Mynet | Blog Anasayfa | Email
Favorilerime Ekle | Giriş


Kategori : 'Siyaset'

Millî Görüş hiçbir batıcı siyasal görüş düzleminde değildir

8 Mayıs 2008 Perşembe Yorum yok »

Bundan bir kaç gün önce Zaman Gazetesi yazarı İhsan Dağı çok tartışılacak bir yazı yazdı.Milli Görüş’ü Ulusalcılarla aynı safta gösteren yazıya Milli Gazete’den cevap geldi.İşte o yazı:

Millî Görüş hiçbir batıcı siyasal görüş düzleminde değildir

AKP oluşumundan beri Millî Görüş ile olan bağı, geçmişi, geleceği en çok tartışılan konuların başında geliyor. Zihin kargaşasında birçok şey birbirine karıştırılıyor. Kasıtlı ve hatta kasıtsız, bilerek ya da bilmeyerek.

Zaman gazetesinden İhsan Dağı’nın yazısını okuduktan sonra bu konu üzerinde durmamız, bazı durumları açığa kavuşturmamız, yanlışları düzeltmemiz gerektiği zorunluluğu doğdu. AKP bir anti Millî Görüş olarak ortaya çıktı. Kitlelerin farkına varmadığı, varamayacağı bir bulanıklık ile bugüne gelindi. Bugünden itibaren de bu bulanıklığın süreceği ortada. AKP oluşumunun arka planında Amerikancı liberallerin etkisi belirgin. Sayın başbakan, Cengiz Çandar, Nazlı Ilıcak, Mehmet Barlas, Can Paker gibi kimi Amerikancı Liberallerle sık bir araya gelir, özel ev toplantıları yapılır. Bunlar yeni değil. Özal’dan sonra, Amerikancı Özalist oluş akamete uğramış ve çökmüştü. Onun yerine Millî Görüş tabanından ve içinden bir grup bu işin içine sokuldu, Millî Görüş hareketinin önü kesilmeye çalışıldı ve başarıldı da. AKP ile birlikte çok ciddi kavramlar tartışma konusu yapıldı.

Bir kere Millî Görüş öncesi siyasal tutum çok farklı idi. Politikanın bir yalanlar manzumesi, güven duyulmayacak bir alan olduğu duygusu egemendi. Devlet’in baskısı kitleleri içe bastırmış, millet devletten kopmuş iki ayrı uçtu. Millî Görüş oluşturduğu kavramlar ile milletin politikaya yönelmeye, devlet kavramını kavramaya yerli yerine oturtmaya başladı. Geçmiş zaman içinde siyasal ayrışmalar yapaydı. Batıcı sağ ve sol oluşlar, kavgaları, çatışmaları bir oyundan ibaretti. İttihatçı batıcı yapı varlığını sürdürüyordu. Bu, hem Avrupa’nın hem Amerika’nın işine geliyordu. Millî Görüş, siyasal düzleme girince millet kendisinin farkına vardı. Anadolu yeniden yönetime geldi. İttihatçı postallılar giderek gözden düştü. CHP, AP, DYP, ANAP oluşlarının hemen hepsi çöktü. Burada Millî Görüş’ün büyük rolü var. Aslında ANAP da çöken yapının yerine yeni bir tarz ile oluşumudur. Batıcı bir bakış ile yeni bir yoldu. Bu, tabii uzun sürmedi. Millî Görüş yeniden daha güçlü gelince, bu sefer gene Millî Görüş içinden bir ekip ile yola koyulundu.

Millî Görüş, hiçbir zaman batıcı ve batılı kavramlar ve oluşlar içinde gösterilemez. Zaten benimsediği sıfat da -Millî Görüş- medeniyetimizin değerlerinden ortaya çıkmış, onun aslı ve özüdür.

AKP anti Millî Görüş’tür. Bu partiyi kuranlar da başlangıçtan beri temellerini bunun üzerine kurmuşlardır. Sayın başbakanın “Biz Millî Görüş gömleğini çıkardık” söylemi bunun üzerine kuruludur. Fakat milletimiz bunu bir takiyye olarak görmüştür.

Sayın başbakan 22 Temmuz seçimleri öncesinde AKP içindeki belirgin Millî Görüş unsurları ayıklamıştır. Bir kere parti içindeki sakallılar tırpanlanmıştır. Arada kalan bir iki kişi mozayığın küçük bir ayrıntısıdır. Bunu sayın başbakana empoze edenler veya dayatanlar bilinir. Seçimlerden önce Ertuğrul Özkök sayın başbakanla bir otel odasında yaptığı toplantı sonrasında bunun mesajı verilmiştir. Parti içinde bir tek Bülent Arınç olayı bir soru işareti olarak kalmıştır. Diğerleri bir kalemde silinip atılmışlardır. Sayın başbakan ilk dörtlü çıkışın dışında yeni bir ekip ile yeni listeleri düzenlemiştir. Dörtlüleri anımsarsak: Tayyip Erdoğan, Abdullah Gül, Abdüllatif Şener ve Bülent Arınç. Ortak akıl, peki bu ortak akıllar şimdi nerededir?

Bu yakın zamanda Millî Görüş’ün yeniden tartışma odağına alınması, konuşulması dikkat edilmesi gereken bir husus. Deniz Baykal Millî Görüş üzerinden AKP’yi vurmaya çalışıyor ve sık dile getiriyor. Milli olma kavramı kullanılarak. Bir kere milli kavramı millet kavramından doğmadır. İslâm milleti deriz. Sayın Baykal ve CHP hiçbir zaman milli olmadılar, olamazlar da. CHP’nin altı okundan biri milliyetçiliktir. Bu, ittihatçı, kavmi bir milliyetçilik. Millet kavramından olan bir oluş değil. Ulusalcılık ile milli kavramları da birbirine karıştırılıyor. Ulusal kavramı içinde İslâm milletinin yeri yoktur. Onlar Arapları, Acemleri, Kürtleri istemezler. Onların literatüründe sadece Türk kavmi vardır. Yahudilerde olduğu gibi. Asıl sorun buradadır.

Sayın Dağı hangi gerekçeyle şunu söyleyebiliyor ki? Tayyip Erdoğan Millî Görüşçü olsaydı partisi kapatılmazdı diye. Amaç ne?: Millî Görüş’ü ulusalcılarla, kavmiyetçilerle, ittihatçılarla aynı düzlemde göstermek. Millî Görüş, doğruları söylemeye devam edecek, etmelidir de. Bu doğruları başkaları söylüyor diye Millî Görüş bunları söylemeyecek mi?

