Bob Nerde?
15 Ocak 2008 Salı 1 Yorum »
Beşincisi; Bob nerde?
ismetsoner.spaces.live.com’dan alıntıdır…
15 Ocak 2008 Salı 1 Yorum »
Beşincisi; Bob nerde?
ismetsoner.spaces.live.com’dan alıntıdır…
15 Ocak 2008 Salı Yorum yok »
Madrid çağrışımları Güzel mekanlarda bu toplantıları yapmak, güzel yemekler yemek, sonra dağılmak, ne yazık ki netice getirmiyor." |
|||||||||
14 Ocak 2008 Pazartesi Yorum yok »
Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, ABD’nin Türkiye’nin terör örgütü PKK’ya karşı yaptığı sınır ötesi harekata destek vermesi karşılığında Türkiye’nin herhangi bir şey vermesinin söz konusu olmadığını belirterek, ”Çünkü terörle mücadele etmek ABD’nin sorumluluğunda” diye konuştu.

Cumhurbaşkanı Gül, geçen hafta ABD ziyareti sırasında İngilizce ve Arapça yayınlanan El Hayat gazetesinin New York temsilcisi ve köşe yazarı Raghida Dergham’a özel demeç verdi.
Gül, bugün yayınlanan mülakatta, Dergham’ın Türkiye’nin terör örgütü PKK’ya karşı yaptığı sınır ötesi askeri harekat kapsamında ABD ile işbirliği, Orta Doğu sorunları kapsamında Türkiye’nin rolü ve İran konularında sorularını yanıtladı.
-TERÖR ÖRGÜTÜ PKK İLE MÜCADELE-
Gül, ABD Başkanı George W. Bush ile görüşmesi çerçevesinde Türkiye’nin terör örgütü PKK’ya karşı sınır ötesi harekat düzenlemesiyle ilgili bir soru üzerine, komşu ve dost ülke olan Irak’ın kendi topraklarının tümünü kontrol edemediğini ve o yüzden orada terör örgütü PKK’nın bulunduğunu söyledi.
Terör örgütü PKK’nın ABD ve AB’nin terör örgütleri listesinde bulunduğunu hatırlatan Gül, PKK’nın Irak’ın kuzeyindeki bölgeden Türkiye’ye saldırdığını, hem güvenlik görevlilerini, hem de sivilleri öldürdüğünüvurguladı.
Gül, şöyle konuştu:
”Mesele, böyle bir terör örgütüyle mücadele etme, sonuna kadar savaşma ve bunu yok etme meselesidir. Bunun için Irak hükümetine (bunu siz yapın) dedik, onlar güçleri olmadığı için bunu yapamadılar. O zaman Amerikalılara (siz işgal kuvveti olarak bütün hava sahasını ve bütün Irak’ı kontrol ediyorsunuz, teröristlerle sadece Basra’da, Bağdat’ta savaşmak yetmez, burada da savaşacaksınız) dedik. (Ama siz de yapamıyorsanız o zaman biz kendimiz yapacağız, o zaman bizimle işbirliği yapın) dedik. Amerikalılar buna evet dedi.”
Gül, ABD’nin Türkiye’nin sınır ötesi harekatına destek vermesi karşılığında Türkiye’den ne gibi bir beklentisinin olduğunun sorulması üzerine, ”Bunun karşılığında bizim bir şey vermemiz söz konusu değil, çünkü terörle mücadele etmek ABD’nin sorumluluğunda, zaten çok gecikmiş bir iş olduğu için çok mahcuplar da. Ama tabii ki büyük bir ülkenin dikkatini çekmek kolay olmuyor. Nihayet bunu anladılar, gördüler ve gayet açık, dürüst bir şekilde Başkan Bush, Başbakan Erdoğan’a da bana da (PKK ortak düşmanımızdır) dedi ve işbirliği devam ediyor. Dolayısıyla sorumluluklarını yerine getiriyorlar” diye konuştu.
Türkiye’nin hedefinin sadece terör örgütü olduğunu belirten Gül, hedefin ne Irak, ne Irak’ın kuzeyindeki Kürtler olduğunu söyledi ve Türkiye’nin bu kapsamda gizli bir gündeminin olmadığının altını çizdi. Irak’ınistikrarının ve huzurunun sağlanmasını Irak’tan sonra ilk Türkiye’nin istediğini belirten Gül, Irak’taki Kürtlerin Türkiye’deki insanların kardeşi, akrabası olduğunu ifade etti.
Gül, terör örgütü PKK’nın Türkiye’ye kuzey Irak’tan geçip katliam yaptığını, en son Diyarbakır’da yaptığı saldırıda lise öğrencisi çocukları öldürdüğünü, Türkiye’nin bu yüzden sınır ötesi harekat yaptığını belirtti.Gül, ”Biz terör örgütünü yok edene kadar bu mücadele kararlılıkla sürecek” dedi.
Türkiye’nin askeri harekat düzenlerken oradaki sivillere zarar vermemek için son derece dikkatli hareket ettiğini vurgulayan Gül, ”Eğer biz bu konuya dikkat etmeseydik bunu çok önce ve çok daha farklı bitirirdik” diye konuştu.
Gül, ”Irak hükümetinin sınır ötesi harekattan memnun olmadığı” yönündeki bir yorum üzerine ise ”Peki o zaman ben size şunu sorayım: Irak hükümeti kendi topraklarını kontrol edemeyip, kendi toprakları içerisinde kardeş bir ülkeye saldırı yapan terör örgütünü misafir mi ediyor orada, onlara güvenli sığınak vermekten mutlu mu?” dedi.
Cumhurbaşkanı Gül, terör örgütü PKK’ya karşı düzenlenen harekatla İsrail’in Hizbullah’a karşı Lübnan’a girmesinin karşılaştırılması üzerine ise ”Bu iki konu birbiriyle hiç ilgili değil, biz hiç kimsenin toprağınıişgal etmiyoruz ki” diye konuştu.
Gül, ABD’ye Türkiye’nin Irak’ı işgal etmeyeceği yönünde garanti verip vermediğinin sorulması üzerine de ”Bizim garanti vermeye ihtiyacımız yok, çünkü bizim böyle bir niyetimiz yok, tam tersine biz komşu bir ülkeyeyardım ediyoruz” dedi.
