Mynet | Blog Anasayfa | Email
Favorilerime Ekle | Giriş


Kategori : 'Siyaset'

Erdoğan, Demirel gibi muhalefet yaparsa…

16 Nisan 2008 Çarşamba 1 Yorum »

Erdoğan, Demirel gibi muhalefet yaparsa…

Sabah erken, güneş ısıtıyor. Piazza Navona çok tenha. Kahvelerin çoğu henüz açılmamış. Tre Scalini’nin kaldırım masalarına bembeyaz örtüleri seren garson, mırıldandığı şarkıyla anlaşılan güne neşeli başlıyor…
Yazımı burada mı yazsam?..
Erdoğan, Demirel gibi muhalefet yaparsa…
Ne hazin!
Erdoğan ne yapacak?..
Bu sorunun yanıtını merak eden çok. “Sağlam duracağız, boynumuzu uzatmayacağız” söylemi pek o kadar heyecan uyandırmıyor. Önemli olan ne yapılacağı. Yukarıda  altını çizdiğim gibi çok soru işareti var.
Benim aklıma Demirel-vari muhalefet anlayışı takılıyor.
Nasıl mı?..
Rüzgara başını eğmek!
Askerin koyduğu kurallara rıza göstermek…
Seçim sandığını beklemek…
Bir iki denemeden sonra seçim kazanmak…
Bunu da demokrasi sanmak…
Bir başka deyişle:
Kurallarını başkasının koyduğu oyunu oynamak…
12 Mart’ta böyle olmadı mı?
Demirel’i devirdiler, kuralları koyup çerçeveyi çizdiler, Demirel seçimleri kazanıp yine başbakan oldu ama demokrasi oldu mu?
12 Eylül farklı mıydı?
(HASAN CEMAL / MİLLİYET)

Genel başkanların buyurgan genel kurulları

16 Nisan 2008 Çarşamba Yorum yok »

Genel başkanların buyurgan genel kurulları

Genel başkanların buyurgan genel kurulları

Çin gezisinden dönen ve dün sabah masasının üstünde bekleyen 301. madde ile ilgili değişiklik teklifini Adalet Komisyonu’na havale eden TBMM Başkanı Koksal Toptan da kovuşturma başlatma yetkisinin cumhurbaşkanına verilmek istenmesine karşı olduğunu söylüyor.
Uzun sayılabilecek bir çalışma dönemi içersinde, 1965-1980 arasında ve adamakıllı aktif olarak parlamenterlik yaptım. Hükümet tasarıları da, milletvekillerinin yasa tekliflerinin de öncelikle parti Meclis grubunun yönetim kurullarına geldiğini ve orada ince elenip sık dokunduktan sonra, grup genel kuruluna sunulduğunu, gerekiyorsa tıpkı Meclis Genel Kurulu’nda olması gerektiği biçimde değerlendirilerek partinin görüşünün saptandığını yaşayarak gördüm.
Elbette o tarihlerde, yani özellikle 12 Eylül 1980 öncesi Türk parlamento tarihinde, iktidar ve muhalefet partilerinin Meclis gruplarında komisyon çalışmaları sürekliydi. Partinin yetkili organları arasında uyum sağlama toplantıları da aksamadan yapılıyordu.
Grup genel kurulları, liderlerin kürsüye çıkarken başkanlık kürsüsünde görevli başkanvekilleri ve kâtip üyeler tarafından ayakta, hazır ol duruşu ile eller sıkılarak karşılanması türünden rezaletlere alışık değildi. Genel başkanlar, o monolog türünden vaazlarını verip çalışmaları bitirmek yerine, genel kurulların gündemini işletmekten, milletvekillerinin görüş ve eleştirilerini değerlendirmekten yorulmayı göze almak zorundaydılar.
Bu yüzden parti grupları kapalı kapılar arkasında, izleyicisiz, alkışsız, Türkiye’nin kendileri ile gurur duyduğu şovundan uzak çalışmalarla meşguldüler.
Günümüzde her hafta salı günleri, ayrımsız bütün genel başkanların sadece kendilerinin konuştuğu parti gruplarında, onları her gün biraz daha buyurganlığa alıştıran pohpohlamaları izlemek, doğal bir alışkanlık haline gelmiştir.
Her birisi atanmış milletvekili durumunda olan parlamenterler, dolayısıyla başka organlar tarafından hazırlanmış olsa da ellerine imzalamaları için verilen tekliflerin, önergelerin sahipliğini üstlenmiş olmaktan gocunmamaktadırlar.
Bu sanal demokrasi karmaşasının, milletvekili adaylarının belirlenmesinde, genel merkezlerin daha doğrusu genel başkanların tek söz sahibi olmaları yerine, geniş önseçim düzeninin yetkili olmasına kadar süreceğinden kuşku duyulmasın.
Türkiye’nin gerçekten demokratikleşmesini bekleyenler önce siyasal partiler ve seçim yasalarını ele almak zorundalar.
Aksine her şey sadece kendimizi kandırmaya devam etmek olacaktır.
(ORHAN BİRGİT / CUMHURİYET)

