Mynet | Blog Anasayfa | Email
Favorilerime Ekle | Giriş


Kategori : 'Siyaset'

28 Şubat neden oldu?

10 Aralık 2007 Pazartesi 3 Yorum »

28 Şubat sürecinin hemen akabinde Genelkurmay Başkanlığına atanan Orgeneral Hüseyin Kıvrıkoğlu’na sormuştum:
- 28 şubat süreci devam edecek mi?
Org. Kıvrıkoğlu:
-  “Kuşkunuz mu var? Elbette edecek.”
- Ne zamana kadar devam eder:
-  “Gerekirse bin yıl sürecek.”
Bugün sürmediğine göre demek ki 28 Şubat’ın gerekçeleri şu an için söz konusu değildir.
Peki 28 Şubat’ın gerekçesi neydi? Yapılan post-modern darbe ne içindi?
1) Başbakanlık konutuna mesai saati dışında misafir olarak bazı tarikat mensupları çağrılmıştı.
2) Başbakanlık konutunda verilen yemekte Güven Erkaya’nın rakı istemi karşılanamamıştı.
Başka bir gerekçe var mıydı?
Soyut iddialar çoktu da, somut bir şey yoktu.
Mesela Erbakan Hoca, bugünkü gibi devleti ele geçirmek gibi bir çabanın içinde değildi.
Bürokraside siyasal İslam kadrolaşmanın zerresi yoktu.
Yargıya adam yerleştirmek bahis konusu bile değildi.
Kendi zenginini, kendi medyasını, kendi burjuvazisini yaratmak gibi bir teşebbüs de söz konusu değildi.
Sayın Erbakan’ın saygıdeğer merhume eşleri Nermin Erbakan Hanımefendi, türbanlı olmalarına karşın türban hiçbir zaman devlet protokolünün bir parçası olmamıştı.
Devletin en temel stratejik kurumları, özelleştirme adıyla yabancılara peşkeş çekilmiyordu.
Kıbrıs’da zerre ödün yoktu.
K.Irak’ta Türkiye’nin vazgeçilemez kırmızı çizgileri vardı.
İç ve dış politikada, AB-ABD-İsrail teslimiyeti de yoktu.
Dahası, ekonomide de Türkiye, abartısız son 30 yılın en iyi dönemini yaşıyordu. PKK’ya bugünkü gibi af teşebbüsü de yoktu ve terör geriliyordu.
Diyeceksiniz o yoktu, bu yoktu ve her şey iyi idiyse, o zaman 28 Şubat süreci neden vardı?
Bu sorunun cevabını ben değil, 28 Şubat’a imza atanlar ve o teşebbüsü,  “olmazsa olmaz”  görenler vermelidir.
Ne dersiniz Kürt mes’elesinde hata yaptık diyen generallerin şimdi Erbakan Hoca’ya da yanlış yaptık ve özür diliyoruz demeleri gerekmiyor mu?
Hayır gerekmiyor diyorlarsa o günleri bugünlerle yani var olan tabloyla kıyaslamalarını istiyoruz… O günün soyut iddiaları, bugün somut olarak var değil mi? Tersine dün akla dahi getirilmeyen türlü densizlikler bugün yürürlükte değil mi?
O zaman ya dün müdahale ederek hata yaptınız, ya da bugün susarak hata yapıyorsunuz!
Muhataplarına soruyorum, cevap verin hangisi hata?
Kuşkusuz amacımız elbette yeni bir müdahaleye kışkırtıcılık yapmak değildir.
Söylemek istediğimiz, Erbakan Hoca’ya yanlış yapıldığı ve bugünkü ortama bu şekilde iklim yaratıldığıdır.. Diyeceksiniz ki Erbakan o kadar masum değil, D-8 olayını hatırlasana?
Yapmayın, Sayın Erbakan’ın en doğru işlerinden biri oydu.. Nitekim bunu bugün generaller de kabul ediyor… Dahası, Erbakan’ın 28 Şubat’ta ABD-İsrail desteğiyle devrilmesinde bunun da payı var…
Anlayamadığım bir başka şey de RP ve FP’nin neden kapatıldığıdır?.. Söyler misiniz, RP ve FP, AKP’den çok mu radikaldi.. Tersine, AKP’nin yaptıkları ile  onlardan çok daha keskin olduğu ortada!.. Demek ki Türkiye’de hukukun gücünden ziyade gücün hukuku söz konusudur.
Son söz; Prof. Erbakan da eğer birileri gibi, bir yerlere karşı korunma için Beyaz Saray’a koşmuş olsaydı emin olun bütün olanlar başına gelmeyecekti… Ama o, onu yapmadı ve milli olmanın bedelini ödedi… Hadise budur…

 

Amerikan Köpekleri

7 Aralık 2007 Cuma 1 Yorum »

Nihat Genç’in en sevdiğim kitabıdır… Bu memlekette yoldan geçeni çevirsen Amerikan hükümetine karşı hissiyatı bellidir. O kitapta da bu hissiyat ince ince çok güzel anlatılır. Irak’ta bir milyon kişiyi öldüren ve Irak’ı paramparça eden… Afganistan’da Pakistan istihbaratı ile Taliban’ı destekleyen, El Kaide’yi kurduran sonra bu ülkeyi de işgal eden; son birkaç yılda yüz binlerce Müslümanı öldüren eli kanlı bir ülkedir Amerika. Amerika’nın Türkiye’yi bölmek isteyip istemediğini; bu vatan için açık bir tehdit olup olmadığını sorun yoldan geçen herhangi birine alacağınız yanıt bellidir. Amerika açık bir düşmandır. Bırakın siz iktidarın (sadece AK Parti’yi kastetmiyorum elbette!) ‘’stratejik müttefik’’ laflarına… Biri darbe yapmak için icazet alır. Diğeri ekonomiyi yönetmek için… 1950’den beri bu böyledir. Milletimiz artık Amerika’nın ne olduğunu anlamıştır. Ancak milletimizin vekilleri, elbette, bunu görmezden, anlamazdan gelmektedirler. Amerikan Büyükelçisi Ross Wilson üzerinden fırtına kopartılıyor. Efendim Büyükelçiliğe nasıl milletvekillerini davet edermiş? Eder. Adamın işi bu… Giden şahsiyetsizlere bakın siz… İkram edilen çorbaya kaşık sallayan bu adamlar ne iş yapar? Kimdirler? Neye ve kime hizmet ederler? Meclisimizin kulislerinde Türkçe’yi anadili gibi konuşan onlarca İngiliz ve Amerikan diplomat milletvekillerimizle saatlerce sohbet etmektedir. İngiliz ve Amerikan diplomatları… Ve son haftalarda bu trafik artmıştır. Ev ziyaretlerine giden gazeteciler, emekli diplomatlar, eski vekiller, yeni vekiller… Konuşulan mesele ne? Yanılmadınız… Güneydoğu… Azınlıklar… Ermeni meselesi… AB… Amerika Amerikalığını, İngiliz İngilizliğini yapacak… Hem de tam şimdi… Oylarınızla o Meclis’e taşıdığınız siyasiler de bunların ayaklarına gidip ikram ettikleri çorbalara kaşık sallayacaklar… Bu adamlara, hâlâ bölüşecek bir tas çorbamız olduğunu anlatmamız gerek… Gelin bir tas çorbaya beraber kaşık sallayalım ve mesele neyse konuşup halledelim. Siz ne yapıyorsunuz? Utanmadan Irak’ta Müslüman kardeşlerinizin; din kardeşlerinizin boğazını onar onar kesip Dicle’ye atan bu adamların ayağına gidip sundukları bir tas çorbaya kaşık sallayıp ‘’mesele’’ konuşuyorsunuz… Halkımıza da bir çift lafım var… ‘’Amerika bizi bölmek istiyor…!’’ Bir slogan gibi bu lafı duyuyorum her gittiğim yerde. Kimse sizi bölemez… Karşınıza değil yanınıza bakın… Bölen karşınızda değil, yanınızda…