Gül, Irak’a en büyük ekonomik yardımı yapan ülkenin Türkiye olduğunu belirterek, Habur Kapısından günde 4 bin TIR’ın Irak’a gittiğini ifade etti. ”Bizim kuzey Irak’la hiçbir problemimiz yok” diyen Gül, Türkiye’ninbölgede intihar saldırısı düzenlendiğinde yaralıları uçakla alıp tedavi ettiğini de anımsattı.
-ORTA DOĞU’DAKİ SORUNLAR-
Cumhurbaşkanı Gül, Orta Doğu’daki sorunların çözümünde sadece ABD’ye sorumluluk yüklenilmemesi gerektiğini, bölge ülkelerinin de bu anlamda sorumlulukları olduğunu, Türkiye’nin de bu çerçevede elinden gelen her şeyi yaptığını anlattı.
Türkiye’nin Suriye ile ilişkilerini ABD Başkanı Bush’un nasıl karşıladığının sorulması üzerine Gül, Suriye’nin dışlanmasının doğru olmadığını belirterek, Suriye’nin Annapolis toplantısına katılmasınınönemli olduğunu söyledi.
Gül, Türkiye’nin bölgedeki sorunların çözümünde Suriye’nin yapıcı rol almasını kendisine tavsiye ettiğini ifade ederek, Türkiye’nin bu konuda yardımcı rol oynadığını, bunun da takdir edilmesi gerektiğini kaydetti.
Filistin devletinin 2009′da kurulmasının mümkün olup olmayacağının sorulması üzerine ise Gül, Orta Doğu barış sürecini ABD Başkanı Bush ile görüşmesinde ele aldıklarını, kendisinden bu konuda çok daha fazla inisiyatif alıp, çözüm için zorlaması gerektiğini söylediğini anlattı. Gül, bu kapsamda (İsrail tarafının) yeni yerleşim yerleri kurmaması gerektiğini, Filistinlilerin birliğinin sağlanmasının çok önemli olduğunuBush’a aktardığını ve kendisine cesaretli olması gerektiğini söylediğini ifade etti.
Gül, şöyle konuştu:
”Aslında 2008 yılında önemli şeyler olabilir çok çalışılırsa. Sadece Amerikalılara da bırakmamak gerekir, herkesin bölgede bunun için yoğun gayret göstermesi gerektiğine inanıyorum, biz bunu yapıyoruz.”
Gül, Lübnan ile ilgili bir soru üzerine ise Türkiye’nin bu ülkedeki taraflarla görüştüğünü, bu ülkede devlet başkanlığı seçimlerinin düzgün bir şekilde yapılmasını, ülkede siyasi istikrarın sağlanmasını istediğini belirtti. Türkiye’nin Lübnan’a yardım ettiğini kaydeden Gül, BM barış gücü UNIFIL’de askerlerinin olduğunu, Lübnan’da 50′nin üzerinde okul yaptırıldığını, Türk sivil toplum örgütlerinin Lübnan’da halka yardımcı olduğunu söyledi.
-İRAN-
Cumhurbaşkanı Gül, İran’la ilgili sorular üzerine, son dönemde ABD ile İran arasındaki sorunların diplomatik yollarla çözümünün daha doğru olduğu yönünde bir anlayışın geliştiğini gördüğünü bildirdi.
Türkiye’nin komşusu olan İran ile farklı siyasi yapısı olmasına rağmen iki ülkenin birbirinin içişlerine karışmadan komşuluk ilişkilerini sağlam tutmak istediğini belirten Gül, İran’ın nükleer programı kapsamında ise Türkiye’nin bölgede kitle imha silahlarının olmamasını istediğini, bu konuda diğer bölge ülkeleri gibi hassasiyeti olduğunu ifade etti.
11 Ocak 2008 Cuma 2 Yorum »
Bugün bir rektörümüz türbanlı kızlar ODTÜ ve Bilkent’i kazanamaz o kadar puan almıyorlar demiş. Öyle okudum. Bu nasıl bilim adamlığıdır? Nasıl bir eğitimciliktir hayret. Vallahi hayret. Billahi hayret. Söylediğinin tam aksi olduğunu biliyor tabii. Bizler de biliyoruz. Bilmediğimiz koca koca adamların bu halleri. Bir diğer saygıdeğer Prof. umuz türban konusunda AİHM nin kararlarının bizim anayasamızdan önce geleceği konusunda açıklama yapmıştı. Gazetelerde okudum, elinden hukuk diplomasını alın nasıl şey bu diye yazdı dinle ilgisi olmayan yazarlar. Bir hukuk profesörü bütün ilkelerini ve birikimini böyle ziyan edebiliyor işte. Bakalım üniversiteye döndüğünde öğrencilerinin karşısında nasıl açıklayacak bu çelişkiyi, hep birlikte göreceğiz.
Artık her yerde herkes bir şeyler yazıyor, söylüyor. Kendi dediklerinin aksine bir düşünceye de tahammülü yok nedense. Burada bile bir arkadaşımız bu konuda yazdığı yazı ile ilgili yaptığım yorumları kaldırmış sayfasından. Şaştım kaldım. İlginç geldi bana bu tahammülsüzlük.
Deniliyor ki türban serbet kalırsa açık kadınlar huzursuz edilecek. Neden? Çünkü türban dini bir simge ve dinin emri. Herkesi zorla kapatacaklar. Allah’ım aklıma mukayyet ol Yarabbim diyorum bunları okuyunca. Türban bizim hayatımızda, evimizde, çarşımızda her yerde. Bu zamana kadar kim kimi zorla kapamış? Ayrıca dinin diğer bir emri de namaz. Camilerimizin bahçesinde oturuyoruz. Ağaçların altında dinleniyoruz. Kimden duydunuz şimdiye dek cami bahçesinde oturan birinin namaz vakti zorla camiye sokulduğunu? Üstelik namazı çok kişi hem de günde beş vakit kılıyor. Günde beş defa dini bir uygulamayı herkesin içinde yapıyor. Kadını da erkeği de kılıyor. Kılmayana kim ne diyor? Türban dini bir simge ise namaz ne peki? Namaz kılanlar hangi karanlık çağı sokuyor gözümüze?