Türkiye’nin Düşmanları - İbrahim Tenekeci

14 Nisan 2008 Pazartesi 1 Yorum »

Türkiye, cumhuriyet sonrasında dostunu düşmanını tanıyamamış, tanısa bile dillendirememiş bir ülkedir. Şöyle de söylemek mümkün: Gerçek düşmanlar varken ve bunlar ülkemiz aleyhine yıkıcı faaliyetlerde bulunurlarken, milletimize suni düşmanlar takdim edilmiştir.

"Düşman" tanımı, ülkenin resmi politikasına ve hassas dengelerine göre değil de, adeta kişi ve kurumların duruşuna, durumuna, dünya görüşüne göre yapılmaktadır.

Anketler de gösteriyor ki, milletimizin ezici çoğunluğu Amerika, İsrail ve Yunanistan’ı tehlike olarak görmektedir. Buna karşılık, bugünkü hükümetin ya da devletin bu ülkeler karşısındaki tavrı malumdur. "Dostumuz, müttefikimiz, stratejik ortağımız" vs.

Hâkim medya ise tehlike olarak dün de, bugün de İran, Suriye gibi kardeş ülkeleri görmekte, göstermektedir.

Birileri, Türk halkının şu veya bu isim altında kutuplaştığından dem vuruyor. Türkiye’de bir kutuplaşma olduğu doğrudur. Fakat bu kutuplaşma "yeniden büyük Türkiye" diyen ve dostunu, düşmanını iyi bilenler ile diğerleri arasındadır. "Diğerleri"nden kastım şudur:

10 Nisan tarihli nüshamızda, "Hürriyet’in harita ayıbı" başlıklı bir haber vardı. Söz konusu gazetenin haftalık spor ekinde yayınlanan haritada Türkiye’nin Doğu ve Güneydoğu bölgeleri yer almıyordu. Yani "Kürdistan."

Aynı gazete, geçtiğimiz yıl dağıtımını üstlendiği bilgisayar oyunu Hugo’da da Türkiye’yi bölünmüş olarak göstermişti. Ya da böyle bir şeye alet olmuştu.

Başkalarının yaptığı işi hücrelerine kadar araştıranlar, en küçük kusuru bile bulup birinci sayfalarına taşıyanlar, ellerinde onca ekip ve imkân varken, böyle büyük hataları nasıl görmezler? Sükût…

Hürriyet gazetesi böyle bir skandala imza atarken, onun rakibi olan Sabah gazetesi, cumartesi günkü (12 Nisan) nüshasında daha tuhaf bir haberle okuyucu karşısına çıktı.

 "Facebook’ta Türkiye haritası skandalı" başlığını görünce, ‘yine hangi bölgemizi bizden aldılar’ diyerek haberi okumaya başladım. Haberin özeti şöyle: Azerbaycan’a bağlı Nahçıvan özerk bölgesi, Facebook sayfalarında Türkiye’ye ait olarak gösterilmiş.

Gazetenin ya da o zihniyetin "skandal" dediği şey bu…

Elbette kardeş ülke Azerbaycan’ın toprak bütünlüğüne saygılıyız. O bütünlüğü sağlamak için, devlet olarak, millet olarak, dün de, bugün de çalıştık, çalışacağız.  Karabağ sorunu, bizim de sorunumuzdur. Hocalı katliamı, sadece Azerilere değil, bize de yapılmıştır.

Fakat mesele bu değil.

Hürriyet’in "bölücü" haritasına itiraz etmeyen Sabah gazetesi, aralarında din ve ırk kardeşliği bulunan iki toplumun "kazara" da olsa birleşmesini skandal olarak nitelendiriyor. Buna karşılık, iki düşman milletin birleşmesi için çaba harcanıyor. Yani Kıbrıs adasındaki Türkler ve Rumlar…

Bilenler bilir: Nahçıvan, Iğdır vilayetimizin devamı gibidir. Ya da Iğdır vilayeti Nahçıvan’ın devamıdır. Iğdır’da yaşayan bir kardeşimiz ile Nahçıvan’da yaşayan bir kardeşimiz arasında hiçbir fark yoktur.

