Mynet | Blog Anasayfa | Email
Favorilerime Ekle | Giriş


Kategori : 'Siyaset'

Seni çok özledik “AK SULTAN”

14 Kasım 2007 Çarşamba 1 Yorum »

Seni çok özledik "AK SULTAN"

Ne zaman kurtuluruz? / Siyonist, ırkçı emperyalist oyunları farkettiğimiz ve önlemini aldığımız zaman.

 

Utanç Gününde Yahudi Köpek Şimon Peres Atatürk’ün Tbmm’sin de İran’ı Tehdit Etti!

 

 

Şu anda ülkemizde bulunan ve bugün TBMM’de konuşma yaparak, Müslüman bir ülke parlamentosunda konuşan ilk İsrail Devlet Başkanı olma unvanını alarak tarihe geçen Simon PERES‘in, tahrif edilmiş amentüsünü de, dinini de, kitabını da, dedelerini de iyi tanırız biz.

Dünkü yazımızda,  Ulu Hakan II. Abdülhamit’in siyonist tehlikeye karşı aldığı tedbirlerden bahsedeceğimizi ifade etmiştik. Ancak bunu yapmadan önce gelin hafızalarımızı bi tazeleyelim.

 

Aslında Ortadoğu olarak bilinen bölgede ne dönüyorsa bu şerlilerin inanç ve faaliyetleri dolayısıyla gerçekleşmektedir. Tutturmuşlar bir "arz-ı mev’ud" neredeyse tüm insanlığı ve âlemi yakacaklar. Tahrif edilmiş kitaplarındaki şu ayetten kaynaklanıyor tüm problemler. Safdiller de bunu Ermeni Sorunu, Kürt Sorunu, Arap Sorunu, İran’ın nükleer faaliyetleri sanıyor.

 

"Ayak tabanınızın bastığı her yer sizin olacak. Sınırınız çölden Lübnan’dan ırmaktan, Fırat ırmağından Garp Denizine kadar olacaktır. Önünüzde kimse duramayacak, Allah’ın izniyle Rab size söylediği gibi dehşetinizi ve korkunuzu ayak bastığınız bütün diyar üzerine koyacaktır." (Tevrat, Tekvin Bölümü 12/25)

Siyonizm’in kurucusu ve İsrail’in fikir babası Theodor HERZL de, 1897 yılında İsviçre’nin Basel kentinde Siyonist önder ve temsilcileri topladığı ve Siyonist Protokolleri ilan ettiği kongrede: "Kuzey sınırlarımız Kapadokya’daki dağlara kadar dayanır, Güney’de de Süveyş Kanalı’na (Nil-Fırat arası)…Sloganımız ise "Davud ve Süleyman’ın Filistini!" olacaktır"  "Basel’de ben Yahudi Devleti’ni kurdum. Eğer yüksek sesle söylersem bütün dünya bana güler. Fakat beş sene içinde veya elli sene sonra herkes bunu bilecek" demişti.

Basel‘de yapılan ilk Siyonist kongrede çizilen hayali sınırlar Osmanlı İmparatorluğu’nun egemenliği altında bulunuyordu. Theodor Herzl bu toprakları ele geçirmek için birçok kez İstanbul’a geldi. Bu yıllarda Osmanlı İmparatorluğu’nun ekonomik olarak zor durumda olduğu biliniyordu. Herzl Sultan Abdülhamid’in bu zor durumundan yararlanarak Filistin’i para karşılığında ele geçirmek istiyordu. Fakat Abdülhamid’in tepkisi Theodor Herzl’in tahmin ettiği gibi olmadı.

