Mynet | Blog Anasayfa | Email
Favorilerime Ekle | Giriş


Kategori : 'Haber'

Bugün 23 Nisan, siyasette biraz gergin oluyor insan

24 Nisan 2008 Perşembe Yorum yok »

Erdoğan, Türk’ün elini sıkmadı. Baykal Köşk’e gitmedi. AKP’liler Baykal’ı Meclis’te yuhaladı

TBMM’deki törenlerde Büyükanıt, Erdoğan’la sohbet ederken, Baykal sırtını döndü.

 

  • Baykal’la Erdoğan arasındaki soğukluk 23 Nisan törenleri boyunca sürdü. Baykal, Cumhurbaşkanı Gül’ün davetine katılmazken, Erdoğan DTP’lilerle tokalaşmadı
  • MHP lideri Bahçeli’yse daha önce ağır eleştiriler yönelttiği DTP’lilerle bayramlaştı. Bahçeli DTP’li Hasip Kaplan’a ‘Gelin Meclis’in renklerini tamamlayalım’ dedi

    TBMM’nin 88. yaşgününü kutladığı törenlere hem kavga ve küskünlük hem de MHP-DTP yakınlaşması damgasını vurdu

    ANKARA - TBMM’nin 88. yaşgününü kutladığı 23 Nisan etkinlikleri DTP ile MHP arasındaki buzları eritti. MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, Başbakan Tayyip Erdoğan’ın elini sıkmadığı DTP Grup Başkanı Ahmet Türk’le tokalaştı. Bahçeli DTP Şırnak Milletvekili Hasip Kaplan’ı da "Gelin Hasip Bey, Meclis’in renklerini tamamlayalım" diyerek yanına çağırdı. Türk’le ilgili protokol sıkıntısı da Bahçeli’nin müdahalesiyle çözüldü. Uzun süredir birbirini ağır bir dille eleştiren Başbakan Tayyip Erdoğan’la CHP Genel Başkanı Deniz Baykal arasındaki soğukluksa 23 Nisan etkinliklerine de damgasını vurdu. Bu arada Genelkurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt’la kuvvet komutanlarının Meclis çatısı altındaki tören ve resepsiyonlara DTP’lilerin bulunduğu gerekçesi ile katılmayacakları iddiası da boş çıktı.

    DTP’liler kırmızılarla geldi
    23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı ile TBMM’nin açılışının 88. yıldönümü dolayısıyla ilk tören TBMM’deki Atatürk Anıtı önünde yapıldı. Bu törene neredeyse tam kadro katılan DTP’liler kırmızı renk kravatlar takması dikkat çekti. DTP Grup Başkanvekili Fatma Kurtulan’ın da kırmızı renk elbise seçmesi gözlerden kaçmadı.
    Anıtkabir’deki törenlereyse TBMM Başkanı Toptan’ın yanı sıra, Başbakan Erdoğan, bakanlar, CHP lideri Baykal, MHP lideri Bahçeli, DTP Grup Başkanı Türk, DTP’li Meclis İdare Amiri Sırrı Sakık, DSP Genel Başkanı Zeki Sezer, ÖDP Genel Başkanı Ufuk Uras, YÖK Başkanı Prof. Dr. Yusuf Ziya Özcan ve çok sayıda milletvekili katıldı.
    Tören esnasında Erdoğan ile Baykal birbirlerine uzak durmaya özen gösterdi. Heyetin Misak-ı Milli Kulesi’ne geçişi sırasında, CHP İstanbul Milletvekili Nur Serter, Anıtkabir’in merdivenlerinden düştü.

    Aslanlı Yol’da sıcak sohbet
    Aslanlı Yol’daysa Bahçeli ve Türk bir süre sohbet etti. Türk, Bahçeli’ye, "Siyasetlerimiz farklı olabilir ama insani ilişkilerimiz önemli" dedi. Bahçeli de Türk’e "Bu tür toplantılarda DTP’nin bulunmasını birlik ve beraberlik açısından çok önemsiyorum" diye yanıt verdi. Gün boyu gerçekleştirilen törenlerde de iki siyasi arasındaki diyaloglar devam etti.
    1. Meclis’te düzenlenen töreneyse Toptan’ın yanı sıra, Genelkurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt, kuvvet komutanları, çok sayıda bakan ve milletvekili katıldı. MHP, ÖDP ve DSP liderlerinin hazır bulunduğu törende DTP’den Hasip Kaplan ve Sırrı Sakık da yer aldı. MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, burada DTP’li Kaplan’ı görünce yanına giderek "Gelin Hasip Bey, Meclis’in renklerini tamamlayalım" dedi. Bahçeli ile Kaplan arasındaki sıcak sohbet bir süre devam etti.
    Genelkurmay Başkanı ve kuvvet komutanlarının Meclis çatısı altındaki tören ve resepsiyonlara DTP’liler bulunacağı gerekçesi ile katılmayacakları iddiası da boş çıktı. Askerlerle DTP’liler hem 1. Meclis’teki törenlerde hem de Toptan’ın TBMM’deki kabulünde aynı çatı altında bir araya geldi.
    Birinci Meclis’teki törende konuşan Toptan, sorunların çözüm yerinin Meclis olduğunun altını şu cümlelerle çizdi: "Açıldığı günden beri milletimizin kaderine yön veren Meclisimiz, sorunların çözüm adresi olmayı sürdürmektedir. Milletimizi bağımsızlığa kavuşturma başarısını göstermiş olan Meclisimizin bugün de çözemeyeceği hiçbir sorun yoktur. Yeter, ki; bizler Gazi Meclisimizi oluşturan milletvekilleri gibi kenetlenelim. Güçlü bir Türkiye için, güçlü bir halk iradesine, yani Meclis’e sahip olmamız gerektiğini bilerek herkesin gereken hassasiyeti göstermesi gerekir. Meclisimizin saygınlığı konusunda herkesin gereken özeni göstermesi, Cumhuriyeti kuran iradeye bağlılığın gereğidir."

    Türk: Söyleyecek bir şey yok
    Toptan, daha sonra TBMM’de kutlamaları kabul etti. Bahçeli burada da DTP Grup Başkanı Ahmet Türk ve DTP’li Meclis İdare Amiri DTP’li Sırrı Sakık’la tokalaştı. Başbakan Erdoğan tören salonuna girerken ayağı takılınca düşme tehlikesi atlattı. ÖDP, BBP ve DSP liderleri ile el sıkışan Erdoğan, DTP’li Türk ile tokalaşmadan yerine geçti. Türk gazetecilerin sorularını "Siz zaten her şeyi gördünüz. Ben bu durumda bir şey söyleme gereği duymuyorum" diye yanıtlamakla yetindi.
    DTP’li Ahmet Türk’ün pozisyonu nedeniyle kabul sırasında protokol sıkıntısı da yaşandı. Önce genel başkanların bulunduğu bölüme alınan Türk, genel başkan olmadığı için protokol görevlileri tarafından grup başkanvekillerinin yanına alındı. Daha sonra Bahçeli’nin devreye girmesiyle yeniden genel başkanların bölümüne yönlendirildi.
    Cumhurbaşkanı Abdullah Gül de, 23 Nisan nedeniyle Köşk’te öğle yemeği verdi. Yemeğe katılmayan tek lider Deniz Baykal oldu. Baykal aynı saatlerde Mamaklı muhtarlara Çağ Kebapçısın’da davet verdi. CHP’li TBMM Başkanvekili Güldal Mumcu’nun da gitmediği yemekte, TBMM Başkanı Toptan, Erdoğan, Bahçeli, Türk, DSP lideri Zeki Sezer, ÖDP Lideri Ufuk Uras ve BBP Lideri Yazıcıoğlu hazır bulundu. Yemeğe, AKP ve MHP’li Meclis başkanvekileri de gitti.

    Hoporlörde ‘Bond Kızları’
    19 Mayıs Stadyumu’ndaki törendeyse öğrenciler gösteriler yaptı. Geçiş töreni sırasında öğrenciler ‘Türkiye çöl olmasın’, ‘Çocuklar için sigarasız çevre’, ‘Aşılı çocuklarla sağlıklı yarınlara’, ‘Medya okuryazarlığı dersini seçin’ gibi mesajlar içeren pankartlar taşıdı. Törende, engelli öğrenciler de tekerlekli sandalye ve koltuk değnekleriyle gösteri yaptı. Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik’in Modern Dans Grubu’nun gösterisini izlerken sıkıldığı gözlendi. Öğrencilerin halk oyunları gösterisiyse Çelik’in neşesini tekrar yerine getirdi.
    Stadyumdaki gösteriler sırasında, Çingeneler Zamanı, Bond Kızları, Up is Down You Only Live Once gibi yabancı müziklerin seçilmesi dikkat çekti.