Akp’nin Milli Görüşten Kopuş Sebebi…

5 Aralık 2007 Çarşamba 6 Yorum »

AK Parti”de politika yapan isimler, Milli Görüş geleneğinden niçin koptu? Başta Başbakan Recep Tayyip Erdoğan olmak üzere AKP”li isimler iki sene daha bu çizgide kalsaydı ne olurdu? İşte Recai Kutan”ın önemli açıklamaları

İşte Kutan”ın bu açıklamaları…

“ERDOĞAN’IN SIRTINDA HALA MİLLİ GÖRÜŞ DAMGASI VAR”

Toplumun büyük bir kısmı bu gerçeği kabul ediyor: İşte iki sene daha kalınsaydı, beş sene daha kalınsaydı her şey daha farklı olurdu diye. Peki bir beş yıl daha kalmanın formülü nedir? Şimdi AK Parti de iki yıl daha kalmak, beş yıl daha kalmak adına farklı bir formül uyguluyor olabilir mi?
Şimdi onu şöyle açıklayayım. Bu arkadaşlarımız Milli Görüş’ten niçin ayrıldılar? Ayrılmanın sebebi şu: Diyorlar ki, bizim tutturduğumuz bu çizgi sebebiyle bize siyaset imkanı tanımıyorlar. Milli Nizam kapandı, Milli Selamet kapandı, Refah kapandı, Fazilet kapandı. O halde onların sık sık kullandığı bir tabirle “reel politik”, yani bu reel politiğin gereğini yerine getirmek lazım dediler. Böylece ayrıldılar bu arkadaşlar. Bir defa bunların, temel yapı itibariyle farklı şeyler söylense de, hala sırtlarında Milli Görüş’ün damgası var. Ve diyorum ki bu Milli Görüş’ün öyle bir boyası var ki, kim ki bunu sırtına giyerse, o boya bir daha çıkmaz. Şimdi şunu ümit ettik. Tamam bu arkadaşlar dediler ki, biz konjüktürün şartlarına göre oyunu ona göre ayarlayacağız dediler. Ancak bazı temel meseleler var ki, biz bunda en ufak bir taviz vermeyeceğiz. Bu arkadaşların icraatına bakıyorsunuz ve ondan sonra diyorsunuz ki, bunu yapmaya mecbur değilsin ki birilerini memnun edebilmek için.

“AK PARTİ DÖNEMİNDE MANEVİ VE AHLAKİ DEĞERLERİMİZ YOZLAŞTI”

Bunlar kadar en tehlikeli olan şey, manevi ve ahlaki değerlerimizdeki yozlaşma her geçen biraz daha ileri gidiyor. Dış politikada neler oluyor zaten biliniyor. Vatandaşa diyordum ki, sizin gerçek gündeminiz budur. Ama sizin uğraştığınız ne? Efendim Deniz Baykal ile Tayyip Erdoğan arasındaki kavga. Senin gündeminde o var. Efendim başka ne var? Cumhurbaşkanının beyanları, Genelkurmay’ın bildirileri var, meşhur laikçilerin yaptığı gösteriler var. Yahu bunlar karın doyurmaz. Yani seçim olacak, ondan sonra acı gerçek önüne gelecek diyordum. Onun için bu oyun tuttu ve hakikaten AKP’ye büyük ölçüde teveccüh oldu. Bunu ne için söylüyorum. Pazar günü yaptığımız toplantı, bizim arkamızdaki desteğin yüzde 2,5 olmadığını, artık gerçeklerin anlaşıldığını söylemek için söylüyorum. Bugünün şartlarında hiçbir parti bir il divan toplantısında 5 bin kişiyi toplayamaz. Biz hakikaten, öyle sokaklara bildboardlar asmadık, uzun uzun reklamlar yapmadık gelin toplantıya diye. Sadece İstanbul il teşkilatımız teşkilatlarına haber gönderdi toplantı için. İştirak yüzde 92 oldu. Dolayısıyla hakikaten bu fevkalade önemli bir neticedir. Ve İstanbul’da böyle bir neticenin ortaya çıkmasında ayrıca bir anlamı var. Çünkü her vesileyle diyoruz ki, İstanbul demek Türkiye demek.

“BİZ HER HALÜKARDA KARDAYIZ”

Dolayısıyla biz 15 civarında il tespit edeceğiz. Aynı toplantıları zaman içerisinde bu illerimizde de yapacağız. Bizim bir teşkilat modelimiz var. Bu elbette bugünün şartlarına tekrar aynen uygulanmaya devam edecek. Biz hep şu prensibi koruyoruz. Teşkilat mensuplarımıza diyoruz ki, üç şeyi mutlaka gerçekleştireceğiz. Bir, var olacağız. İki, eğitimli olacağız. Üç, bütün gücümüzle çalışacağız. Var olacağızla kasıt, genel başkanından sandık baş müşahidine kadar eksiksiz bir kadrolaşma olacak. Ama bu yetmez, bir de eğitimli olacak bunlar. Şu anda hiçbir partide olmadık ölçüde yoğun bir eğitim faaliyeti var. Yani seçimden hemen sonra eğitim çalışmaları hemen başladı. Dolayısıyla biz hep şunu ifade ediyoruz. Biz yüz metre koşucusu, bin metre koşucusu değiliz, biz maraton koşucusuyuz. Yani bu seçim neticeleri bizim inancımızdaki insanlar için o kadar önemli değil. Çünkü her halükarda biz kardayız. Niye? Çünkü hani meşhur söz vardır ya, ameller niyetlere göredir diye. Eğer biz ihlasla çalışmışsak, alacağımız sevap değişmez. Dolayısıyla bu Pazar günkü gördüğüm hava itibariyle, diyorum ki mutlaka gelecek Milli Görüş’ündür. Türkiye’nin mutlaka Milli Görüş’e ihtiyacı vardır.

“28 ŞUBAT OLMASAYDI TÜRKİYE BUGÜN DAHA GÜÇLÜ OLURDU”

Eğer bizim 28 Şubat’tan önce hükümet olarak başlattığımız icraatlar iki sene daha devam etseydi, Amerika kesin olarak Irak’a, Afganistan’a saldıramazdı. Şu anda Ortadoğu’daki kaos ve Türkiye’nin karşı karşıya olduğu tehlikeler olmaz ve en önemlisi de Türkiye ekonomik olarak çok daha ileri bir yerde olurdu. Şimdi bunu artık bizim dışımızdakiler de telaffuz etmeye başladılar. Ben gelecek için büyük ümitler taşıyorum. Ve arkadaşlarımızda da aynı inancı görüyorum

Gül, Halman’a borcunu ödedi

30 Kasım 2007 Cuma 1 Yorum »

 
Gül, Halman’a borcunu ödedi

Cumhurbaşkanı Gül, “Refah Partisi üçe bölünmeli” diyen Halman’ı Köşk’teki içkili toplantıda ağırladı

Gül, Halman’a borcunu ödedi

1997 yılında ‘din cephesi delinmeli ve parçalanmalı’ diyen Prof. Halman, Cumhurbaşkanı Gül’ün sofrasında şarap içerek, ılımlı İslam sohbeti yaptı.