Filistin topraklarına göz diken Siyonistlerin Sultan Abdülhamid’den olumsuz cevap almaları, hatta saraydan kovulmaları Siyonistlerin Abdülhamid’e olan düşmanlıklarının ilk tohumlarını atmıştı. O günleri yaşayan Mustafa Turan (Bey) hatıralarında Siyonistlerin Abdülhamid’le olan diyaloglarını ve daha sonraki gelişmeleri şöyle anlatıyor:

1893 baharında Siyonist cemiyetin kurucusu Theodor Herzl, bu konuda görüşmeler yapmak için İstanbul’a gelmiş, Hahambaşı Moşe Levi ile beraber Yıldız Sarayı’nda Abdülhamid’in karşısına çıkmışlardı:

"Padişahımız hazretlerine, Yahudi kullarından bir istirham sunmaya geldik. Bu sadık kullarınız Mukaddes Filistin’e yerleştirilmeleri için emirlerinizi bekliyorlar. Ve bir şükran armağanı olarak beş milyon altın kabul buyurmanızı arz ediyorlar."

Bırakın beş milyon altını, beş gümüş liraya  dahi muhtaç olan Sultan Abdülhamid, onların planlarını çoktan haber almış ve cevabını çoktan hazırlamıştı. Sonuç; gelen heyetin saraydan hemen kovulması oluyor, çıkarılan bir fermanla Yahudilerin Filistin’e yerleşmeleri yasaklanıyordu. Hatta Araplardan hile ve fahiş bedellerle toprak alınmasın diye Ulu Hakan orada şahsi tasarruflarıyla topraklar aldı ve onlara o dönemde "çiflikat-ı şahane" dendi. Bunun yanında Ulu Hakan, Filistin’e Yahudi yerleşimine mani olmak için şu önlemleri aldı:

Birincisi: Osmanlı Devleti Yahudilerin bu topraklara sığınmaması için evvelâ Filistin topraklarının hukukî statüsünü 18 Recep 1287/ 1871 tarihli İrade-i Seniyye ile bu araziyi mîrî yani devlet arazisi haline getirmiştir. Bir taraftan da Hazine-i Hâssadaki şahsî mal varlığıyla Filistin’de mümkün olduğu kadar çok toprak satın alarak bu kapıyı kapamaya gayret gösteriyordu.

İkincisi:
Alınan tedbirlere rağmen Filistin arazisine olan Yahudi akını tam önlenemeyince II. Abdülhamid Sadaret’in ve Meclis-i Mahsûs’un basiretsiz ve ileriyi göremeyen rapor ve mazbatalarına rağmen Yahudi meselesini önemli ölçüde çözecek bir İrâde-i Seniyye neşretmiştir. Bu tarihî belgede, Filistin topraklarına yerleşmek isteyen Yahudilere şu gerçeklerle karşı çıkıldığı anlaşılmaktadır:


a) Yahudilerin Kudüs başta olmak üzere Filistin topraklarına toplanmaları ve orada yerleşmek istemeleri, bir Yahudi Devleti kurma amacını gütmektedir. Buna engel olmak kesinlikle şarttır.

b )
Osmanlı toprakları her isteyenin yerleşebileceği boş topraklar değildir.


c)
Kendilerini bütün âleme medenî milletler olarak ilân eden Avrupalıların memleketlerinden kovdukları Yahudileri Osmanlı ülkesine almanın haklı bir gerekçesi ve mânâsı yoktur.


d)
….artık hiç bir Musevî Osmanlı vatandaşlığına alınmayacak ve Yahudilerin Osmanlı ülkesine yerleşmelerine asla müsaade edilmeyecektir.

Üçüncüsü: II. Abdülhamid bununla da yetinmeyerek başta Filistin toprakları olmak üzere bütün Osmanlı Devleti topraklarında Yahudilere toprak ve mülk satışını yasaklamıştır.

Özetle, Filistin’i devlet garantisi ile koruyan Osmanlı Devleti, İttihat ve Terakki’nin iktidar döneminde daha da zayıflayınca, Filistin davası da zayıflamış ve Osmanlı Devleti yıkılınca o dava da yıkılmıştır.

