Mynet | Blog Anasayfa | Email
Favorilerime Ekle | Giriş


Kategori : 'Kadın'

“Özgür kız”, reklâm filmlerimizde olur Pippa

15 Nisan 2008 Salı Yorum yok »

Ne işin vardı bu şiddet coğrafyasında. Hiç mi okumadın gazetelerde bizim buralara yolu düşen turist kadınların kaçırılıp, tecavüz edilip, öldürüldüğünü. Dünyaya barış mesajı vermek için, başında beyaz gelinliğinle İtalya’dan otostopla yola çıkıp da.

Gerilimli, çatışmalı coğrafyaları sapasağlam geçip gittiğini ispat eden bir sanat sergisinde bunları anlatacaktın.

Şiddet toplumlarında halkın nasıl iyiliksever olduğunu kanıtlayacaktın.

Balkanlardan akarak İstanbul a gelip, Gebze’de kaybolduğun an, biz; başına gelen korkunç akıbeti tahmin etmiştik.

Ne sanıyorsun sen Pippa,

Biz bu coğrafyada ancak “özgür kız” reklâmı çekmek için, elimizi kolumuzu sallayarak dolaşırız.

Bir kamyon adamla, kameralarla film hazırlamak için.

Kırsalda çeşmeye giden kızımıza sıkı sıkı tembih ederiz; “dikkatli git gel”.

Şehirde okula giden çocuğumuza her sabah bir kez daha tekrar ederiz; “sakın yabancılarla konuşma”.

Eve giren hırsızın aldıklarına razıyızdır, son yıllarda tecavüzü de eklemişlerdir çaldıkları yanına.

Bizim insanlara olan güvenimizin nasıl sarsıldığından galiba haberin yoktu.

Çocuk koruma yurtlarımızda bile koruyamadığımız çocuklarımıza; üstelik ilgililerin yaptığı tecavüzlerle nasıl psikolojimizin harap olduğundan.

Doksan dört yaşındaki felçli kadına bile tecavüz eden delikanlılarımızdan nasıl utanç duyduğumuzdan.

Yaşlı annelerinin yalnız yaşadığı evleri için, evlatlarının kâbuslar gördüğünden.

Bu yüzden kendi evlerinde bile yalnız kalmaya korkan kadınlar ülkesi olduğumuzdan galiba hiç haberin yoktu.

Çocuklara bile tecavüz edilip öldürüldüğü, her ülkede olabilirdi ama bizim ülkemizde olması daha fazla acı vermekte idi.

Bu kez kara, Gebze’nin yüzüne çalınıyor.

Hanibal’ın yattığı yerde, Fatih’in son nefesini verdiği o huzur beldesinde,

Seni kamyonuna alan cani, her kadını cinsel meta gördüğünden ilişki teklif ediyor, reddedince de zorla tecavüz edip, caniliğini daha da artırıp “barış kızı”nı öldürüp, bir kedi yavrusuna bile yapılamayacak vahşetle ormanda gömüyor.

Geriye parçalanmış gelinliğin ve bir insanlık dramı kalıyor.

Ah Pippa,

Kadınlar ve erkekler olarak bu iyiliksever halk kahrolduk.

Ama kadınlar daha çok üzüldü.

Anneler, caninin annesini düşündü.

İşte asıl o kadın daha fazla yıkıldı.

Elleri ile yüzünü örtüp, ölmek istedi.

Hepimiz çok utandık.

Acaba kızlarımızın namusu üzerine titrediğimiz gibi, oğullarımızın namusu üzerinde de titizlikle dursa idik.

Çeşmeye giden kızı tembihlediğimiz gibi, evden çıkan oğlumuza sıkı sıkı sarılıp, “aman yavrum senin de bir annen, kız kardeşlerin var, eğer bir kadının saçının tek teline zarar verirsen; sana hakkımı helal etmem, öldü bilirim”, dese idik.

Her turist kadın tecavüz edilip, başları ezilip, öldürüldüğünde; anneler irin kusup; yeni yetişen oğluna bu konuda bir ahlak sohbeti düzenlese idi.

Belki biraz önlem alınabilirdi.

Pippa’dan sonra her kamyoncunun annesi daha fazla korkmalı.

Seferden dönen oğlu ile uzun uzun konuşmalı.

Ya da yola çıkarken bir kez daha hatırlatmalı; her kadının, annesi ve kız kardeşi kadar kutsal olduğunu.

Pippa, çatışma bölgesi halklarında barışın hala var olduğunu ispatlamak için yola çıkmıştı.

Yoluna çıkan caninin parçaladığı gelinliği şimdi bir sanat galerisinde bizim coğrafyanın ona nasıl kan kusturduğunu anlatacak.

Bu utançla kıvranacağız.

Kadınlara sadece tecavüz gözlüğü ile bakanlarla yan yana yaşıyor olmaktan ar duyacağız.

İnsanlardaki caniliği önleyebilmek için bizler de bir şeyle yapabilmeliyiz.