    Radikal

  • Halka Hizmet Büyük Suç…

    16 Nisan 2008 Çarşamba 1 Yorum »

     
    Halka hizmet ne büyük suç

    Halka hizmet ne büyük suç

    Dikili Belediye Başkanı Osman Özgüven hakkında görevini kötüye kullanmaktan dava açıldı. Gerekçe oldukça çarpıcı: Halka ücretsiz su vermek. Başkanın yanıtı ise net: Bu suçu işlemeye devam edeceğim. İzmir’in Dikili İlçesi Belediye Başkanı SHP’li Osman Özgüven’in ilginç uygulamaları başına dert açtı. Başkan Özgüven hakkında, ilçede 10 tona kadar su kullanan vatandaşlardan ücret alınmaması nedeniyle soruşturma ve dava açıldı. Davanın gerekçesi ise ‘halka ücretsiz su vermek…’ Dikili Belediye Başkanı Osman Özgüven, daha yaşanılır bir ilçe ve ‘sosyal belediyecilik’ anlayışıyla, birbirinden ilginç hizmetlere imza attı. Göreve seçildikten sonra, ilçenin ekmek sorununa çözüm bulmak isteyen Özgüven, belediyenin fırınını modernize ettirdi. Belediye, bu çalışmanın ardından 25 kuruş fiyatla ekmek satmaya başladı. Satış rakamları kısa sürede 10 bine ulaştı. Uygulama her ne kadar fırıncıların tepkisi çekse de vatandaşı oldukça memnun etti. İlçede, Türkiye’nin başka hiçbir yerinde olmayan bir özellik daha var. Belediyeye ait 4 otobüs, şehir içinde yolculardan ücret almıyor. Öğrenciler ise, otobüse bindiği zaman okulunun ya da evinin önüne kadar götürülüyor. Belediye Başkanı Osman Özgüven son olarak yeni bir uygulamaya daha imza attı. Vatandaşın ekmek alacak dahi parasının olmadığını düşünen başkan, suyu da ücretsiz yapmaya karar verdi. Buna göre 10 tona kadar su harcayan aileler, su faturası ödemeyecekti. Uygulama Sayıştay Denetçisi’ne takıldı. Başkan Özgüven hakkında, ‘Suyu halka parasız dağıttığı’ gerekçesiyle görevini kötüye kullanmaktan Danıştay’da dava açıldı. Dikili’nin sıradışı Belediye Başkanı Osman Özgüven, jeotermal enerji ile ilçe halkının ısınma giderini de haylı düşürmüş durumda. Başkan Özgüven, sundukları ısınma sistemi hakkında şöyle konuştu: Jeotermal enerji sistemini devreye soktuk. Bu yolla 2 bin konutun ihtiyacını gideriyoruz. Maliyet ise oldukça uygun. Aylık sadece 35 YTL. Hakkında dava açılan Belediye Başkanı Osman Özgüven "Eğer bu yapılan suçsa bu suçu işlemeye devam edeceğim. Evet suç olduğunu biliyorum. Bu geçmiş seçim dönemlerinde başkaları tarafından da yapıldı. Bizim trilyonluk borcumuz yok. Uygulama belediye ek bir yük getirmiyor" dedi. Özgüven şöyle konuştu: Amacımız, ekonomik sıkıntılar çeken vatandaşın biraz rahat etmesini sağlamak. Suyu bedava dağıtmıyoruz. İlçede sadece 10 tona kadar su bedava. Eğer daha fazla kullanırsanız, tamamını ödüyorsunuz. Halkın su değil, ekmek almaya bile parası yok. (HABER / AKŞAM)

    Aile tehdit altında kimsenin umrunda değil

    15 Nisan 2008 Salı Yorum yok »

    Aile tehdit altında kimsenin umrunda değil

     

     

     

     

     

     

     

    Son 10 yılda boşanma davalarında yüde 250 artış görüldü. Aile Mahkemeleri davalara yetişemeyince, hükümet harekete geçti
    Boşanma davalarındaki artış korkutucu boyuta ulaştı. Sadece boşanma ve velayet davalarına bakması için kurulan aile mahkemeleri davalara yetişemiyor. Boşanma davalarında yaşanan artış hükümeti de harekete geçirdi. Özellikle son dönemde evlilikleri bir yılı bile doldurmayan çiftlerin adliye koridorlarına taşınması boşanma davalarındaki artışı gözler önüne serdi. Aile mahkemelerinin neredeyse yetişemez hale geldiği davalardan dosya yığınları oluşmaya başladı. Aile ve Sosyal Araştırmalar Genel Müdürlüğü, "Türkiye’de Aile Mahkemeleri Uygulaması ve Uygulamanın Değerlendirilmesi" konulu bir araştırma yapacak. Araştırma kapsamında, aile ile ilgili hukuki sorunların çözümü, ailenin korunması, huzuru ve refahı konularında önemli görevler yüklenen mahkemelerin, görevlerini gereği gibi yerine getirip getirmedikleri incelenecek.
    (YEŞİM ERASLAN / TERCÜMAN / HABER)

    Herkes AB fikrine itaat etmek zorunda mı?

    6 Nisan 2008 Pazar Yorum yok »

    Bir gazetenin genel yayın yönetmeninin yazısını okuyorum, kurduğu cümle aynen şöyle; Türkiye’nin, Türk Halkı’nın çok istediği Avrupa Birliği (AB) yolundan çıkarılması darbesi…

    Sevgili dostlar, buna benzer daha birçok ifade var. Ana fikir çok açık; Türk halkı, Avrupa Birliği üyesi olmak için can atıyor ama bazıları kamuoyunu “saptırarak” Türkiye’yi bu yoldan çıkarıyor. Üstelik “Avrupa’ya” karşı olmak “normal” bir durum değil hatta bu arkadaşa göre “yasadışı bir istek”.

    Sevgili dostlar, Perşembe akşamı Ali Kırca’nın “Siyaset Meydanı” programına katıldım ve programın hemen başında Türkiye’de “Avrupa Birliği projesinin ana temsilcilerinden biri olan Can Paker” ile aramızda Avrupa Birliği tartışması geçti. Salondaki katılımcılar konuşmacıya anında “ellerindeki aletler” ile “rating” verebiliyor. Benim “Avrupa Birliği’ne kesinlikle girmemeliyiz hatta Gümrük Birliği dahil süreci tamamen durdurmalıyız” görüşüm, katılımcılardan “Yüzde 85 destekliyorum” oyu alırken, Paker ve yanındaki arkadaşların “bu konuda aldığı” en büyük destek yüzde 30’larda kaldı…Düşünün İstanbul’da Bahçeşehir Üniversitesi Beşiktaş Kampüsü’nde, Boğaz’ın girişindeyiz “böyle bir ortamda okuyan öğrenciler ve çevrede en az milyon dolarlık” iş yeri sahibi olan katılımcılar, Avrupa Birliği’ne yüzde 85 oranında karşılar, varın Anadolu’yu siz düşünün…

    Bu noktada Avrupa Birliği desteği yüzde 70’in üstünde diyenlere ve yukarıdaki “benzer ifadeleri” kullanan akademisyen, genel yayın yönetmeni ve gazeteci arkadaşlara sormak istiyorum; Türkiye’nin neresinde destek ve istek yüzde 70’in üzerinde!! Salonda Avrupa Birliği projesine “tepki” o kadar yoğundu ki; Can Paker, ilk reklam arasında salondan ayrılmayı tercih etti…Bu örnek sonrası, Avrupa’nın “Türkiye’ye uyguladığı” illüzyonu savunarak, bu pazarlanan proje sayesinde, ortada gerçek bir üyelik süreci olmadan, Türkiye’nin kaynaklarının iç edilmesine, ülkenin “her alanda” pasif hale getirilmesine alet olanlara sormak istiyorum; sizin yaptığınız “ülkeyi olmayan yolda tutarak, bu halkın geleceğine darbe” vurmak değil mi? Bu noktada “gerçekten Avrupa Birliği’ne girmeliyiz” fikrini savunanları “bu sınıflama” dışında tutuyor ve gerçek inançlarını savundukları “için” onlara saygı duyuyorum.

    Sonuç: Ciddi Alman gazetelerinde “hakkımda” yazılar çıktı ve yine bir Alman gazetesinin “genel yayın yönetmeni” beni Türkiye’de “önüne gelene şikayet” edecek kadar ileri gitti. İsimler hatta Almanların temasları bende mevcut, zamanı gelince paylaşacağım…Suçum ne biliyor musunuz? Türk Halkını “uyutulduğu” bu uykudan uyandırmaya teşebbüs etmem ve Almanya’daki Türklere “uyanık olalım” mesajı vermem… Türkiye “olmayan bir yola sokulmuş”, bu yolda “aslansın” diyerek “elleri-ayakları bağlanmış, Gümrük Birliği adı altında” üreten sınıflarına “pranga vurulmuş, siyasi ve ekonomik geleceğine ipotek konulmuş” bu gidişe “dur” demek isteyen ve sadece fikrini söyleyen insanlar “ötekiler” ilan edilmiş…Ama susmak zorundaymışız!