İşte masonlar ve Siyonistler bunlardan dolayı Abdülhamid’e düşmandılar. Ve dışarıdaki uzantıları Fransız Akademisi Üyesi Tarihçi Kont Albert Vandal, ilk defa Abdülhamid hakkında "Le Sultan Rouge" lakabını kullandı ve maalesef, İttihâtçılar bu tabiri Kızıl Sultan diye tercüme ederek , Ermenilerle birlikte Sultan Abdülhamid’i kötülemeye başladılar. İttihatçıların, Ermeni kâtili diye Sultan Abdülhamid’i itham etmeleri ve onu Kızıl Sultan diye karalamaları, maalesef, Cumhuriyet devrinin ders kitaplarına kadar yansıdı.


Abdülhamid’in bu kararlı tutumu üzerine Yahudilerin tek çıkış yolu onun iktidarına ivedilikle son vermek olacaktı. Herzl "Siyonizmin amaçlarına ulaşabilmesi için Osmanlı’nın dağılmasını beklemeliyiz" diyordu. Bunun için de ilk hedef Abdülhamid’in tahttan indirilmesiydi. Abdülhamid’i dış müdahalelerle düşüremeyeceğinin farkında olan Herzl, bunun için devlet içinde güçlü bir kuruluşla işbirliği yapmayı tercih etti. Amacına en uygun kuruluş, Jön Türk hareketinin uzantısı olan İttihat Terakki Cemiyeti’ydi

İttihat Terakki Cemiyeti’nde önemli bir etkiye sahip olan grupların biri Selanik’li Yahudi kökenliler, yani dönmelerdi. Bu isimler Abdülhamid’i devirmek için uluslararası finans çevrelerinden yardım sağlamaktaydılar. Cemiyetin diğer bir yardım kaynağı ise Mısır Cemiye-i İsrailiyesi’ydi.

 

Yıllardır kurulması düşünülen fakat sürekli olarak Abdülhamid’in engellemeleri neticesinde başarısızlıkla sonuçlanan Büyük Türkiye Locası çalışmaları da Meşrutiyet’in ilanı ile birlikte başarıya ulaştı. Üstad-ı Azam Kemalettin Apak ise masonluk-İttihat ve Terakki ittifakının, Meşrutiyet’in ilanından sonra da devam ettiğini vurgular:

"Masonluk bu bölgede İttihat Terakki Cemiyeti’ne nasıl hizmet etti ise, bilahare Meşrutiyet’in ilanını müteakip bu cemiyet de Türk masonluğunun teşkilatlanıp gelişmesine öylece hizmet etmiş ve onun yükselmesine amil olmuştur (Türkiye’de Masonluk Tarihi, Kemalettin Apak, s.41) .

 

İttihat ve Terakki‘ye ve en hafif ifade ile onun başındaki basiretsiz, firasetsiz, gafil liderlerine bir başka yazımızda temas ederek bugünkü Türkiye liderleriyle bir mukayesesini yapacağız.

 

Biz "AK SULTAN" II. Abdülhamit‘i çok özledik. Allah bu ülkeye O’nun gibi kudretli, uyanık, akıllı liderler nasip etsin.

Dün Bir, Bugün iki..

12 Kasım 2007 Pazartesi 3 Yorum »

1900 ile 1930 yılları arasına özel bir merak duyuyorum. Bu dönemi anlatan ister hatırat olsun ister tez çalışması, ne kadar kayda değer çalışma varsa, mümkün mertebe okumaya gayret ediyorum.

Özetleyip söylersem; bugün Güneydoğumuzda ne yaşanıyorsa, 1900 ile Birinci Balkan Harbine kadar Rumeli’de o yaşanmış.

Sanki daha önce birinci baskısını okuduğum kitabın gözden geçirilmiş ikinci baskısını okuyorum. Ya da yüz sene önce senaryosunu okumuştum, bugün filmini seyrediyorum.

