin hangi şartlar altında kurduğuna göz attıktan sonra “kağıt üzerindeki Amerika” tabiri ile ne anlatmak istediğimiz hadiseye dönelim. Siyonist emellerin yeni üssü olarak kurgulanan Amerika üzerinde Yahudi etkisi azalmadan devam etmiştir. Amerikan’ın başına yine onu kuranlar geçerek Siyonist emellerine hız vermiştir. Bunların başında gelen amerikan başkanlarına kısaca değinme ihtiyacı hasıl oldu.

Woodrow Wilson; Wilson çocukluğundan itibaren babası tarafından Yahudi sempatizanlığı ile büyütülmüştü. Sempatizanı olduğu Yahudilerin desteği ile başkan seçildi. Yahudi devletinin kurulması için bir hayli çaba sarf etmiştir. Pek çok Yahudi liderle arkadaşlığı vardı bunların başında ise Theodor Herzl geliyordu. Wilson’a göre kutsal topraklar tekrar oranın asıl sahipleri ile dolmalı idi. Bunun için dünya Yahudilerini İsrail’de toplanmaya davet ediyordu. 

Franklin Roosevelt; Amerika’nın bu başkanı da Amerika halkından ziyade Yahudilerle içli dışlı idi. Dış siyasetini Yahudilerin istekleri doğrultusunda yöneteceğine dair Yahudilere söz vermişti. Onun döneminde Amerika’da Siyonistler en rahat dönemlerini yaşamışlardır.

Harry Salomon Truman; kendisi Amerika’nın 33. başkanı olmakla beraber 33. dereceden de masondu. En yakın arkadaşları ve finans uzmanı siyonistti. Truman’ın Yahudi dostları arasında İsrail devletinin kurucusu ve ilk cumhurbaşkanı Weizmann da vardı. İsrail kurulduktan hemen sonra ilk tanıyan Truman olmuştur. 

 Jimmy Carter; aslen Yahudi’dir. Carter İsrail’e olan bağlılığını her fırsatta dile getirmiştir. Hatta Yahudi liderler ile Beyaz Saray’da yaptığı bir toplantıda şöyle demiştir; “İsrail’i üzeceğime politik hayatıma son vermeyi tercih ederim.”  Bir başka önemli toplantıda ise “İsrail’in başarısı politik bir mesele değil bir inanç meselesidir.” demiştir. Bu gibi tipik örnekler bir hayli fazladır son olarak Amerika’nın 41. başkanı Bush da Yahudi sempatizanı olmakla birlikte başta da tebeyyün ettiğimiz gibi Ortadoğu’da yaptığı işgaller için “bu tanrının bana emridir” demektedir. Carter’in “bu bir inançtır” sözü ile benzeşen bu sözün kaynağı birdir. Bütün bu açıklamalar ve Yahudi bile olmayan başkanlardaki bu tek sesin sebebi “Siyonistleştirilmiş Hıristiyanlık” olan “ Evanjelizm”dir.

2. Bölüm

Hıristiyanlıkta siyonist tahribatı: Evanjelizm

Evanjelizm Yahudilerin üstün ırk fikrini ve kurulacak büyük İsrail’in meşruiyetini Hıristiyan alemine İncil’i kullanarak yutturmaya çalıştığı tahrif edilmiş Hıristiyanlıktır. Yani evanjelikler büyük İsrail’in kuruluşuna yardım edecek, büyük İsrail kurulunca Mesih Hıristiyan aleminin başına geçecek ve dünya hakimiyeti kuracaktır. Bunun için önce büyük İsrail’in kurulması şarttır.

Oligarşik yapının hakim olduğu bir sistem de demokrasiden söz etmek elbette hariçten gazel okumaktan öteye gitmez. Hele belli bir ideolojiye hizmet eden kesim yönetimi bila kaydu şart elde tutuyorsa. Amerika denilen yapının siyasi alanda uyguladığı politik Siyonizm pusulasını yukarıda belirttik. Şimdi ise bunun sebepleri üzerinde duralım. Hıristiyan olan bir Amerika düşünün hatta kuruluş yıllarında İncil yasalarına dayandığı için, İngiltere’nin  “muhafazakarlar devleti” diye tabir ettiği bir devlet nasıl oluyor da Siyonizm’e hizmet ediyor. Bu meseleyi anlamak için öncelikle Hıristiyanlık kavramı üzerinde durmak elzemdir. Bugün Avrupa’da ve Amerika’da  kabul edilen, geçerli ve baskın din olan Hıristiyanlık anlayışının kökeni nereden gelmektedir? Hazreti İsa’ya Allah’ın oğlu mevkisi vererek onu rab edinen bir Hıristiyanlık elbette ahkam-ı ilahiyye ile bağdaşmamaktadır.

“Ben ve baba biriz…”

Örneğin muharref İncil’de geçen şu ayet Hıristiyanlığın kimyevi bir değişimle Emr-i İlahiden çıktığının ispatıdır. “ Koyunlarım sesimi işitir. Ben onları tanırım onlar da beni izler. Onlara sonsuz yaşam veririm; asla mahvolmayacaklar. Onları hiç kimse elimden kapamaz. Onları bana veren Babam her şeyden üstündür. Ben ve baba biriz.”(Yuhanna 10:27/30) Burada İsa (a.s) kendini Allah’ın oğlu olarak görmekte ve “baba ile ben biriz” diyerek haşa Allah’a ortak koşmaktadır. Aklı selim her Müslüman böyle bir safsataya elbette inanamaz. Bu konuda Allah’ın ayetleri açıktır. ( “Andolsun, ‘Gerçekten; Allah, Meryem oğlu Mesih’tir diyenler küfre saptı. Oysa Mesih’in dediği şudur: ‘Ey İsrailoğulları, benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz olan Allah’a ibadet edin.’…” (Maide, 72)

Özünde teslis inancı yatan Hıristiyanlığın Allah’ın şeriatinden koparıldığı artık şüphe götürmemektedir. Aslında halen dört kutsal kitaptan  birisi olarak kabul edilen  İncil aslında hiç olmamıştır. Yuhanna, Matta, Luka vb. İnciller İsa(a.s) sonra insanlar tarafından oluşturulmuştur.  Hazreti İsa (as.) Allah tarafından insanlara şeriatı tebliğ için gönderildiğinde Rabbi tarafından gönderilen vahiy ile insanlara hitap ediyordu. Yani bugün Hıristiyan din adamlarının anlattıkları hatta İncil’de beyan edildiği gibi onlara bir İncil okumuyordu. Zira bu sayfalar İsa (a.s) zamanında toplanamamıştı. Zaten alemlere rahmet efendimiz hazreti Muhammed( s.a.v.) bu eksikliği gidermek için son peygamber olarak gönderilmişti. Bu konu hakkında şu anki İncil yapısını kavramak için şu satırlar büyük önem arz etmektedir;