Türban sadece saçları kapatıyorsa insanların beyinlerini böyle kapatan ne o zaman? Burada başörtüsüne dil uzatan biri yurt dışında bir rahibenin kıyafetine dil uzatabilir mi? Türbanlı kızlara ”başı bohçalı” gibi terbiyesiz bir ifade kullanan kişiler söyleyebilir mi bir rahibeye bunu? Aydın olmanın gereği değil mi inanca saygı? Aydın olduğunu söyleyen birileri nasıl bu kadar ”yobaz” olabiliyor tuhaf şey.
Eskileri düşündükçe huzursuz oluyorum. Provokasyonlar olacak, açık kadınlara saldırılar yapılacak, türbandan bilinecek. Çirkin oyunlar servis edilecek. Gazete ve televizyonlarda ne mizansenler sahnelenecek. Örneklerini çok gördük. Hatırlayın geçmişte yaşadıklarımızı. 12 Eylül öncesini, çok değil. Birileri kendi din düşmanlıklarını ortaya koymak için en küçük fırsatı bile kaçırmayacak. Birileri kendi hezeyanlarını dökecek ortaya. İnsanlarımız doğru mu acaba bunlar demeden inanacaklar olanlara. Hem üzülüyorum hem de gülüyorum. Kedi yavrularının önüne oynamaları için yumaklar atarsınız ya. Bakar gülersiniz sevimli hallerine, yumak peşinde kendilerini şekilden şekile sokmalarına. Bir metrelik kumaş parçasını avucunuzda buruşturup ortaya attınız sanki. Koca koca adamlar ucunu bucağını yakalayacağım diye ne hallere giriyorlar kedi yavruları gibi. Bir de namaz tespihi atsak önlerine fena olmayacak sanki. Gülüyorum desem de hüzünleniyorum aslında. Örtülü olmasam da hüzünlendiriyor beni bu olanlar. O zaman yaşlıların bilgeliğini örnek almaya çalışıyorum. Görmüş geçirmiş bir ninenin gözlerindeki dinginliğe sığınıyorum. Dudaklarındaki o ”bu da geçer” gülümseyişini ödünç alıyorum. Başını hafifçe yana sabırla eğişini istiyorum bir de. Caminin bahçesindeki ulu çınarın verdiği huzurun sükunetiyle yazılmış söylenmiş bütün o çirkinlikleri o ipek başörtüsünde toplayıp silkeliyorum usulca bahçenin bir köşesine.
gruplarmazi@gmail.com dan alıntıdır…
10 Ocak 2008 Perşembe 2 Yorum »
Çok küçükken dini bayramlarda ailemizin neredeyse tek adresi vardı:
Düzce…
Anne tarafımdan hemen herkes halen Düzce’de yaşar, yaşamasa da köklerimiz hiç sökülemez şekilde oradadır.
Yengemin cenazesi münasebetiyle hafta sonu tekrar Düzce’nin Çilimli İlçesi’ne ailece gittik.
Kuşaklar boyu tüm sülaleye tatlı acı her zaman mütevazı bir ev sahipliği yapan artık köhnemiş durumdaki o tek katlı yapının içi tanıdık tanımadık onlarca kadın, etrafı ise gene çeşitli yaşlarda onlarca erkekle doluydu.
Cenazemiz evin önüne park etmiş Çilimli Belediyesi’ne ait morglu cenaze yıkama aracında (böyle faydalı bir icat var!…) yıkanırken bizler sabahın ayazında bekleşiyorduk.
Büyük şehirlerden çok daha farklı olarak buralarda hayatın o ağır döngüsünü; tıpkı mevsimlerin sessiz değişimi gibi, ani bir takım işaretlerden okumak mümkün…
Bayram sabahları gibi… Hasat zamanı gibi… Düğün gibi… Ölüm gibi…
Hayatımın her döneminde bir vesileyle mutlaka uğradığım bu döngü bu kez daha anlamlı geldi.
Tanıdık yüzler çoktan yaşlanmış, gençliğimde kundağa yeni konanlar çoluk çocuğa karışmıştı…
Kırışıklıklarını zihnimde ayıklayabildiğim suretler beni aynalara itti…
Aynadaki suret hüzünle gülümsedi…
Yolda geçerken tanımayacağım çocuklar yeğenim, koca koca kızlar kuzenim çıktı.
Hayatın aniden önüme koyduğu bu zaman dersinden daha anlamlı olan bir başka şeydi aslında…
Türk toplumununun siyasi dinamiklerini okuma kılavuzuma çok ciddi bir fasikül ekledi o birkaç saat…
Milli Nizam Partisi’nden AK Parti’ye Düzce hep sağ muhafazakâr siyasetin kalesi olageldi.
Çocukluğumdan bu yana hep içlerinde olduğum ve samimi Müslümanlıklarını kalbimde hissettiğim o cemaatle yan yana durdum.
Bol bol sohbet etme; dinleme imkanım
oldu…
AK Parti’nin iktidara nasıl perçinlendiğini biraz daha iyi gördüm.
Erdoğan’ın iktidar vadesinin ne denli uzun olduğunu İstanbul’un dışına çıkınca daha iyi anlıyoruz.
İnsanlar, aynı siyasi görüşe sahip olmasa da, tuhaf bir çekingenlik ve hayranlık bulamacı ifadelerle, onun başarılı olduğunu düşünüyorlar.
Siyasetteki alternatifsizliğe mutlaka atıfta bulunuyorlar… Yakınıyorlar.
Mesele teröre gelince çok ciddi bir
şüphe var…
ABD ile yan yana fotoğraf karesi şüphe ile karşılanıyor.
Kürdistan meselesinde bir şeyler döndüğünü, ancak gene de somut bir takım işaretler görmek gerektiğini ifade ediyorlar.
Ve en mühimi; büyük şehirlerde yaşayanlar kadar politize değil kimse…
Akrabalarımın, tanıdıkların yüzlerine
baktım o gün…
Herkes işinde gücünde, namazında…
Dürüst, onurlu, esprili, çalışkan ve imanı tam Müslümanlar hepsi…
Belki işin çok içinde olmamdan ötürü, nedense, dönüşte yol boyu aklıma hep Kur’an-ı Kerim’den ayetler geldi…
Bu saf, samimi, dürüst takva sahibi muhafazakâr insanlar onlarca yıldır hep kendileriyle aynı dili konuştuğunu gördükleri siyasete destek verdiler.