Fikir Sofrası’nın ilk konuğu
Refah Partisi’ni bölmek için ‘Kurtlar Sofrası’nda planlar yapan Prof. Talat Halman dönemin Refahlısı şimdiki Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün ‘Fikir Sofrası’na konuk oldu. Halman, 1997 yılında Milliyet Gazetesi’nde ‘RP’yi bölmek’ başlıklı yazısında, Refah Partisi’nden üç parti çıkarmanın hesabını yapıyor ve şöyle diyordu: “Refah bölünmese bile, yeni din partileri kurulması mümkündür… Milletçe okuyalım, üfleyelim de birleşik din cephesi delinsin, bölünsün, parçalansın”.

Refah’ı bölme düşü
‘Fikir Sofrası’nın ilkine ilk Kültür Bakanı, edebiyatçı Prof. Dr. Talat Halman’ın davet edilmesi dikkat çekici bulunuyor. 28 Şubat’ın geride kaldığı ve ortamın sürekli gerilmeye çalışıldığı bir dönemde Halman 30 Nisan 1997 tarihli Milliyet gazetesinde ‘RP’yi bölmek’ başlıklı bir yazıya imza atmıştı. Halman burada, Refahyol Hükümeti’nin akıbeti ne olursa olsun, RP’nin bir parti olarak bölünmesi, daha iyisi, parçalanması yönündeki görüşlerini aktarırken, “RP’de yakın gelecekte çatlamalar, kopmalar olması beklenebilir. Refah bölünmese bile, yeni din partileri kurulması mümkündür” diyordu.

MEHMET BAYDEMİR
Medyada günlerdir yer bulan ve içeriğinden çok rakı-leblebi muhabbetinin ön planda tutulduğu ‘Fikir Sofrası’nın ilki önceki gün gerçekleştirildi. Atatürk’ün sofralarına benzetildiği için gazetelerin yoğun bir biçimde içki içilip içilmediği konusunda yoğunlaştığı sofranın ilk konuğu dikkat çekti. Çankaya Köşkü’nde gerçekleştirilen buluşmada Cumhurbaşkanı Gül, ünlü tarihçi Prof. Dr. Halil İnalcık ve ilk Kültür Bakanı, edebiyatçı Prof. Dr. Talat Halman’ı ‘Fikir Sofrası’nın ilkine konuk olarak çağırdı. Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri Mustafa İsen ile Dışişleri Başdanışmanı Gürcan Türkoğlu’nun da katıldığı yemekte ‘Ilımlı İslam’ başta olmak üzere pek çok konuda sohbet edildi.

Refah’ı bölme düşü
‘Fikir Sofrası’nın ilkine ilk Kültür Bakanı, edebiyatçı Prof. Dr. Talat Halman’ın davet edilmesi dikkat çekici bulunuyor. 28 Şubat’ın geride kaldığı ve ortamın sürekli gerilmeye çalışıldığı bir dönemde Halman 30 Nisan 1997 tarihli Milliyet gazetesinde ‘RP’yi bölmek’ başlıklı bir yazıya imza atmıştı. Halman burada, Refahyol Hükümeti’nin akıbeti ne olursa olsun, RP’nin bir parti olarak bölünmesi, daha iyisi, parçalanması yönündeki görüşlerini aktarırken, “RP’de yakın gelecekte çatlamalar, kopmalar olması beklenebilir. Refah bölünmese bile, yeni din partileri kurulması mümkündür” diyordu.

“Düşünün, Refah’tan üç parti doğarsa…”
Aynı makalede Halman, “Düşünün, Refah’tan üç parti doğarsa… Milletçe okuyalım, üfleyelim de birleşik din cephesi delinsin, bölünsün, parçalansın. Demokrasi denememizin hayırlı bir gelişme göstermesi, Refah’ın zayıflamasıyla, din partisine giden oyların bölünmesiyle olacaktır. Öteki partiler akıllarını başlarına toplamadıkları için, tek çıkar yolumuz bu olsa gerek.” diyerek Refah Partisi’nin bir an önce bölünmesi gerektiğini vurguluyordu. Halman’ın düşlediği bölünme o tarihlerde gerçekleşmedi ama 2000’li yıllarla birlikte bu ‘hayal’in yavaş yavaş ‘gerçek’leştiği ortaya çıktı. Ve 2001 yılında Refah Partisi’nin varisi olan Fazilet Partisi’nin kapatılmasıyla Saadet Partisi kuruldu. Ancak AKP’nin de kısa bir süre sonra kurulmasıyla bu bölünme gerçekleşmiş oldu.

Civaoğlu, Fazilet’in bölüneceğini 3 yıl önce bildi
Öte yandan Halman’ın ‘bölme’ düşünden yalnızca bir sene 5 ay sonra 24 Eylül 1998’de yine Milliyet’te Güneri Civaoğlu, “Siyasetin odaklarında FP’yi bölme planı yapılmıştı… Recep Tayyip Erdoğan ismi iyice cilalanıp parlatılacaktı. FP’nin başına geçerse, bu partiyi –neredeyse– tek başına iktidara taşıyacağı havası estirilecekti. Erbakan elbette buna razı olmayacaktı. Erdoğan, peşine 40–50 milletvekili takarak FP’den kopacaktı. Yeni bir parti kuracaktı.” ifadelerini kullanıyordu. Civaoğlu’nun belirttiği gibi Erdoğan ismi iyice cilalandı ve tek başına iktidar olma havası verildi. Elbette Milli Görüş hareketi kurucularının bu estirilen ‘hava’ya razı olmaları mümkün değildi. Civaoğlu’nun 1998 yılında belirttiği gibi Erdoğan yeni bir parti (AKP–2001) kuracaktı.

Bulaç: Kehanet olsa da
Bir diğer kayda değer makale de 3 Kasım 2002 seçimlerinden önce 24 Temmuz’da Zaman yazarı Ali Bulaç tarafından kaleme alınmıştı. ‘Komplo olsa da’ başlığı taşıyan makalede Talat Halman’ın RP, Güneri Cıvaoğlu’nun FP’ye ilişkin söylediklerinin neredeyse kehanet türünden şeyler olduğunu şaşkınlıkla dile getiren Bulaç, “Sanki her şey öngörüldüğü gibi vuku buldu.” ifadelerini kullanıyordu.

Bulaç’ın da dediği gibi bu kehanetler vukuu buldu ve Erdoğan 2 dönem tek başına iktidar oldu. Refah Partisi’ni bölmek için ‘Kurtlar Sofrası’nda planlar yapan Prof. Talat Halman ise dönemin Refahlısı şimdiki Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün ‘Fikir Sofrası’na konuk oldu.

İşte Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün Fikir Sofrası’na katılıp şarap içerek, ılımlı İslam sohbeti yapan Prof. Dr. Talat Halman’ın 30 Nisan 1997 yılında Milliyet Gazetesi’nde yayınlanan ‘”RP’yi bölmek” isimli yazısının tam metni….

 

RP’yi bölmek
HÜKÜMETİN akıbeti ne olursa olsun, RP’nin bir parti olarak bölünmesi, daha iyisi, parçalanması, ülkemizin siyasal geleceği için hayırlı uğurlu olacak. 70 yıl boyunca laik yönetim egemen olduktan sonra, birleşik bir İslam cephesi oluştu. Devlet işlerinde biraz daha fazla din unsuru olmasını isteyen ılımlı dindarlardan tutun da amansız yobazlara, Batı düşmanlarından mutlak köktendincilere, nostaljik gelenekçilerden iflah olmaz gericilere kadar, türlü türlü seçmenler, RP’ye doluştular. Aleviler ve Fethullah Hocacılar RP’yi tutmadı ama laik partilerin bocaladığı ve bölündüğü bir dönemde, değişik kesimlerdeki müminler, kendileri için tek seçenek olarak RP’yi gördüler. Yurt dışında, Türk ve Müslüman oldukları için horlanan işçiler, Hıristiyanlığa karşı kırgın ve kızgın tepkilerle, RP’ye para yağdırdılar.