Yetkililer, eğitimciler, aileler çok iyi düşünmeliler.

Müslüman bir ülkenin tecavüzlerle anılmasından ben çok utanıyorum.

Sizler laik Türkiye’nin alnına sürülen bu lekeden utanmıyor musunuz?

Tecavüzcü katiller acaba hiç mi İslami eğitim almadı, ahlak, erdem gibi kavramları duymadı; vicdan denen o iri gülü, kalbinde taşımadı.

Mine ALpay GÜN/Milligazete

Kariyer Kurbanı Kadınlar - Mine Alpay GÜN

14 Nisan 2008 Pazartesi Yorum yok »

 

Son yıllarda çocukları tarafından öldürülen kariyerli kadınları okuyoruz. En son profesör annesini katleden genç kızı. Anne canını dişine takıp, çalışıp, mücadele edip, okumuş, mesleğinde başarıyı yakalamıştır. Ne ki evliliği hiç de iyi gitmiyordur. Cerrah olan eşi ile sert tartışmalar yaşanmaktadır evlerinde.

Kumarda kazanan aşkta kaybeder hesabı, kariyerli kadınların diğer kadınlara göre eşlerinden daha fazla dayak yedikleri sonucunu Amerika ve Avrupa’da yapılan araştırmalar her gün yayınlanmakta. Ülkemizde de değişen fazla bir şey olmuyor, iyi eğitim alan çiftler birbirlerine tahammül etmek için önemli bir neden göremediklerinden midir, ayrılığı seçmekteler.

Kariyer, bir karaçalı gibi aşkları bitirip son sevgi kırıntısını da yok eden bir baş belası olup çıkmakta. Önüne önlük bağlayıp yemek yapmaya mı yasak koymaktadır.

Ya da ele iğne alıp sökük dikmeye mi?

Ütülenmeyen koca gömleği, yıkanmayan çocuk çorabı mı sorun olmuştur.

Ya da eş ile çocuk çok da önemsenmediklerini mi hissetmişlerdir.

Hâlbuki nasıl bunalmaktadır kariyer kadını.

Bilimsel kongrelere katılması gerekmektedir.

Son bilimsel yayınları, kitapları okuması behemehal elzemdir.

Öğrencilere ders hazırlayacaktır.

Chicago’da ya da Erzurum’daki konferansta konuşma yapacaktır. Son yıllarda kimi meslektaşları rekabet çıtasını, kendisi ile aralarında bayağı açmıştır. Gergindir.

Eve dolmuş olarak gelmektedir.

Acımasız iş ortamından sonra, evde de sevgi ve şefkat bulamamaktadır.

Eşinin de işleri sıkıntılıdır.

Herkes sevgiyi, fedakârlığı, saygıyı karşısındakinden bekleyecek kadar bencilleşmiştir.

En küçük olayda dolu bardak taşmaktadır.

Hakaretler, kırıcı sözler havada uçmaktadır.

Kariyer denen karaçalı; küçük bir çocuğun bu tartışmaların şahidi olacağını ve silinemeyecek izler bırakacağını tahmin edip, akıl erdiremez. Gergin aile ayrılır. Çocuğa, gelinini kendisine rakip gören babaanne sarılır. O okumamıştır ama mutlu ve huzurludur, torununa bakarken fazlası ile abartır, ne isterse verir. Torununun saçlarını tararken bir düşman motifi de eker kafasına; annesini. Hayalleri gerçek olmuştur babaannenin, o okumuş kadın ne anlar çocuk yetiştirmekten, onlar karı koca kuş sütü eksik olmayan sofralarla büyütürler torunlarını.

Eksik bir şeyler olduğu akıllarına gelmeden, anne ve baba sevgisine doyamadan büyüyen çocukların incinen yüreklerindeki hayata öfkeyi hiç duyamadan. Kapatırlar kulaklarını küçük kızın kırık kalbinin sesine. Başka çocuklar baba dediğinde gıpta ile bakan, annesi ile kol kola gezen genç kızları hayranlıkla izleyen üniversiteli kız, sonunda depresyona girer. İlaçlara başlar.

Neden onların hayatları da normal insanların ki gibi değildir. Oysa annesi çocukları mali sıkıntı çekmesin diye de kariyer yapmıştır ama parasızlıktan bin beter acılar yaşamıştır.

Paranın alamayacağı mutluluğun fakirliğini çekmiştir. Babaannesinin, “bir yerlerde gezeceğine gel de kızına annelik yap” diye suçladığı bir kadın, Kızına, “bugün eve gelme, gelirsen elimden bir kaza çıkacak” diyen bir anne.

Başaramadığı dersleri için Tarot merkezlerini kurtarıcı bilip, büyü yaptıracak kadar dini boşlukta kalmış bir genç kız. Baba kolayı seçmiş, almış şapkasını çıkıp gitmiş. Üç kadın sıkıntıları ile baş başa kalmış. Kendi yalnızlığına, acılarına, kızının okul başarısızlığı katıldığında iyice asabileşen anne. Yangına körükle gidip annesi aleyhine evladını dolduran babaanne.