Bu küçük "hatayı" bile skandal olarak nitelendiren zihniyetin, İslam Birliği’ne karşı olması, D-8 aleyhine yayın yapması, elbette normal…

Boşuna kızıyoruz.

Refah’ın Günahı Neydi?

8 Nisan 2008 Salı Yorum yok »

AKP’nin temelli kapatılması istemiyle Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı tarafından açılan davadan bu yana dışarıdan gelen telkinler açık tehdide dönüştü. AB yetkililerinin yaptıkları açıklamalar bize ne tür bir demokrasiyi reva gördüklerini ortaya koyarken, Amerikalı ve Avrupalı yayın organları ipin ucunu tamamen kaçırdılar.

İpin ucunu kaçırdılar; çünkü söylenenlerin eleştiri ile alakası yok. Tehdit dolu ifadeler söz konusu. Ayrıca bu tehditlerin yapılma şekli ve muhtevası Türk demokrasisine zarar veriyor. Ama adamların Türk demokrasisiyle fazlaca ilgilenmedikleri ortada. Çıkarları neredeyse ona destek veriyorlar.

Geçen hafta basına yansıyan bir haber AKP’ye neden bu kadar destek verdiklerini gayet güzel gösterir nitelikteydi. Türkiye Cumhuriyeti devletinin kuruluşundan AKP’nin iktidara ilk geldiği 2002 yılına kadar yabancıların Türkiye’de aldıkları toplam mülk miktarının iki misli kadar AKP hükümetleri zamanında satış yapılmış yabancılara.

Vakıflar yasası da çıktığına göre bundan sonra yabancı vakıflarla kurulacak parasal ilişkiler yoluyla Türkiye’deki azınlık vakıfları ve diğerleri şirketler kurarak daha ne kadar mülk alacaklar muhtemelen. Stratejik bölgelerde yabancılar tarafından alınan mülklere misyonerlik faaliyetlerinin ülke çapında kol gezmesini eklediğimizde bile AKP’ye verilen desteğin gerekçesi ortaya çıkmıyor mu?

Ayrıca Amerika’nın İsrail ile birlikte yürüttüğü kirli Ortadoğu projelerini, Irak’ın kuzeyinde bir kukla devlet kurulması girişimlerini, bu kukla devlet yapısının ‘demokratikleşme’, ‘insan hakları’, ‘özgürlükler’ ve ‘AB reformları’ adı altında Türkiye içerisine bir ur gibi genişletme çabalarını dikkate aldığımızda, ABD ve AB’nin kime ve neye göre destek vereceği kendiliğinden anlaşılacaktır.

İşin doğrusunu söylemek gerekirse, ne AB’nin ne de ABD’nin AKP’ye bu kadar destek vermesinde yadırganacak bir durum da yok. Çünkü AKP Türk siyasi tarihi boyunca bu dış güçlerin işine gelen icraatları onların beklediğinden de fazla yapan veya yapmaya niyetli bir topluluk. Bir konfederasyon… Dolayısıyla onlar da AKP’ye destek veriyorlar ve verecekler.

Dünya siyasi tarihi, diplomasi tarihi bu tür işbirliklerinin örnekleriyle doludur. Üniversitelerde öğrencilere devletler arası ilişkilerde kalıcı dostluklar ve düşmanlıklar olmadığını; geçici dostlukları ve düşmanlıkları belirleyen en temel unsurun çıkar olduğunu anlatıyoruz. Yani işin amentüsü bu… O halde AKP’ye verilen bu dış destekte hiç bir garabet yok.

Ancak bu durum, AB hakkında bugüne kadar söylenenlerin aslında nasıl bir psikolojik harekat olduğunu gösteriyor. Yıllardır AB’nin bir medeniyet projesi olduğunu; AB’nin demokrasi başta olmak üzere bir değerler sistemini temsil ettiğini; eskiden olduğu gibi sadece çıkarları doğrultusunda hareket etmediğini söyleyenlere ne demeli? Onlar bu lafları inanarak söylemiş olsalardı şimdi muhtemelen yüzleri kızarırdı; ancak samimiyetle demedikleri için şu anda yüzlerinin kızarmasını beklemek safdillik olur.

Örneğin Refah Partisi kapatılırken, laiklik hassasiyeti gösteren Avrupalı çevreler şimdi ‘aslında önemli olan demokrasidir, laiklik olmasa da olur’ demeye getiriyorlar. The Economist dergisi Refah kapatılırken neden bu görüşleri dile getirmiyordu? Veya Newsweek dergisi AKP’yi kapattırmamak için ‘gerekirse ABD Türkiye’ye müdahale etmeli’ diyecek kadar kendini neden kaybeder?