Bu konunun üzerinde duracağız

Ali Haydar Haksal/ Milli Gazete

 

İhsan Dağı’nın Yazısı için Tıklayınız…

http://blog.mynet.com/unalculcu/yazi/erdogan_hl_milli_goruscu_olsaydi/124537

Erbakan’ın söyledikleri, söylemedik -leri

8 Mayıs 2008 Perşembe 2 Yorum »

Erbakan’ın söyledikleri, söylemedik -leri

Bu medya öyle bir şey ki, söylemediğinizi söylemiş, söylediğinizi de söylememiş olarak sunduklarında sizin ne söyleyip söylemediğinizin hiç önemi kalmıyor.
 
Sadece gazetelerde ne yazılmış, televizyonlarda ne söylenmiş o biliniyor o hatırlanıyor. Kendimden biliyorum, "Erlerimiz savaşıyor, subaylarımız nerede" başlıklı, "PKK ile mücadelede neden acemi askerler kullanılıyor, profesyonellerimiz neden ön planda değil" anlamına gelecek bir yazı yazdım. Fakat bunu şimdi çöplükte olan bir yazar bu cümleyi aldı ve "Erlerimiz ölüyor subaylarımız niye ölmüyor" biçimine sokup takdim etti. Günlerce derdimi anlatamadım. "Yahu ben öyle söylemedim, öyle söylemek de istemedim.

Öyle söylemem de mümkün değil zaten." Ama nafile…

Senin ne yazıp söylediğin değil, egemen medyanın seni nasıl takdim ettiği önemlidir! Zaman zaman biz de yazarken bu egemen medyanın bu tür tuzaklarına düşüyoruz. Mesela "Meğer Ergenekon sadece efsane değilmiş" başlıklı son yazımda "Bu operasyonun da Susurluk olayı gibi üstünün kapatılmaması gerektiğini" ifade ederken Erbakan’ın Susurluk için dediği gibi bu operasyona da "Fasa fiso" muamelesi yapılmasın diye yazmıştım. Değerli okuyucularımdan biri beni uyardı:

"Bu söz Erbakan’a ait değildir, Erbakan böyle dememiştir" dedi. Hatta o sözün öyle söylenmediğine söylendiği ortamdan da şahit gösterdi. Düşündüm de, bu sözü ben de sadece egemen medyadan okumuş, ona göre yazmıştım. Peki işin aslı neydi: Necmettin Erbakan başbakanlığı sırasında başbakanlıkta kurmayları ile Susurluk olayı konusunda ciddi adımlar atmak için toplanmışlar. Bu arada toplantıya katılanlardan birisi diyor ki, "Efendim siz bu konuya bu kadar ciddiyetle eğilelim çözelim diyorsunuz ama muhalefet de şöyle şöyle diyor, buna ne dersiniz?" Erbakan "Sen boşver onları onlar fasa fiso, biz işimize bakalım" diye cevap verir.

Cümle budur ama kamuoyuna yansıyan Erbakan’ın Susurluk olayı konusunda "fasa- fiso" dediği şeklinde oldu. Şimdi herkes de öyle biliyor. Erbakan’a atfedilen şu meşhur "Kanlı mı olacak kansız mı olacak" sözünün nerede nasıl söylendiğine de bizzat şahidim. Bu söz de medya tarafından "İktidarımız kanlı mı olacak kansız mı olacak" biçiminde sunuldu. Oysa gerçek şuydu:

 Erbakan başbakanken, Refah Partisi Meclis Grubu’nda konuşuyor. Ben de gazeteci olarak dinleyiciler arasındaydım. Konuşmasının bir yerinde şöyle dedi: "Refah Partisi’ni iktidardan uzaklaştırma konusunda anlaştılar, ama bu iş kanlı mı olacak kansız mı olacak onu tartışıyorlar." Cümle bu. Ama kamuoyuna yansıtılan sadece "Kanlı mı olacak kansız mı" bölümü ve bu bölüme yüklenen mana…

Peki çarpıtılan, yanlış aksettirilen sözleri neden çıkıp düzeltmiyor siyasiler. Hangi birini düzeltsinler o kadar çok konuşuyorlar ki! Bir de bu adamlar haklarında ileri sürülen her şeyi kendilerine oya dönüştürecek bir malzeme olarak ele alıyorlar. O yüzden medyanın bu tür çarpıtmalarının götürdükleri kadar getirdikleri de oluyor diye düşünüyorlar ve pek seslerini çıkarmıyorlar. Tıpkı magazin basınının konu mankenleri hakkında yazdıklarına mankenler tarafından itiraz edilmemesi gibi bir şey…

Kim bilir belki "İmam Hatipler bizim arka bahçemizdir" ve "Rektörler başörtülü kızlara selam duracaklar" sözleri de böyle çarpıtılmış sözlerdendir. Belki Hoca bu aşamada bu konulara açıklık getirmek ister… Kim bilir…

 

Nuh Gönültaş/Bugün

Erdoğan hâlâ ‘milli görüşçü’ olsaydı!

6 Mayıs 2008 Salı 1 Yorum »

Kapatma davasındaki siyasi yasak talebiyle iyice su yüzüne çıktı; bürokratik oligarşi ve sivil uzantıları Tayyip Erdoğan’dan kurtulmaya çalışıyorlar.

Ama bunun nedeni Tayyip Erdoğan’ın ‘milli görüş’ hareketinden gelmesi değil, tam da tersi; ‘milli görüş’e sırtını dönmesi, ‘milli görüş gömleğini çıkardığını’ söylemesi Erdoğan’la ’sistem’ arasında bağların kopmasına neden oldu. Bugün Erdoğan ‘milli görüş’ çizgisinde olsaydı kimse uğraşmazdı onunla.

CHP Genel Başkanı Deniz Baykal kurultayda yaptığı konuşmada ‘Erbakan milliciydi, Erdoğan işbirlikçi’ dedi. Basit bir benzetme gibi görülüyor ama, önemli; kırılmanın tam ana hattını anlatıyor. Evet, Erbakan devletçiydi, Batı karşıtıydı, AB’ye Hıristiyan kulübü diyordu, demokrasi pek de umurunda değildi, küresel sermaye düşmanıydı, piyasa ekonomisi yerine ‘adil düzen’ diye ne olduğu belirsiz modeller üretmeye çalışıyordu, Türkiye’nin yüzünü Batı’ya değil Doğu’ya çevirmeye çalşıyordu.

AK Parti bugün Erbakan’ın çizgisinde olsaydı hakkında kapatma davası açılır mıydı? Hiç sanmıyorum. Bu fikirleri bugün kimler savunuyor? İçinde CHP’nin de bulunduğu ulusalcı-Kemalist blok. Erbakan’ın ‘herkes bir gün milli görüşçü olacak’ öngörüsü hiç yabana atılacak gibi değilmiş, baksanıza CHP-Kemalist blok ‘milli görüş’ çizgisinde.