1900 ile 1912 yılları arasında, Balkanlarda terör estiren, Türk köy ve karakollarını basan Bulgar, Yunan ve Sırp çeteler vardı. Ve bu çetelerin arkasında dönemin süper güçleri olan İngiltere ile Rusya…

Terör için silaha sarılanlar, eylemlerini, daha çok hak, özgürlük vs adına yapıyorlardı. Osmanlı devleti her taviz verişinde, yeni isteklerle karşılaştı. Vermeyecek gibi olunca da büyük devletler devreye girdi. Sonunda, kaşla göz arasında, koskoca Balkan toprakları elimizden çıktı. Travma o kadar büyüktü ki, kimse ne olduğunu bile anlamamıştı. Hatta birçokları Balkanların elimizden çıktığına inanamamıştı.

Bugün PKK terörü ile karşı karşıyayız. Terör eylemi yapıp köyleri, karakolları basanlar; beş sene önce Kürtçe şarkı söylemek, dil kursu açmak, yayın yapmak gibi birtakım haklar istiyordu. Hepsi verildi. Bugün özerklikten bahsediyorlar.

“Tamam” dediğiniz takdirde, dün Bulgaristan’a, Yunanistan’a, Sırbistan’a verilen özerklikten sonra ne olmuşsa, Güneydoğu’da da (Allah muhafaza) o olabilir.

Dün ile bugün arasındaki bir benzerlik de şu: Dün, Balkanlardaki terör örgütlerinin arkasında İngiltere ve Rusya vardı. Bugün ise PKK’nın arkasında Amerika,  İsrail ve Avrupa Birliğinin olduğunu bilmeyen kalmadı. Dün, Balkanlardaki çetelere Ruslar, Romenler, Macarlar vs gönüllü olarak katılıyordu. Bugün ise PKK’ya gönüllü olarak katılmış yabancılardan söz ediliyor: İngilizler, Almanlar, Rumlar…

İKİ ÖNEMLİ ÖRNEK

Durum buyken, elimizde canımızı yakan ve oldukça dikkatli davranmamızı tavsiye eden örnekler mevcutken, devlet olarak biz ne yapıyoruz?

Bu soruya cevap vermeden önce, şu gerçeğin altını çizmemiz gerekiyor: Onca olumsuzluğa rağmen, Türkiye’de ciddi bir devlet geleneği hâlâ mevcuttur. Turgut Özal döneminden itibaren bu gelenek biraz yumuşatılmış olsa da, hâlâ vardır.

Bu geleneğin ne anlama geldiğini göstermek için bir örnek vereyim.

Unkapanı’ndan Eyüp’e giden yol Abdülezel Paşa Caddesi adını taşımaktadır. Bu caddenin (Eyüp’e giderken) sol tarafında Fener Rum Patrikhanesi, sağ tarafında Bulgar kilisesi vardır.

Patrikhane’nin bulunduğu küçük sokağa ise, sonradan, Dr. Sadık Ahmet Caddesi adı verilmiştir.

Peki, Abdülezel Paşa ile Dr. Sadık Ahmet kimdir?

Abdülezel Paşa, Osmanlı ordusuna elli yıl şerefle hizmet etmiş ve Osmanlı’nın zaferiyle sonuçlanan Türk-Yunan harbinde (1897) şehit olmuş bir komutandır. (Şehit olduğunda 66 yaşındaydı.)

16 yaşındayken orduya er olarak girmiş ve Kırım seferinden Karadağ harekâtına, Girit’ten Arabistan çöllerine, Sırbistan’dan Plevne’ye kadar birçok cephede savaşmış, kahramanlık göstermiştir. Gazi Osman Paşa, bütün subayların önünde onu alnından öpmüştür. Abdülhamit Han, kahramanlık madalyasını onun göğsüne bizzat kendi elleriyle takmıştır.

Abdülezel Paşa’nın bir özelliği de, Kuran’ı Kerim’i ezberden okuyacak kadar iyi bir Müslüman olmasıdır.

Dr. Sadık Ahmet ise Batı Trakya Türklerini örgütleyen, onlara liderlik eden önemli bir şahsiyettir. Batı Trakya Türklerinin ilk siyasi oluşumu olan DEB partisini kurdu. Yunan hükümeti tarafından defalarca tutuklandı, hapse atıldı. Hatta milletvekilliği adaylığı bile iptal edildi. Batı Trakya Türklerine “Türk” diye hitap ettiği için tekrar tutuklandı, hapis cezasına çarptırıldı.