“İncil hem insani, hem de tanrısal bir kitap”

 “Öncelikle şunu bilmek lazım: Hıristiyanlar yalnızca İncil’e değil Kutsal Kitaba inanırlar. Kutsal Kitap da Eski ve Yeni Ahit olmak üzere iki kitaptan oluşur. Eski Ahit ise Tevrat, (Yasa, Musa’nın beş kitabı) Peygamberler ve Yazılar olarak üçe ayrılır. Her bir bölümün de alt dalları vardır ama bu mevzua hiç girmeyeceğiz. Yeni Ahit ise İnciller (Matta, Markos, Luka, Yuhanna), Havarilerin İşleri, Pavlos’un Mektupları, Diğer Mektuplar ve Apokalips olarak beş ayrı bölümden oluşur.”

 Yukarıda belirtildiği gibi  Hıristiyan aleminin müntesip olduğu İncil bir takım toplama nüshalar ve Pavlos’un mektuplarından oluşmaktadır. Hıristiyanlara göre İncil biraz insani biraz da tanrısal bir kitaptır. Kitabı tanrı ilham etmiş insanlar yazmıştır. Hıristiyanlık Romalılara ve insanlığa bir şeriat olarak indiği dönemde, Kabalacı büyü kitaba inanan Siyonistler, hazreti İsa’nın getirdiği bu şeriatı da tıpkı hazreti Musa’ya yaptıkları gibi kabul etmemişlerdi. Bu yeni şeriatı da tahrip yoluna giden kabalacılar tahriplerine başladılar. Pavlos’la başlayan bu tahrip İznik konsülüne kadar devam etti. Yani Hıristiyanlık bir takım eller tarafından tahrif edilmeye başlandı. Bunun başını Aziz Pavlos çekiyordu. Pavlos hakkında fazla bilgi olmamakla beraber, Hıristiyanlıkta İsa’dan daha fazla itibara sahip olduğu söylenebilir. Hıristiyanlığı İsa’dan sonra bozup bir muharref din haline sokan Pavlos’tur. Gençliğinde hahamlık okuluna giden ve koyu bir Hıristiyan düşmanı olan Pavlos daha sonra Hıristiyan olduğunu söyleyerek bu din üzerinde olmadık tahribatı yapmıştır. Hazreti Musa’nın zamanından kalan bazı emirlerin hükmünü kaldırmaya çalışmış, kilise, günah çıkarma, doğuştan günahkarlık, teslis inançları gibi sapık inançları Hıristiyanlık içine sokmuştur. Aslen Romalı olduğunu iddia etmektedir. Ancak Yahudi olduğu kuvvetle muhtemeldir.

 Peki Siyonistler bunu neden ve nasıl yapmışlardır; “Siyonistler Hıristiyanlık dünyasına yapacaklarını yapmışlardı. Dinin münakaşa götürür cihetlerini ele alarak İsa’nın uluhiyyeti mevzuunu bir münakaşa meselesi yaparak Hıristiyanlıkta şüpheciliğin yani imansızlığın yolunu açmışlar, onları münakaşaya tutuşturmuşlar, fırkalara, mezheplere ayırmışlardı… Yahudi bilahare bu yüksek feragati Hıristiyanlık aleyhine ve Hıristiyanlığı Yahudileştirmek veya dejenere etmek maksadıyla komünizmle tefsir ederek bozmaya teşebbüs etmiştir. (…) Yahudi bu ilerleyişi önlemek için derhal Hıristiyanlığı Yahudi ve Yunan feylesofları vasıtasıyla kendi istediği şekilde teşkilatlandırmak için eline almıştır. (Ziya Uygur, Tarih Boyunca İhtilaller İnkılaplar ve Siyonizm, 4. Baskı, sf, 180- 181- 182, Divan Yay., İst.)

Hıristiyanların kafasını karıştıran yalanlar

 Yukarıda beyan edilen birçok örnek gibi mesela Yahudilerin Hıristiyanlar üzerinde oynadığı ilginç bir başka oyun da “Meryem Ana Mezarıdır”. Yahudiler çocuklarını doğumlarının 9. günü sünnet ederler. 13. yaşı çocuğun rüşd yaşı sayılır. Yahudiler Kudüs’ü ele geçirdikten sonra sünnetsizliklerinden dolayı mundar addettikleri Hıristiyanların mukaddes Kudüs toprağına ayak basmalarını doğru bulmamışlardır. Ancak bu fikri açıkça beyan etmekten kaçınmışlardır. Bu sebeple bir hileye başvurarak “Meryem Ana Mezarının” Kudüs’te değil Türkiye de Efes’te olduğuna dair bir yalan icat etmişlerdir. Bu yalan sünnetsiz olan Hıristiyanların bundan sonra Kudüs’e gelmelerini ve kutsal topraklara basmalarını engelliyordu. Hıristiyanlar Kudüs’ kendilerince hacı olmak için gidiyorlardı. Ancak 2000 yıl sonra bir Yahudi kızının rüyasında Meryem Ana’yı görmesi ve mezarının Kudüs’ değil Türkiye’de olduğunu söylemesi ile Hıristiyan aleminin kafası allak bullak olmuştu. Bu numarayı çok da inandırıcı bulmayan papalık sonuçta rüyayı gören kızı azize ilan ediyor ve rotayı değiştiriyordu. Bu Meryem Ana olayından sonra papalık Yahudilere bir taviz daha veriyordu ki şöyle; Pazar günleri Katolik kiliselerinde yüzyıllardır süregelen bir dua okunurdu. Bu dua da Hazreti İsa’yı çarmıha geren Yahudiler lanetlenirdi. 1968 yılında papalığın emri ile Yahudileri lanetleyen bu dua kaldırılmıştı. Burada siyonizmin Hıristiyanlık üzerindeki etki alanını açıkça görmekteyiz.