AK Parti’den rahatsızlığın nedeni bu partinin ‘milli görüş’le alakasız bir noktada siyaset yapması.

Bir defa AK Parti AB’ye tam üyelikten yana. Söylemsel bir pozisyon da değil bu; çok büyük reformların ardından AB’ye tam üyelik müzakerelerini başlatan bir parti. Erdoğan’ın bu performasına bakan ulusalcı Kemalistler ‘milli görüşçüleri’ özlemez ve aramaz mı?

AK Parti küresel sermayeye açık. İşsizlikle mücadele, kalkınma ve teknolojik yenilik adına yabancı sermayeyi teşvik ediyor. İstikrar ve kazanç imkanlarıyla birlikte yabancı sermaye de ilgi gösteriyor Türkiye’ye. 2002′de 1 miyar dolar olan yabancı sermaye yatırımları 2007′de 20 milyar doları aştı. Bu, ‘milli görüş’ten büyük bir sapma değil mi? İşte ‘milli görüş’çüler de yeni-ulusalcılar da bunu affedemiyorlar. Keşke AK Parti de ‘millici’ kalsaydı diye iç geçiriyorlar.

Milli görüşçülerin demokrasiyle işleri yoktu, düşünmediler de üzerinde. Ne güzel olurdu Erdoğan da böyle kalsaydı! Şimdi demokrasi, insan hakları ve hukuk devleti diyen bir AK Parti’nin ’söylemsel üstünlüğü’ karşısında eziliyorlar. Kendilerini ‘arkaik’, tarih dışı kalmış bir konuma itiyor bu. Nerede ‘milli görüş’?

22 Temmuz seçimlerinden önce AK Parti’ye vurmak için Erbakan’ın ipine sarıldılar; bir fayda vermedi. Şimdi, kapatma davasının ardından, ‘milli görüş’ ile ‘ulusalcılık’ arasında bir sentez yapma heveslisi görülen Abdüllatif Şener’e umut bağlamış durumdalar.

‘Sistem’ AK Parti’ye karşı ‘milli görüşçü’lerden medet umuyor. Sistemin ‘milli görüşçülere’ muhtaç hale gelmesine sevinsek mi, üzülsek mi?

Abdüllatif Şener’e ilgi neden dersiniz? Baykal’ın cumhurbaşkanlığı için adaylığını onayladığı, bir grup medyanın gözdesi bir isim. Neden? Yabancı sermaye, özelleştirme ve piyasa ekonomisi konularında devletçi ve ulusalcı refleksler gösterdiğinden olmasın. Ekonomi deyince hâlâ ‘kamu ekonomisi’ni anlayan bir akademik disiplinden gelmenin yarattığı daralma anlaşılır bir şey.

Daha birkaç ay önce ‘kitaplarımı, makalelerimi yazacağım, akademisyenliği özlemişim’ diyordu. Ben de merakla bekliyordum yazacağı kitapları, makaleleri. Yazdı mı bilmiyorum, ‘kitap, makale yazacağım’ demekten fırsat bulup. Eh, bundan sonra da yazamaz artık, ’siyasette boşluk’ tesbit edilmiş!

Sonuç; ne AK Parti’nin kapatılması, ne siyasi yasaklar Erdoğan’ı siyaseten yok edebilir. Ama vesayet demokrasisine razı, siyaset yapmak yerine bürokratlığa talip bir görüntüyle Erbakan veya Demirel çizisine çekilen bir Erdoğan’ın siyasi geleceği yok. Cumhurbaşkanı olsa bile!

İhsan Dağı/Zaman

Millî Görüş’e antiemperyalist oluşunun bedelini ödetenler kimler?

1 Mayıs 2008 Perşembe Yorum yok »

 
Millî Görüş’e antiemperyalist oluşunun bedelini ödetenler kimler?

 

Baykal’ın kullandığı ifade, AKP’yi ağır bir şekilde eleştirmek içindir. Ancak bunu yaparken çok önemli ve üzerinde durulması gereken bir gerçeği de bu vesileyle açıkça ve hatta cesaretle ifade etmiş olmasıdır.
Deniz Baykal yeniden CHP Genel Başkanlığı’na seçildi. Kendisini kutluyorum. Bu yazımda Baykal’ın bir süredir söylediği ve CHP Büyük Kongresi’nde de tekrarladığı bir söz üzerinde durmak istiyorum. Baykal ‘Erbakan Milli Görüşçüydü, Erdoğan ve AKP işbirlikçidir. Erbakan Milli Görüşçü olmanın bedelini ödedi.’ demektedir. Baykal’ın bu sözlerini herkesin değerlendirip, tartışması gerektiği kanaatindeyim. Bu arada bu sözleri herkesten önce okuması ve üzerinde uzun uzun düşünmesi gereken kişi doğrudan doğruya bu sözlerin sahibi Deniz Baykal’ın kendisidir. Şimdi, izninizle niçin böyle düşündüğümü anlatayım.
Baykal’ın bu sözlerinden Erbakan ve Milli Görüşçülük dış dünyaya karşı devletin ve milletin çıkarlarını koruyan milli bir duruşu ifade ettiğini, bugünkü AKP’nin ise işbirlikçi olduğunu, Erbakan’ın başına gelenlerden Milli Görüşçü olmanın veya işbirlikçi olmamanın bedelini ödediğini (bedelinin kendisine ödettirildiğini de söyleyebiliriz) öğreniyoruz. Bunlar üzerinde ayrı ayrı durmak gerekiyor…
Kaldı ki Türkiye’nin dış politikası açısından AKP’ninkinden net çizgilerle ayrılan bir alternatif ortaya koymayan Baykal’ın böyle bir tanımlamada daha dikkatli olması gerekirdi, sanıyorum.
Baykal bu ifadeyi AKP’yi ağır bir şekilde eleştirmek için kullanmıştır. Amacı budur. Ancak bunu yaparken çok önemli ve üzerinde durulması gereken bir gerçeği de bu vesileyle açıkça ve hatta cesaretle ifade etmiş olmasıdır. Bu da Milli Görüşün gerçekten milli bir duruşa tekabül ettiği, kısacası antiemperyalist olduğudur. Esasen bu değerlendirme Baykal’dan önce Refah Partisi’ne kapatma davasını açan o günkü Cumhuriyet Başsavcısı Vural Savaş tarafından bile açıkça ifade edilmiştir. Hep biliyoruz ki Refah Partisi laikliğe karşı olan fiillere odak olmaktan dolayı kapatılmıştı. Baykal’ın yukarıdaki tespitini bu olguyla yan yana koyunca laikliğe zarar verme iddiasının devletin ve milletin çıkarlarına bağlı antiemperyalist bir partinin tasfiyesinin gerekçesi olduğu sonucu çıkmaktadır. Önce bu sözleri Baykal tekrar okumalıdır derken dikkatleri çekmek istediğim husus budur. Acaba yaşadığımız sırf böyle bir deneyimden dolayı laiklik elden gidiyor iddialarını bütün toplum olarak daha serinkanlı bir şekilde değerlendirmemiz gerekmiyor mu? Daha da önemlisi AKP laikliğe karşı olmak iddiasını ortadan kaldırabilmek için Milli Görüş gömleğini çıkardı. Özellikle de Milli Görüşün antiemperyalist yönünden vazgeçti. AKP’lilerin geçirdiği ve Türkiye’nin hiç hayrına olmamış bu dönüşümün sebebi 28 Şubat dönemi ve sonrasında söz konusu siyasi topluluğa yapılan büyük baskılardır. Ayrıca laiklik karşıtı gösterileceğiz endişesi AKP’nin gereksiz bir şekilde AB ve ABD’ye yanaşmasına yol açmıştır.
Erbakan’In ödediği bedele gelince: Yukarıdaki sözleri söylemiş olmasına rağmen, Erbakan’ın ödediğini söylediği bedeli Erbakan’a ödetenler arasında bizzat CHP ve Baykal da yer almaktadır. Yine de övgüye değer bir hakşinaslık örneği olarak Erbakan’ın ve Milli Görüşün millilik vasfını açıkça teslim eden Baykal’ın bu sözlerinden sonra şu anda evinde kendisinin bedel dediği akıbetin bir bölümü olan hapis cezasını çekmeye başlamış Erbakan’ı ziyaret etmesi yerinde bir davranış olacaktır.
Baykal sadece siyasetçiler arasında olması gereken insani bir vecibeyi yerine getirmekle kalmayacaktır. Böylece kamuoyunun bütün dikkatini, şu veya bu niteliğinden önce bizatihi Türk istiklalinin ve Cumhuriyetinin en ağır tehditlerle karşılaşmış olduğu gerçeğine çekecektir.
(AYDIN MENDERES / TERCÜMAN)