Suudi Arabistan ve İran için, başarılı laikliği ortadan kaldırmak, ateşli bir tutkuydu. Gizli yollardan muazzam mali destek sağladılar bu uğurda. Ama Refah’ı kılpayı farkla oy birincisi yapan, fakir halkı temsil eder gibi görünmesi, pek çok yoksul seçmene çeşitli yardımlar sağlamasıydı. 1996 Temmuz’unun başından bugüne kadar 10 aylık iktidarında, hiç değilse kendi taraftarlarından 10 numara alabilirdi: ideolojisini aşın uçtan merkeze çekebilseydi, laiklikle kavgaya tutuşacağı yerde köylüye ve işçiye hizmet verseydi, Silahlı Kuvvetler’i ve basını karşısına almasaydı, dış politikada yarım yamalak Müslüman devletlerin eline sakalı vermeseydi, içerde şaibe ve skandalları örtbas etmek uğrunda türlü oyunlar çevirmeseydi, halka bu kadar yalan söylemeseydi…

Şimdi, "sekiz yıl" anlaşmazlığı yüzünden, RP içinde çekişmeler, çatışmalar başladı. Başka inanç ve strateji ayrılıkları da baş gösterebilir. Aslında, sosyal demokratlar gibi, din partilerinde de, görüş farkları yüzünden bölünmeler olması doğaldır. RP’de yakın gelecekte çatlamalar, kopmalar olması beklenebilir. Refah bölünmese bile, yeni din partileri kurulması mümkündür. Düşünün, Refah’tan üç parti doğarsa bundan sonraki seçimlerde hiçbiri barajı aşamayabilir. Ya da, yepyeni bir din partisi kurulursa, RP ve yeni parti, belki küçümen partiler olurlar TBMM’de, Milletçe okuyalım, üfleyelim de birleşik din cephesi delinsin, bölünsün, parçalansın. Demokrasi denememizin hayırlı bir gelişme göstermesi, Refah’ın zayıflamasıyla, din partisine giden oyların bölünmesiyle olacaktır. Öteki partiler akıllarını başlarına, toplamadıkları için, tek çıkar  yolumuz bu olsa gerek.

Talat Halman 30 Nisan 1997 Milliyet

 

İnönü Büyük Adam mıydı, Küçük Adam mı?

25 Kasım 2007 Pazar 2 Yorum »

İSMET Paşa, Mustafa Kemal Paşa’nın öldüğüne çok üzülmüş göründü ama işin içyüzü öyle değildir… Zaten dargındılar. Hattâ bir rivayete göre Atatürk ölüm döşeğindeyken İnönü’nün öldüğünü sanıyordu. Bu yüzden onun çocuklarına burs bağlanmasını vasiyet etmişti, Atatürk’ün vasiyetinin tamamı henüz açığa çıkartılmamıştır. Gizli tutuluyor. Niçin? Onu açıklamaktan korkanlar var. Korkularının, çekinmelerinin sebepleri ve gerekçeleri nelerdir? Onları da bilmiyoruz.

İsmet Paşa Cumhurbaşkanı olunca “Millî Şef” unvanını aldı. Şef, Almancadaki Führer’în Türkçesidir. İtalya’da Duçe…

Paşa paralara ve pullara kendi resmini koydurttu. Atatürk’ün ev hapsinde tuttuğu Kazım Karabekir Paşa’yı Meclis Başkanı yaptı. Sağa sola heykellerini, büstlerini diktirdi. Zahiren ah Atatürk, vah Atatürk diyordu ama saman altından kendi saltanatının temellerini atıyordu.

Atatürk ölünce saltanat taraftarları ümide kapılmışlar, Mısır’da yaşayan Şehzade Ömer Faruk Efendiyi tahta çıkartmak için harekete geçmişlerdi. Son Halife Paris’te yaşıyordu ama ihtiyarlamıştı…

Bazıları İsmet İnönü’yü demokrat zihniyetli biri olarak göstermeye çalışıyor. Onun demokratlıkla en ufak bir alakası yoktur. Çoğulculuğa, aykırı fikir ve görüşlere, en ufak bir muhalefete, en doğru bir tenkide tahammülü yoktu.

1944’te milliyetçileri ve Türkçüleri toplattırmış, İstanbul Bahçekapı’daki Sansaryan hanındaki tabutluklara koydurtmuş, feci işkenceler yaptırtmıştı. O tarihte ben çocuktum, Galatasaray’ın Ortaköy’deki ilk kısmında yatılı okuyordum. Rahmetli Hamdune teyzem Cağaloğlu’nda kızı ve damadı ile birlikte oturuyordu. Aynı sokakta Emniyet Birinci Şube Müdürü de ikamet ediyordu. Kısa boylu bir zattı, hanımı Giritliydi, mükemmel Rumca bilirdi. Bir hafta sonu tatilinde teyzeme gelmiştim. Emniyet Müdürü ve ailesi misafirliğe geldiler. Müdür tabutluklarda yapılanları anlattıydı. Dün gibi hatırlıyorum… Daracık hücrelermiş… Tepede kocaman bir ampul, altındaki milliyetçinin beynini kaynatıyormuş. Yere çömelemesinler diye dizlerinin eklem yerlerine sopalar bağlamışlar…

İnönü zamanında bir yandan solculara ve komünistlere de baskı ve zulüm yapılıyordu ama el altından birtakım kızıl şahıslar destekleniyordu.

İnönü başa geçince Müslümanlar ümitlenmişlerdi ama hava aldılar. Onun zamanında bütün din mektepleri kapalıydı. İlahiyat fakültesi yoktu. Cami hizmetlisi yetiştiren hiçbir eğitim müessesesi yoktu. Hocasız köylerde, civardan imam getirilinceye kadar bazen cenazeler kokuyordu.

Medyada kalemşörlük yapan biri kalkmış, “Adnan Menderes, İnönü’den daha fazla diktatördü” diye yazmış. Tamamen hezeyandır. Menderes, İnönü’nün yanında Zemzemle yıkanmış gibidir.

Menderes zamanında baskı yapılmadı mı? Çok yapıldı. En fazla uyanık, şuurlu, idealist Müslümanlar ezildi. 1953’te Malatya’da Ahmet Emin vurulunca bütün yurtta Müslümanlara karşı terör ve dehşet kasırgaları estirildi, toplu tutuklamalar yapıldı.

İnönü zamanında camilerin 10’da sekizi kapalıydı. Bunlar CHP’nin oligarşik rejimi devrildikten sonra halk tarafından tamir edilmiştir.

Hafızasını yitirmiş bir toplum haline geldik. Yakın tarihimizi bilmiyoruz. Atatürk konusunda ileri geri konuşmak yasaktır. “İnönü’nün Hatırasını Koruma Kanunu” diye bir kanun yok. Bari 1938 ile 1950 arasının gerçek tarihi yazılsın.

Atatürk ile İsmet Paşa niçin darıldılar, bozuştular, hattâ çok sert şekilde münakaşa ettiler?

İsmet Paşa Atatürk’e ne dedi ve huzurdan çıktı?

Atatürk ile bozuştuktan sonra İnönü, devrin Diyanet İşleri Başkanı Rıfat Börekçi hocaya gidip dert yanmıştır.

Atatürk’ün onulmaz bir hastalığa yakalandığını ve uzun müddet yaşamayacağını biliyordu…

Stadyuma gitmiş, halka kendisini alkışlattırarak Atatürk’e nisbet yapmış, meydan okumuştur. Atatürk buna son derece kızmış ve sinirlenmiştir.