Siyonistler, Hıristiyanları köleleştiriyor

 Konumuz Amerika üzerinde yoğunlaştığından bu konuyu son zamanlarda ses getiren incelemeler yapan yazarlara bırakıyoruz. Burada anlatmak istediğimiz konu Hıristiyanlığın özünde olmayan birçok kavramın (aforoz, haç, kilise, İncil, günah çıkarma vb.) Siyonist kökenli ellerle Hıristiyanlık içine sokulması gerçeğidir. Büyük dünya krallığı kurulduktan sonra Mesih’in tekrar geleceği ve Hıristiyan aleminin başına geçerek dünyayı feth edeceği inancı Siyonistlerce ortaya atılan evanjalist fikrin temelidir. Siyonistler Kabala gibi büyü kitapları ve Talmud’dan aldıkları bu sapık fikirlerle Hıristiyan alemini kendilerine köle hale getirmişlerdir. Kabala ve Talmud, Tevrat inmeden çok daha evvel Yahudi ruhban sınıfının geliştirdiği büyü ve şeytani güçlere dayanan bir doktrindir. Talmud ise Tevrat’ın bozulmuş halidir. Bugün Amerika Başkanı Bush’un kast ettiği “tanrının emri” aslı Talmud’a dayanan “Arzı mevud” için atılmış bir adımdır. Bush aslında tanrı tarafından değil Siyonist lobiler tarafından yönlendirilmektedir. Teoloji alanında evanjelist fikri benimseyenler Siyonizm’e uşak olmanın ötesine gidememişlerdir. Amerika halkı arasında dinin aslında önemli bir alanı kapsaması Siyonizm’in idealini uygulama alanını genişletmiştir. (Amerikalıların % 94’ü tanrı ve evrensel ruhun varlığına inanıyor. % 58’i dinin hayatlarında çok önemli bir yere sahip olduğunu söylüyor.) Bugün Amerika’da ordunun yanı sıra en güvenilir kurum kilisedir.

Büyük İsrail için her şey mübah!..

Evanjelizm Yahudilerin üstün ırk fikrini ve kurulacak büyük İsrail’in meşruiyetini Hıristiyan alemine İncil’i kullanarak yutturmaya çalıştığı tahrif edilmiş Hıristiyanlıktır. Yani evanjelikler büyük İsrail’in kuruluşuna yardım edecek, büyük İsrail kurulunca Mesih Hıristiyan aleminin başına geçeçek ve dünya hakimiyeti kuracaktır. Bunun için önce büyük İsrail’in kurulması şarttır. Çünkü Siyonist öğreti bunu telkin etmektedir. Eski başkan Carter’in 1976 yılında kendisini yeniden doğmuş Hıristiyan olarak nitelemesi modern evanjelikler için bir dönüm noktası olmuştur. Günümüzde Amerika’daki evanjelist rakamın % 40 olduğu iddia ediliyor. İşin ilginç tarafı ise bu kesimin Amerika’yı yönetenler sınıfı olmasıdır. Bu evanjelistler birbirleri ile karşılaştıkları zaman “Kurtuluşa erdin mi?” ya da “Ne zaman kendini mesih’in hayatına vakfettin” sorusunu sorarlar. Eyalet Hükümetlerinden ulusal kuruluşlara, yerel yönetimlerden dini ve kültürel hayata kadar her alanda bu evanjelik tesir görülmektedir.

Sembollerin dili ve kilise

Bütün anlatılan tahribatların önemli bir kısmı da sembollerle yapılan tahribattır. Masonların en büyük özellikleri Kabala büyü kitabına dayanan semboller dilini her alanda kullanmalarıdır. Bugün Hıristiyan dünyasında “haç” olarak bilinen sembol aslında kabala büyü kitabına dayanır. Yani Hazreti Musa(A.s.)’dan önce Yahudilerin iman ettiği bugünkü Siyonistlerin hala inandığı kara büyü kitabı. Esasında haç Kabala’da şeytanın mührüdür ve hakimiyetini vurgular ancak Siyonist doktrin bu gibi işaretleri ve sembolleri de Hıristiyanlık içine sokmuştur. Yine kilise kurumu Hazreti İsa’ya dayanmamakla beraber özellikle ortaçağ’ın skolastik temellerini ve halkların sömürülmesini hakim kılmak isteyen Siyonistler bu kurumu da meydana getirmişlerdi. Yukarıda bahsettiğimiz gibi bugün Amerika’da kilise en güvenilir ikinci kurum halindedir. Yahudi lobileri tarafından finanse edilen ve her alanda etkin bir konuma sahip olan kilise sayısı bir hayli fazladır. Sembol dili masonlar dolayısı ile Yahudiler için çok önemlidir. Amerika’da kurulan Darmunth Üniversitesi’nin ambleminde ibranice sözcükler yazılmış, Tevrat ayetleri ve ışık saçan üçgenler konulmuştur. Yine Amerika’daki Yale Üniversitesi’nde ibranice harflerden oluşan semboller vardır. Kolombiya Üniversitesi’nde ibranice “tanrının ışığı” yazması ve Yeshiva Üniversitesi ambleminde “torah ve bilgi” yazıları Yahudilerin evanjelikler üzerinde ki her alanda sürdürdükleri etkiye en güzel örnektir. 

3. Bölüm

Amerika’yı kimler yönetiyor

“Büyük İsrail” devleti için her kesimi her şartta kullanmayı ilke edinen Siyonizm bu uğurda her yolu denemekten kaçınmamaktadır. Zaten güçlü olmayı hak sebebi sayan Siyonizm her anlamda gücü elde etmek için kendini buna mecbur hissetmektedir. Amerika üzerinde de bu sistemi uygulamaktadır.

“Şimdiye kadar hiçbir başkanın İsrail’e karşı koyduğunu görmedim. İsrail her zaman istediğini elde eder. Amerikan halkı eğer İsrail’in devletimiz üzerindeki etkisini bilseydi hemen ayaklanırdı. Milletimizin neler döndüğünden haberi yoktur.