Laik Paranoya!

29 Nisan 2008 Salı 12 Yorum »

Laik cephede dikkat çekici bir paranoya yaşanıyor! Laik dostlarımız her şeyden pireleniyor, her şeyden nem kapıyorlar!

Adeta herkesi düşman gibi görmeye başladılar!

Eğer bir siyasi parti laik kesimden biraz farklı bir söylem ile konuşuyorsa, halkla daha yakın duruyorsa laik cephe hemen isyanları oynamaya başlıyor!

Ve o siyasi partiyi saf dışı bırakabilmek için de ellerinden geleni yapıyorlar!

Laik paranoya öylesine tavan yapmış durumdaki, bu cephede yerini almış insanlar “Türkiye’de bizim istemediğimiz bir şey yapılamaz” diyecek kadar pervasızlaşmış ve ölçüyü kaçırmış durumdalar!

Laik cephenin siyaset dünyasındaki bu vehimlerini şimdi de spor dünyasına taşıdıklarına tanık oluyoruz.

Yakın bir gelecekte Galatasaray Spor Kulübünün kapatılmasını istemeye başlarlarsa hiç şaşmayız! Zira şu günlerde Galatasaraylı futbolcuların söylemlerini dillerine dolamış durumdalar!

Neymiş efendim bir Galatasaraylı futbolcu konuşurken Kutlu Doğum Haftası ile bağlantı kurmuşmuş!

Bu nasıl olurmuş!

Laik paranoya artık spor dünyasına da sıçramış durumda!

Yarın “Galatasaray, laiklik karşıtı faaliyetlerin odak merkezi haline geldi” gerekçesi ile kapatılmasını isterlerse hiç şaşmayın!

Çünkü bazı Galatasaraylı futbolcular da konuşurken “Allahın izni ile” diye başlayan temennilerde bulunuyorlar.

Laik paranoya bu tür söylemlerden fena halde etkileniyor.

Siyasetten sonra spor dünyasının da ellerinden kaçırdıklarını görüp evhamlanıyorlar!

Ve spor dünyasını da kendi dünya görüşleri çerçevesine hapsedebilmek için akıl almaz baskılara başvuruyorlar!

Kendi görüşlerine ters gelen söylemleri kullanan futbolcuları adeta aforoz edip spor dünyasından dışlamaya çalışıyorlar!

Kulüp Başkanlarına baskı yapıp, yöneticileri köşeye sıkıştırıp onları tasfiye etmeye uğraşıyorlar!

Bu yolla başarılı(!) olamazlarsa hiç şüpheniz olmasın ki spor dünyasını yasalar ile hizaya getirmeye de kalkışacaklardır.

Bu bağlamda da laiklik karşıtı faaliyetlerin odak merkezi haline gelmiş spor kulüplerinin kapatılmasını talep edeceklerdir.

Laik paranoya alıp başını gidiyor.

Laik cephe halktan koptukça yalnızlaşıyor, yalnızlaştıkça da hırçınlaşıyor ve evhamlarının esiri haline geliyorlar!

Laik cephede saf tutmuş dostlarımıza acil şifalar dilemekten başka elimizden bir şey gelmiyor!

Bu kadar evham hayra alamet değil!

Malum keskin sirke küpüne zarar verir ve laik küp kırk yerinden çatlamak üzere! Bizden söylemesi, gerisi onlara kalıyor!

Zeki Ceyhan

Milli Egemenlik Bayramımız ve devredilmek istenen egemenliğimiz

23 Nisan 2008 Çarşamba 3 Yorum »

Barroso geldiğinde neden o kadar şaşırmıştı? Çünkü o bir komisyon başkanıydı sadece ama devlet bakanı töreniyle karşılanıyor, askere “merhaba” diyordu. Avrupa Konseyi’nde de, icradan sorumlu bir komisyon başkanı olan bu zat, sadece eski Portekiz başbakanıydı ve hiçbir yerde böyle bir muamele görmediği için de çok şaşırmıştı.

Avrupa’da “Ermeni soykırımı yalandır” demek yasaktır biliyorsunuz. Doğu Perinçek bunu söylediği için az daha içeri atılıyordu. Şimdi, orda değil burda içeri atıldı.

Peki bu adamlar niye ısrarla 301 üzerinde duruyorlar?

Kendileri Almanya’ya girmek için Almanca bilmeyi şart koşan bir kanun maddesi çıkarmışlarken bizde neden azınlık saydıkları kardeşlerimize dil özerkliği istiyorlar? Neden Avrupa okullarında Türkçe konuşmak yasak edildi? Almanya’da 9 Türk neden yakıldı?