Gazeteci ve tarihçi Nizamettin Nazif Tepedelenlioğlu anlatmıştı. Bir gece geç vakitlerde bir iki kişi Cumhuriyet matbaasına gitmişler, kalıplarda değişiklik yaptırmışlar ve birkaç nüsha gazete basmışlar. O değişiklik neydi? Kimin için yapılmıştı? Bunları yazamam.

Ölümünden yarım asır geçmeden karşımıza allanmış pullanmış, sırma saçlı, sürmeli gözlü bir İsmet Paşa çıkartılmıştır. Atatürkçü mü Atatürkçü, devrimci mi devrimci, halkçı mı halkçı, iyiler iyisi, güzeller güzeli, devletin sadık hadimi, millet ve memleketin hizmetkarı… O gerçekten böyle miydi? Yoksa tarih ve gerçekler tahrif mi edildi?

Günlük BUGÜN gazetesini yayınladığım yıllarda, yakın tarihimizi iyi bilen bir zata “İkinci Adam Efsanesi” başlığı ile bir kitap yazdırtmış ve bunu gazetede tefrika ettirmiştim. O kitapta, bugün anlatılanlara hiç benzemeyen zalim ve makyavelist bir İnönü tasvir edilir.

İsmet Paşa özbeöz Türk müydü?

Ölüm döşeğinde iken bir komaya giriyor, bir açılıyordu. Zihninin berraklaştığı bir sırada yanında bulunan Kemal Satır’a “Kemal kütüphaneye git, Ermeni alfabesinde kaç harf vardı, onu bana öğreniver…” demiştir. Bunu o zamanın Milliyet gazetesinde okumuştum. Paşa, ölümüne birkaç saat kala niçin aklını Ermeni alfabesine takmıştı.

1986’da Van’a gittiğimde eskî müftülerden Şeyh Reşid Efendi ile tanışmış ve görüşmüştüm. İnönü’nün kökeni hakkında bana acayip şeyler söylemişti…

Validesi çok dindar bir kadındı. Onu üzmemek (veya ondan korktuğu) için Ramazan’da oruç yediğini saklardı.

Çok kindardı. Adnan Menderes ve iki bakanı onun kininden asılmıştır.

Gençliğinde Halıcıoğlu’ndaki Mühendishane-i Berri-i Hümayu’nda (Kara Harp Okulunda) seccadesini göze görünür yerlere sererek namaz kılarmış.

1960’lı yıllarda bir gün Cağaloğlu’ndaki Millî Türk Talebe Birliği’ne gelmiş, gençlerle sohbet etmişti. O tarihte Birlik solcuların elindeydi. Sohbet esnasında şu mealde bir laf etmişti: “İki şeye hâlâ aklım ermiyor. Birincisi yazıyı nasıl değiştirebildik. İkincisi kadınları nasıl açabildik…” (Gazete koleksiyonlarına bakılabilir.)

Saltanat zamanında hanımı çarşaflı ve peçeli gezermiş. Hatta eve erkek misafirler geldiğinde onlara görünmez, çayları veya kahveleri kapıyı tıkardatarak verirmiş.

Bendeniz devr-i İsmet’i yaşadım, gördüm. Halkın büyük kısmı sefalet içindeydi. Köylüler genellikle çarık giyerdi. Çıplak ayakla gezen çoktu. Ülke veremden, sıtmadan, frengiden kırılıyordu. Sosyal sigorta ve sosyal adalet yoktu. Memleket bit istilasına uğramıştı. Halkın yüzde seksenini oluşturan köylülerin çoğu yırtık pırtık elbiseler giyerdi. “Halkın hali nedir?” diyeni içeri atarlar, komünistlikten mahkum ederlerdi. Eski Bayındırlık bakanlarından Sırrı isminde bir zat (Soyadını unuttum) bir generale özel bir mektup yazıyor, içinde “Paşam bu memleketin hali ne olacak” şeklinde bir cümle sarf ediyor. Mektup ele geçti, eski bakan tutuklandı, 15 sene hapis yattı.

Zonguldak vilayetinde, kömür madenlerinde mecburi işçilik vardı, kaçanlara asker kaçağı muamelesi yapılırdı.

İsmet Paşa uçağa binmeyi sevmezdi, kendisine mahsus lüks bir Beyaz treni vardı, onunla gezerdi.

Oğullarından biri İstanbul Teknik Üniversitesi’nde okurken, Dolmabahçe sarayını yurt olarak kullanmıştır. (Eski Tokat milletvekili Ahmet Gürkan’ın şimdi adını unuttuğum bir kitabında bu konuda bilgi vardır.)

İnönü zamanında Ezan-ı Muhammedi okumak yasaktı. Minarelerden Tanrı uludur diye bağırılırdı. Ankara’da Hacı Bayram Veli Camii Şerifinde Cuma namazı esnasında Arapça Ezan okuyan Ticanî tarikatına mensup Müslümanlar namazdan sonra camiye yakın Birinci Şubeye getirilir ve eşek sudan gelinceye kadar dövülürdü.

Bir hususu itiraf etmeliyim: İsmet paşa zamanında bu kadar kokuşma, rüşvet, hortumlama, hırsızlık, millet malını çalma, Belediyeleri sövüşleme yoktu. Zaten fazla para da yoktu. Devletin bütçesi topu topu 300 küsur milyon liraydı…

Allah’ım bir hakikat kalmasın âlemde nihan…

Peres’i alkışlayanlara tepki…

25 Kasım 2007 Pazar 3 Yorum »

 

AKP, CHP, MHP, DTP ve DSP’li vekillere seslenen Kutan, “Eli kanlı Peres’i ayakta karşılayıp, alkışlayanlara sesleniyorum! Nasıl böyle bir gaflet içinde olabilirsiniz? Milletvekillerinden bir teki bile, toplantıya katılmayarak tepkisini ortaya koymadı. Siz Türkiye’de Peres’i ağırlarken, O’nun başında bulunduğu İsrail’in uyguladığı ilaç ambargosu yüzünden Filistinli çocuklar hayatını kaybetmeye devam ediyordu. Siz Peres’i ayakta karşılarken, Filistinli Yaşlı hastalar İsrail’in kontrol noktalarından geçemediği için hayatını kaybetmeye devam ediyordu. Siz Peres’i alkışlarken, Filistinli milletvekilleri İsrail hapishanelerinde çile çekmeye devam ediyordu” diyerek tepkisini ortaya koydu.

Zalime dost, mazluma düşman!..

19 Kasım 2007 Pazartesi 1 Yorum »

Herhangi bir sebeple, Filistinlileri sevmiyor ya da davalarına sıcak bakmıyor olmak, mümkündür. 

Ama geçmişte her nasılsa yaşanmış ve halen sürmekte olan haksızlıklardan yana olmak, dahası o haksızlıkların ilanihaye sürmesi için oluşturulan koronun gönüllü bir üyesi olmak…

Birleşmiş Milletler kararıyla kur-dur-ulmuş ve hemen sonrasından başlayıp, bu kurumun aldığı hiç bir kararı ‘takmamış’ İsrail’in, o günden beridir, Filistinlilere yapıp ettiklerinin savunucusu olmak…

Ne kadar tuhaf bir durum!

İsrail vatandaşı olan ya da olmayan birçok Musevi’nin bile mevcut durumdan; İsrail’in dünyayı hiçe sayan pervasızlığından ve Filistinlilere yaptıkları zulümlerden rahatsızlık duyduklarını ve çeşitli platformlarda bunu dile getirdiklerini biliyoruz.