(Eski ABD Genelkurmay Başkanı Thomas Moorer)

Yukarıda tebeyyün ettiğimiz gibi daha kuruluşundan itibaren Amerika, adeta Siyonizmin kalesi haline gelmişti. Hayalini kurdukları “Büyük İsrail” devleti için her kesimi her şartta kullanmayı ilke edinen Siyonizm bu uğurda her yolu denemekten kaçınmamaktadır. Zaten güçlü olmayı hak sebebi sayan Siyonizm her anlamda gücü elde etmek için kendini buna mecbur hissetmektedir. Amerika üzerinde de bu sistemi uygulamaktadır. Bugün Amerika’da devlet yönetimine yön vermek adına örgütlenmiş en önemli Yahudi lobisi AIPAC’dır. Yani Amerika-İsrail Halkla İlişkiler Komitesi. Amerikalı siyasetçiler üzerinde inanılmaz bir etkiye sahip bu komite aynı zamanda Yahudileri bir araya toplamayı da başarmıştır. Yahudi yanlısı senatör ve kongre üyelerinin konuşma metinlerini hazırlamak, Ortadoğu stratejisine yön vermek seçimlerde medya, yayın gücünü kullanarak Yahudi sempatizanlarına kaynak sağlamak ve Amerika’daki Yahudi lobiler arasında kordinasyon sağlamak bu lobinin işidir. Ayrıca Yahudilerin yerel seçimlere aktif olarak katılımları ve finans kaynaklarını da bu lobi üstlenir. Amerika’da 6 milyon Yahudinin varlığı söz konusudur ve bunları bir bütün olarak düşünmek gerekir.

 ABD eski Başkanı Bill Clinton 27 Ekim 1994’te İsrail parlamentosu (Kneset)’nda yaptığı konuşmada şöyle demiştir; “kuruluşundan beri İsrail’in varolma mücadelesinde zaferlerinizle sevindik ve ıstıraplarınızı paylaştık. Savaşta ve barışta. Truman’dan itibaren bütün ABD başkanları İsrail’in öneminin bilincinde idi. İsrail’in varolması sadece çıkarlarımız açısından değil inandığımız değerler açısından da önemlidir. İsrail’e olan ekonomik ve askeri yardımın şu anki düzeyde sürdürülmesi için çalışmaya kendimi adamış durumdayım.” Bill Clinton “inandığımız değerler açısından” cümlesi ile aslında siyonizmin uydurduğu evanjelist inanca olan bağlılığı en güzel şekilde alenen ilan ediyordu.

Her yere nüfuz etmişler

Sadece bu örnekler Amerika’yı kimlerin yönettiğini anlatmaya elbette yetmez. Halkı manipüle ederek siyonizmin bir parçası haline getirmek adına Amerika’da yayınlanan gazetelerin en önemlileri de Yahudi kontrolündedir. Nato’nun kuruluş kararının CFR toplantısında alındığı söylenmektedir. CFR ise Amerika’da kurulan dış ilişkiler komisyonunun adıdır. 37 üyesinden 10’u Yahudi diğerleri ise yüksek rütbeli masonlardan oluşur. İlk başkanı Amerikalı senatör Yahudi Rudy Boshwitz’dir. Bugün Washington’daki dış işleri bakanlığı sadece göstermelik bir kurumdur. Amerika’nın gerçek dış işleri bakanlığı CFR’dir. Her alanda Amerika üzerinde derin akisli etkilere sahip Yahudi kuruluşlarından birisi de İsrail haber alma örgütü MOSSAD’dır. Yani İsrail sadece eğitim, medya, ekonomi alanında değil siyasi ve askeri anlamda da  Amerika’yı yönlendirmektedir. MOSSAD Amerika’nın geliştirdiği her türlü silahtan ve savunma teknolojisinden haberdardır. ABD’li üst düzey yetkililerinin bilmediği birçok bilgi MOSSAD tarafından bilinmektedir. Hatta Amerikan Savunma Bakanı Müsteşarı David Mc Giffer “İsrailliler daha benim masama ulaşmadan belgelerden haberdar olur” demektedir. Bu gerçeğe göstereceğimiz tipik bir örnek inanılmaz derecede şaşırtıcıdır.

Eski bir yönetim görevlisi İsrail’in araştırma laboratuvarlarına nasıl sızdığını şöyle anlatıyordu. “İsrail ileri teknoloji ürünü bir malzeme istiyordu. Büyük bir makine idi oldukça ağırdı ve tek parça idi. Başka ülkelerin İsrail’in bile eline geçmesini istemiyorduk. Makine çok seri bir şekilde kurşun üretmeye yarıyordu. Eğer hayır desek İsraillilerin başımızın etini yiyeceklerini bildiğimizden isteklerini inceleyeceğimizi söyleyip onları biraz olsun oyalamak istedik. Sonra şaşkınlık içinde İsrail’in makineyi çoktan satın alıp New York’ta bir depo da sakladığını öğrendik.” İsrail inşaat firmaları, hava yolları, uluslar arası ticaret örgütleri MOSSAD için birer yasal kılıftır. MOSSAD’ın haber almak ve ajanlarının güvenliği sağlamak için bu tip kuruluşlara ihtiyacı vardır. Arap-İsrail savaşlarının yaşandığı dönemde Amerika’nın elinde bulunan son sistem uçak filosu Amerika Genelkurmay Başkanı Moorer’e rağmen kongre kararı sonucu İsrail’e gitmişti.

Siyonistlerin kirli oyunu bozulmalı

Bütün bunların yanı sıra BM, NATO, AB gibi uluslararası kuruluşlar da Amerika ve siyonizmin kontrolündedir. Rotary, Lions, Dıner, YMCA teşkilatları da siyonizmin dünya hakimiyeti için çalışmaktadır. Örneğin Avrupa birliği bünyesinde bakanlar kurulu kafi iken siyonizmin her şeyi kontrol edebilmesi için “Komisyonlar Kademesi” konulmuştur. Masaya gelen meseleler direk parlamentoya gidemez öncelikle komisyondan geçmesi gerekmektedir. NATO’nun kurulmasına ise CFR toplantılarında karar verilmiştir. Zira insan hak ve hürriyetlerinin sözde savunucusu olan NATO ve BM hiçbir zaman Amerika ve İsrail’in dünya üzerindeki işgallerini önlememiştir. En son İsrail Lübnan’a girdiği vakit (geçen yıl) NATO ve BM kendi karargahlarının vurulmasına rağmen İsrail’e kınama bile verememişlerdir. Henüz dumanı tüten, Bosna soykırımında BM ve NATO insanlıkla dalga geçercesine soykırım var soykırımcı yok gibi gülünç bir açıklama yapmıştır.