Başbakanımızın ve Dışişleri Bakanımızın AB Anayasasını imzaladıkları yerde hangi heykel onlara kanat açmıştı? Türk düşmanı bir Papa’nın heykeli değil mi?

AB bayrağındaki 12 yıldızın anlamı nedir? İsa’nın 12 havarisi veya kayıp 12 Yahudi boyunun sembolü değil mi?

Barroso hangi hak, selahiyet veya nezakete dayanarak Meclis’teki konuşmasında Kıbrıs’ın limanlarından, Patriğin ekümenlikliğinden (bu patriğin adı esasen Türk metinlerinde patrik değil başpapaz olarak geçiyormuş) bahsediyor?

II. Mahmut Han ve Atatürk nedenPatrikhaneyi kapadılar? Fener Patrikhanesi’nin, Mora isyanındaki rolü neydi ve işbirlikçi Halet Efendi II. Mahmut’un baş murahhası değil miydi? O da patrikle birlikte idam edildi.

***

Bülent Arınç birkaç yıl önce “canım, egemenliğin bir kısmının devri ayıp da değildir günah da” dediği vakit Millî Görüş neden hop oturup hop kalkmıştı? Şimdi bu vesayet lafları karşısında niye sesi çıkmıyor?

AB ülkelerinin de dahil olduğu bir koalisyon, Afganistan’da Müslüman öldürmüyor mu? Irak’ta hem öldürüp hem işkence yapmıyor ve Irak’ı mezhepler temelinde birbirine kurşun sıkar hale getirmiyor mu? Afrika Müslümanlarının o bir deri bir kemik halinin müsebbibi Avrupalı sömürgeciler değil mi? Aynı zihniyetin bir parçası olan İsrail Filistin’e kan kusturmuyor mu? Arz-ı Mevud’tan vazgeçtiklerini mi sanıyorsunuz? Irak’ın yeni petrol anlaşmasında neden onca ülkenin adı var da Türkiye’ninki yok? Çünkü bütün bu zulüme Türkiye dur diyecek. Dedirtmek istemiyorlar. İttihatçılar o kadar büyük hatalarına rağmen Çanakkale’de ve Kurtuluş savaşında köylüyle, hocayla, hacıyla omuz omuza savaştılar. Şimdi Türkiye’deki millî güçlerin birleşmesinden bunun için korkuyorlar.

***

Şimdi size iki liderin, bağımsızlığımız ve millî egemenliğimiz konusundaki konuşmalarından iki bölüm sunacağım:

“…Yani Cumhuriyetimiz ve vatanımız, bağımsızlık ve bekamız, ilelebet muhafaza edeceğimiz en mühim şeydir. Ama bugün AB hayaliyle ve küreselleşme gibi bahanelerle adım adım, bağımsızlığımız dış güçlere devredilmektedir.” (Bitmeyen Mücadele Erbakan,Metin Hasırcı, Akşam Gazetesi’nden Adnan Akgünel’le yapılmış röportaj)

Sayın Erbakan’dan sonra Atatürk’ten bir alıntı:

“Türk milleti şimdiye kadar olduğu gibi, fıtratındaki asalet ve maneviyatındaki ferasetle doğru ve haklı yolu mutlaka görecektir. Onu yolundan saptırmak istiyenler kahr ü perişan edilecektir.”

Afet Ilgaz

Egemenlik kayıtsız şartsız yabancılara aittir

23 Nisan 2008 Çarşamba 1 Yorum »

Evet, maalesef, egemenlik kayıtsız şartsız yabancılara aittir. Bize ait değildir.

Gerçi Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin toplantı salonunun alnında hâlâ, “EGEMENLİĞİN KAYITSIZ ŞARTSIZ MİLLETE AİT OLDUĞUNA” dâir bir ibâre vardır. Fakat bu ibârenin içi boşaltılmıştır. Ben anlatayım hükmü sizler veriniz:

Buna rağmen, görüldüğü gibi 23 Nisan’da hâlâ “Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı kutlanmaktadır. Egemenlik yabancılarda olduğu için, bu bayram sadece “çocukların gönlünü hoş” etme bayramı hâline gelmiştir. Bu konudaki gerekçeleri özet olarak açıklayayım:

1. Egemenlik milletindir demek, devletin yönetiminde son sözü millet söyler demektir. Oysaki mevcud seçim kânunlarından, milletvekili adaylarının, tek adam olarak siyasi parti liderleri tarafından tesbit edileceği kabul edilmiştir. Böyle bir seçim sistemi yürürlükte iken, millet egemenliğinden bahsedilmesi mümkün değildir.

2. Diyelim ki seçim sistemi millet egemenliğini hayâta geçirecek şekilde düzenlendi. TBMM üyeleri milleti ve devleti yönetmek için, ihtiyacımız olan kanunları yapmaya başladı. Ama uygulamalar günümüzde böyle olmuyor.

Olmuyor çünkü, Türkiye, AB’ye aday olmaya karar verdiği için, şimdiye kadar yapılmış kânunlarımızın hemen hepsi, sil baştan, reform adı altında, noktasından virgülüne kadar, hiç değiştirilmeksizin, Meclis tarafından ele alınarak AB kanunları kopya edilerek değiştiriliyor. Böylece AB’nin direktiflerine uyularak kanunlarımızı AB düzenlemiş oluyor.

Bu durumda sorarım sizlere, egemenlik yabancılara mı aittir? Yoksa milletimize mi aittir?

Kopenhag kriterleri, Avrupa müktesebatı, mevzuat olarak kabul edildiği için YASAMAYA ilâveten, YÜRÜTME ve YARGI erklerimiz de, otomatikman yabancıların emri altına sokulmuş bulunuyor. Hatta hatta AB’nin empoze ettiği kanun metinleri Anayasamızdan da üstün sayılmıştır. Anayasa Mahkememize bile bu metinler aleyhinde iptal davası açılması, Anayasa’nın 90’ıncı maddesine tevfikan yasaklanmıştır.

3. Geriye ne kaldı egemenlik olarak?EKONOMİK POLİTİKA. Ekonomik politikamızı ise yine bir yabancı kuruluş olan IMF’ye teslim etmiş bulunuyoruz. Bütçemizi onlar yapıyor, işçilerimize, emeklilerimize onlardan izin almadan bir kuruşluk zam bile yapamıyoruz. IMF yüzünden, pancar, tütün, buğday, ziraatımız batmıştır.

Kaldı ki, bir bağımsız devletin “sadece gümrüklerini, yabancı bir otoritenin kontrolüne teslim etmesi”, EGEMENLİĞİN ELDEN GİTMESİ demektir. (Rahmetli Faruk Erem Hoca, Hukuk Fakültesi’nde bize bunları öğretmişti. Bilindiği gibi eski hükümetlerin kabul ettiği Gümrük Birliği Anlaşması, tek taraflı Gümrüklerimizi AB ülkeleri idâre edecektir, bizim itiraz ve söz hakkımız olmayacak.