AB Komisyonu’nun Genişlemeden Sorumlu Komiseri Olli Rehn Anayasa Mahkemesi’ndeki yargıçları ‘ülkenizin menfaatleri doğrultusunda karar verin haaa, yoksa görürsünüz’ diyecek kadar neden saçmalar. İspanya’da Herry Batasuna, partisi kapatılırken veya Avusturya’da iktidarın büyük ortağı olacak kadar oy alan Heider siyasetten anti-demokratik metotlarla uzaklaştırılırken bundan memnun olan AB, AKP’nin kapatılması ihtimalinden neden bu derece ürker? En önemlisi de neden Refah Partisi’ne en ufak bir destek gelmemişti? Refah’ın günahı Kıbrıs’tan Ortadoğu’ya kadar her dış politika meselesinde milli durmak mıydı?

Kimsenin Millî Görüş’ü kınamaya hakkı yoktur

8 Nisan 2008 Salı Yorum yok »

Bir kısım medya ve bu tür medyanın tesiri altında kalan bazı çevreler, AKP ile Millî Görüşçü Partileri, bilerek veya bilmeyerek, birbiriyle karıştırıyorlar.

Saadet Partisi hâriç, bunun dışında hiçbir parti, Millî Görüşçü değildir.Konunun önemine binâen, Millî Görüş ile, diğerlerinin arasındaki temel farkların ne olduğunu, belirtmekte yarar görüyorum:

1- Millî Görüş, TAM  BAĞIMSIZLIKTAN YANADIR, AKP ve diğerleri ise Devletimizin bağımsızlığını, kısmen veyâ tamamen, AB’ye, ABD’ye ve IMF’ye devretmek niyetindedirler.

2- Millî Görüş, Materyalist değil, idealisttir, önce AHLAK ve MANEVİYAT ilkesine bağlıdır. Milli ve mânevi değerlerimizi, bütün maddî değerlerin üzerinde tutar, Anayasa’nın 5’nci maddesinde ifâdesini bulan, MANEVİ GELİŞME HAREKETİNİ hayata geçirerek, herkesin, savcısının, hakiminin, yargıcının, kendi içinde olması, yargısının halinde milletimizin, gerçek mânâda, selâmet, huzûr, saâdet ve asâyişe, erişeceğine inanır.

3- Millî Görüş, KENDİ GÜCÜYLE VE İMKANLARIYLA kalkınmayı hedef alır. Yeraltı ve yerüstü zenginliklerimizin, teknik çözümlerle değerlendirilmesi hâlinde. Ülkemizin Japonya ve Batı Almanya misâli, IMF’nin ve Faizcilerin vereceği borç paralara, muhtaç olmadan hızla kalkınabileceğini kabul eder.

4- Millî Görüş her türlü fâiz sömürüsüne, paradan para kazanılmasına hayır der.

5- Millî Görüş, şahsiyetli ve haysiyetli bir dış politika izlenmesine taraftardır. ABD’nin AB’nin veya diğer dış odakların, etkisi altında kalmayı, hele hele uydusu gibi davranmayı kesinlikle red eder.

Nitekim, Kıbrıs buhranında önce Sayın İnönü, sonra da Başbakan olarak sayın Demirel (Tek başına iktidarda bulundukları halde) bir Makarios’la baş edemediler, Millî Görüş olarak Millî SelâmetPartisi, Hükûmete girince, Ordumuzun Kıbrıs’a çıkartma yapmasına karar verilebildi ve Kıbrıs kurtarıldı.

6- Millî Görüş’ün başarısına başka net ve kesin bir misâl ise Refah zamanında Millî Görüş tarafından kazanılmış olan 550 küsur belediyemiz işe başladıktan sonra, yapılmış olan Resmî araştırmalar, Millî Görüşçü belediyelerimizde, (Vergi ve resimlere zam yapılmamış olduğu halde) Belediye gelirlerinin ON misli arttığını ispat etmiştir. İsteyenler bu araştırmaları yeniden yapabilirler. Beyanlarımızın doğruluğunu kontrol edebilirler.

7- AKP’yi kurmuş olanlar, Millî Görüş idealinden, 180 derece kesin dönüş yaparak ayrılmışlardır. Gerek AKP ve gerekse diğer siyasi partilerin, hemen hepsi, ABD’ci ve AB’ci olmuşlardır. Hepsi de IMF’cidirler. Hepsi de, faizci ekonomiden yanadırlar. Hepsi de bütün kânunlarımızı, noktasını, virgülünü değiştirmeksizin, AB kanunlarıyla değiştirmişlerdir, değiştirmeye devam etme kararındadırlar.