Türkiye ise tüm bu gerçekleri görmemezlikten gelmemelidir zira büyük İsrail krallığı ideasının  içinde Türkiye toprakları da vardır. Siyonistler, masonlar ve evanjelikler aracılığı ile kendi fikirlerince “tanrıyı kıyamete zorlamaktadır”lar. Görünen  o filmlerden kahramanlık karelerini izlediğimiz dünyada ki barışın teminatı(!) Amerika’nın kimler tarafından yönetildiği aşikardır. Bu sistem insanlığa kan ve gözyaşından başka bir şey getirmemiştir. Tüm bu planları bozacak olan güç “İslam Birliği”nden geçmektedir. Türkiye’nin izleyeceği siyaset Siyonizm kaynaklı olmamalı İslam merkezli olmalıdır. Halen prosedürde var olan D-8 gibi bir eşsiz proje gerçek anlamda hayata geçirildiğinde Siyonistlerin çanına ot tıkamaya yetecektir. Ne mutlu yeni bir dünya için çalışanlara.

 

Fatih, Bizansli aydinlari nasil buyulemisti?

2 Nisan 2008 Çarşamba 1 Yorum »

Fatih, Bizansli aydinlari nasil buyulemisti?

 

Fatih Sultan Mehmed’in Istanbul’u fethinden sonra Bizansli bilim adami ve filozoflarin Avrupa’ya kactigi ve orada Ronesans’i baslattiklari soylentisi epeyce yaygindir ; ama dogrulugu, yayginligiyla ters orantilidir. Bu konuda ezber bozan calismalardan biri Sevim Tekeli tarafindan vaktiyle yapilmisti. Simdilerde artik pek kaale alinmayan bu sozde bilgiyi tekrar edenler hic de az degil. Yani Ronesans’i Avrupa’ya biz elimizle teslim ettik gibi evlere senlik bir mantik yurutuyorlar.

Soyle bakalim konuya :

 

Bir kere Fatih’in fethettigi sehir, kutuphanesiyle ve bilim cevresiyle o Justinyen devrindeki Konstantinopolis degildir. O devir Abbasi fetihlerinden sonra, 1204 yilindaki Latin istilasiyla kararmis ve nihayet Osmanlilarin sikistirmasi uzerine son hayatiyet isiklari da sonmek uzereydi. Yine de skolastik felsefe ve edebiyat basta olmak uzere bazi alanlarda Avrupa’da unutulmus bir eski filolojik gelenek varligini koruyordu. Iste Fatih’in Istanbul’u aldigi zaman karsilastigi birkac bilim adami ve dusunur, bu gelenegin son kalintilariydi.

 

Dolayisiyla bunlarin olsa olsa Batiya Istanbul’da mekân tutan Dogu humanizmini ve skolastik dusunceyi aktarma ihtimalleri vardir ki, Ronesans bunlardan cok baska temeller uzerinde yukselecekti. Yani isteseler de Bizansli âlim ve dusunurlerin Ronesans’i atesleme kudretleri mevcut degildi. Hani derler ya, kelin merhemi olsa, kendi basina calarmis, bizimki de o hesap.

 

Mamafih "Osmanlilar Istanbul’a girdikten sonra Bizans imparatorluk ailesine ne yapildi?" sorusu pek sorulmaz. Sanki ya hepsi kilictan gecirildi diye dusunulur ya da kacti. Hayir, Bizans’i yoneten son imparatorluk ailesi Paleologoslardan bazilari Osmanli bunyesine katilmis ve ileriki yillarda vezirlige kadar yukselmislerdir. Mesela Istanbul Aksaray’da Millet ve Vatan caddelerinin kesistigi noktada yer alan ve mimarisiyle beni hep cezb etmis olan Murat Pasa Camii, Musluman olduktan sonra ismini Has Murad Pasa’ya ceviren hanedandan bir Bizanslinin eseridir. Keza sonraki yillarda Mesih Pasa adiyla tarihlerimize gecmis olan zat da bir Bizansli hanedan mensubudur.

 

Osmanli bu ; irkla, kokenle, kiyafetle ugrasmaz, dogrudan dogruya kafanin ve gonlun icine bakardi. Dolayisiyla Bizans imparatorluk hanedani Osmanli bunyesinde erimis gitmistir. Kim bilir onlarin soyundan gelenler hangi sehrimizde, hangi sokagimizda ikamet etmektedir?

 

Her neyse. Biz Bizansli bilim adami ve filozoflara donelim ve Fatih’in ilgilendigi dort Bizansli dusunur ve âlimi sirasiyla inceleyelim.

 

Birinci sirada, Bizans’in son buyuk filozofu kabul edilen Plethon vardir. Istanbul’un fethinden bir yil once olen Plethon, fikirleri yuzunden kovusturmaya ugramis ve aforoz edilmisti. Niye peki? Cunku Islamiyet’i reddetmiyordu! Islamiyet ile Hiristiyanligi esit kabul etmesi dahi yetiyordu dislanmasina. Ve galiba Osmanlilarin icinde, ozellikle Bursa ve Edirne’de sik sik gezilere cikmis oldugu icin onyargilarini olabildigince inceltme imkânini bulmustu. Hatta rakipleri, kendisinin Musluman olduguna bile inanmislardi. Plethon’un Fatih’e sunulmak uzere Islamiyet ile Hiristiyanligin birbirine zit olmadigi yolunda bir kitap yazip takdim ettigi biliniyor.

 

Ikinci sirada cografyaci ve filozof Yorgo (Georgios) Amirutzes var. Fetihten sonra kacmayip Istanbul’da kalan Amirutzes, kendi dindaslari tarafindan hain olarak damgalanmis ; ama buna aldirmayarak cok sevdigi ve saydigi Fatih’e hizmete devam etmisti. Yorgo, felsefe ve cografya konularinda padisaha danismanlik yapti. Kadim dunyanin en buyuk cografyacilarindan kabul edilen Batlamyus’un "Almagest"ini Arapca ve Turkceye tercume girisimlerinde goruruz onu ve oglunu.