Yani sözün kısası AB’ye tam üye olmadan önce bile, bizim AB hayranı olan hükûmetlerimiz, Türkiye’yi âdetâ, geriye dönülmesi ebediyyen yasak olacak şekilde KATOLİK NİKAHI İLE AB’nin egemenliği altına sokulmuşlardır.

4. Aslında KISMEN DE OLSA EGEMENLİĞİN DEVRİ YASAKTIR VE SUÇTUR.

Yâni hâlen yürürlükte olan Türk Ceza Kanunu’nun hükümleri de eskiden yürürlükte bulunan TCK’nın 125’inci maddesi de. EGEMENLİĞİN kısmen veya tamâmen yabancılara devrini, VATANA İHANET SUÇU SAYMIŞTIR, idamlık olan bu suç idam cezâsı kaldırıldığı için bugün, MÜEBBET AĞIR HAPİS cezâsı ile cezalandırılacaktır.

Hâsılı kelâm SAADET PARTİSİ hariç, AB’ye ülkemizi sokmak için çaba sarfeden, çabadan da öte bu işi adeta bir KARA SEVDA haline getirmiş olan bütün siyasi kadrolar, milletimizin kutsal saydığı EGEMENLİĞİMİZİ, bir an önce AB’ye devretmek niyet ve kararı içerisindedirler.

Bu kadrolar şaşkınlık, tezat ve gaflet içerisinde bulunuyorlar.

Eğer fikir haysiyetine sahip ve gerçekçi iseler biz bu bayramı kaldırıyoruz. Açıkça “egemenliği devretmek kararındayız desinler” ya da AB’ye girmekten vazgeçsinler.

Eğer, siyasi dürüstlük ilkesine önem veriyorlarsa biz kurtuluş savaşını kazanan ecdadımız, meselâ Birinci TBMM’nin rahmetli üyeleri, Egemenliğe ne kadar değer veriyorlarsa bizler de o kadar değer veriyoruz civanmertliğini göstersinler.

Ama böyle yapmıyorlar. Egemenliği kısmen bile AB’ye devretmeden AB’ye girmek asla mümkün olmadığı halde milletimize karşı, dürüst davranmıyorlar. EGEMENLİĞİMİZİ DEVRETMEDEN DAHİ AB’ye girmemiz mümkündür diye milletimizi aldatmaya çalışıyorlar.

EGEMENLİĞİMİZ TEHLİKE ALTINDADIR. Aziz Milletimizi, bu TEHLİKEYE KARŞI UYARIYOR, egemenliğimize sahip çıkmaya davet ediyor, bu uğurda temiz kanını döken şehid ve gazilerimizi rahmetle anıyoruz.

Süleyman Arif Emre

Türkiye’deki %10′luk Azgın Azınlık Çırpındıkça Batacak

22 Nisan 2008 Salı Yorum yok »

Akıl alır gibi değil… Bunca yazıyoruz, çiziyoruz, anlatıyoruz, ya harbiden kulaklarında kocaman tıkaç var yahut kin ve garezleri o kadar kocaman ki anladıkları halde anlamazdan geliyorlar. Yaşı gitmiş bilmem nereyi bulmuş adam hâlâ ‘biri bana örtünmenin nasıl özgürlük olabileceğini anlatsın’ diyor…

Hani artık ağaçların bile karşısına bir obje konulduğunda, ahşabın da bir süre sonra karşısına konulan objeyi algıladığını ispatladı bilim. Şöyle mi desek: ‘Bak amca, dede! Örtünmek özgürlük değildir. Açılmak da özgürlük değildir. Hani Pigmeler yeryüzünün en özgür insanları filan değildirler. Özgürlük, kimsenin örtünüp örtünmeyeceğine karışmamaktır. İşte izlediniz YouTube’da; bir üniversitenin tesislerinde bir araya gelen koca koca teyzeler nasıl da öfkeli, nasıl da kızgınlar. ‘Şöyle parlak şeylerle başlarını örtüp dimdik şekilde yanımdan geçmiyorlar mı? Hazmedemiyorum’ diyor yaşlı teyze. Zihniyetin siyasî kolu ise 70 yıllık türküsünü -buralarda söylemeye yüreği yetmediğinden olsa gerek- yurtdışında tekrar ediyor. ‘Türban, Nazi giysisidir.’ Sonra da bu zihniyete kalkıp jakoben, katı laikçi, ideolojinin militan zihniyeti deyince bozulup köpürüyorlar…

Hep söylüyoruz oysa, mesele türban, başörtüsü filan değil. Adamlar böyle insandan rahatsız. Öyle başı dik bir şekilde karşılarına çıkıp, demokrasiden filan bahsedince bozuluyor, kızıyorlar, her türlü kural dışılığı mubah görüyorlar… Durum böyle olunca, ülkeyi babalarının malı gibi gören yüzde 10′luk azgın bir azınlığın karıştırabilme kapasitesi devreye giriyor tabii… Okuyorsunuz işte, kapalı kapılar ardında birbirlerine; ‘bırakın çıkarsınlar yasayı, siz de emir verin, çıkarın olayları, millet birbirini yesin!’ Hani bu zihniyet için bir şey yapmanıza gerek yok da zaten. Direkt Kur’an’dan, ezandan rahatsız olan biri için sizin ağzınızı açmanıza bile gerek yok. Varlığınız zaten suç unsuru!

Şimdi biraz paçaları tutuşunca hem hırçınlıkta sınır tanımıyorlar hem de artık derenin eski dere, köprünün de eski köprü olamayacağını yavaş yavaş fark etmeye başladılar sanırım. Elin oğlu yapılan şaklabanlıkları görüyor ve eskisi kadar gizlenmiyor zihniyetin gerçek yüzü. Hani artık, ‘patlat bir iki bomba, düşür birbirine gençleri, bırak birbirlerini yesinler, sonra el koy’ senaryosu da pek yutulmayacak gibi. Bu nedenle öfkeliler ve saçmalıyorlar. Onlara göre özgürlükler konusunda en ufak bir cümle sarf etmeniz bile bölücülük, inanç ile ilgili en basit isteğiniz bile gericilik, hak ve hukukla ilgili en ufak bir talebiniz bile haddini bilmezlik. Baksanıza nasıl utanmadan bağırıyor yaşlı teyze; ‘İstikrar senin neyine Vesayet!’ Bugün Avrupa’da değişik mahfillerin bu ülkede yaşanan şaklabanlıklar hakkında görüş bildirmesine ateş püskürenlerin suratına, çok değil birkaç yıl önce elin Amerika’sında, ‘Terörü bitirmeyin, AKP’nin işine yarar’ diye ekip ve ekipman yolladığı, demokrasi havarisi gibi görünen yaşlı yazar amcaların günün 24 saati küfrettiği Amerikalara özel elçiler yollayıp, ‘rica etsek şunu indirseniz, şunu bindirseniz’ diye yüz karası lobicilik yapmaya çalıştıklarını çarparız.