Sadık Ahmet, Batı Trakya Türk azınlığının haklarının imza altına alındığı Lozan Anlaşmasının yıldönümü olan 24 Temmuz 1995 günü şüpheli bir trafik kazasında hayatını kaybetti.

Biri Osmanlı, Biri Türkiye Cumhuriyeti’ne ait bu iki örnek, bize, devlet geleneğiyle ilgili çok şey söylemektedir.

BAŞKA ÖRNEKLER

Bir de sınırlarımızın dışına bakalım. Orada gördüklerimiz de bize çok şey söylemektedir.

Geçen hafta, PKK terörünü lanetlemek için Üsküp’te “şehitler ölmez, vatan bölünmez” mitingi düzenlendi. Bunun ne anlama geldiğini biraz düşünelim.

Galatasaray, İngiltere’nin Arsenal takımı ile UEFA; İspanya’nın Real Madrid takımı ile Süper Kupa finali oynadığı saatlerde, Suriye, Irak, Azerbaycan, hatta İran’da hayat durmuştu. Maçlar kazanılınca, halk sokaklara dökülüp sevinç gösterileri düzenlemişti.

Türk Milli Takımı Dünya üçüncüsü oldu diye, Azerbaycan’da hatıra pullar basılmıştır.

Bunların da ne anlama geldiğini düşünelim.

Bosna milli marşının yazarı ve Aliya İzzetbegoviç’in yakın arkadaşı Cemalettin Latiç’ten dinlemiştim. 1970’lere kadar, “Türkler gelecek, bizi kurtaracak” diye beklemişler.

Bunun da bir anlamı olmalı.

BARIŞA SON VEREN BARIŞ…

Doğrudur, Mustafa Kemal Atatürk, “yurtta sulh, cihanda sulh” diye bir söz söylemiştir. Ama aynı insan, Lozan Anlaşmasından sonra şunu da söylemiştir: “Allah izin verirse ve ömrüm yeterse, Selanik’i geri alacağım.”

Malum, Selanik’i almak için, önce Misak-ı Milli sınırları içerisinde yer alan Batı Trakya’yı almak gerekiyor.

1933 yılında sarf edilen şu sözler de Mustafa Kemal’e aittir: “Bugün Sovyetler Birliği dostumuzdur, müttefikimizdir. Bu dostluğa ihtiyacımız vardır. Fakat yarın ne olacağını kimse bugünden kestiremez. Tıpkı Osmanlı gibi, Tıpkı Avusturya-Macaristan gibi parçalanabilir, ufalanabilir. Bugün elinde sımsıkı tuttuğu milletler avuçlarından kaçabilirler. Dünya yeni bir dengeye ulaşabilir. İşte Türkiye ne yapacağını bilmelidir. Dili bir, inancı bir, özü bir kardeşlerimize sahip çıkmaya hazır olmalıyız. Hazır olmak, yalnız o günü susup beklemek değildir. Hazırlanmak lazımdır. Onların bize yaklaşmasını bekleyemeyiz. Bizim onlara yaklaşmamız gerekli.

Bunlara ilave olarak, Mustafa Kemal’in Misak-ı Milli sınırları içerisinde olmasına rağmen dışarıda kalan Musul vilayetiyle ilgili vasiyeti olduğu da biliniyor.

Peki, Cumhuriyeti Atatürk’ten devraldıklarını ve sistemin yılmaz bekçileri olduklarını söyleyenler, “yurtta sulh, cihanda sulh” sözüne sıkı sıkıya sarılmaktan başka ne yapıyorlar?

Bildiğiniz gibi, Genelkurmay Başkanımız geçen sene Selanik’e gitti. Toplantıdan sonra tavernaya gidip diğer subaylarla birlikte bir güzel eğlendi. Hanımı da subay eşleriyle birlikte alış verişe çıktı.