İsrail vatandaşlarının, ülkeleri tarafından yapılanlara razı olması ve hatta savunması, bir yerde normal bir davranış olarak değerlendirilebilir. Çünkü onlar için varlık yokluk meselesi sözkonusu.

Peki ama ya bizim içimizde olup, bizden biri imiş gibi davranan, dahası bizim adımıza söz söylemeye kalkarak, Filistinlilerin haklarını yok saymaya kalkışanlara ne oluyor?

Filistinlileri anlamak…

Biz ki, varlığını ve bağımsızlığını; memleketlerini işgal etmek için uğraşanları denize dökmek suretiyle neticelenen Kurtuluş Savaşı ile kazanan bir ecdadın torunlarıyız.

Toprakları ellerinden alınmış ve bu yetmezmiş gibi, bütün dünyanın gözü önünde, sürekli olarak zulmedilen Filistinlileri, bizden daha iyi anlayabilecek bir millet, belki de yoktur.

Ve Milletimizin hemen tamamı, Filistinlilerin durumunu bilmekte; onların sıkıntıları dolayısıyla üzüntü duymakta, elinden geldiği kadar yardım etmek için gayret etmekte ve en azından dua etmektedir.

Herkes tarafından biliniyor ki; İsrail, Filistinlilerin hiç bir hakkını tanımamaktadır. Bunu geçtik, Birleşmiş Milletler’in, dünya üzerindeki çoğu devletin ve küresel çaptaki sivil toplum örgütlerinin taleplerini de, duymazdan gelmekte ve bildiğini okumayı sürdürmektedir.

Arap alemi başta olmak üzere, İsrail’in karşısında olan cephe, çeşitli sebeplerle zayıf düştüğü için, olup bitenlere karşı sadece söylenip durmakta ve bu arada bol bol da, İsrail’i kınamaktadır.

Dilek ve temenni…

Geçtiğimiz hafta sonu İstanbul’da yapılan Uluslararası Kudüs Buluşması gibi toplantılarda da, içinde bulunulan çaresizlik dile getirilmekte; Filistin meselesinin nihai olarak halli için, İsrail’in işgal ettiği topraklardan çekilmesi gerektiği vurgulanmaktadır.

İsrail’in işgal ettiği topraklardan çekilmesi ise iki ayrı manaya gelebilmektedir. İsrail’in Birleşmiş Milletler kanalıyla çizilen 1948 sınırlarına geri çekilmesi ya da, zaten BM kararı ile kurulmasının da yanlış olduğu için, tümden ortalıktan kaybolması…

İkinci alternatif İsrail’in yok olması manasına gelmektedir ve herhangi bir Filistinli için bundan daha doğal bir talep de olamaz. Çünkü, aynı şey İsrail tarafından kendileri için istenmektedir.

İşte bizim meselemiz de burada başlıyor.

İçimizden bazıları, İsrail’le alakalı olarak, ‘dilek ve temenni’ makamındaki sözlere bile tahammül edemiyor ve bu sözleri sarfedenleri ve bu sözlerin söylendiği ortamları, tu-kaka ilan ediveriyorlar.

Ama İsrail, içinden geçenleri söylemek yerine, çok daha vahim şeyleri yaparken; her nedense bu tiplerin gık’ı bile çıkmıyor.

Yani, birileri İsrail’in yok olması fikrini, sadece söylüyor. İsrail ise, Filistinlileri yok etme işini bilfiil yerine getirmek için elinden geleni ardına koymuyor.

Bizim kalemşörler de, temenni niteliğindeki sözleri hedef alıp, söyleyenlere saldırırken; İsrail’in insanlık dışı fiilleri karşısında, dut yemiş bülbüle dönüyorlar.

Bunu yaparken de, çağdaşlık, modernlik, insan hakları, demokrasi gibi parlak lafların arkasına saklanmayı da ihmal etmiyorlar.

Oysa yaptıkları ile, zalimin dostu ve mazlumun da düşmanı olduklarını ilan ediyorlar, sadece…

Erbakansız Kudüs Buluşması kimlerin hoşuna gider?

16 Kasım 2007 Cuma 10 Yorum »

Türkiye Gönüllü Teşekküller Vakfı’nın önderliğinde Uluslar arası Kudüs Buluşması dün sabah Feshane’de başladı.

Coşkulu, kalabalık ve yurt dışından önemli isimlerinden katılımı ile büyük ve derin anlamlar ifade eden güzel bir açılış günü yaşandı.


Müslümanların ortak değeri Kudüs için İsrail zulmüne karşı, Siyonizm’e karşı olan herkes binlerce kilometre uzaktan adeta koşarak geldi ve bu toplantıya katıldı.

Türkiye Şimon Peres’in ziyaretinin hemen ardından İslam Dünyasına Kudüs ve Filistin davası için Müslümanların ayakta olduğunu bir kez daha gösterdi.

Konuşmacılar ve dinleyiciler büyük bir coşkuyu birlikte paylaştılar.

Tüm bunlar programın anlam ve önemi bakımından bizleri ve herkesi ziyadesiyle mutlu etti.

Heyecan duyduk, böylesine önemli meseleler ve sorunlar dururken, Türkiyeli Müslümanlar olarak kendi kendimize dövünüp durmanın ve takılıp kalmanın üzüntüsünü yaşadık.

Bizi üzen bir mesele daha vardı.

Takdirle karşıladığımız ve sonuna kadar desteklediğimiz ve her zaman destekleyeceğimiz bu anlamlı programda, İslam Dünyası’nda tanınan, bilinen, D8’in temelini atan, gönüldaşlarına ettirdiği her yeminde ‘Kudüs kurtarmak için’ sözünü alan Milli Görüş Lideri Sayın Erbakan’ın olmayışıydı.

TGTV ve organizasyonu gerçekleştiren değerli kardeşlerimiz, acaba Sayın Erbakan’ı bu programa davet etmişler de kendisi mi katılamamış, yoksa Sayın Erbakan’ı hiç mi davet etmemişlerdi?

Erbakan’ın bu toplantıya katılıp, katılmaması çok mu önemli diye düşünenleriniz vardır.

Evet, elbette çok önemli.

Neden, çünkü başta TGTV olmak üzere, İslam Dünyası Sivil Toplum Kuruluşları Birliği ve İslam Dünyası’ndaki bir çok kurum ve kuruluş bizzat Erbakan’ın liderler düzeyinde attığı adımlar ve ortaya koyduğu projeler neticesinde ortaya çıkmıştır.

Şimdi size soruyorum?

Türkiye’de MÜSİAD ilk kurulduğu günlerde, TÜSİAD’ın yeşili diye dikkate almayanlar şimdi MÜSİAD, ASKON, ÖNDER, İHH, HUDER, TEKDER ve diğerlerinin hangi zemin üzerine inşa edildiğini hatırlıyorlar mı?

Sivil Toplum Kuruluşlarının Türkiye’de ilk banisi ve fikir babası Muhterem Erbakan’dır.

Muhterem Erbakan’ın hakkını teslim etmemek vicdansızlık olur.

İşte O insanın öngörüleri ve ileri görüşlülüğüyle kurulan ve sonradan çatı bir kuruluşu da kendi aralarında tesis eden Sivil Toplum Kuruluşlarının önderliğinde gerçekleşen Uluslar arası Kudüs Buluşması’nda maalesef açılış gününde Sayın Erbakan yoktu.

Umarım bunun makul bir açıklaması vardır.

Artık şunu anlamanın vakti geldi, hatta geçmekte;  Sayın Erbakan bir siyasi parti lideri değil, İslam Dünyası’nda Türkiye’yi temsil eden sembol bir isim ve lider.