Onları iktidara taşıdılar.
Mütevazı yaşamlarında ciddi bir iyileşme
olmadı.
İçlerinden çıkardıkları siyasetçiler ise daima neo liberalizmin bölgemizdeki iki yüzlü ve görgüsüz esirleri oldu…
Acı olan ne sundukları sanal refah ne de zerk ettikleri sadaka kültürüdür…
Acı olan bu saf İslam’ı yaşayan onurlu insanların inancının iğfalidir…
Serdar Akinan
9 Ocak 2008 Çarşamba 7 Yorum »
New York Times Gazetesi Türkiye’nin tarihi rolünü inceleyen bir makale yayınladı. Lübnan uyruklu Şii profesör Fouad Ajami tarafından kaleme alınan haber-makalede Batı’nın Türkiye korkusunun bitmediği vurgusu yapıldı. Makalede Huntington’la başlayan medeniyetler çatışması teorisinin Türkler’in son dönemdeki Ortadoğu ve Balkanlar’daki politikaları ile ekonomik başarılarını sürmesi sürecinde yeniden uyandığı belirtildi.
HUNTINGTON NE DEMİŞTİ?
Samuel P. Huntington Foreign Affairs dergisinde yayımlanan bir makalesinde "Medeniyetler Çatışması ve Dünya Düzeninin Yeniden Yapılması" başlıklı kitabında, küreselleşme ve "sınırsız" dünya savıyla ters düşerek, soğuk savaşın ardından "bir medeniyetler çatışması" yaşanacağını söylemişti. Birçok müşteşrik bu görüşünü etrafında birleşerek Batı dünyasını tehdit eden kültür olarak İslam’ı gösterdiği gibi Türkler’in de bu noktada çok işlevsel bir rol oynayacağını iddia etmişti.
Ajami, Huntington, "İslamın, Hristiyanlık -ve hem Ortodoks hem de Batı- ile ilişkileri her zaman fırtınalı olmuştur. 20. yüzyıldaki liberal demokrasi ve Marksist Leninizm arasındaki çatışma; İslam ve Hristiyanlık arasındaki, derinden çatışma içeren ilişkiyle kıyaslandığında sadece yüzeysel ve yapay bir tarihsel fenomendir" yorumuyla İslam’ı ortaya koyduğunu iddia ediyor
BATILILAŞMA TAMAMLANMADI
Ajami, "Türkiye dahil doğu ülkelerinde İslam iddialı bir konuma geldi. Türkiye İran, Arap dünyasında Batılılaşma evresi bir türlü bitirilemedi. Batı ideoloji ve kavramlarını uygulanmaya çalışan ülkelerde müthiş bir ivme ile ‘yerellik’ başdöndürücü bir güç kazandı" diyor.
ANADOLU YENİDEN GELİYOR
Makalede, “Eğer Türkler Batı’yı değilde Mekke’yi tercih etmeye kalkışırsa, Pan-Türkist bir heyecana yeniden kapılırsa İslam’ın sözcüsü olma iddiasıyla siyaset sahnesine çıkarsa bu tarihsel rolü Batı ülkeleri için ağır bir dönemi başlatabilir. AB kapısında bir dilenci kimliğinde bekletilmekten ve sinir bozucu bir kontrol sürecinden geçmeyi reddetmesiyle Türkler’in tarihsel rolleri Batı aleyhine dönebilir" parantezi açılıyor.
bugün
9 Ocak 2008 Çarşamba 1 Yorum »
Hürriyet genel yayın yönetmeni Ertuğrul Özkök tam bir phenomenon’dır. Bir insanın hayatına bu kadar çok çelişkiyi, içinden çıkılmaz bir üslup kıvraklığı ile yerleştirmesi akıllara şaşkınlık vermekle kalmaz, “Allahım benim ülkemin midir bu tuhaf medya?” trajedisi ile sizi baş başa bırakır.
İşte bu Ertuğrul Özkök, bugün kaleme aldığı yazısında, cumhuriyet tarihi boyunca dindarların baskı görmediğini iddia etmiş. Peki nasıl ispatlamış bu iddiasını Ertuğrul Özkök: Kimin ne kadar başbakanlık yaptığını alt alta sıralayarak. “Demirel şu kadar yıl görevde kaldı, Menderes şu kadar yıl başbakanlık yaptı” demek sûretiyle Özkök, iplerin aslında muhafazakarlarda olduğunu ispat edecek! Üstelik Demirel nereden muhafazakar ve dindarların güçlü olduğuna delil olabilir ki? 28 Şubat boyunca Demirel’le yediği içtiği bir giden Ertuğrul Özkök değil miydi? Hatta ne denilirdi o dönemde Özkök’e: Özköşk. Neyse! Bahsi diğer…
Ertuğrul Özkök, mucizevî bir zekaya sahiptir. Zekâ Türkçe’de, kurnazlık anlamı taşır. Özkök’ü zeki buluşumuz bundan. İsterseniz bizler de, baskı gören dindarlardan yalnızca birkaç tanesini aşağıda zikrederek, Özkök’ün iddiasındaki çürüklüğü ortaya koyalım:
İskilipli Atıf Hoca: Memleketin önde gelen alimlerinden idi. Kurtuluş Savaşı sırasında, Mustafa Kemâl aleyhine yayımlanması düşünülen fetvaya imza koymayı reddetti. Frenk Mukallitliği ve Şapka adlı eseri dolayısıyla idam edilmiştir.
Bediüzzaman Said-i Nursî: Türkiye’yi işgal çabasındaki Ruslara karşı talebeleriyle birlikte gönüllü olarak savaştı. Kurtuluş Savaşına destek verdi. Kurtuluş’tan sonra da, eğitim faaliyetleri yürütmek sûretiyle milletin kalkınmasına ve aydınlanmasına gayret gösterdi. Çileli ömrü, bir otel odasında son buldu. Mezârının yeri bilinmiyor.