    Uyanalım ey Türk Halkı; böyle bir proje yok. Sadece ve sadece bize pazarlanan ve bu pazarlama süreci sayesinde “iç edilen” kaynaklarımız, yok edilen değerlerimiz var.

    Son söz: Gerçekten bir “Avrupa entegrasyon” projesi olsa, özellikle “adil-eşit-gelecek içeren” bir süreç ortaya çıksa; Türkiye’nin menfaati olan “noktalarda” destek olabiliriz. Karşı olduğumuz “olmayan bir yapının” varmış gibi pazarlanarak, “Türkiye’nin uyutulması” ve “geleceğine ipotek konması”. Bu yalana lütfen hep birlikte “dur” diyelim…Not: Bir düşünürü “suçlayıp” cezalandırmaya götürürlerken, yanındakiler “seni suçsuz yere” cezalandırıyorlar diye sızlanmış. O da onlara şunu söylemiş; haklı yere suçlasalar daha mı iyi olurdu!!

    Saadet Partisi Genel Başkanından ‘tarihi konuşma’ Kırılanı onarmaya döküleni toplamaya g

    6 Nisan 2008 Pazar Yorum yok »

     
    Haydi Bismillah

    Saadet Partisi Genel Başkanı Recai Kutan’dan ‘tarihi konuşma’ Kırılanı onarmaya döküleni toplamaya geliyoruz

    Haydi Bismillah

    Saadet Partisi, yerel yönetimler seçimlerinin startını verdi. Seçimlere yönelik ilk Mahalli İdareler Hamle Toplantısını geniş bir katılımla gerçekleştiren Saadet Partisi, yerel yönetimler seçimlerinde yeniden tarih yazmaya hazırlanıyor.
    Millet özlediği hizmete kavuşacak
    Saadet Partisi Genel Başkanı Kutan, Türkiye’de efsane hizmetleriyle belediyecilikte çığır açan Millî Görüş kadrolarının yerel yönetimler seçimlerinde tekrar iktidara gelerek milletin özlediği hizmetlere yeniden kavuşacağını söyledi. 
    Gençlere yazık etmeyin
    Milli Görüş’ün 40 yıldır ‘önce ahlâk ve maneviyat’ diye haykırdığını anımsatan Kutan, “40 yıldır ‘önce ahlâk ve maneviyat’ diye feryat ettiğimizi düşünün. Düşünün ki; bu millete yazık etmeyin. Geleceğimizi yok etmeyin” dedi.
    SADETTİN İNAN – RAMAZAN KAYA
    Saadet Partisi Genel Başkanı Recai Kutan, son günlerde toplumda vicdanları sızlatan bir o kadar da kaygılandıran olaylara dikkat çekerek, “Cennet anaların ayakları altındadır diyen bir nesilden annelerini acımasızca kesen bir nesile dönüşüyoruz” dedi. Yeşilay Derneği’nin hazırladığı rapora göre ülkedeki alkole başlama yaşının 11’e, uyuşturucuya başlama yaşının da 12’ye kadar düştüğüne işaret eden Kutan, Türkiye’de uyuşturucu kullanımında da yüzde 300’lük bir artış yaşandığının altını çizerek “Tehlikenin farkında mısınız?” dedi. Bütün bu sorunların temelinde ahlaki ve manevi tahribat yattığını kaydeden Kutan, şöyle konuştu: “Acaba bu vahim tablo karşısında; imam hatiplerin kapısına kilit vuranların vicdanı sızlıyor mu! Avrupalı olacağız diye kilise tamir ederken, Kur’an Kursu yıktıranların vicdanları sızlıyor mu!”
    Millî Görüş’ün 40 yıldır ‘önce ahlak ve maneviyat’ diye haykırdığını anımsatan Kutan, “Allah aşkına bir kez olsun bize kulak verin. Neden 40 yıldır ‘önce ahlak ve maneviyat’ diye feryat ettiğimizi düşünün. Düşünün ki, bu millete yazık etmeyin. Geleceğimizi yok etmeyin” çağrısında bulundu. Saadet Partisi, yerel yönetimler seçimlerinin startını verdi. Seçimlere yönelik ilk Mahalli İdareler Hamle toplantısını geniş bir katılımla gerçekleştiren Saadet Partisi, yerel yönetimler seçimlerinde yeniden tarih yazmaya hazırlanıyor.
    Ankara Grand Saray Salonu’nda gerçekleştirilen Saadet Partisi Mahalli İdareler Hamle Toplantısı’na, Genel Başkan Kutan’ın yanı sıra, genel başkan yardımcıları, GİK üyeleri, belediye başkanları, il başkanları, il müfettişleri ve çok sayıda partili katıldı. Toplantının açılışında tarihi bir konuşma yapan Saadet Partisi Genel Başkanı Recai Kutan, ülke ve dünya gündemindeki gelişmeleri değerlendirdi.
    Türkiye demokrasi ayıbından bir an evvel kurtarılmalı
    Konuşmasında AKP hakkında açılan kapatma davasına da değinen Saadet Partisi Lideri Recai Kutan, bu davanın parlamenter demokratik sistem açısından son derece kaygı verici olduğunu söyledi. Siyasi partilerin birtakım faraziyelerle, bu kadar kolay kapatma tehdidi altında bırakılması demokrasinin serpilip gelişmesine engel olduğunu, laikliği koruyalım derken, demokrasinin çiğnendiğini belirten Kutan, şunları kaydetti: “Türkiye’nin biran evvel bu demokrasi ayıbından kurtarılması şarttır. Bu nedenle bir kez daha tüm siyasi partileri, sivil toplum kuruluşlarını, aydınları demokrasiye sahip çıkmaya çağırıyoruz. TBMM’yi bu konuda gerekli yasal ve Anayasal düzenlemeleri acilen hayata geçirmek üzere göreve davet ediyoruz.”
    Hani arabayı duvara toslatmayacaktınız!
    Konuşmasında Fazilet Partisi hakkında açılan kapatma davası sırasında şu anda AKP’de bulunan isimlerin bazı eylem ve söylemlerini de hatırlatan Kutan, konuşmasını şöyle devam ettirdi: “AKP’li arkadaşlar maalesef Fazilet Partisi’nin kapatılmasını fırsat bilip Millî Görüş hareketini bölerken birtakım iddialarda bulunmuşlardı. ‘Yenilik’ gibi ‘Değişim’ gibi, bazı allı-pullu ama içi boş kelimelerin ardına sığınmışlardı. ‘Artık devir değişti. Sistemle kavga ederek bir yere varılamaz. Parti kapattırmak marifet değil’ diye yola çıkmışlardı. ‘Biz uzlaşarak yürüyeceğiz. Ürkütmeden, yavaş yavaş hedeflerimizi gerçekleştireceğiz’ diyorlardı. Hatta daha da ileri gidip; ‘Erbakan kafasıyla olmuyor. Biz arabayı duvara toslamayacağız’ diyorlardı. Değiştiklerini ispat etmek için; ‘Millî Görüş gömleğini çıkardık’ ‘Biz değiştik’ diyerek şirinlik gösterisi yapıyorlardı. ‘İslam birliğini savunmayı’ hayalcilik, ‘Amerika’ya direnmeyi’ ise marjinallik olarak görüyorlardı. Merak ediyorum; Acaba şimdi oturup düşünüyorlar mı! Oturup düşündükçe gerçeği anlayabiliyorlar mı! Sorunun şirinlik gösterileri ile çözülebilecek kadar basit olmadığını kavrayabiliyorlar mı! Arabayı duvara toslamanın, ‘Erbakan kafası’ ile bir alakası olmadığını görebildiler mi! Duvara toslamamak için ‘değişelim’ demenin hiçbir faydası olmadığını fark edebildiler mi! Şimdi AKP yöneticilerine bir ağabey olarak seslenmek istiyorum! Yanlış yaptınız! Değişmek yerine değiştirmeliydiniz… Bu millet sizi Anayasa’yı değiştirecek bir çoğunlukla iktidara getirdi. 6 yıldır neyi değiştirdiniz? AB kriterlerini hayata geçirme konusunda sergilediğiniz irade ve cesaretin onda birini, Türkiye’yi ayıplı demokrasiden kurtaracak düzenlemeleri yapmak için gösterseydiniz, bugün Türkiye bu tartışmaları yaşıyor olmazdı. Siz de Anayasayı mı değiştirelim, referanduma mı gidelim diye kara kara düşünüyor olmazdınız.”
    Millî Görüşçüler başarılıdırlar… Çünkü…
    Mahalli İdareler Hamle Toplantısı’yla “bismillah” diyerek yerel seçimler için hamle başlattıklarını dile getiren Kutan, Millî Görüş’ün 1969’dan bu yana yerel yönetimlerde, parlamentoda, millete büyük hizmetler yaparken, bir yandan da yerel yönetimlerde devrim yaptığını, her türlü güçlüğe rağmen belediyecilikte yeni bir çığır başlatarak, Millî Görüş efsanesini gerçekleştirdiğini söyledi.
    Millî Görüş’ün yerel yönetimlere ilk adımını 1970 yılında Nevşehir Acıgöl belediye başkanlığı ile attığını, 1984 mahalli seçimleri sonucunda Van ve Urfa illeriyle 15 ilçenin belediye seçimlerini kazandığını hatırlatan Kutan,  şunları kaydetti:
    “1989 yılında yapılan yerel yönetim seçimlerin de, 5 büyük ilde belediye başkanlığını kazanarak yerel yönetimlerde Türkiye’de büyük bir devrim yaptı. Efsanevi hizmetleriyle, sadece Türkiye’de değil dünya çapında ün salmaya başladı. Bu 5 il, Konya, Şanlıurfa, Van, Kahramanmaraş ve Sivas illeriydi. Bu illerde yapılan parlak hizmetlere, 1992 yılında yapılan ara yerel seçimlerde, İstanbul’un Esenler, Bağcılar, Güngören, Bahçelievler, Kağıthane, Beykoz, Tuzla ilçelerinin de katılmasıyla Millî Görüş belediyeciliği bütün Türkiye’yi etkiledi.
    Bu başarılarının sonucu olarak 27 Mart 1994 yerel seçimlerinde, Millî Görüş başta İstanbul, Ankara, Konya, Kayseri, Erzurum ve Diyarbakır Büyükşehirleri olmak üzere nüfusumuzun yüzde 65’inin yaşadığı pek çok il, ilçe ve beldede belediye başkanlıklarını kazandı. Yerel yönetimlerin en büyük partisi oldu. Belediyecilikte açılan yeni çığır, başarılı hizmetleriyle bütün milletin gönlünü fethetti. Ve artık, belediyecilik hizmeti deyince herkesin aklına Millî Görüş gelmeye başladı.”
    Şu anda az sayıdaki Saadet Partili belediyelerin ortaya koyduğu başarıyı, AKP’li, Millî Görüş gömleğini çıkarmış belediye başkanlarının gösteremediğini belirten Kutan, “Çünkü şahısların başarı veya başarısızlıkları, inandıkları ilke ve kurallardan kaynaklanır. Hakkı üstün tutan ilkelere inanan ve ibadet aşkıyla çalışanlar, ülkelerine ve insanlığa büyük hizmetler yaparlar. Millî Görüşçüler başarılıdır. Çünkü, Millî Görüş’ün temelinde sevgi, şefkat, barış, kardeşlik ve herkesin mutluluğunu istemek vardır” dedi.
    Ne oluyor bize?
    Türkiye’nin kısır çekişmelerle bir kutuplaşma ortamına çekildiğini söyleyen Saadet Partisi Genel Başkanı Recai Kutan, “Maalesef bu sığ tartışmalar yüzünden ilk kaybetmeye başladığımız da gençliğimiz oluyor” dedi. Bu konuda Türkiye’nin içine sürüklendiği tehlikeye vurgu yapan Kutan, “Gün geçmiyor ki annesini en hunhar bir şekilde katleden bir kızın, ailesini yok eden bir gencin haberi eksik olmasın. Tehlikenin farkında mısınız?” dedi.  “Cennet anaların ayakları altındadır diyen” bir nesilden  “annelerini acımasızca kesen” bir nesile dönüşüyoruz. Ne oluyor bize, gençlerimize?” diye soran Kutan, sorunun temelinde ahlaki ve manevi tahribatın yattığını söyledi. Tahribatın korkunç bir noktaya ulaştığını ifade eden Kutan, Yeşilay Derneği’nin hazırladığı bir rapora vurgu yaptı. Bu rapora göre alkole başlama yaşının 11’e, uyuşturucuya başlama yaşının ise 12’ye kadar düştüğünü açıklayan Kutan, Türkiye’de uyuşturucu kullanımında da yüzde 300’lük bir artış olduğunu bildirdi.
    Vicadanınız sızlıyor mu!
    “Peki, tablo bu kadar vahimken,  iktidarın getirdiği çözüm ne? 19 olan Uyuşturucu Tedavi Merkezi’nin sayısını 28′e çıkarmak! Açık ve net olarak söylüyorum; Millî Görüş’ü dinlemezseniz, Millî Görüş’ün uyarılarına kulak vermezseniz; 28 değil, 128 tane de açsanız bir şey değişmez” diye konuşan Kutan, şöyle seslendi: “Bu vahim tablo karşısında; İmam Hatiplerin kapısına kilit vuranların, Kur’an öğrenimini sınırlayıp-yasaklayanların, içkili yerlerin, okul ve camilere uzaklığını 200 metreden, 100 metreye indirenlerin, Avrupalı olacağız diye kilise tamir ederken, Kur’an Kursu yıktıranların, eşcinsel derneklerine izin verirken, Millî Gençlik Vakfı’nı kapatanların, gençliğimiz avuçlarımızın arasından kayıp giderken, hala başörtüsüyle uğraşanların vicdanı sızlıyor mu!”
    Tarih yargılayacak
    Milletin hâlâ efsane olarak nitelendirdiği Refahyol hükümetinin 2 yıl daha iktidarda kalması halinde ülkenin bugün ekonomisiyle, sanayisiyle, refah düzeyiyle dünyanın en güçlü ve en müreffeh ülkelerinden biri olacağını söyleyen Kutan, “Muhterem Erbakan 2 yıl daha Başbakan olarak hizmet verseydi, bugün ne Afganistan işgal edilirdi, ne de Irak. Bu olmamalıydı. Muhterem Erbakan’a bu yapılmamalıydı. Elbette bizler bu millete hizmet etmenin bir bedeli olduğunu biliyoruz. Erbakan bu bedeli ödedi, ödemeye de devam ediyor. Bu uğurda hapse atıldı.  Engellendi, yasaklandı, partileri kapatıldı. Ancak hiçbir zaman yılmadı. Bundan sonra da yılmayacaktır. Bundan kimsenin şüphesi olmasın. Bu toprakların yetiştirdiği en büyük değerlerden biri olan Muhterem Necmettin Erbakan yaptıklarıyla milletimizin gönlündeki yerini çoktan almıştır. Önemli olan da budur” dedi