Şahsen Anayasa Mahkemesi’nin kapatılma davasıyla ilgili müracaatı kabul etmesinin bile bazı mahfiller için istenilen sonucun alınmış olarak varsayıldığını düşünüyorum. Zira bu ülkede artık gizlenmeye bile gerek durmayan ‘AKP yıkılsın da gerekirse dünya da yıkılsın’ diyen zihniyet var ve mahkeme uzadıkça her fırsatı değerlendireceklerine eminim. Ama bir şeyden daha eminim, -hiç sanmıyorum ama- isterse kapatmasın mahkeme, isterse kapatsın; birtakım kriz tüccarlarının, bu milletin değerlerine olan düşmanlarının artık pek şansı yok. Sonuç ne olursa olsun gerek çağdaş dünyanın geldiği demokrasi ve özgürlük noktası, gerek Türk milletinin üzerinde oynanan oyunları artık fark etmesinden dolayı sonuç ne olursa olsun kaybedenler onlar olacaklar. Öyle bir kaybediş ki, kurtulmak için çabaladıkça kendi bataklıklarına daha çok gömülecekler!

 

M Nedim Hazar/Zaman zkr. İsmet Soner

Şimdi Sana Şemdinli’yi Sorsalar

21 Nisan 2008 Pazartesi Yorum yok »

 

Kirli, irinli, gizli anlaşmalarla Türkiye’nin kardeş kavgasından kârlı çıkacak dış mihraklarında finansı ile vatanı kurtarmaktalar.

Hükümet ne Şemdinli de onlara dokunabildi,

Ne de şimdi…

Bu gidişle de hiç dokunamayacak…

Turhan Çömez’in dediği gibi, “siyasilerin rüşvet teklif ettiği, kabul etmeyen bürokratları görevden alarak” iş yürütenlerin kirli dosyaları da Ergenekoncuların ellerinde olduğu müddetçe; tencere dibin kara, seninki benden kara hesabı, o halde hep birlikte susacaklar.

Olan yine ülkeye ve millete olacak.

 


Ne Susurluk’a dokunabildiler. Ne de Şemdinli’ye. “İyi çocuklar” zeytinyağı gibi hukukun üstüne çıktılar. Şimdi Ergenekon için geri sayım başladı.

İsmet Berkan’ın da dediği gibi, perdeye yansıyan “Küçük Ergenekon”.

“Büyük Ergenekon” a kimse dokunamayacağına göre.

Susurluk’ta olduğu gibi iyi çocuklara yol gösteren isimler bilindiği halde sorgulanmaya bile getirilememişlerdi.

Şemdinli de bomba atanlar belli, yöreyi karıştıranlar belli olduğu halde olayın üzerine gidilememiş; bu olayı araştıran savcı Ferhat Sarıkaya linç edilip mesleğinden alınmıştı.

Aynı konuyu çalışan savcı Gültekin Avcı’nın da akıbeti meslekten men olmuştu.

Türkiye bu ayıbı içine sindirmiş,  Adalet Bakanı savcısına sahip çıkmamış kolayca harcayıvermişti.

Bir kedi gibi bu pisliğin üstünü örten hükümet, “cici çocuğu oynarsam” sıra bana gelmez, Zeus’ların yıldırımlarını bertaraf ederim, diye düşünmüştü.

Keçi ayaklı Panlar, karda yürüyüp iz belli etmese de, arada kirli işleri kendilerini ele veriyordu.

Nokta dergisinin, Özden Örnek Paşa’nın darbe günlüklerini yayınlayışı ile herkes bu sefer, Kaz Dağında kıyamet kopar sandı.

Sarıkız, ayışığında yakayı ele vermişti.

 Fakat paganlara kafa tutan gazeteci Alper Görmüş yargı önünde bulmuştu kendisini.

Cesareti, Nokta dergisi kapatılarak, kendisine ödettirilmişti.

Günlüklerin paşanın bilgisayarından çıktığı kriminal laboratuvarlarda ispat edildi.

Gazeteci Görmüş beraat etti.

Beraatına sevinemedi.

Çünkü anayasal düzeni silah zoru ile ele geçirerek darbe gibi bir suçu planlayanlara yine yargı yolu gözükmedi.

 

 


Kimileri “Talat Aydemir niye asıldı, bari iade-i itibar verelim” dedi.

Acaba onların zamanında darbe planlamak ağır suçtu, bunları yapanlar idam mı ediliyordu?

Bugün hukukun üzerine çocukları kandırmak için verilen; bir bardak sarı, soğuk, pis bir tadı olan paşa çayı mı içmekte insanlar.

Yine eski başsavcı Sabih Kanadoğlu Hessen de Atatürkçü Düşünce Derneğinin düzenlediği konferansta; gayet emin, “Ergenekon Şemdinli gibi olmaya mahkûm” diyebilmekte.

Bu ülkeyi karıştırmak için sayısız kez toplumsal barışın kalbine ateş etmişler.

Rahipleri, gazetecileri, gayrimüslimleri öldürerek ekmeklerine kan ile yağ sürmüşler.

Danıştay baskınını düzenlemişler.

Evlerini cephaneliğe dönüştürmüşler.

Yakın geçmişte derin devletin kurduğu terör örgütünün kökenlerine ulaşan Uğur Mumcu’yu öldürterek toplumu gerip, bir kısım insanları  “kahrolsun Şeriat” diye yürütüp, toplumun temel dinamiklerine savaş açıp, halkı karşı karşıya getirmişler, Sivas yangınlarını çıkarıp, Başbağlar’da canları doğramışlar.

Sıkıyönetimlerin, olağanüstü hallerin uzaması, rantların devşirimi, uluslararası uyuşturucu trafiğine, hatta daha kirli işlere girmişler.

Hepsini vatan için yapmışlar(!).

Öyle ya, uyuşturucuyu, kadın ticaretini terör örgütü ele geçirip, çok para kazanıp güçlenmesin diye bir argümana da sarılıp her şeyi vatan için düşünmüşler.

Kirli, irinli, gizli anlaşmalarla Türkiye’nin kardeş kavgasından kârlı çıkacak dış mihraklarında finansı ile vatanı kurtarmaktalar.