Mehmet Akif Ersoy: Herkes saklanacak delik ararken, Kurtuluş Mücadelesine destek vermek üzere Anadolu’ya geçti. Anadolu’nun Millî Mücadele saflarında yer alması için ülkeyi adım adım dolaştı. İstiklâl Marşı’nı yazdı. Kurtuluş Savaşı’nı yürüten I. Meclis dağıtıldıktan sonra İstanbul’a döndü. Bir süre sonra da, Mısıra hicret etmek zorunda kaldı. Vefâtından üç ay evvel, dostu Mithat Cemâl Kuntay’ın tâbiriyle bir kemik yığını olarak yurda döndü. Cenâzesi devlet töreniyle kaldırılmadı. İstiklâl şairi ebedî istirahatgâhına, İstanbul Üniversitesi talebeleri uğurladı. Zulüm sadece ona yönelmedi. Tek mahareti İstiklal Mahkemelerinde kelle koparmak olan Kılıç Ali’nin oğlu Amerika’da diplomatik rezidanslarda yaşarken, Akif’in oğlu Mehmet Emin, Karaköy’de bir kamyon kasasında donarak öldü.
Süleyman Hilmi Tunahan: Cumhuriyet döneminin önde gelen alimlerindendir. Kuran eğitiminin yaygınlaşması için gösterdiği gayretler ile meşhurdur. Bu ilmî ve dinî vazifesi boyunca Süleyman Hilmi Tunahan Hoca, büyük sıkıntılara uğradı.
Ali Fuad Başgil: İslam Birliği ve ülkenin millî değerleriyle barışması yönünde gayret sarfetmiş büyük bir bilim adamıdır. 27 Mayıs sonrasında oluşan siyasi tabloda cumhurbaşkanı olması neredeyse kesin gibi gözükürken tehditlerle buna engel olunmuştur. Başgil Hoca’nın cumhurbaşkanlığı adaylığından vazgeçmesini sağlamak için başına silah dayandığı iddia edilmiştir.
Adnan Menderes-Fatin Rüştü Zorlu-Hasan Polatkan: Her ne kadar Batıya angaje bir siyasal çizgiyi benimsemişse de Demokrat Parti, Türk siyasetinin sivilleşmesi ve yerlileşmesi yönünde ciddi adımlar atmıştır. Ezanın Türkçeleştirilmesi zulmüne son vermeleri, hiçbir zaman unutulmamış ve affedilmemiştir. Her üç siyasetçi de, idam edilmiştir.
Necip Fazıl Kısakürek: Türk edebiyatının ve siyasî tarihinin kilometre taşlarındandır. Devrinin büyük ve şöhretli bir edîbi iken, kendisini İslâmî mücadeleye adamıştır. Hayatının bundan sonraki kısmı, türlü eziyetlerle, hapislerle, yok sayılmakla ve maddi imkansızlıklarla geçmiştir. 1983 yılında, dönemin devlet başkanı Kenan Evren’in affetmediği bir cezâ dolayısıyla hapse girmek üzereyken vefât etti.
Prof. Dr. Necmettin Erbakan: 1969 yılından itibâren, Türkiye’de İslâmî hassasiyetlere binâen siyaset yapmanın öncüsü oldu. Bu doğrultuda siyasi partiler ve teşkilatlar kurdu. Erbakan’ın kurduğu Millî Nizam Partisi, Millî Selâmet Partisi, Refah Partisi ve Fazilet Partisi kapatıldı. 1980 yılında hapis yattı. Uzun süre siyasetten men edildi. Son olarak, partilere yapılan bir yardım bahane edilerek siyasetin dışına itildi.
Fethullah Gülen: Devletin bazı kesimleriyle ilişkisi bulunmasına rağmen, İslâmı ve Müslümanları merkeze alan çalışmaları dolayısıyla iftiralara ve baskılara nâruz kaldı. Kısa bir süre de olsa, hapis yattı. Hâlen sürgündedir.
Örtülü Müslüman kadınlar: Cumhuriyetin başından itibâren çeşitli baskılarla karşılaştılar. Horlandılar, küçümsendiler. En son olarak, 80’li yılların ortalarında başlayıp 97-98 yıllarında zirveye çıkan “başörtüsü” direnişi sırasında büyük çileler çektiler. Binlercesi hicret etmek zorunda kaldı. Geride kalanlar, ya eğitimlerini, dayatılan biçimde bitirmek zorunda kaldılar, ya da eğitimlerini yarıda kestiler. Hâlen başörtüsü, baskıcı-dayatmacı çevrelerin saldırı gerekçesi olarak kullanılmaktadır.
Ayrıca, Kadir Mısıroğlu, Mehmet Şevket Eygi, Mustafa İslamoğlu, Nureddin Şirin, Hakan Albayrak başta olmak üzere, farklı kesimlerden pek çok dindar, ya sürgün edildi, ya da hapis yattı bu ülkede. Liste daha da uzatılabilir. Zirâ, mağdur olan dindar Müslümanların sayısı o kadar çok ki, tam listeyi vermek, yüzlerce sayfalık bir döküm anlamına gelecektir. Peki bu manzara karşısında, kim diyebilir ki, 60 yıl boyunca muhafazakar ve dindar insanlar baskı görmemiştir?
Cumhurbaşkanının eşinin üniversitelere giremediği, Başbakan’ın kızlarını ve gelinlerini yurtdışında okuttuğu bir ülkede, ipin kimde olduğunu söylemek, zulmün olmadığı anlamına gelir mi? Gelir diyenler mugalatacı tiplerdir. Mugalatacı tiplerin buluşma yeri ise, elbette Hürriyet nam gazetedir!
9 Ocak 2008 Çarşamba 3 Yorum »
O zalim aşireti açıklıyorum
TEZLERİ şu değil mi?"Cumhuriyet döneminde dindarlara çok baskı yapılmıştır."
Ben ısrarla diyorum ki: "Bu bir iftiradır."
Cevapları ne:
"Hayır doğrudur. Dindarlara baskı yapılmıştır."
Peki, kabul ediyorum. Cumhuriyet döneminde dindarlara baskı yapılmıştır.