    Vefa özürlü millet olduk!

    5 Nisan 2008 Cumartesi Yorum yok »

    Vefa özürlü millet olduk

    Vefa özürlü millet olduk

    Bu alandaki vefa eksiğimizi ve minnet fukaralığımızı dün Kurtuluş Savaşı’nın son gazisi Yakup Satar’ın Eskişehir’de toprağa verildiği törende içimiz ezilerek tekrar hissettik.
    Toplumlar da bireyler gibidir ne kadar hak ediyorlarsa o kadar saygı görürler…
    Günün olaylarını görüşmek üzere toplandığımız masaya dün iki ilginç haber geldi. İkisi de bizim hesabımıza can sıkıcı hüzün verici farklar ortaya koyuyordu.
    İlk haber Japonya’dan…
    Yokosuka kentinde geçen ay bir taksi şoförü bıçaklanarak öldürülmüş, olay yerinde bulunan bir kredi kartı, polisi katile götürmüştü. Suçlu, kentteki donanma üssünde görevli bir Amerikan askeri idi.
    Japon Dışişleri Bakanı dün Amerikan Büyükelçisi’ni makamına çağırdı. Büyükelçi ülkesi adına Japon devletinden, halkından ve ayrıca öldürülen taksicinin ailesinden özür diledi.
    Daha sonra Japonya’daki Amerikan donanmasının komutanını yanına alan Büyükelçi, belediye başkanının karşısına geçip özür dilemek için Japon usulü yerlere kadar eğildi.
    İncirlik başta Amerikan askeri personelinin bulunduğu birçok Türk kentinde vatandaşlarımızın mağdur olduğu çok sayıda suç işlenmiştir, işleniyor.
    1992 Ekim’inde Ege’de yapılan tatbikat sırasında Saratoga uçak gemisinden atılan bir füze Muavenet muhribine isabet etmiş, gemi komutanı Kurmay Yarbay Kudret Güngör’le birlikte dört denizcimiz şehit olmuşlardı.
    Bize gelince niye farklı?
    Bırakın adi suçları, böylesine ağır bir vebalin özrünü bile Japonya’daki pişmanlık ve içtenlik düzeyinde belli etmediler Amerikalılar bize karşı. Niye acaba?
    Çünkü "Türklerin böyle hassasiyetleri yoktur. Çabuk unuturlar" demişlerdir.
    Bu alandaki vefa eksiğimizi ve minnet fukaralığımızı dün Kurtuluş Savaşı’nın son gazisi Yakup Satar’ın Eskişehir’de toprağa verildiği törende içimiz ezilerek tekrar hissettik.
    Yakup Satar, hepimize özgür ve onurlu bir yaşam kazandıran kurtuluş mücadelesinin hayattaki son kahramanı idi. Yaşarken ifade etmekte aciz kaldığımız minnetimizi onu toprağa verirken de gösteremedik.
    Evet son gazi, Reşadiye Camii’nde yapılan dini, ardından gerçekleştirilen askeri bir törenle toprağa verildi. Maliye Bakanı Unakıtan, Cumhurbaşkanlığı ve Genelkurmay Başkanlığı’nın temsilcileri törende bulundular ama yeterli mi? Bu sorunun cevabını 18 Mart’ta Paris’te yapılan bir devlet törenini anımsayarak verebiliriz…
    (GÜNGÖR MENGİ / VATAN)