Peki, Sovyetler Birliği dağıldıktan sonra Türkiye Cumhuriyeti ne yaptı?

Misak-ı Milli sınırları içerisinde yer alan Batum ve Ahıska bölgeleriyle ilgili hamle yapılabildi mi? İki milyonluk Ermenistan’ın Azerbaycan topraklarını işgal etmesi engellenebildi mi?

Hayır. Sadece Türkî Cumhuriyetlere, birtakım uyanık girişimciler gönderildi. Onlar da oradaki Türklerin nefretini ve parasını kazanıp geri döndüler. Geçen sene, Kazakistan’da feci şekilde dövülerek sınır dışı edilen Türk işçilerini hatırlayın.

Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra Türkiye için neredeyse tek değişiklik; sahil beldelerimizdeki tatil ve eğlence mekânlarına, İstanbul’daki gece kulüplerine Rusya’dan revüler ve dansçı kızların getirilmesi oldu. Bir de “Nataşa” kelimesini dilimize kazandırdık.

Az kalsın unutuyordum; futbol maçı anlatan Azeri spikerleri de çok seviyoruz(!)

Şimdi Irak üçe bölünüyor. Kürtler, Sünniler, Şiiler diye. Bir büyüğümüz çıkıp da, “Musul vilayetinden vazgeçtiğimiz anlaşma, bir ve bütün Irak için imzalanmıştı. Irak parçalanırsa, bize Musul konusunda hak doğar” diyemiyor.

VE PKK TERÖRÜ

“Buraya kadar yazılanların PKK terörüyle ne ilgisi var” diye sorabilirsiniz.

Prof. Dr. Sayın İsmail Kara, “Türkiye, Misak-ı Milli konusunda talepkâr bir dış politika izlemelidir” diyor.

Türkiye Cumhuriyeti savunmada kaldıkça, elindekileri korumaya çalıştıkça, barıştan falan bahsettikçe, başkalarının iştahı kabarıyor.

Kimi Kürdistan haritası basıp yayınlıyor, kimi Büyük Ermenistan gibi şeyler söylüyor.

Osmanlı Devleti ne zaman savunmaya geçti ise, elindekini korumaya kalktı ise, hep kaybeden taraf oldu. Karşısındakiler şımardıkça şımardı. İstedikçe istedi. Bunun için kimi çeteleri kurup kullandı, kimi terör örgütlerini…

Elbette şahin değilim. Fakat Demokratik Toplum Partisi’nde ılımlı kanadın tasfiye edilip şahinlerin yönetime geldiklerini de biliyorum.

Tekrar 12 Eylül 1980’e, yani Özallı yıllara geri dönelim. Bu yıllardan itibaren, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin karar mekanizmasına girenlerin hatırı sayılır bir kısmı, bilinçli ya da bilinçsiz, yanlış işlere imza atmıştır. Adeta devletin ve milletin lehine değil, aleyhine kararlar…

Bir anlamda, o ciddi devlet geleneğimiz gitmiş, yerine oynak, esnek bir dış politika gelmiştir. Vatandaşa karşı şahin, dışarıya karşı barış güvercini… Bundan dolayı olsa gerek, birinci ve ikinci düşman dışarıda değil, içeride aranmıştır. Kasıtlı ya da yanlışlıkla, milletin azımsanmayacak bir kısmı devletten soğutulmuş; terör örgütlerinin yeşermesi için zemin hazırlanmıştır.

Yapılması gereken elbette bellidir ve bunun yolu Oval Ofis’ten ve Brüksel’den geçmemektedir. Türkiye Cumhuriyeti devleti, bir yandan kaybolan itibarını kazanmanın çarelerini aramalı, bir yandan da küstürdüğü vatandaşlarıyla barışmalı, bir yandan da dost-düşman tanımını yeniden yapmalıdır. Bütün bunların yolu da “yedi yüz yıllık” devlet geleneğine tekrar sahip çıkmaktan geçiyor.

 İbrahim Tenekeci

Milli Gazete
Mynet Blog WordpressMU alt yapısını kullanmaktadır.