Öyleyse gelin bu insanlık dışı baskının "asli faillerini" teşhir edelim.
Cumhuriyet kurulalı 85 yıl oldu.
Bunun 25 yıla yakın bölümünde, Cumhuriyet’i kuran tek parti iktidardaydı.
Geriye kalıyor son 60 yıl. Yani Cumhuriyet’in neredeyse üçte ikisi.
Son 60 yılda bu ülkeyi kim veya kimler yönetti?
"Laikçi ceberrut sol Kemalist iktidarlar mı?"
* *Ê *
Son 60 yılda bu ülkede kimlerin başbakanlık yaptığının listesini çıkardım.
İşte size, en uzundan en kısasına "Dindarlara baskı yapan elit klanın" eksiksiz, sıralı listesi:
Süleyman Demirel: Toplam 10 yıl 10 ay.
Adnan Menderes: 1950-1960 yılları arasında 5 ayrı hükümette toplam 10 yıl 5 gün süreyle kesintisiz başbakanlık yaptı.
Tayyip Erdoğan: 5 yıl 10 ay…
Turgut Özal: 12 Eylül’den sonra cumhurbaşkanı seçilene kadar 2 ayrı hükümet kurup kesintisiz ve toplam olarak 5 yıl 11 ay süre başbakanlık yaptı.
Bülent Ecevit: Değişik zaman dilimlerinde toplam olarak 5 yıl 7 ay süreyle başbakanlık yaptı.
Bülend Ulusu: 3 yıl 3 ay.
Tansu Çiller: 2 yıl 9 ay.
Mesut Yılmaz: 2 yıl 3 ay.
Yıldırım Akbulut: 1 yıl 8 ay.
Cemal Gürsel: 1 yıl 6 ay.
Şemsettin Günaltay: 1 yıl 4 ay.
Nihat Erim: 1 yıl 2 ay.
Necmettin Erbakan: 1 yıl 2 gün.
Ferit Melen: 11 ay.
Suat Hayri Ürgüplü: 8 ay.
Naim Talu: 7 ay.
Sadi Irmak: 5 ay.
Abdullah Gül: 4 ay.
* *Ê *
Bu listede, sol denilebilecek isim Bülent Ecevit.
Ecevit’in de "tarihi yanılgı" teorisiyle, Erbakan’la koalisyon kurduğunu, kısa süreli azınlık hükümeti dışında başbakanlığının tamamının, dini hassasiyeti olan sağla koalisyon yaparak geçtiğini unutmamak gerekir.
İsterseniz eski başbakanların tek tek isimlerini anarak bir "Dindarlara baskı yoklaması" yapalım.
Çok partili hayatın altıda birinde başbakan olan Süleyman Demirel mi dindarlara baskı yaptı?
Öteki altıda birinde başbakanlık koltuğunda oturan Adnan Menderes mi?
Turgut Özal, ceberrut bir laikçi miydi?
Erbakan, Çiller, Mesut Yılmaz?
Bunların hangisi dindarlara baskı yapan laikperestti?
Tabii gelecek olan o hınzır soruyu tahmin ediyorum.
"Ya askeri darbeler?" diyecekler.
Evet, doğru, bir de o var.
İsterseniz onun bilançosunu da ortaya koyalım. Mesela şu sorudan başlayalım.
Bu ülkede en fazla imam hatip okulu hangi dönemde açıldı?
Sakın 12 Eylül askeri dönemi olmasın?
Tabii bir de şu gerçek:
Cumhuriyet tarihinde yapılan cami sayısı, 600 yıllık bütün Osmanlı döneminde yapılandan kat ve kat fazladır.
Türkiye’deki cami sayısını Arap ülkeleriyle karşılaştırırsanız da, Cumhuriyet’ten kamuoyu önünde özür dilemek zorunda kalırsınız.
* *Ê *
Cumhuriyet’e atılmış bu iftiranın dosyasını burada kapatıyorum.
Amacım şunu bir defa daha belirtmek.
AKP’nin aldığı yüzde 46.5 oyu, "zulüm görmüş dindarların kutsal isyanı" gibi sunmaya kalkarsanız, sadece Cumhuriyet’e iftira atmış olmazsınız.
Aynı zamanda AKP’ye de en büyük kötülüğü ve haksızlığı yapmış olursunuz.
O yüzde 46.5’un hangi öfkeyi temsil ettiğini mi merak ediyorsunuz.
Merak etmeyin o "kutsal isyanı" da göreceksiniz.
Ne zaman mı?
O yüzde 46.5, öfke seli haline gelip, kolu Rolex’li, cipli, Guccili "türbanlı elit klanını" indirdiği zaman.
18 Aralık 2007 Salı 3 Yorum »
Ahmet Emin Yalman yakın tarihimizin ünlü Dönmelerindendir. Sultan Vahdettin’in de, Mustafa Kemal Paşa’nın da, Adnan Menderes’in de sevmediği bir kimsedir. Benim gençliğimde Müslüman halk ondan nefret ederdi. Bir nevi günah keçisiydi. Bir ara, muhafazakâr Yeni Sabah gazetesi, Yalmanla dehşetli bir polemiğe ve atışmaya girişmiş, onun aleyhinde on altı sayfalık bir ilave vermişti, (1950 ile 1955 arasında… Tam tarihini hatırlamıyorum.) Yalman gerici avıyla meşguldü, Türkiye’yi tehdit eden en büyük tehlikenin, irtica/gericilik olduğunu yazıp dururdu. Nuh derdi peygamber demezdi.
Bir yazısında, “Siz Müslüman mısınız ?” sorusunu yönelten bir vatandaşa “Evet ben de Müslümanım.” demişti. Bu beyanla ilgili yemin etse başı ağrımazdı. Dönmelerin iki dini kimliği vardır: Zahiren Müslüman, gerçekte Yahudi. Ama bildiğimiz Yahudilik değil. On yedinci asırda İzmir’de bir haham Mesih olduğunu iddia ediyor, dünya Yahudileri heyecanlanıyor, bir sürü macera sonunda sarayda sorguya çekiliyor, kellesini kurtarmak için yalancıktan Müslüman oluyor. İşte onun peşinden giden Gizli Yahudilerin dini, Museviliğin mistik bir fırkası olan Sabatay Sevi dini.