    Faşizmin Dört Atlısı, Tamer Korkmaz

    19 Şubat 2008 Salı Yorum yok »

      BİRİNCİ ATLI:
    ‘Laikçi’ kadın dernekleri, öncülüğünü yaptıkları Anıtkabir yürüyüşü ile ‘türban yasağı faşizmi’nin en büyük destekçisi olduklarını cümle âleme gösterdiler…
    "222-A" şifreli sloganları, yürüyüşçülerin derdinin laiklik olmadığının kanıtıydı…
    27 Mayıs darbesinin hemen öncesinde "Zinde Güçler"in sloganı "555-K" idi: "Beşinci ayın beşinde saat beşte Kızılay’da buluşalım" diyerek "yangın yerinde" rol almışlardı…
    Kimi kadın dernekleri, eli kanlı 27 Mayıs askeri müdahalesinin özlemi ile yanıp tutuşuyorlar…
    Laiklik istismarcısı/darbeci/ulusalcı malum cephe "dönülmez akşamın ufkunda" olduklarının farkında değil…
    Miting miting, yürüyüş yürüyüş çağırdıkları darbe bir türlü gelmiyor; bundan sonra da gelmeyecek!
    "Anıtkabir Eylemi"nde keşke Emekli Org. Şener Eruygur da laikçi bir gösteri yapsaydı…
    Sarıkız ve Ayışığı kod adlı darbe girişimlerinin neden başarısız olduğunu anlatabilseydi, o kalabalığa!
    Anıtkabir’de bolca laiklik sloganlarının yanı sıra "Satılmış AKP, İşbirlikçi MHP" diye attıran yürüyüşçüler "Ne ABD, ne AB, Bağımsız Türkiye" diye de bağırmışlar!
    Gerçeği bilselerdi, böylesine gaza gelirler miydi?
    Bakınız, bu yürüyüşleri organize edenlerin ağa babaları için en hayati sorun Ankara’nın Washington’dan kopmuş olmasıdır. Geçen nisandaki yürüyüşleri de aynı temel nedenle bağlantılı olarak örgütlemişlerdi, ancak "Sam Amca’yı Ankara’da yeniden egemen kılmak" için vakit artık çok geçti!
    * * *
        İKİNCİ ATLI:
    Üniversitelerarası Kurul, türbana karşı ODTÜ’nün ev sahipliğinde konuşlanarak "sert bir bildiri" yayınladı.
    Darbe Özlemcisi Rektörler, bu bildiri ile "28 Şubat Faşizmi"nin ruhunu çağırdılar!
    "Yine gelecek" sanıyorlar ama nafile…
    28 Şubat’a şurada pek bir şey kalmadı: Bu defa olsa olsa "türbana özgürlük" gelebilir!
    YÖK Başkanı Yusuf Ziya Özcan "Yabancı ODTÜ"de ÜAK’çılara esir düşmüş gibiydi: Alkışlarla protesto edildi; konuşması ise hiç alkışlanmadı…
    "Eski Statüko"ya ait "YÖK Komutanlığı"nın ruhu CHP Meclis Grubu kürsüsünden tanıdığımız ODTÜ Rektörü Ural Akbulut ile ÜAK Başkanı/Akdeniz Üniversitesi Rektörü Mustafa Akaydın’a geçmişti!
    Akaydın, bazı kadın öğretim üyelerinin türbanı protesto etmek için derslere girmeyeceklerinden bahsediyordu…
    Şayet, böyle bir eylemi yaparlarsa ayrımcılığı zirveye çıkarmış olurlar…
    Sözü edilen kadın öğretim üyeleri, emekli olup ya da istifa edip "Haydi Kızlar Okula" kampanyalarında gönüllü olarak çalışmalılar!
    * * *
        ÜÇÜNCÜ ATLI:
    İstanbul Üniversitesi Rektörü Mesut Parlak’ın türban yasağının kalkması durumunda bulduğu çok parlak bir formül var! Ki böyle bir formül, daha şimdiden "faşizm tarihi"ndeki mümtaz yerini sağlama almış durumda…
    "Derslere girmemek" şöyle dursun; tersine türbanlı öğrencilere sınavlarda azap çektirmekten söz ediyor, "yabancı" rektörümüz: "Türbanlılara hak ettikleri notu vermeyeceğiz" diyor!
    Demek ki, bundan böyle bir "laik not" olacak, bir de "anti-laik" not…
    Şöyle bir düşünün, bir rektör çıkıyor ve "Kıyafete göre not" ile tehdit ediyor, öğrencileri…
    Türkçesi şu: "Mussolini pabucu yarım, çık dışarı oynayalım!"
    * * *
        DÖRDÜNCÜ ATLI:
    Hürriyet’in kaptan köşkünde oturan E.Ö. adlı "sivil amiral" ise bugünlerde aynen Deniz Baykal gibi elinde benzin bidonu ile dolaşıyor…
    E.Ö. "AKP ve MHP milletvekilleri türban konusunda bir nevi davadan döneni vurun psikozuna girdiler…" iddiasında: Dahası, "Oldu olacak, silah üzerine yemin etseydiniz" feveranıyla ortalığı ajite ediyor…
    AKP ve MHP yılların kanayan toplumsal yarasını iyileştirmek için çabalıyor, oysa: Dolayısıyla, her iki parti için "davadan döneni vurun psikozuna girdiler" demek en hafif deyimle iftiradır…
    "Silah Üzerine Yemin"e gelince…
    "28 Şubat’çılığıyla övünen E.Ö. silah üzerine yemin ettirenlerin kimler olduğunu çok çabuk unutmuşa benziyor: "BÇG Fişlemecisi" emekli albay Fikri Karadağ’ın o tüyler ürperten görüntülerini banttan bir daha izlesin, hele!

    Yeni Şafak, 04.02.2008

    Milliyet’ten kirli gazetecilik… Bir haberi nasıl “recm” ettiler?

    7 Şubat 2008 Perşembe Yorum yok »

    En azından “kurban” keserken görmüşsünüzdür… “Koç” veya “boğa”nın boynuna bıçak vurulup da “şah damarı” kesildiğinde, son bir çaba ve “can havliyle” bağlarından kurtulmak ve ayağa kalkmak ister… Geriye doğru öyle bir tekme savurur ki; o tekme, o an birine denk gelse, adam ciddi şekilde yaralanır!..
     
      “Laikçi azınlıklar”ın çabaları da buna benziyor… “Başörtüsünün serbest bırakılması” yönündeki girişimlere öyle bir karşı çıkıyorlar ki; “kurbanlık koç” veya “boğa”nın çabalarından hiç farkı yok… Adeta, “can havliyle” direniyor, “son güçleri” ile saldırıyorlar!..

    Tabiî, “saldırı”larının hedefi belli değil… “Şuurlu” değiller!.. “Plânlı” değiller!.. “Hedef”leri belli değil!.. “Gelişigüzel” saldırıyorlar!..

    Bay Deniz Baykal gibi; bir gün önce “dinî fetva” verip, ertesi gün “laiklik” diyenler var!..

    Veya, “kartel” gazeteleri gibi; “bayat” haberleri “taze” diye yutturmaya kalkanlar var!..

    ELLERİNDE “MALZEME” KALMADI!

    Hani Cumhuriyet gibi gazetelerin, 1950’li yıllarda “keçisi çalınan imam”la ilgili haberi “imam keçi çaldı” başlığıyla sunduğunu görmüştük de, “Yezidiler tarafından recmedilen Müslüman bir kız”ın, “Müslümanlar tarafından linç edilmiş gibi” gösterilmek istendiğini görmemiştik!..

    “28 gün önce” verilmiş bir mahkeme kararının “bugün” verilmiş gibi sunulduğunu görmüştük de, “9 ay 8 gün önceki bir haber”in sanki “dün” olmuş gibi verildiğini hiç görmemiştik!..