Tarihten Gelen Sözler

1 Nisan 2008 Salı Yorum yok »

tarihten.gif (16283 bytes)

gul3.gif (4052 bytes)
Geçmişler geleceğe,
suyun suya
benzemesinden daha çok benzer.
İbn Haldun
gul3.gif (4052 bytes)
Benim için
yatağımda ölmekle
savaş meydanında ölmek arasında hiçbir fark yoktur…
Çünkü ben Rabbimle buluşmaya gidiyorum.
Abdülkadir Udeh
gul3.gif (4052 bytes)
ya olduğun gibi görün,
ya da göründüğün gibi ol.
Mevlânâ
gul3.gif (4052 bytes)
İslâm’ı konuşmak
bir inanç ve kültür olayını konuşmak demek. değildir.
İslâm’ı konuşmak
bir varoluş davasını konuşmaktır.
A. Müftüoğlu
gul3.gif (4052 bytes)
Ev işlerimizde, şehirde,
okulda, pazarda, işyerinde, parlementoda, hükümette,
mahkemede, sivil idarede, askeriyede, poliste, savaş alanında ve barış görüşmelerinde Allah’a ve O’nun rehberliğine ihtiyaç

duymayacaksak
bunlara başka
nerede ihtiyacımız olacak?
Hayatımızın
hiçbir alanında bize rehberlik etmeyecek, hiçbir meselede emirle
uygulamayacak, akla ve mantığa uygun düşmeyecek,
Hoş saçma bir Allah’a neden inanalım ve ibadet edelim?
Mevdûdi
gul3.gif (4052 bytes)
En uzun yolculuklara bile,
ufak bir adımla başlanır.
İnsan,
gerçekten ağlamadığı müddetçe
bir ruha sahip mi, değil mi bilinmez.
M. De Unamuno
İnsan,
meyvanın çekirdeğini taşıması gibi ölümü
kendi içinde taşımaktadır.
Rilke
gul3.gif (4052 bytes)
Aşağıda olan, düşmekten korkmaz.
Yanlış, iktidarı artmakla
hiçbir zaman
doğru hale belemez.
Tagore
gul3.gif (4052 bytes)
Yenilenlerin tarihini yenenler yazmıştır.
Bertolt Brecht
gul3.gif (4052 bytes)
zalimler için yaşasın cehennem.
Said Nursî
gul3.gif (4052 bytes)
Herkes herkese
bir lokma birşey verebilir ama
boğaz bağışlamak, ancak Allah’ın işidir.

Mevlânâ
gul3.gif (4052 bytes)
Devlet,
soğukkanlı canavarların en soğukkanlısıdır:
Kılı kıpırdamadan yalan söyler ve ağzından
düşürmediği yalan da şudur:
"Ben, Devletim, halkın kendisiyim."
F. Nietzsche
gul3.gif (4052 bytes)
Hiç bir şeye gülmeyenden, bir de
her şeye gülenden sakının.
Kanunlar doğru oldukları için değil, kanun oldukları için
yürürlükte kalırlar.
Montaigne
gul3.gif (4052 bytes)
Muzzeffer olduğu zaman kendini de yenen,
iki kere gâlip demektir.
Pubfhus Syrus
gul3.gif (4052 bytes)
Tanrının büyük kudreti,
hafifçe esen rüzgardadır, fırtınada değil.
Tagore

gul2.gif (4560 bytes)
Karısına
haksızlık yapan baba, çocuğunu kaybetmiş demektir.
gul2.gif (4560 bytes)
Aptallarla tartışmayın. Görenler

aranızdaki farkı anlamayabilirler.
gul2.gif (4560 bytes)

Söz uçar, yazı kalır.
En basit şey insanın kendisini aldatmasıdır;
çünkü insan
istediği şeyin genellikle gerçek olduğuna inanır.
Demestan
gul2.gif (4560 bytes)
Büyümek için büyümek
bir kanser hücresinin ideolojisidir.
E. Abbey
gul2.gif (4560 bytes)
Erdem, çıkarların çarpıştığı
yerde meydana çıkar.
M. Morgan
gul2.gif (4560 bytes)
İyiliğin ilmine sahip olmayana
bütün diğer ilimler zarar verir.
Montaigne
gul2.gif (4560 bytes)
Despot bir yönetimde
yurt sevgisi söz konusu olamaz hiç.
Onun yerini çıkar, ün,
baştakine yaranmak duygusu alır.
Nasıl ki bir yaprak, ancak bütün ağacın
sessiz bilgisi ve isteği olmadan sararamazsa, suç işleyen de topunuzun
gizli isteği olmadan o suçu işleyemez.

Halil Cibran
gul2.gif (4560 bytes)
Kadeh içinde,
denizde boğulanlardan çok daha fazla
insan boğulmuştur.
Ümidini kaybetmiş olanın
başka kaybedeceği kalmaz.
Boise
gul2.gif (4560 bytes)
Zekasız kuvvet yıkabilir,
fakat yapamaz.
Cenap Şahabettin
gul2.gif (4560 bytes)
Affetmek ve unutmak
Halil Cibran’ın
"Hak Erenler" kitabındaki veli, sonsûz yolculuğa yelken açmadan hemen önce halkını geniş bir meydanda toplayarak, gerçekleri son bir kez hepsinin huzurunda dile getirir. Halkla arasında nefis bir diyalog kurulur. Halktan biri öne çıkarak "bize" der "sevgiden söz et" ve başlar veli söz tespihine gerçekleri inci gibi dizmeye. Bir diğeri "bize evlilikten söz et" der. Bunu "alışveriş hakkında ne dersin?" diyen biri izler. Çocuklardan, eğitimden, çiftçilikten, vermekten, adalet ve daha günlük hayatın türlü sorunlarından söz edilir.
Konuşmasının sonuna doğru biri "Bize dinden bahset" deyince veli şaşırarak "Ben size deminden beri dinden başka neden söz ettim ki" der ve devam eder. "Siz zamanınızı, bunlar Tanrı’nın saatleridir, bunlar bizim saatlerimizdir diye ayırabilir misiniz?" Öyleyse din, yaşadığımız hayat ve tüm davranışlarımızdır.
Her an Tanrı huzurunda olduğunun bilincinde, öylesine titiz, doğruyu gözeterek temiz bir hayat yaşamaktan daha güzel bir din olur mu?