Bu özet açıklama vurgusundan güncel mesele olan PARTİ KAPATMA konusuna da temas edelim: AKP ve diğer partiler idam cezasını bile AB’nin direktifi ile kaldırdıkları halde, PARTİLERİN İDAMI anlamına gelen PARTİ KAPATMA konusuna bakmamışlardır. Ülke bu sebepten krize düşmüştür, bu vahim bir hatadır. Düzeltilmesi gerekir.

Onur ve Kömür

6 Nisan 2008 Pazar Yorum yok »

Uluslararası kuruluşların ve yabancı medyanın karışma ve karıştırma girişimleri can sıkıcı olmaya başladı.

Hele bazıları, Osmanlı’nın son dönemlerinde hedef olduğumuz saygısızlığı ve cüretkârlığı bile aşan ölçüsüzlükler sergiliyor.

Üstelik bu müdahaleleri “iyiliğimizi isteyen dostlar” pozunda yapmıyorlar mı; uğradığımız hakaretleri dayanılmaz hale getiriyor.

Bu haftaki The Economist dergisi cennetin anahtarı nerede; yerini gösteriyor sanki bize:

“Türkiye demokrasinin laiklikten daha önemli olduğunu göstererek gerçekten modern bir Avrupa ülkesi haline gelebilir!”

Türkiye’nin tarihini, toplumsal karakterini ve risklerini en az bizim kadar iyi bilen bu İngiliz yayın kuruluşu, laiklik sigortasından yoksun bırakılmış bir demokrasinin şeriatçı güçler tarafından domuz bağı ile yok edileceğini bilmezler mi?

Hortum kesilmesin

Batı toplumlarında demokrasi laikliğe muhtaç olmadan da yaşayabilir. Çünkü Hıristiyanlık devlet iddiasından beş yüzyıl önce vazgeçti ama Müslüman kökten dincilik öyle değil; iddiasını sürdürüyor.

O nedenle The Economist’in verdiği aklın beş paralık değeri yoktur. AKP’nin Refah’tan daha ılımlı olduğu yolunda verdiği hükmün de değeri yoktur.

Çünkü bu değerlendirmeleri yapma yetkisi artık yargıya geçmiştir. Yargı pek alâ “Refah propagandasını yapıyordu, AKP icraatını gerçekleştirdi” diyebilir.

Şu sorulabilir: The Economist’in militan cüretkârlığı nereden kaynaklanıyor öyleyse?

Türkiye şu anda uluslararası sermayenin en yüksek faiz gelirini elde ettiği ülkedir. Sömürgecilik çağımızda artık bu şekle döndü.

Batılı para babalarının deniz feneri olan dergi, burada gıda ve kömür torbası alan yoksullardan daha militan bir AKP yandaşlığına niçin bu kadar iştahla soyunmuş olabilir?

Büyük ihtimalle hortum kesilmesin diye!

Onurlu sese özlem

İktidar kurmayları yargıya yönelik dış baskıları teşvik etmeye asla kalkışmamalıdır. Ulusal onuru rencide eden yabancı müdahalesine göz yummanın bedeli AKP için ağır olabilir.

İstanbul Barosu’nun “Mahmut Esat Bozkurt Hukuk Ödülü” dün YARSAV Başkanı ve Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Ömer Faruk Eminağaoğlu’na verildi.

Eminağaoğlu törende, tutuklanan bir Fransız kaptan için Avrupalıların devreye girmesi üzerine Atatürk’ün “Karar Türk hakimlerinindir” diyerek tartışmayı bitirdiğini anımsattıktan sonra sözlerini şöyle bağladı:

“Uluslararası kuruluşların bugün yargıya müdahaleyi de aşan sözlerine o gün Çankaya’dan yükselen ses bugün maalesef çıkmamaktadır.”

Törende en büyük alkışı bu sözler aldı.

Dağdaki çoban da, kömür yardımı alan yoksul vatandaş da aynı çizgiye gelecektir yakında.

AKP yanlış ata oynamasın!

Amerika’ya Bağlılık Dünyadaki makam, mevkiyi belirliyor…

6 Nisan 2008 Pazar 2 Yorum »

Amerika’ya Bağlılık Dünyadaki makam, mevkiyi belirliyor…

Erbakan Hoca’nın Kesinleşen ev hapsi neticesinde avukatlarından mahsuplaştırma talebi gelecek. 12 Eylül’de haksız yere ceza alan Erbakan Hoca daha sonraki süreçte bu davadan beraat etti.

 Şimdi ise aldığı cezayı, o cezaya karşı mahsuplaştırmasını talep edecek avukatlarının, bunu kazanacakları iddia ediliyor. Hoca’nın ise bu konu ile ilgilenmeyip dünya meselelerini takip etmesi ve hala birçok toplantıya katılması ise ilginç karşılanacak bir durum.