    Ama, o da oldu!..

    28 Nisan 2007’de meydana gelen bir olay, “Milliyet’in internet sitesi”nde “dün” yayınlandı!..

    Evet, “yeni bir haber” gibi!..

    Dahası, “180 derece tersi”nden!..

    Çünkü, ellerinde “malzeme” kalmadı!..

    “Otobüste namaz molası” dediler, olmadı!.. “Lisede mescid” dediler, olmadı… “Liseliler topluca Cuma Namazı’na götürüldü” dediler, olmadı!.. “Türkiye Malezya oluyor” dediler, tutmadı!.. “Mahalle baskısı” dediler, millet yutmadı!..

    Evet, ne dedilerse; millet iplemedi!..

    Üniversitelerarası Kurul üyesi rektör ve profesörler; tıpkı birer “militan” gibi “kara cüppeleri” ile yürüdüler, “pankart” açtılar, yine yutmadı bu millet!..

    Bay Deniz Baykal bile; “hocaefendiliğe” soyunup “fetva”lar verdi, millet yemedi!..

    İşte dün, “üniversitelerde başörtüsünü serbest bırakan kanun teklifi” Meclis’te görüşüldü ve büyük bir ihtimalle “ezici bir çoğunluk”la Meclis’ten geçti… Büyük bir ihtimalle diyorum, çünkü bu yazı kaleme alındığında “Meclis’teki görüşmeler” devam ediyordu…

    Hem de, ne devam etme!..

    CHP’liler ve DSP’liler “olanca güçleriyle” saldırıyorlar, “özgürlüğe direniş” gösteriyorlar ve sürekli “kavga” çıkarıyorlardı!..

    İşte bu, bir “can havli” manzarasıydı!..

    İstiyorlardı ki;

    “Başörtüsü üniversiteye girmesin!”

    MİLLİYET’TEN ENFORMASYON

    CHP’DEN PROVOKASYON!

    Tabiî, özgürlüğe direnen ve can havliyle saldıran sadece CHP’liler ve DSP’liler değildi…

    Kartel gazeteleri de; “enformasyon”larıyla CHP ve DSP’ye “psikolojik savaş desteği” vermekle meşgul!..

    Gelin görün ki;

    Verdikleri malzeme “bayat!”

    Hem de, “son kullanma tarihi”nin üzerinden 9 ay 8 gün geçecek derecede bayat!..

    Efendim, olay şu:

    “Milliyet’in internet sitesi”nde “dün” şöyle bir haber vardı:

    “Taşlarla başını ezerek öldürdüler”

    Haberin ayrıntısı da şöyleydi:

    “Irak’ın Musul kentine bağlı Şehan kasabasında, “koca şiddetinden” kaçtığı ve Yezidilere sığındığı için ilçe meydanında linç edilerek yarı çıplak soyulan ve çocukların yanında başına taşlarla vurularak linç edilen kadının görüntüleri, insanlıktan nasıl çıkıldığını gözler önüne serdi.

    İnsanlıktan çıkmış bir halde ilçe meydanına getirilen ve burada yarı çıplak soyulan kadın, önce alanda toplanan yüzlerce kişinin tekmeleri altında yarı baygın yere düşerken, ardından da taşlarla başı ezilerek öldürüldü.

    Görüntülerde bu linç girişimine kimsenin müdahale etmediği, çocukların bile genç kadının başı ezilirken olaya seyirci olduğu gözlendi.

    İlçede bulunan asayişten sorumlu yetkililerin de seyirci kaldığı linç sonrasında, kadının öldüğüne kanaat getirilince, alanda toplanan kadın ve erkeklerin zılgıt sesleri ortalıkta yankılandı.”

    KILAVUZU KARGA OLANIN!..

    Görüyorsunuz değil mi?..

    Ortada bir “kadın” var… “Müslüman” olmuş ve Müslüman bir erkeğe kaçmış bir kadın… Daha sonra da, ailesi tarafından kandırılıp eve getirilmiş bir kadın!..

    İlçe meydanında “linç” edilmiş!..

    Yani “recm” edilmiş!..

    Peki, “recm” eden kim?..

    Milliyet, tam olarak yazmamakla birlikte, “Müslümanların linç ettiği” imajı veriyor!..

    Öyle ya;

    “Yezidilere sığınan” bir kadını, “Müslümanlar”dan başka kim linç edebilir ki?!?..

    “Milliyet’in vermeye çalıştığı mesaj” bu!..

    Milliyet’i “kılavuz” edinenlerin verdikleri “demeç”leri de, varın siz hesap edin!..

    MÜSLÜMANLAR DEĞİL, YEZİDİLER LİNÇ ETTİ

    Şimdi, bu olayı “iki ayrı açı”dan irdeleyelim…

    Birincisi… Haberin “veriliş” biçimi… Gördünüz işte, haber öyle bir veriliyor ki; “Yezidi kadın, Müslümanlar tarafından linç edilmiş” zannediyorsunuz!..

    İkincisi… Çok önceden meydana gelmiş bir olay, sanki “yeni” gibi sunuluyor!.. Hem de; “olayda hiçbir yeni gelişme yok”ken!..

    Tam da, “konsepte uygun” yani “gündemi germeye” yönelik bir haber!..

    Peki, “gerçek durum” ne?..

    Hiçbir yorumda bulunmadan, 28 Nisan 2007 tarihli Sabah gazetesinin haber başlığını aktarmak istiyorum:

    “Müslümana kaçan genç kızı linç ettiler!”

    Kim “linç” etmiş?..

    Buyrun, “ayrıntı”sını okuyalım:

    “Irak’ın Musul kentinde akıllara durgunluk veren bir vahşet, aşk ve insanlık trajedisi yaşandı. Aşık olduğu Müslüman bir gençle evlenmesine izin verilmeyince kaçmaya çalışan Kürt kökenli Yezidi genç kız, geçtiğimiz hafta akrabaları ve aşireti tarafından linç edilerek öldürüldü.

    Yezidi inancına mensup bin kişi, genç kızı, evinin avlusunda kaçmaya çalışırken yakaladı. Önce karnını tekmeledi. Ardından taşlarla kafasını ve elbiselerini parçaladı.

    Genç kızın kanlar içerisinde kalan cansız bedeni ‘hatıra olsun’ diye cani grup tarafından cep telefonlarına kaydedildi.

    Bazı Kürt internet siteleri genç kızın ölüm görüntülerini klip şeklinde yayınladılar.

    Bölgedeki yerel polis yetkililerinin de olaya müdahale etmek yerine genç kızın linç edilmesine yardımcı oldukları öğrenildi.”

    9 AY 8 GÜN ÖNCEKİ HABER!

    Evet, olay bu… Yani, “Milliyet’in sunduğu” gibi değil!.. Genç kız; “Yezidi” olduğu için “Müslüman”lar tarafından linç edilmiş değil!.. Tam aksine “Müslüman bir gence kaçtığı” için, “Yezidiler tarafından” öldürülmüş!..

    Ama, asıl önemlisi;

    “Olayın meydana geliş tarihi!”

    Lütfen dikkat;

    Milliyet’in internet sitesinde “DÜN” yayınlanan bu olay, kupürden de göreceğiniz gibi 28 Nisan 2007 tarihli Sabah’ta yer almış!..

    Yani, tam 9 ay 8 gün önce!..

    Sadece Sabah’ta değil; 17 yaşındaki Dua Halil Aswad adlı genç kızın yaşadıklarını İngiliz Daily Mail gazetesi de aynı tarihte yayınlamış!

    BU, “KİRLİ GAZETECİLİK” DEĞİL Mİ?

    Peki Milliyet; niye 9 ay 8 gün beklemiş?..

    Kimbilir, belki de, bizim “Yeniçeri askeri” gibi, “yeni duymuşlar”dır!..

    Ama, hayır… “Mısır’daki Sağır Sultan”ın duyduğu 9 ay 8 günlük bir haberi “taptaze” olarak sunmalarının tek sebebi, “azgın azınlığa malzeme taşımak”tan başka bir şey değil!..

    Ama, fena yakalandılar!..

    Suçüstü oldular!

    Hem “bayat haber” vermekten suçüstü oldular, hem de “haberi çarpıtmak”tan suçüstü oldular!..

    Haberin hikayesini sizlere aktardım ki; “bir haberin nasıl çarpıtıldığını” göresiniz!.. “Kirli gazetecilik” nasıl oluyor, “bilgi kirliliği”ne kimler yol açıyor, göresiniz!.. Haberin hikayesini aktardım ki; üzerinden 9 ay 8 gün geçmiş bir olayın, nasıl “daha yeni olmuş gibi” sunulduğunu göresiniz!..,

    Göresiniz, toplumun nasıl ve hangi yöntemlerle gerildiğini!.. Göresiniz, ellerinde “malzeme” kalmayınca nasıl “bayat malzeme” ile saldırdıklarını!..