Maneviyat gibi çok birleştirici bir mutluluk unsurunun eksik olduğu bu insanlara sonunda olan oluyor. Sevginin, saygının, merhamet ve şefkatin eksikliği bir genç kızı anne katili yapacak kadar kendisinden uzaklaştırıyor.

Bu acı olay sanırım psikoloji kitaplarında yer alacak. Sevgi kadar değerli başka bir şey olmadığını, sonunda kariyer de anlayacak.

Çoban ve Manken

8 Nisan 2008 Salı 3 Yorum »

Çocukluğumun pastoral manzaralarında en soylu motifti çoban. Özgür kırların, başı dumanlı dağların kralı idi.

Uçsuz bucaksız coğrafyaların arkadaşı.

Sınır tanımayan başına buyruk bulutların çocuğu.

Çiçeklerin efendisi.

Menevişli tepelerin binlerce yıllık peygamber takipçisi.

Ne zaman uzaklarda sırtında fermenesi, başında kepeneği, elinde kavalı ile koyunlarına melodiler çaldığını görsem; işte şehrin kirine, isine, rekabetine bulaşmamış bir ermiş diye gıpta ile baktım onlara.

Kentin anamal hırsına karışmamış, mülk sıtmasına yakalanmamış.

Çadırında kolundan başka yastığı olmayan bir insan ulusu olarak gördüm onları.

Sanki dünyanın şan ve şaşaasına sırtını dönüp, eli ile bütün nimetleri geri çevirip; “istemem dünyayı, bana seni gerek seni” diyen bir Yunus somutlaştı onların şahsında her zaman.

Sanki şehir diktatörlerinin kurallarına da başkaldırmış bir direnişçi idi onlar.

Bırakın çocukluğu, şimdi hala uzaklarda bir çoban görsem; tozlu Anadolu yollarında bir müddet duralar, bu soylu insanı saygı ile selamlar öyle geçerim.

Manken sözcüğü ise lügatimde hep olumsuz imgeler çağrıştırdı.

Bir cerayet durumu.

Sanki hiç uğraşmadan, hiç çalışmadan; hayata kısa yoldan hükmetme açıkgözlülüğü olarak gördüm.

Okuyup, çaba verip, bir şeyler üretmek için mücadele vermeden dünyalığın üzerine atlamak olarak anladım.

Hatta hayatın dikenli yollarına bile karşı çıkmaya cesareti olmayan zavallı zayıf şahsiyetlerin, her şey mubah tarzına kolaylıkla evet diyebilenlerin, çıkarcı mesleği olarak durdu zihin sözlüğümde.

Sonra hep sorunlu ailelerin çocuklarının bu mesleği seçtiklerini okudum gazetelerde.

Anne baba ayrılıp da; sevgisiz, baba desteği eksik kızların bu kurtuluş simidini seçimini gördüm.

Bu uyanık kızların, başka kızlardan daha uzun olan boylarını paraya çevirme şanslarını deneme olarak algıladım.

Dahası kimilerinin bu hengâmede aile kutsiyetini bile elinin tersi ile ittiklerini…

Sarhoş balıkçı babalarından meyhanede akşama kadar birilerinin yüzüne bakıp bir içki parası verirler mi diye merhamet dilenen bakışlarından nefret ettiklerini…

Yoksul ve sorunlu kızların meslekte diğer arkadaşlarından daha hırslı olduklarını…

Hele babalarının sarhoşluğu, balıkçı tezgâhlarının kokusunun utanç verdiği bu kızların çok daha ihtiraslı olduğunu…

Kendilerine yardım eder, önlerindeki dikenli yolları bir bakışları ile açar diye umdukları, yaşlı para ağalarının sınırsız cinsel hizmetlerini bile görecek kadar onursuz olabildiklerini…

İyi eğitim almadıkları için nerede neyi söyleyeceklerini bilmeyen bu çocukların.

Kolaylıkla söz dinleyip, evrilip, yönlendirildiklerini bilmeyen yokmuş gibi…

Bu meslekten toy bir kızcağızın önüne bir kâğıt uzatıyorlar, üzerinde yazılı cümleyi okumasını istiyorlar.

Zira kart kafalar o kadar ustaca maşa alıp ellerini yakmadan, konu mankeni kullanmakta mahirlerdir ki.

Zavallı manken de bunları düşünecek zekâ nerede.

Alır ve kâğıdı okur:

“Dağdaki çobanla benim oyum neden bir olsun.”

Benim o en soylu insan sınıfım olan çobanı; lügatçemde en zekâ özürlü meslek erbabı; düşük göstermeye kalkmasın mı?

Çoban ve manken ha.

Her şeyi elinin tersi ile itmiş dağların kralı ile

Dünyalık için her şey mubah diyen biri hiç eşit olabilir mi?

Mynet Blog WordpressMU alt yapısını kullanmaktadır.