Erbakan Hoca hayatı boyunca bütün olumsuzluklara karşı aldırış etmeden kendi gündemini oluşturmuş ve çevresindekileri de bu gündem ışığında koordine etmiş bir lider. Hoca’nın bu tutumu onu yıldırmak isteyenlerin hoşuna gitmemiş ve daha çok planlar kurarak Hocayı engellemenin yollarını aramışlardı.

Odalar Birliği ile başlayan aktif siyaset hayatına Milli Nizam, Milli Selamet, Refah’la aktif olarak devam etmiş, Refah Partisi’nin kapatılmasının ardından ise siyasetten yasaklı hale düşürülmüştü.

Fazilet Partisi’nin Genel Başkanlığına seçilen Recai Kutan’ın Hoca’ya olan bağlılığı taban tarafından takdir edilmiş ve Hoca yine Türk siyaset sahnesinden bütün şer güçlere rağmen silinememişti.

Fazilet Partisi’nin Kongre döneminde başlayan Abdullah Gül’ün Genel Başkanlık talebi partiyi bölünmeye itmiş, Fazilet Partisi’nin kapanması ile birlikte ayrılıkçılar ve Milli Görüşçüler olarak iki parti ortaya çıkmıştı.

Hoca’nın tabiri ile Gömleği çıkaranlar, Arka Bahçede top oynayanlar yani AKP, R. Tayyip Erdoğan Başkanlığı’nda iktidara gelmiş, halktan Milli Görüşçü oldukları için büyük rağbet görmüştü.

Yalnız zaman yine hocayı haklı çıkardı. AKP iktidarı döneminde, Refah Yol’un başarılarının esamesi bile okunmadı. Hoca o dönemde Bunlar bizim dönemimizde bakandılar, bakardılar ama göremezdiler demiş bu söylemi ‘ Hoca’da çok abartıyor canım’ şeklinde yankı bulmuştu.’ Fakat Hoca’nın dedikleri bir bir çıkı verdi.

3 Kasım öncesi Hoca, ‘ABD, Irak’a saldırı planlıyor, Irak’a girecek dikkatli olun’ derken, AKP bunu kayla almadı. Hoca 3 Kasım akşamı televizyonlara çıkıp AKP hükümetinin yapması gerekenleri bir bir söyledi; ama AKP bunu da dikkate almadı.

Bu örnekleri sıralamak mümkün. Velhasıl bu gün Hocaya eski öğrencilerinin iktidarda olduğu bir dönemde, hukukçuların bu isnat edilen suçlar gerçek dışıdır dedikleri, bir dava yüzünden ev hapsi verildi.

Türkiye’ye ve Dünyaya bu kadar hizmet etmiş. Hatta Başbakanlığı döneminde Mısır Dönüşünde Türkiye’de patlak veren Fadime Şahin meselesinin sorulduğunda, ‘ Bizim derdimiz o değildir. Bizim derdimiz biraz önce haberlerden dinledik, bir kadın kucağında ki 5 aylık bebeği ile trenin önüne atlayıp intihar etmiş. Bizim derdimiz bu kadın neden intihar etti bunun vebalidir’ diyen Efsane Başbakan’a, bir lidere hapis cezası vermek ne kadar adildir önümüzdeki günlerde  bu konuda çok tartışılacağa benziyor…

 

 

Milli Görüş Lideri Prof. Dr. Necmeddin ERBAKAN

Başbakan Tayyip Erdoğan

 

Erbakan Ömrünü Ülkesine Adamıştır, Ülkesindeki Hainler Onu Hırsızlıkla Suçlamıştır!

5 Nisan 2008 Cumartesi 3 Yorum »

Erbakan Ömrünü Ülkesine Adamıştır, Ülkesindeki Hainler Onu Hırsızlıkla Suçlamıştır!

Saadet Partisi Genel Başkanı Recai Kutan, ”Erbakan ömrünü ülkesine ve insanlığa adamış bir devlet adamıdır.

 


 

Kutan, partisinin ”Mahalli İdareler Hamle Toplantısı”nda yaptığı konuşmada, kapatılan Refah Partisi’nin Genel Başkanı Necmettin Erbakan hakkındaki ”ev hapsi kararını üzüntüyle karşıladıklarını” söyledi.

Erbakan’ı, ”kendini bu topraklara adayan bir dava adamı” ve ”yüreği mazlum milletler için çarpan bir sevda insanı” olarak niteleyen Kutan, ”Muhterem Erbakan’a bu yapılmamalıydı. Ömrünü ülkesine ve insanlığa adamış bir devlet adamına reva görülen bu muameleyi ve bu muamele karşısında sessiz kalanları da tarih yargılayacaktır” diye konuştu.