    Sözün özü ve özeti şu:

    Bittiler!.. Tükendiler!.. Ümitleri kalmadı!..

    “Can havliyle” saldırmaları bundan!..

    Bunları “kılavuz” edinenlere acıyorum!..

    Haberi bile “recm” eden bu adamlar, insanlara, hele de “dindar” insanlara neler yapmaz ki?!?

     

    Vakit/Hasan Karakaya

    Chp Parti Değildir!

    10 Ocak 2008 Perşembe 3 Yorum »

    Aykırı adamız ya, herkes DP yazar, biz CHP yazarız.

    İki umutsuz vakadan ikincisi daha çok oy alıyor çünkü.

    Ve de müzik anlatınca hiçkimseden olumlu ya da olumsuz hiçbir tepki gelmediğinden, gene siyasal çıkıntılık yapayım da ortalık karışsın.

    Hem böylece “emekçi halkımın anlayacağı” bir konuya da değinmiş oluruz.

    Kimdi o yahu, geçenlerde biri bir laf etti, dedi ki “CHP aslında 1945’te bitmiştir”…

    Yani, 1950 yılında iktidardan bir daha dönmemek üzere düşünce değil de, çok partili sisteme geçildiği, DP kurulduğu zaman işi bitmişti aslında… Haksız değil.

    Bütün Türk siyaset bilimi camiasından da, üniversite kürsülerinden de, Türk basınından da rica ediyorum: Artık şu “çok partili sisteme geçmek” lafından vazgeçiniz, onu “çok partili sisteme geri dönmek” yapınız. Çünkü yanıltıcı oluyor. Türkiye’de 1908 yılından 1925 yılına kadar çok partili sistem vardı! Bunu “Milli Şef icat etmiş ve Türk milletine armağan etmiş” gibi bir sahtekârlığı bırakınız, size faydası yoktur! Onu ortadan kaldıran da İnönü oldu, geri getirmek zorunda kalan da…

    Elbette… Çünkü CHP, bilinen şekliyle bir “parti” değildir.

    Bir bürokrat yönetim mekanizmasıdır. Zorlama ve yapay bir oluşumdur.

    CHP, imparatorluğun yıkılması ve işgale uğramamız üzerine yurdun çeşitli yerlerinde kurulmuş olan “müdafaa-yı hukuk cemiyetlerinin”, yani “hakları savunma derneklerinin” birleştirilmesiydi… Bunları kuranlar, iktidardan düşmüş İttihat ve Terakki Fırkası’nın yerel yöneticileriyle oralarda işsiz kalmış Teşkilat-ı Mahsusa ajanlarıydı…

    Bu örgütlenme filizleri, yeni bir partiye dönüştürüldü.

    Varlık nedenini açıklamak üzere de “imtiyazsız, sınıfsız, kaynaşmış bir kitleyiz” yalanı ortaya atıldı. Oysa, imtiyazsız ve sınıfsız toplum olmazdı, bu ancak Karl Marx’ın gündüz gözüyle kurduğu düşlerde geçerliydi.

    Aristokrat sınıfı yoktu, işçi sınıfı yok denecek kadar cılız, burjuva sınıfı büyük ölçüde gayrımüslimdi, onların da çoğunluğu yeni sınırlarımızın dışında kalmışlardı, bir kısmı öldürülmüş, bir kısmına göçettirilmişti. Memlekette iki “başat” zümre vardı: Bir köylü kitlesi, bir de bürokrasi… CHP, bu iki unsurun “zoraki” ittifakı oldu.

    Sonra, ikinci savaş yıllarında “taş gibi memur ekonomisi artık herkesi boğar duruma gelince” öküz öldü, ortaklık ayrıldı, zengin köylüler ve İstanbul burjuvaları, yoksul köylünün sırtına binerek bürokrasiyi iktidardan indirdiler.

    CHP, hiçbir serbest seçimi kazanamamıştır. Kazanamaz da.

    Şimdi ben söyleyince elektrik çarpmış gibi olacaksınız: Atatürk de, İnönü de, siyasi rakiplerine karşı hiçbir seçim kazanmamışlardır, ayrıca özel sektörde de hiç çalışmamışlardır! Askeri okula kayıt yaptırdıkları günden beri 10 Kasım 1938 ve 25 Aralık 1973 günlerine kadar ücret değil maaş almışlardır ve hiçbir geçim kaygısı da yaşamamışlardır!

    Deniz Baykal bunu çok iyi biliyor.

    Sekiz aydır Deniz Baykal’a yoğun şekilde hakaret ediliyor ama Deniz Baykal hiçbir şey yapamayacağını, hiçbir seçimi kazanamayacağını çok iyi biliyor… “Ana muhalefet liderliğine dünden razı” görünmesi, kimilerinin sandığı gibi bir zaaf değil, son derece gerçekçi bir politikadır. Ayrıca, kendi yerine kim gelirse gelsin hiçbir şey değişmeyecektir, o zaman o koltukta kalmasının ne sakıncası var?

    Bürokrasinin örgütü, sağa da yatsa seçim kazanamaz, sola da yatsa seçim kazanamaz. Ancak bazı “olağanüstü” dönemlerde iktidara bir ucundan tutunur, o kadar. Ona da el darbesiyle gerdeğe girmek derler.

    Ecevit de solla molla ilgisi olmayan, solculuğu lafta kalan milliyetçi bir politikacıydı. Epeyce de çağdışıydı. O kadar. Başka bir şey değildi.

    Dolayısıyla, AKP iktidarına kafa tutmak isteyenlerin, bir parti kurmaktan başka yolları yoktur. CHP gibi yapay bir oluşum değil, gerçek bir parti.

    Bu parti, ülkeyi AKP hükümetinden daha iyi yönetebileceğine seçmeni ikna etmek zorundadır.

    Mümkün müdür? Bugün için hayır. Ama on yıl sonra…

    Kimbilir?

    Bazı arkadaşlar bu yeni partinin “sol” olması gerektiğini ısrarla yazıyorlar. Demek ki hiçbir şeyden hiçbir ders almamışlar ve meslek hayatları boşa geçmiş