Sayın Erbakan, Milli Görüş Hareketi’nin lideri olmanın dışında, Mısır, Pakistan, Fas, Tunus, Malezya ve diğer İslam ülkelerindeki bugünkü İslami siyasi yapılarında örneği ve fikir babasıdır.

Bunu biz söylemiyoruz, yurt dışına giden ve onlarla görüşen ve temas eden herkes söylüyor.

Bu hakikati görmezden gelemeyiz.

İşte tüm bu saydıklarımız ve hatta burada zikretmediğimiz sebeplere binaen; Kudüs Buluşması’nda konuşma hakkı önce Sayın Erbakan’ının olmalıydı.

Ayrıca unutmayın yeryüzünde Siyonizm’in en çok korktuğu ve çekindiği isimlerin başında Milli Görüş lideri Erbakan gelir. Umarım bazıları bu hakikatleri geç olmadan anlarlar.

İşgalci İsrail yok olsun!

15 Kasım 2007 Perşembe 2 Yorum »

Dünya isterim
Kan emici Siyonistler ve Haçlılar def olsun;
İşgalci İsrail yok olsun!

 

 

 

Siyonist Katillerin başı Simon PERES, geldiği gibi gitti. Umarım bir daha gelemez. Bu sütundan da, sitemizin diğer yazı, haber ve analizlerinden de bu kan içiciyi ifşa ettik, geçmişini izah etmeye çalıştık ve Türkiye’ye resmen Cumhurbaşkanı GÜL tarafından davet edilmesini, anlaşmalar imzalanmasını ve tüy dikercesine TBMM’de milletvekillerine hitap ettirilmesini tenkit ettik. Buna ses çıkarmayan "Sözde İslamcı, özde paracı" basın yayın organlarını ve onların romantik din bezirganı yazarlarını deşifre ettik. Neden mi?

Türkiye Büyük Millet Meclisi halen Hilafetin ilgasına dair kanuna göre, Hilafet’in mana ve mefhum olarak şahsı manevisinde mündemiç olduğu bir çatıdır. Oysa Hilafeti 400 yıl yürüten Osmanlı’yı yıkan Siyonistlerin faaliyetleridir. Bununla ilgili detaylı bilgileri kaynaklarıyla daha önce kaleme aldığımız yazılarda sizinle paylaşmıştım. 

Siyonizm’in kurucusu ve İsrail’in fikir babası Theodor HERZL de, 1897 yılında İsviçre’nin Basel kentinde Siyonist önder ve temsilcileri topladığı ve Siyonist Protokolleri ilan ettiği kongrede: “Kuzey sınırlarımız Kapadokya’daki dağlara kadar dayanır, Güney’de de Süveyş Kanalı’na (Nil-Fırat arası)…Sloganımız ise “Davud ve Süleyman’ın Filistini!” olacaktır"  “Basel’de ben Yahudi Devleti’ni kurdum. Eğer yüksek sesle söylersem bütün dünya bana güler. Fakat beş sene içinde veya elli sene sonra herkes bunu bilecek” demişti.

Basel‘de yapılan ilk Siyonist kongrede çizilen hayali sınırlar Osmanlı İmparatorluğu’nun egemenliği altında bulunuyordu. Tekrara lüzum yok, nihayet Osmanlı’yı sancılı, kanlı ve hileli bir süreçten sonra yıktılar. Ancak aziz milletimiz Balkan Cephesinden, Trablusgarptan, Yemenden, Iraktan, Doğu Cephesinden ve Çanakkale’den başlayarak verdiği benzersiz ve şanlı mücadele ile büyük bir İstiklal Savaşı gerçekleştirdi ve Anadolu’da Müslüman bir devleti yeniden ihdas etti. Kurulan yeni devlet de aslında İslam Devleti olarak tarih sahnesine çıktı. 1924 Anayasası’nda “Devletin dini din-i İslamdır” yazılıdır. Elbette sonra hiç beklenmeyen, arzu edilmeyen bazı süreçler yaşandı. Ancak Allah’a hamdolsun hala Anadolu topraklarında % 99’u Müslümanlardan oluşan bir devlet var. Osmanlının yıkılması, Hilafet’in ilgası ve işlevsizleştirilmesi sadece Türkiye değil tüm dünya Müslümanlarını sarstı. Ancak tüm bunların gerçekleşmesi için çabalayan şer odaklar için olanlar yeterli olmamaktadır. Nasıl olursa olsun Anadolu’da bağımsız bir Türkiye’nin varlığı hala nihai planlarına engel teşkil etmektedir. Bu son engeli de bertaraf etmek üzere şimdi son bir hamle yapmak niyetiyle Irak işgal edildi, sırada Suriye, İran ve Suudi Arabistan var. Bunlarda gerçekleşince öldürücü darbeyi akıllarısıra Türkiye’ye indirerek, yeryüzünden İslam’ı ve Müslümanları silecekler. Irak’ta, Afganistan’da, Bosna’da, Çeçenya’da ve uzun yıllardır Filistin’de olanlar bu nihai gayenin provasıdır.

Tüm bu kirli plan ve tezgahları, şerli oyun ve hileleri fark edecek derecede bilinçli liderlere, medyaya ve halka ihtiyacımız her zamankinden daha fazladır. Maalesef şu an Arap alemini ve ülkemizi idare edenlerde bu uyanıklığı, bilinç düzeyini, öngörüyü ve feraseti göremiyoruz. Hangi akla hizmet ederek Filistin’de elan akan kanın baş sorumlusu PERES ve onun işbirlikçi pişekarı ABBAS, ülkemize davet edildi, kırmızı halılarla, şampanyalarla, alkışlarla karşılandı ve millet iradesinin tecelligahı anlamında en mukaddes mekânımız TBMM’de konuşma yapmalarına izin verildi? Yahu bunu deli yapmaz, deli…

İzin verildi de ne oldu? Adam Müslüman ülke parlamentosunda konuşan ilk (ve inşaAllah son) İsrail Devlet Başkanı olma sıfatını alarak 1897 Basel Siyonist Konferansı’ndan tam 110 yıl sonra yıktıkları Osmanlı’nın millet meclisinde adeta zaferini ilan etti, İsrail’in tanrısından bahsetti. Demokrasi yalanları attı.

Bre Koca Siyonist madem demokrasi ve hürriyetten yanasın, neden Müslüman Filistin’i istila ettin, bebeklerine varıncaya kadar Filistinlilerin öldürülmesi emrini verdin ve bu barış beldesini Açıkhava hapishanesine çevirdin, neden temiz ve adil bir seçimle işbaşına gelen HAMAS’ı yok etmeye çalışıyorsun? Bu katilin bunları hem de Meclisimizde, İbranice ifade etmesi çok vahim, ama bundan daha vahim olanı ise onu Mecliste dinleyerek alkışlayan Cumhurbaşkanı, Meclis Başkanı, Başbakan, Bakanlar, iktidar ve muhalefet milletvekillerinin varlığıdır.

PERES, meclisteki yalan ve hayallerle dolu konuşmasını Yahudi Dönmesi olan 35 Yaş Şiirinin şairi Cahit Sıtkı TARANCI’nın, rivayete göre kuruluşunu özlemlediği İsrail için yazdığı “Memleket İsterim” şiiriyle bitirdi ve dünyaya şu mesajı verdi: “Bakın ey insanlar, bizimle uğraşmayın, biz 110 yıl önce İsrail’i kurmaya karar verdik ve 50 yıl içinde Filistin’i kendimize memleket eyledik, bunu başarmak için de önümüzdeki tek engel olan Osmanlıyı içerdeki işbirlikçiler vasıtasıyla yıktık. Şimdi çok yakın bir sürede “Büyük İsrail”i kuracağız ve yeryüzünün tamamını İsrailleştireceğiz. Bizimle şaka olmaz. Biz bakın, yıktığımız Osmanlının devamı olan Türkiye’ye geldik ve meclisinde İbranice olarak konuşuyoruz”.