AK Parti hakkındaki kapatma davasına da değinen Kutan, davanın ”parlamenter sistem açısından son derece kaygı verici olduğunu” ifade etti. Terör ve şiddet eylemlerine karışan siyasi partiler hakkında kapatma davası açılmasının doğru olacağını belirten Kutan, sözlerini şöyle sürdürdü:

”Bazı çevreler kapatma davası açıldıktan sonra Anayasa’da parti kapatılmasını zorlaştıracak şekilde değişiklik yapılmasını etik bulmamaktadır. Oysa bizce asıl etik olmayan husus, Türkiye’de siyasi partilerin faaliyetlerini yasaklayan hükümlerin mevcudiyetinin hala yürürlükte olmasıdır. Parti kapatmanın ne demek olduğunu en iyi biz biliriz. Çünkü milli görüş olarak geçmişte 4 tane siyasi partimiz kapatıldı. Şu yakamda gördüğünüz rozette 5 tane yıldız var. Artık rozetimizde yıldız koyacak yer kalmadı. Bu demokrasi adına, düşünce özgürlüğü adına son derece düşündürücü bir durumdur.”

Tüm siyasi partileri, sivil toplum kuruluşlarını ve aydınları demokrasiye sahip çıkmaya çağıran Kutan, TBMM’yi de bu konuda gerekli yasal ve anayasal düzenlemeleri hayata geçirmesi için göreve davet etti.

-DOĞUM GÜNÜ ÇİÇEĞİ-

Herkes için adalet, özgürlük ve refah istediklerini anlatan Kutan, ”(benim oyumla çobanın oyu bir olamaz) diyen zihniyetin arzuladığı seçkinci demokrasiden vazgeçilmesi gerektiğini” söyledi. Kutan, ”Devleti vatandaşın rakibi ve terbiyecisi görme alışkanlığından vazgeçilmedikçe insan hakları ve demokrasiden söz edilemez” dedi.

Ekonomi ve dış politikada çok ciddi gelişmeler yaşandığını belirten Kutan, böyle bir dönemde Türkiye’nin kendi iç çekişmeleriyle uğraşmasını doğru bulmadığını ifade etti.

Kutan, Türkiye’nin birlik ve beraberliğe ihtiyaç duyduğu, kurumlar arası uyumun önem kazandığı bir dönemde kutuplaşmalara gidildiğini, uyumsuzluğun ön plana çıktığını savundu.

Bu toplantıyla yerel seçim çalışmalarını başlattıklarını da bildiren Kutan, ”Milli görüş kadroları bu seçimlerde iktidara gelecek ve milletimiz özlediği hizmetlere yeniden kavuşacaktır” diye konuştu.

Milli görüş belediyeciliğinin önemli hizmetlere imza attığını ifade eden Kutan, ”Bu başarılar kişisel değildir. Yöneticilerin benimsediği ilkelerden kaynaklanmaktadır. Aynı yöneticiler milli görüş gömleğini çıkarırlarsa benzer başarıyı sağlayamazlar” dedi.

Daha sonra, Kutan’a, doğum günü olması dolayısıyla partililerce çiçek sunuldu.

 

* Erbakan’ı Tasfiye Ettiler de Bize, Peşimizden Gelenlere Ne Yapabilecekler..?