Hükümet ne Şemdinli de onlara dokunabildi,

Ne de şimdi…

Bu gidişle de hiç dokunamayacak…

Turhan Çömez’in dediği gibi, “siyasilerin rüşvet teklif ettiği, kabul etmeyen bürokratları görevden alarak” iş yürütenlerin kirli dosyaları da Ergenekoncuların ellerinde olduğu müddetçe; tencere dibin kara, seninki benden kara hesabı, o halde hep birlikte susacaklar.

Olan yine ülkeye ve millete olacak.

M. Alpay Gün/Milli Gazete

AKP ile niçin aynı düzlemde değiliz

18 Nisan 2008 Cuma 7 Yorum »

Yazılarımda AKP’yi akepe olarak yazıyordum. Bu bir üslup benim için. ABD’yi abede yazdığım gibi. Diğer partileri de benzer şekilde yazıyordum. Bunlar bilinçle yapılan şeyler. Fakat şu andan itibaren AKP olarak yazıyorum. Nedeni şu: AKP’nin bir kapatma ile karşı karşıya kalması, toplum psikolojisinin çok duyarlı olması nedeniyle.

Geçen gün Üsküdar’da bir çay bahçesinde oturuyor idim. Etrafımızda gençler vardı. Sevgili dostlar da doluştu. Hemen yan tarafta taburelerine oturmuş elinde gazeteleriyle konuşmalarımıza kulak kabartan, zaman zaman göz ucuyla bizi süzenler vardı. Tam o sırada Tahran radyosundan aradılar 301. madde ile ilgili bir söyleşi yapma isteğinde bulundular. Zorunlu olarak dostlarla sohbeti kestik onların sorularına karşılık verdik. Sohbet öncesi gençler ve dostlar bizim neden bu kadar sert muhalefette bulunduğumuzdan yakındılar. Hatta kimi zaman da bizim ulusalcılarla bir arada bulunuşumuzdan bile dem vuruldu. Vuruluyor, bunu biliyoruz. Geçenlerde bir parti toplantısında da kimi arkadaşlar “Bazı söylemlerimizle ulusalcılarla aynı konuma düşüyoruz” yakınmasında bulundular. Bunun getirdiği tehlikelerden söz edildi. Biz doğruların, iyilerin, güzellerin olduğu yerdeyiz.

Ne yazık ki Türkiye’de her şey öylesine karmaşık ki, şaşılır. Bize sert muhalefette bulunuyorsunuz yakınmasında bulunan dostlara şunu söyledim. Biz doğrularımızın, ilkelerimizin, inançlarımızın, ideallerimizin yanındayız. Nasıl bulunalım ki. Doğru olan hayırlı olan eylemi kim yaparsa yapsın yanındayız. Bunu parti toplantısında söyledim. Doğrularımız, iyilerimiz, güzellerimiz başkalarıyla ortak bir düzlem oluşturuyorsa niçin söylemeyelim, yapmayalım. Deniz Baykal mecliste partisinin grubunda faizin haram olduğunu söylüyor, ayet okuyor. Ya da kimi ayetleri ve hükümleri bangır bangır bağırarak söylüyor. Bunları Deniz Baykal söylüyor diye ona düşmanlık mı besleyelim. Onun başörtüsüne ve kimi İslâmî hükümlere karşı olan tavırlarına elbette karşı dururuz. Bu durumu AKP’ye de uyarlayabiliriz. Şimdi biz AKP gençlik kurultayında onlarla birlikte 10. Yıl marşını mı söyleyeceği. “On yılda onbeş milyon genç yarattık” mı diyeceğiz. Ya da “1 milyar 200 milyon Müslüman dünya barışı için tehlikelidir, modernleştirilmesi gerekir” diyen Şimon Peres’i TBMM’ye getirip konuşturanların yanında mı olacağız. AKP’nin doğrularını ve yanlışlarını bir tartıya koysak hangisini ağır basacağını çok iyi biliyoruz.

Zaten bu kapatma davasıyla birlikte artık AKP’nin oluş gerekçelerinin hiç biri kalmamıştır. Nasıl kalsın ki? AKP’yi oluşturan gerekçeler, bahanelerin hepsi uçup gitmiştir.

Filistin’de medeniyet tarihimizi yok eden, insanı öldüren, zulmeden Siyonist Yahudilerle birlikte olamam. Bunun için AKP ile birlikte olamam. Irak’ta 1 milyon 700 bin insanımı öldüren, oradaki medeniyet ve kültür tarihime ait eserleri imha eden katil abede ile birlikte olamam, onun için Akepe ile birlikte olamam. Şimon Peres Türkiye modernleşerek AB’ye girmeli, ardında da biz gireceğiz. Bunun için AKP’lilerle olamam. Ekonomiden tutun, İslâm birliğine, GOP’tan tutun D-8 kadar ayrıştığımız çok önemli konular var. AKP 28 Şubat süreci sonrası, ağır psikolojik baskı döneminden sonra sadece kamuda çalışanlara rahat bir nefes aldırmıştır. Siyasal ve düşünsel anlamda Milli Görüş’e bağlı ve sadık kalanlar AKP gözünde daha tehlikeli addolunduklarından özellikle belediyelerde ya kızağa çekilmişlerdir ya da işlerine son verilmiştir. 28 Şubat’tan sonra onlar baskılarını sürdürmüşlerdir. Milli Görüş sahiplerine özel davranılsın, kayırılsın demiyorum. Adil olmak gerek. Kim olursa olsun, hiç kimsenin rızkıyla oynamamak. Oturup bunları günlerce tartışır konuşuruz. Biz AKP’nin hangi yanlışını savunacağız ki, yanlışları savunmak işimiz değil bizim.

Üstat Necip Fazıl 10 Yıl Marşının ilk çıktığı yıllarda “On yılda onbeş milyon genç yarattık” tezine karşı Bir Adam Yaratmak piyesini yazmış, yaratma fiilinin Allah’a ait olduğunu, insan yaratmanın imkânsızlığını ortaya koymuştu. O günün koşullarında. Bugün AKP artık bu marşı söylüyor. Bunun için mi AKP’nin yanında olalım. Aslında bu çok uzun bir konu.

Ulusalcılarla, kavmiyetçilerle, putperestlerle hele hele hiç bir arada olmayız. Biz paradoksları, açmazları, çelişkileri olanlar değiliz. Milli Görüş ideali ve düşüncesi etrafında oluşumuzun nedenleri var. Bu siyasal- düşünsel hareket doğrulardan, iyilerden ve güzellerden sapmadıkça da burada olacağız. Kişilerin başarısızlığı, yanlışlığı, eksikliği bizden kaynaklanır. Orayı biz tamamlamadığımız sürece.

 

Ali Haydar HAKSAL

Akp ile niçin aynı düzlemde değiliz i bizim yaptığımız akpgercegi.com sitesinden öğrenebilirsiniz…

Mynet Blog WordpressMU alt yapısını kullanmaktadır.