Memleket isterim
Gök mavi, dal yeşil, tarla sarı olsun;
Kuşların çiçeklerin diyarı olsun.
 
Memleket isterim
Ne başta dert, ne gönülde hasret olsun;
Kardeş kavgasına bir nihayet olsun.
 
Memleket isterim
Ne zengin fakir, ne sen ben farkı olsun;
Kış günü herkesin evi barkı olsun.
 
Memleket isterim
Yaşamak, sevmek gibi gönülden olsun;
Olursa bir şikâyet ölümden olsun.

diyerek konuşmasını bitiren Koca Siyoniste ben de şöyle sesleniyorum:

 

Dünya isterim,
İnsanlar hür, düzen adil olsun;
Barışın ve kardeşliğin diyarı olsun. 
 
Dünya isterim
Ne başta Siyonist derdi, ne gönülde Kudüs hasreti olsun;
Yeryüzünde akan kan ve gözyaşı dursun.
 
Dünya isterim
Kan emici Siyonistler ve Haçlılar def olsun;
İşgalci İsrail yok olsun!

Yeni Dünya Düzeni

14 Kasım 2007 Çarşamba Yorum yok »

Tarih: 3 Kasım 2007 Cumartesi. Yer: Yüce Diriliş Partisi İstanbul İl Merkezi.

Genel Başkan Sezai Karakoç, Irak’a nasıl bakmamız gerektiğini anlatıyor. Irak’ın İngilizler tarafından kurulan suni bir devlet olduğunu, bu devletin yıkılmasından daha tabii bir şey olmadığını ifade ediyor. Irak parçalanırken “Biz Irak’ın bütünlüğünden yanayız” demenin anlamsızlığına dikkat çekiyor. Irak’ın üçe bölünmesinin kaçınılmazlığını vurguluyor. Bu üç parçadan her birinin kendi başına ayakta kalmasının imkânsızlığını da vurguluyor. İlk etapta Şii Arap ağırlıklı ‘Güney Irak’ın İran’la, Sünni Arap ağırlıklı ‘Orta Irak’ın Suriye ve Suudi Arabistan’la, Kürt ağırlıklı ‘Kuzey Irak’ın Türkiye’yle bütünleşmesini, ikinci etapta ise Ortadoğu çapında bir birliğin kurulmasını savunuyor.

Bu arada, “Kürtleri ayıran sınırlar kalkmalıdır” diyenlere hak verdiğini, fakat Kuzey Irak’ta kurulacak bir Kürt devletinin bunu Türkiye, Suriye ve İran’la savaşarak gerçekleştirebileceğine inanmanın akıl kârı olmadığını belirtiyor Karakoç. En büyük Kürt kitlesinin Türkiye’de bulunduğunu, sonra Kuzey Irak’taki büyük kitlenin geldiğini, Türkiye-Kuzey Irak birliği sağlandığı takdirde maksadın büyük ölçüde hasıl olacağını, Suriye ile birleştiğimizde oradaki Kürtlerin de akrabalarına kavuşacağını, geriye az sayıdaki İran Kürtünün kalacağını söylüyor ve “İran’da da biraz kalsın, onun bir zararı yok. Bir gün inşaallah İran’la da birleşiriz. O zaman Kürtlerin hepsi biraraya gelir” diye ekliyor.

Dikkat! Fetihten bahsetmiyor Sezai Karakoç. Emperyalist Batı’ya kolay lokma olmamak –daha doğrusu hiç lokma olmamak- için safları sıklaştırmaktan bahsediyor. Bu toprakların tabiatına aykırı olan şovenist tavırlardan vazgeçip Müslüman kardeşliğini, İslam Birliği’ni, ortak devlet şuurunu ihya etmekten bahsediyor.

40 yıllık bir bahis bu. İslam Birliği’ne hava gibi, su gibi muhtaç olduğumuzu 40 yıldır bıkmadan, usanmadan, tekrar tekrar anlatıyor Sezai Karakoç. Kelâmının hülasası için 1995 yılında yaptığı iki konuşmanın can alıcı kısımlarına bakalım:

“Bugün güçlü olmayan devlet yaşayamaz. İki yüz elli milyondan aşağı nüfusu olan, beş milyon, on milyon kilometrekareden aşağı toprağı olan, nükleer silahı olmayan, ekonomisi zayıf olan devletler yaşayamazlar. Onlara devlet denmez. Böyleleri hep tâbi devletlerdir. Bugün birçok İslâm devleti geçinen devletçiklerin hepsi Amerika’ya, veya Avrupa’ya tâbidir. Tâbi olmaksa, İslâm gözünde, Müslümanlık gözünde, en büyük zillettir. Onun için, her kim, devlet düşmanlığı yapıyorsa onun yanında olmayın. Devlet derken, tabiidir ki, kendi medeniyetimizin, milletimizin devletini kasdediyorum. Ve yine devlet derken elbette bugünkü suni sınırları olan devletçikleri kasdetmiyorum. Ortadoğu’da Müslüman aydınların kuracağı büyük, süper devleti kasdediyorum. Ve bu devlet, bir gün mutlaka kurulacaktır. İsterseniz bunu kaydedin, not edin, tespit edin bu sözümü.” (Pendik / İstanbul, 18.6.1995. Kaynak: Çıkış Yolu III – Kutlu Millet Gerçeği, Sezai Karakoç, Diriliş Yayınları, İstanbul 2005)

“Ortadoğu’da, İslâm milletinin kendini bulması, suni sınırları atması, en az 10 milyon kilometrekare, 250 milyon nüfus ve güçlü ekonomi, güçlü devlet politikası sahibi olması, büyük siyasî ve askerî güce kavuşması, bağımsızlığımızı garantilememiz ve böylece çocuklarımızın, torunlarımızın geleceğini, hem maddeten, hem mânen kurtarmamızın sırası geldi. Evet, sadece maddeten değil, mânen de kurtarma garantisi bu noktada bulunuyor. Bunun için yüz bin genç yetişsin istedim. İstediğim budur, temennim budur; yüz bin şuurlu genç, Ortadoğu’da bu dediğim düzeni geri getirecektir.” (Eskişehir, 21 Ekim 1995. Kaynak: a.g.e.)

Kuvvetle hissediyorum ki, bir gün Türkiye Cumhuriyeti devleti de bundan başka çıkış yolunun olmadığını idrak edecek ve inançla değilse bile ilm-i siyasetin gereği olarak İslam Birliği hedefine yönelecek. Gülmeyin! Kendini Batı’ya karşı savaşarak gerçekleştiren bir ülkenin Batıcı olmasından daha ‘acayip’ bir şey değil söylediğim. Dünün maslahat-mefsedet (yarar-zarar) muhasebesinden nasıl “Varlığımızı sürdürmek için Batı’yla bütünleşmekten başka çaremiz yok” gibi ’sarsıcı’ bir sonuç çıktıysa, yarının maslahat-mefsedet hesabından da “Varlığımızı sürdürmek için İslam Birliği’ni ihya etmekten başka çaremiz yok” gibi ’sarsıcı’ bir sonuç çıkabilir. (Bu yönde bir eğilimin –bu şekilde ifade edilmese bile- devletin muhtelif birimlerinde çoktan belirdiğine dair iddialar var.)

Dünya dönüyor…

Mynet Blog WordpressMU alt yapısını kullanmaktadır.