Bu psikolojiden hiçbir başbakan kurtulamadı

5 Nisan 2008 Cumartesi 1 Yorum »

Bu psikolojiden hiçbir başbakan kurtulamadı

Bu psikolojiden hiçbir başbakan kurtulamadı

Hiç  düşündünüz mü? Başbakan Erdoğan, kendisine ve partisine yapılan eleştirilere karşı neden bu kadar tahammülsüz?
Sağduyulu AKP’liler bunu şöyle değerlendiriyorlar:
"Başbakan, Türkiye için çok şey yaptığına inanıyor. O kadar ki kendi yaptıklarının 80 yıllık cumhuriyet döneminde yapılanlardan fazla olduğuna inanıyor (ya da sanıyor). Onun için de eleştirileri kabul edemiyor."
Tayyip Bey’in böyle bir sanıya kapılmasının en önemli nedeni çevresi.
Yağcılar takımı onu buna inandırıyorlar.
"Efendim siz gelmiş geçmiş en büyük lider, eşsiz bir devlet adamısınız."
"Hem Türk álemi, hem İslam álemi, hem de dünya sizi hayranlıkla izliyor."
"Siz Tanrı’nın bu ülkeye bahşettiği bir insansınız."
Vesaire… Vesaire…
Bakan bir gün önce annesini kaybetmişti.
Profesör, bakana sokulup başsağlığı diledi, sonra aynen şöyle dedi:
"Annenize Tanrı’dan rahmet diliyorum. Ne mutlu o anneye ki bu ülkeye sizin gibi değerli bir insan kazandırmış."
Bakan bu aşırı iltifata teşekkür etti.
Bakana vıcık vıcık yağ yapan o profesörün yüzünü hayatım boyunca hiç unutmadım.
Ama ondan sonra meslek yaşamımda hemen her kesimden, her meslekten öyle yağcılara rastladım ki, profesörün o gün yaptıkları çok hafif kaldı…
Bir de şunu gördüm; politikacıların pek çoğu böyle vıcık vıcık yağlardan hoşlanıyor.
Şaşırıp ayakları yerden kesiliyor.
Özellikle iktidarları başarısız olmaya başladığı zaman çevrelerini hep bu tip yağcıların sarmasını istiyorlar
Oysa iktidar, çıkarları için yazan zibidilerin görüşleriyle rahatlamaya çalışacağına, gerçekleri okusa belki bir çıkış yolu bulabilir.
Çünkü onları terk edecek ilk insanlar o zibidiler olacak.
Bu değişmeyen bir kuraldır…
(TUFAN TÜRENÇ / HÜRRİYET)

TÜRBAN HALLERİMİZ TAM SKEÇLİK

22 Ocak 2008 Salı 2 Yorum »

Türbanlık hallerimiz tam skeçlik Zeki-Alasya ile Metin Akpınar’ın bir oyunundan

 

Ali Atıf BİR/Bugün

TÜRBAN HALLERİMİZ TAM SKEÇLİK

Zeki-Alasya ile Metin Akpınar’ın bir oyunundan (hangi oyunları olduğunu anımsayan varsa mesaj atsın) bir skeç anımsıyorum… Bir ülkede askeri darbenin ilk günleri. Sıkıyönetim var. Asker yolda yürüyen adamı durduruyor. "Yassah gardeşim geçemezsin" diyor. Adam "Nasıl Yani?" diyor adam "Ben evime gidiyorum." Asker bakıyor: "Sana evine gitme diyen yok gardaşım. Ama buradan gidemezsin!" Adam: "İyi de evime sadece bu yol gidiyor. Evime gidişimi nasıl engellersiniz!" Asker tekrarlıyor: "Sana evine gitme diyen yok. Ama buradan gidemezsin…" Adam bu kez çıldırıyor:

"İyi de kardeşim..Evimeee gideeeen tek yolll burasıııııı…" Asker istifini bozmuyor: "Evine gitme diyen yok. Ama buradan gidemezsin." Türkiye’deki türban konusu aynı bu skeçteki duruma geldi… Laikler diyorlar ki: Bizim dinle sorunumuz yok ama türbanlı kadın üniversiteye giremez! Dindarlar diyorlar ki: İyi de benim inancım örtün diyor, okumak istiyorum, üniversiteye giden başka yol var mı ki!

Laikler diyorlar ki: Ben dine karşı değilim, ben üniversite okumana da karşı değilim ama üniversiteye türbanla giremezsin… Dindarlar diyorlar ki: İyi de benim inancım kafanı ört diyor, örtüyorum, üniversiteye girmek istiyorum, üniversiteye giden başka bir yol var mı? Laikler diyorlar ki: İyi de ben senin inancına karşı değilim ki sadece dediğim üniversiteye türbanla giremezsin! Sorarım size bu sorun şimdi üniversite sorunu mu? Yoksa bir inancın sorgulanması sorunu mu?

Önce Laikler neye karşı olduklarını, nasıl bir inanç kimliği istediklerini tam anlamıyla açıklasalar, Dindarlar da türban üniversiteye girdikten sonraki Türkiye’nin laik kalacağını söylemleriyle garantileseler üniversiteyi daha sonra işin içine karıştırsak.. Yoksa bu sorun çözülmeyecek…

Bir AKP kapatılacak, diğer BKP açılıp bu kez % 70′le iktidara gelecek… Bu arada yazık olacak aydınlamayı isteyip de aydınlanmayan genç kızlarımıza… İster başı açık ister başı kapalı kızlar üniversitede aynı eğitimi almayacaklar mı? Başı kapalı olanlara şeriatçi eczacılık, şeriatçi tarih, şeriatçi mühendislik mi öğretilecek? Kör döğüşü gerçekten sıktı ve zaman kaybettiriyor. Hele de dünya ekonomik krizin kapısındayken..

 

www.bugun.com.tr

Mynet Blog WordpressMU alt yapısını kullanmaktadır.