iyi insanların intikamıdır.
Schiller
gul2.gif (4560 bytes)
Cevizin kabuğunu kırıp özüne inemeyen,
cevizin hepsini kabuk zanneder.
İmam Gazali
gul2.gif (4560 bytes)
Ümityar olunuz,
şu istikbal inkılapları içersinde en yüksek sada
İslam’ın sadası olacaktır.
Said Nur-si
gul2.gif (4560 bytes)
Nasıl bir hayat yaşıyorsanız, öyle ölürsünüz.
Nasıl öldüyseniz,
öyle de dirilirsiniz.
Hz. Muhammed (s.a.v.)
gul2.gif (4560 bytes)
Atalarının dindarlığı ile kurtulacağını zannedenler;
babalarının yemesiyle kendi karınlarının doyacağını,
onların içmesiyle susuzluklarının gideceğini,
onların okumasıyla bilgili olacağını sananlara benzerler.
İmam Gazali
gul2.gif (4560 bytes)
Uzak mesafelere ulaşmak, yakın mesafeleri

aşmakla mümkündür.
İmam Gazali
gul2.gif (4560 bytes)
En iyi nasihat; iyi örnek olmaktır.
Malcolm X
gul2.gif (4560 bytes)
Tarihte her hareket,
hep bir kişinin
ayağa kalkmasıyla başlar.
Sezai Karakoç

gul3.gif (4052 bytes)
Bir sımn
ucunu veren
tamamını elde tutamaz.
Richter
gul3.gif (4052 bytes)
Fakir insan
malı az olan değil,
arzusu çok olandır.
Seneca
gul3.gif (4052 bytes)
Hekimlerin yaptığı en büyük hata, ruhu düşürmeden
yalnız bedeni
tedâviye teşebbüs etmeleridir.
Eflatun
gul3.gif (4052 bytes)
Herkes dünyanın

nizama girmesini ister,
fakat gayreti başkasından bekler.
Tardiezi
gul3.gif (4052 bytes)
Beşer aklı
dünyanın en tehlikeli
vebasıdır.
Calvin
gul3.gif (4052 bytes)
Okunu hedeften öteye atan okçu,
okunu hedefe ulaştıramayandan
daha başarılı sayılmaz.
İnsanın gözü
karanlıkta da iyi görmez, fazla ışıkta da.
Montaıgne
gul3.gif (4052 bytes)
Kendine dost olan
herkese de dosttur.
Seneca
gul3.gif (4052 bytes)
Bütün acılar azalır; yeter ki
ekmeğin olsun. Cervantes
Hiç bir zafere
çiçekli yollardan gidilmez.
La Fontaine
gul3.gif (4052 bytes)
sevgili Hildita, Aleidita, Camilo ve Ernesto: Bu mühürlü mektubu bir gün açıp okuduğunuz zaman, ben belki de edebiyyen yanınızda olmayacağını.
İnançları için yaşamını mazlum bir halka adayan babanız, yurt sevgisini ve inanç soyluluğunu size armağan olarak bıraktı.
Büyüdüğünüz dönemlerde, beni anımsadığınız zaman, feragata adanmış ve sevbiyle dolu fertler olmayı daima amaç seçin.
Devrimciliğe ve haysiyet duygusuna bağlı kalmak öz ülkünüz olsun.

Yalnız kendi yurdunuz insanlarına değil, dünyanın neresinde olursa olsun tüm insanlara sevgi besleyin.
Adaletsizliğe uğrayanlara, ezilenlere, yüreğinizin en derininden gelen duygularla yakınlık duyun.
Hepinize elveda yavrularım. Babanız: Che.
Ernesto Che Gıcevnra
gul3.gif (4052 bytes)
Büyük ve üstün insan
daima memnun ve rahattır. Küçük insan ise
daima üzüntü ve telaş içindedir.
Konfüçyüs
gul3.gif (4052 bytes)
Tatlı suyun başı kalabalık olur.
Beyaz adamlarca enayi yerine kondum.
Ama bunun nedeni
beyazların öğüdüne uymamdır. Shunka Wiutko (Enayi Köpek)Bize yutturulmak istenen;
resmi güçlerce okullarda yutturulmak istenen Batı gerçekleri, hayâsız Batı soygununu
ört-bas etmek için tertiplenmiş kapitalist burjuva gerçekleridir.
Benim davetim şudur:
Gelin dünyanın her yerine yayılmış olan Kemâl Tahir zulme ve kargaşaya son verelim.
Batı bilimi, İnsanın insana tahakkümünü kökünden
dünyayı daha iyi anlamamıza ya da
daha iyi yaşamamıza
imkân sağladığı için değil de daha iyi
silâhlar ürettiği için kabul edildi. Bu bilimin altında,
maddeci ve saldırgan bir uygarlık yatıyor."
Paul K. Peyerabeno.
gul3.gif (4052 bytes)
kazıyalım. Beşeriyetin gerçek yerini tekrar alacağı, insanların şerefle,
özgürce, adalet ve kardeşlik içinde yaşayabileceği Kur’an-ı Kerim’in gösterdiği çizgi üzerinde,

yeni bir dünya kuralım.
Mevdûdi
gul2.gif (4560 bytes)
Eğrinin gölgesi de eğridir.
Hz. Ali
gul2.gif (4560 bytes)
Dünle beraber gitti cancağızım. Ne kadar söz varsa düne ait. Şimdi yeni şeyler söylemek lazım.
Mevlana
gul2.gif (4560 bytes)
Tuhaf şey1
Yabancı girmesin diye
evlerinin kapılarını kilitliyorlar; Sonra da…
Televizyonlarını açıyorlar.
gul2.gif (4560 bytes)

Tarih değil,
hatalar tekerrür ediyor.
Abdülhamid Han
gul2.gif (4560 bytes)
Geçmişin tehlikelerinden biri
esir olmaktı, geleceğin ki,
robot olmaktır.
E. From
gul2.gif (4560 bytes)
Allah,
dinini düzelten kişinin dünyasını da düzeltir.
Hz. Ali

gul2.gif (4560 bytes)
Batı, tarihin en büyük günahıdır.
R. Garaudy
gul2.gif (4560 bytes)
Ey müslümanlar,
sizin en hayırlınız olmadığım halde, sizi idare etmek üzere seçildim.
İyilik yaparsam bana yardım ediniz;
kötülük yaparsam, beni doğrultunuz.
Doğruluk, emanet;
yalancılık da hıyanettir.
Sizin yanınızda zayıf olanlar, haklarını alıncaya kadar benim yanımda güçlüdürler,
Yanınızdaki güçlüler de, onlar üzerindeki hakları alıncaya kadar yanımda güçsüzdürler.
Hangi İslam toplumu Allah yolunda cihadı terkederse, Allah ona zillet ve aşağılık verir.
Hangi müslüman toplum arasında fuhuş yayılırsa, Allah onlara vereceği bela ve cezayı umumileştirir.
Allah’a ve Resulü’ne itaat ettiğim müddetçe, bana itaat edin!
Şayet ben, Allah’a ve Resulü’ne isyan edersem, artık bana itaat yoktur.
Hz. Ebubekir (r.a)
gul2.gif (4560 bytes)
Ümmetim adına
en çok korktuğum şey, göbek iriliği,
uyku düşkünlüğü
ve tembelliktir. Hz. Muhammed (SAV)
Ölümden niye korkacağım ki?
Ben varken o yoktur,
o gelince de ben olmayacağım. Montaigue
Allah’a, emrine teslim olmakla
yaklaşılabilir. Düşünmekle, hayal ile değil.
İmam Rabbani
gul2.gif (4560 bytes)
İslâm, bizden, ne tamamen ruhanileşerek
melek olmamızı istemekte, ne de tamamen maddileşerek şeytanlaşmamızı. Çünkü