Günümüzde Ahmet Emin Yalman’dan bin kere daha mutaassıp, militan, acımasız, agresif Sabataycılar var.
Müslümanlar biraz nefes alacakları için onlar Türkiye’de gerçek demokrasi olmasını istemezler.
Müslümanlara en geniş şekliyle insan haklarının tanınmasını istemezler.
Din hürriyeti sınırları içinde Müslümanların faaliyetlerini gericilik olarak gösterirler.
Dünyanın bütün medeni ülkelerinde Müslüman kızlar üniversiteye başörtüsü ile gidebilir. Bizim Dönmeler Türkiye’de böyle bir hürriyet olmasını istemezler.
Atatürk’ü tekellerine almak istiyorlar, Atatürkçülük adında bir ideoloji çıkartmışlardır, Atatürkle ilgisi yoktur. Onlara göre her şeyin başı bu ideolojidir. Devletten, ülkeden, milletten, hukuktan, insan haklarından önce o gelir.
Sabataycıların ideolojisiyle hukuk çatışırsa doğru ve haklı olan hangisidir? Onlara göre elbette ideolojidir.
Bazı saf Müslümanlar “Eh, demokrasi yavaş yavaş ülkeye hakim oluyor. Bundan sonra, biz de birinci sınıf vatandaş olarak vatanımızda hürriyet, güven, huzur içinde yaşayacağız…” diye düşünüyorlar. Büyük hatâ ediyorlar.
Sabataycılar, Türkiye Müslümanlarının birinci sınıf vatandaş olmasını asla istemezler ve kabul etmezler. Hepsi böyle midir? Hayır, ben militanlarını kastediyorum. Geçenlerde çok öfkeli bir adam, yeni YÖK başkanına saldırgan bir ifade ile “Başörtüsü yasağını senin cumhurbaşkanın da kaldıramaz” dedi.
Son genel seçimlerin neticeleri onları çılgına çevirdi. Bu yenilgiyi unutamıyorlar, affedemiyorlar, hazmedemiyorlar.
Ortalığı karıştırmak, fitne ve fesat çıkarmak için ellerinden geleni artlarına koymayacaklardır.
Yalan, iftira, en büyük iki silahlarıdır.
Yakın tarihimizdeki bütün ihtilâl, darbe, inkılâb, kopukluk hareketlerinde onların parmağı vardır. Ellerine fırsat geçerse böyle işleri yine yapacaklardır.
Türkiye’nin huzurunu, iç barışını, sosyal mutabakatı dinamitleyeceklerdir.
Onlara şimdiye kadar yapmış olduklarının, yanlış olduğunu nasıl anlatacağız?
Bundan sonra yapacakları da yanlıştır.
Türkiye Yahudi cemaatinin ileri gelenlerinden çok kültürlü, çok birikimli, çok görmüş geçirmiş bir zat, onların ülkemizdeki sayısının bir buçuk milyon olduğunu beyan etmiştir.
Evet onlara, halkın sadece 50’de birinin ülkeye, devlete, halka hakim olmasının, baskı yapmasının, demokrasiyi kösteklemesinin, çoğunluğa eziyet etmesinin, milli gelirin 100’de altmışını devşirmesinin kötü olduğunu nasıl anlatacağız ?
Sabataycılık hegemonyası, saltanatı, hakimiyeti Türkiye tarihinde bir ârızadır. Bu ârıza nasıl tamir edilecektir.
Sabataycılar yakın tarihimizde İslâm dinine ve (Müslüman çoğunluğa sanki savaş ilan etmişlerdir. Milletvekillerinin Cuma günü Meclis Camii’nde namaz kılmalarını bile istemiyorlar. Bir okulun alt katında küçük bir odada birkaç çocuk namaz kılıyor, Sabataycı medyada dehşetli yaygara kopartılıyor. Bir devlet hastanesinde bir hanım doktor veya hemşire başını örtüyor, yine yaygara.
Çoğunluktaki Müslümanlarla barışmayı düşünmüyorlar mı ?
İslâm’a karşı açtıkları savaşı bitirmek istemiyorlar mı?
Ben şahsen Sabataycıların, Türkiye’nin bir parçası olduğunu kabul ediyorum. Onlarla aramızda mutlaka ve tez elden bir anlaşma zemini bulunması lazımdır.
Onlar, cirimleri ne kadarsa Türkiye’nin çeşitliliği içinde yerlerini sağlıklı bir şekilde alsınlar, bütüne zarar vermemek şartıyla istedikleri gibi çalışsınlar, yaşasınlar. Lakin:
1. İslâm dinine doğrudan doğruya veya dolaylı olarak saldırmasınlar.
2. Dinde reform yapmak hevesinden light ve ılımlı İslâm projesinden vaz geçsinler.
3. Çoğunluktaki Müslümanların birinci sınıf vatandaş olduklarını kabul etsinler.
4. Saçma sapan irtica tehdit ve tehlikesi yaygaralarına son versinler.
5. Başörtüsü konusundaki insan haklarına ve demokrasiye aykırı diretmelerini bitirsinler.
6. Millî gelirin 100’de altmışının küçük bir zümre tarafından devşirilmesi haksızlığında ısrar etmesinler.
Müslümanlarla sabataycıların arasını kimler bulacaktır? İslâmî kesimden on aklı başında aydın kişi… Sabataycı kesimden insaflı, vicdanlı, toleranslı on kişi… Yirmi kişilik böyle bir “Müslüman-Sabataycı Diyaloğu Platformu” kurulsa acaba bir işe yarar mı?
Sabataycılar Müslümanlardan ne gibi garantiler isterler?
Bizim istediklerimiz belli: Kendi vatanımızda hürriyet, güvenlik, huzur, haysiyet içinde birinci sınıf vatandaş olarak yaşamak istiyoruz. İslâm ve Müslümanlık aleyhindeki bütün yasaklardan, baskılardan, tabulardan, engelleme ve kösteklemelerden kurtulmak istiyoruz. İngiltere’de, Norveç’de, Avusturya’da yaşayan Müslümanlar ne kadar hürse, ne kadar hukuka sahipse Türkiye Müslümanlarının da o kadar hür olmalarını istiyoruz.