bu ikisinden yeteri kadarını Allah
zaten yaratmıştır.
Muhammed Hamidullah
gul2.gif (4560 bytes)
Öldürmek istediğiniz
kuduz bir köpek dahi olsa
ona işkence yapmayınız.
Hz. Muhammed (S.A.V.)
gul2.gif (4560 bytes)
Önemli olan,
” bir adamın
imanı hakkında
neler söylediği değil, aksine;
bu imanın o adamı , ne yaptığı,
ne hale getirdiğidir. …
Roger Garaudy
gul2.gif (4560 bytes)
Kaynaklara dönüş demek, ‘kuru ayin ve ibadetlere ‘ dönüş demek değildir.
Aksine,
hem manevi hayatın,
hem de kurtarıcı eylemin (amelin) mayasını oluşturan canlılığa, yani
İslâm’ın doğuş yıllarının kusursuz canlılığına dönmektir. İşte ancak
o zaman İslâm tekrar şahlanacaktır.
Roger Garaudy
gul2.gif (4560 bytes)
Hz. Adem (a.s.)’la başlayan İslâm tarihi, yani insanlık tarihi, onun oğulları Habil ve Kabil zamanında iki kutba ayrılmış ve bu iki kutup günümüze kadar gelmiş, kıyamete kadar da sürecektir.
Bu iki kutup, hakk ile batıl kutublarıdır. Habil kutbunda olanlar, daima hakk’ı yani Allah davasını;
Kabil kutbunda olanlar da daima Tağut’u veya Allah düşmanlığını savunmuşlardır. Allah davasını savunanlar daima tebliğ, Tağut davasını güdenler de daima bu tebliğ edenlere işkence yapmışlardır.

İ. Süreyya Sırma
gul5.gif (4052 bytes)
Öğrenmek pahalıdır;
ama cehalet çok daha pahalıdır.
Henry Clausen
Hayat, inanmak
ve mücadele etmektir.
Hz. Hüseyin
gul5.gif (4052 bytes)

 

İncir Ağacısın Gam Götürensin

15 Aralık 2007 Cumartesi Yorum yok »

Yıl 1999…

’98 şubatının mevsimden iklime döndüğü zamanlar…

Üniversite kapılarında muson bir hüzün, şahin tepesini keyif almışken…

İkna odarında çağdaş ayarlı gazlarla fabrikasyon bir dönüşüm projesi heyecanı…

İkna ediciler tehditkar: Aç başını, al kartını.

ikna mağdurları bitkin…

İkna olmayanlar itaatsiz…

Ülüş severler memnun…

Böl, parçala, yönet…

Ama hesaptaki eksik, Bağdat’ta…

Döneceği günün telaşında henüz…

Henüz kış…

Yıl 1999…

Hayata kaldığımız yerden devam etmek üzere umudun tükenmediği o iç coğrafyada yolculuğa çıktık…

Yollar ne kadar uzarsa umut o kadar artıyordu derinde…

12 kişilik bir ilk kafileyle Kıbrıs’a vardığımızda hayata yeniden tutunmanın heyecanı vardı omuzlarda…

Ama ardımızda kalan kapıların ve önünde dökülen yaşların hüznü bizi hiç terketmeyecekti…

Kıbrıs…

Baharı bambaşka bir vatan…

Sarı bahar nedir, Kıbrıs’ta baharı karşılayan bilir…

Elinizi kaldırdığınızda değivereceğiniz bulutların altında sapsarı açar ağaçları Kıbrıs’ın…

Zor bir memlekettir, tarihinin mirasından kalma…

Susuzdur ama umut yağışlı havası sizi teselli eder.

Yıl 1999…

Okuduğumuz okullar artık ders geçme niyetiyle değil, dik durma idealiyle var olacaktı…

Zamanla Kıbrıs’ın, tarihin acısıyla demlenmiş o mütereddit insanlarının güvenini de kazanacak ve onların “başı bağcıklı gızcıkları” olacaktık…

Öyle bir vakitti…

Hiç bir ayrım aramızda yer bulamıyor, doğusundan batısına türlü ağacın meyvesini yiyen, türküsünü bilen dil ve yüreklerle gün ve gecelerimiz geçiyordu…

Arada ardımızda bıraktıklarımıza ağlarken şunu farkediyorduk:

Mağduriyetin ve gözyaşının ırkı yoktu…

Beraber söylediğimiz türküleri vardı gecenin…

Bir kıt’ası “Ceylanım, maralım” derken

bir diğerinde “Rındamın gevramın” olup devam eden…

Gündüzünü idealin, gecesini dua ve türkülerin teselli ettiği bir vicdan taşıyorduk…

Gönül yaralı ama derman kapıdaydı:

<strong style="">incir ağacısın gam götürensin…”</strong>

Bütün bu yazdıklarım bir devrin, kapan(a)mayan bir dönemin tanıklarından biri olan bende ve işte yıllar sonra içimi yokladığımda duyduğum seslerden ibarettir.

Yıl 2007…

“Öteki” senaristleri iz peşinde…

Anket bulamacıyla kirlenen çomakları, devirecek teker arıyor…

Bu ülkenin avuçları aynı duaya amin derken,  

birileri yine başını kim örtmüş ispiyonculuğuyla kafa hesabı yapıyor…

Hesapları fesat…

Ki fesat ki hep eksik…

Eksik hesabın döneceği yer malum…

Bağdat’ta gün sayıyor…

Feraset bu toprakların yitiğidir beyler!

Umudun tarihini bu coğrafya yazar, bilinsin:

<strong style="">“Yaralı ceylanım senden gayrısına gönül vermem</strong> <strong style="">Elin beslediği  gülden al bu canı sana vermem”</strong>

Mynet Blog WordpressMU alt yapısını kullanmaktadır.