Bu isteklerimiz suç mudur?
15 Aralık 2007 Cumartesi 6 Yorum »
1920 yılıydı. Güzel İstanbul’umuz maalesef fetihten sonra ilk ve son kez (inşaAllah) düşman işgali altındaydı. İngilizler ve Fransızlar bu işgali yürütmekteydi. İşgal kuvvetlerinin komutanlarından biri de Fransız Generali Franchet D’Esperey denen şarlatandı. Bu şapşal işgalci başı, 1453 İslam fethi esnasında şehre beyaz atıyla giren Fatih Sultan Mehmed Han’ı taklit etmek amacıyla İstanbul caddelerinde beyaz bir atla dolaşmaya merak salmıştı. Önce bu beyaz atlı geziye nereden başlamalı diye düşündü ve sonunda halk tarafından en fazla destekleneceğine ve alkışlanacağına inandığı Pera-Beyoğlu’ndan bunu başlatmaya karar verdi. Zira dönemin Beyoğlu’su Levanten nüfusun çoğunlukta olduğu bir semtti. Atına bindi ve bugün Tünel’in bulunduğu noktadan yine bugün de aynı yerde bulunan Fransız Başkonsolosluğu’na kadar yürüdü. İstiklal Caddesi esnafının %80’e yakını Levanten, bu oranın da büyük çoğunluğu Rumlardan oluşmaktaydı ve Caddeyi baştan sona Rum bayraklarıyla donatmışlardı. Generali, “Zito Venizelos” haykırışları ve tezahüratlarıyla karşıladılar. “Zito” Yunanca/Rumca “Yaşasın” demektir.
Venizelos ise başta İzmir olmak üzere Batı Anadolu topraklarımızı işgal eden Yunanistan’ın Başbakanıydı.

Elbette ki, yukarıda resmettiğim manzara bizler için Süleyman Nazif’in veciz ifadesiyle bir “Kara Gün”dür. Asırlar boyu adalet ve müsamaha ortamı içinde Osmanlı vatandaşı olarak burnu bile kanamadan yaşayan Rumlar bu haksız ve çirkin işgalde, işgalci güçlere yaranmak ve yalakalık yapmak üzere çabucak saf değiştirmişler ve kendi devletlerine, toplumlarına ihanet etmişlerdir. Ancak manzaranın bizim için en acı yanı İstanbul’da yaşayan Müslüman ahalinin üzüntüsü ve çaresizliğidir.
General D’Esperey’nin bu şovundan rahatsız olan ve üzülen bir Müslüman sessiz kalamadı ve matbaalardan birine koşarak bir İstanbul haritası hazırladı. Haritanın üzerine de o dönem İstanbul’umuzda var olan cami ve mescidleri numaralayarak işaretledi. Altta da camilerin isimlerini yazdı. Hazırlanan ve basılan bu haritada yer alan ve numaralanan camilerin sayısı dokuz yüz otuz civarıydı. Ve haritanın üzerine de şu soru cümlesini yazdı:
“Bu şehir kimindir?” Ve bu soruya yine kendisi şu harika cevabı verdi “Bu eserler kiminse, bu şehir onundur!…”
Peki sizce bu bilinçli İstanbullu Müslüman bu soru ve cevapla ne demek istiyordu? Aslında çok açık bir biçimde: “Biz bu şehri kendimize vatan yaptık, O’nu bu milli, dini ve mimari eserlerle süsledik, öyle sirk palyaçoları gibi beyaz ata binerek arz-ı endam etmekle O’nun sahibi olamazsınız” demek istiyordu. Ve daha sonra bastırdığı binlerce haritayı Fransız Generali ve hain Rumları protesto etmek üzere özellikle onların yaşadığı apartman kapılarından içeriye attırdı.
Değerli okuyucularım, sizlere yukarıda işgal yıllarında yaşanan gerçek ve çok manidar bir olayı aktardım. Bu olayı sizle paylaşmamın esas sebebi maalesef şu anda tıpkı o günün hain Rumları gibi kendi değerlerine, toplumuna, tarihine ve inancına ihanet eden müstemleke/mütareke basını ve bilinçsiz insanların varlığıdır.
Bu ihanet şebekesinin varlığıyla somut olarak 1990’lı yılların ilk yarısından itibaren Türkiye’de Milli Görüş’ün yükselmesiyle karşılaştık. İmam-Hatipler, Kur’an Kursları, başörtüsü gibi her meselede bu işbirlikçi yaklaşımlara tanık olmaya başladık. Bunlar, adeta eski Milli Takım Hocası Mustafa Denizli’nin Avrupa Şampiyonası Finalleri’ne gitmeyi garantiledikten sonra, artık tahammül edemeyerek “İçimizdeki İrlandalılar” demesi gibi “İçimizdeki Rumlar”dır. En büyük insan hakkı ihlali olan inancı gereği örtünen hanımların üniversitelere alınmayışında, akabinde Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nden Türk yargıcın yaptığı kulis sonucunda çıkan aleyhte kararda, Refah ve Fazilet Partilerinin haksız ve hukuksuzca kapatılmasında bu çirkin ve şarlatan yaklaşımları teşhis ettik. En son olarak da 22 Temmuz seçimleri sonucunda başlatılmaya çalışılan “mahalle baskısı” kavramı tartışmasında bir kez daha buna tanık olduk. Yaşadıkları ülkenin ve toplumun değerlerine yabancı ve düşman bu işbirlikçi zihniyete verilecek en büyük cevap aslında tıpkı işgal altındaki İstanbul’da işgalci General D’Esperey ve hain Rumlara karşı yukarıdaki parlak fikirle mücadele eden İstanbullu Müslüman gibi bir Türkiye haritası üzerine 76.000 (yazıyla yetmiş altı bin) camii, 4322 (dört bin üç yüz yirmi iki) Kur’an Kursu’nu ve 609 (altı yüz dokuz) İmam Hatip Lisesi’ni işaretlemek ve aynı soruyu içimizdeki Rumlara sormak suretiyle olabilir:
Soru: “Bu vatan kimindir?”
Cevap: “Bu eserler kiminse, bu vatan da, bu mahalle de onundur!…”