    Engin Ardıç

    İşte burası teferruatın ana vatanı

    23 Aralık 2007 Pazar Yorum yok »

    Anadolu Gençlik

    10 Kasıma yetiştirilmeliydi. Giderken bıraktığı miraslarından en ticarî olanı Atayı öyle bir anmalıydı ki, cümle alem hayran kalmalıydı, hayır banka olarak yeni müşteri hesabı, yeni kredi ihtiyaçları değildi onların derdi, onlar gül yetiştirmenin peşindeydi. Bunun için eldeki imkanlar zorlanmalıydı, büyük bir yapım, koca bir emek gerekiyordu karar verildi…
    Kevin Costner, köşk davetlerinden zaman ayıramamıştı onun yerine bir Türkle idare edilecekti…Ve işte ürün; tiyatral kimliğinde ve meslekî başarısında zerre kadar şüphemiz olmayan ailecek severek izlediğimiz Haluk Bilginer, sesinin karizması ve ileri makyaj tekniklerinin üstün başarısı ile Mustafa Kemale pek bir benzemiş. 1920leri arzulayan kitlenin, duygu seline kapılmasına sebebiyet vermiştir. Lakin kimin fikridir bilinmez, kendini bilmez bir adet kırmızı gül, (gül imgesinin seçilmesi de apayrı bir mevzu) insandan münezzeh (tövbe estağfirullah) Atanın parmakcıklarına batma densizliğini kendinde bulmuş, bununla da kalmayıp o parmağı kanatma edepsizliğini de göstermiştir. Oysa ezberimizdeki Mustafa Kemal, buz mavisi bakışları olan, yemeyen, içmeyen, hata yapmayan, konuştuğunda nutuk formunun dışına hiç taşmayan, hala kalbimizde yaşamak sureti ile nefes alıp veren, günümüz takvim hesaplamalarına göre 126 yaşında olan ve hala Ankaranın Anıttepe semtinde ikamet eden bir insanüstü varlık olarak öğretildi. Ve haliyle şimdi o reklam filmindeki çocuk gibi kafamız karıştı. "Ya cidden Atanın eli kanar mıydı…"
    1920 ruhunu özleyenler, bu ticari kamu spotunun da (?) etkileri ile Atanın huzurunda bir kez daha hali pür melalini arzetti, onun başucunda memleketin ne hallerde olduğunu, emanet ettiği cumhuriyetinin nasıl cumhurun iradesi ve meclis çoğunluğu ile seçilen bir taşra çocuğu tarafından yönetildiğini şikayet ediyordu…Ne mitingler çare olmuş, ne Atanın mirası partinin solda birlik ve beraberliğin teminatı olması bu derde derman bulmuştu. Türkiye Cumhuriyetinin tüm kale burçları tutulmuştu ve işte sıra vatanın işgaline gelip dayanmıştı…1920 ruhu tedirgindi; sporcunun zeki, çevik ve ahlaklı olanını seven, Türk şoförünün, en asil duygunun insanı olduğunu söyleyip kendini Türk hekimlerine emanet edecek kadar güvenen Mustafa Kemalin Balıkesir Hutbesini, hiçe sayan bu tedirgin zihniyet onun tek bir sözünü, Atatürkün 1919 yılında söylediği tek bir sözü hatırlatıyor: "Mevzubahis vatan ise gerisi teferruattır." Ve ancak bu vecizi referans alıp bir nebze olsun huzura erebiliyor…                                               
    Bu sözü 2007 yılında "Atatürkün söylediği gibi" diye tekrarladığınızda ne olur? Aklınıza gelebilecek her şey "teferruat", yani sözün çerçevesine göre "gereksiz" olur. Halbuki 1923e gelindiğinde vatan kurtulmuştur. Atatürkün daha Lozan görüşmeleri bitmeden topladığı İzmir İktisat Kongresinin ele aldığı konuların neredeyse tamamı daha önce "teferruat" olan konulardır. O kongrenin sonunda alınmıştır malum "millî bankanın" kurulma kararı. Bu bakışla o banka için de "teferruat" değerlendirmesi yapılabilir pek tabi. Şimdi bugün -hem de cumhuriyetin yadigarı olan- beynelmilel zaman ölçüleri İsadan sonra 2007 yi gösteriyor, yani artık Halide Ediplerden, Perihan Mağdenlere, Gülay Göktürklere; Yakup Kadrilerden Hasan Cemallere, Emre Aközlere uzanan bir kuşak var. Erika daktilolar yerine artık son teknoloji laptopların klavye tuşları ile neşrediliyor her nev´i fikriyât…
    Vatan yahut teferruat
    Oğuz Atayın tutunamayanlardaki vatan tarifi şu; "Bir de vatan diye bir şey vardı ki çok iyi korunması gerekiyordu" diyor. Vatan, serin ve kuru ortamlarda muhafaza edilmeli, 40 derecenin üstünde eriyebilir, derin dondurucu kimyasını bozabilir. Evet bu "vatan" marka bir margarin olsaydı tüm bunları söyleyebilirdik…Ama bizim bahsettiğimiz vatan yaşayan bir olgu hiç şüphesiz ; uğruna ölünen, öldürülen, kimi eylemlerin bahanesi olan, kimilerine kurşun attıran, kurşun yedirten, suikast yaptıran, fail-i meçhul cinayet işleten, kimilerine yaşanan her sıkıntıyı sineye çektiren, ona olan sevgiyi gösterebilmek için dört bir yana bayraklar asılan ve yine millî marş çalındığında eldeki iş bırakılıp saygı duruşuna geçilen, siren seslerinin ardından öylece dona kalınan, ama zengininden nedense hiç vergi alınmayan, bunun hesabı tutulmayan, üzerine ağaçtan çok bina dikilen, denizleri, şehirleri kirletilen, çirkinleştirilen, ormanları yakılan, binlerce yıllık tarihî eserleri mütemadiyen tahrip edilen, birbirlerine hiç tahammülü kalmamış vatan-daşlarca paylaşılan, herkesçe sahiplenilen ama hiç kimse tarafından sahip çıkılmayan, ama birilerinin sahip çıkmak için kendine durumdan vazife çıkardığı, bağımsız sanılan ama ekonomik olarak çoktan bağlarını kaptırmış olan, yüce, kutsal, dokunulmaz, çok sevilen, çok ölünen toprak parçası. Oysa toprak dediğimiz, yaşatan olmalı; öldüren değil. Hayat veren olmalı; kelle alan değil…
    İçinde yoksam eğer o vatanın Venezüeladan, Nijeryadan ne farkı var ki? Hem algılarımızı bir kontrol edelim bahsettiğimiz hangi vatan? Yoksa şu Ermeni gazeteciyi öldüren ergen bireyin sorgu için alındığı karakolun çay ocağında kartpostal tadında çekilen fotoğrafın arka fonunda dikkatleri cezbeden yazıdaki "Toprağı kutsal olup, kaderine terkedilemeyecek."olgu mu?
    Peki ya insan…
    İnsan, şimdi bu teferruatın içinde, en ön safında duran şey. Hiç kuşkusuz bu topraklarda en fazla ve en kolay yetişen canlı türü. Ömrünün ilk yirmi yılını doldurduğunda bu yaşadığı eşsiz dönem için üzerinde bulunduğu toprağa kanını feda edecek olan… Üstad Cemil Meriçin,  insan için buyurduğu gibi ; "Ne garip bir oyuncak şu insan! Yürür, konuşur ve acı çeker. 70 kilodur. Kendisine ve çevresine ait hiçbir şey bilmez. Bir nev´i ıstırap makinesi. İplerini başkaları çeker. Hantal ve şapşal bir robot. Neye sevinir bilinmez. Sınırsız olan hayalleri ve acı kabiliyeti. Etten bir kafes ve aciz içinde kıvranan bir ruh. Vücut araba, akıl arabacı. Ama gözleri bağlı arabacının, arabaya hükmeden, atlar… Buda haklı: Varolmak için yok olmak lazım, parça bütüne kavuşacak ki hasret dinsin. Bütün musiki, bütün şiir, bütün aşk, bu bir çuval kemik, bu asi ten, bu aptalca endişeler ne olacak? Ne olacağını bilen var mı? Kader hep oynayamayacağı roller yükler insana ve ıslıklar. Alkışlar sahtekarların…"
    Merhumu rahmetle anarak şöyle sormak geliyor: Bu da haklı mı? Var olmak için yok olmak mı lazım? Oysa muazzam bir canlıdır insan. Her şeyden evvel dünyada Yüce Rahmanın halifesidir o. Hiçbir zaman da hor görülmemesi gerekendir. Tüm alemleri içinde taşıyan bir alemdir. Etrafımıza bir bakalım, ne görüyorsak hepsi insan ürünüdür. En basitinden bu vatanı yaşanılır kılan binalar, yollar, araçlar ve diğer bir çok önemsemediğimiz, nasıl çalıştığını bile bilmediğimiz mekanizma hep insandan çıkmıştır. Binlerce kilometre ötedekinden haber almamızı, onun sevgisini ve üzüntüsünü paylaşmamızı sağlayan insandır. Hastalandığınızda sizi yeniden sağlığınıza kavuşturan insandır. Anadır, kardeştir, yardır insan. Hatta ayağınızın altındaki toprağın ne olduğunu ve nasıl tepki vereceğini, neyi sevip sevmediğini, toprağın dilini çözendir insan. Eğer insan varsa ve bu insanın bir de mutluluğu, refahı, huzuru için uygun bir ortamı sağlarsanız işte o zaman ancak o "vatan" tehlikelerin uzağında korunabilir. Birey varsa, vatan vardır. Kendi insanına, vatan-daşına kaybedilebilir bir savaş zayiatı olarak ancak sosyopat devlet önderleri bakabilir. Adolf Hitler de vaktinde askerlerine esir düşmeyi ve geri çekilmeyi yasaklamıştı. Üstün ırkın(!) askerleri asla savaş kaybedemezlerdi. Gerekirse ölmeliler ama asla cephede kaybeden olmamalılar. Saf ırk için kabul edilemez bu insanî kader onların yok olmasından çok daha korkunçtu.
    Nazi liderinin unuttuğu gerçeklik şu ki; en iyi askerler de ölebilir, ölmeyedebilir, esir düşebilir veya geri çekilmek zorunda kalabilir… Neticede tüm bu saydıklarımız insan için. Bu onların o vatana ihanet ettiği anlamına gelmemelidir. Hakkarideki çatışma sonunda esir alınmış askerler hakkında atıp tutmadan önce onların da birer insan olduğu hatırlanmalı, hatta ve hatta mevzubahis askerlerin bizim vatandaşlarımız olduğu hiç bir zaman akıllardan çıkarılmamalıdır. Şimdi o asker için "Kurtulmalarına sevinemedim" sözü güçlü ordu eşittir güçlü devlet anlayışıyla gaflet içinde bulunanların sarf edeceği bir tümcedir. Evet düşmana tutsak olmayı sevimli kılmak değil amaç, fakat sormazlar mı insana, bu gençleri askere alırken hangisini yeteneklerine göre cephelere gönderiyorsunuz, hangisine geniş kapsamlı testler uyguluyorsunuz. Belki o insan silah altında değil, başka türlerde vatan savunması yapabilecek biri. Belki de düşmanı dahil kimseyi öldüremeyecek kadar yumuşak kalpli, belki sırf bu yüzden kendi ölümünü göze alabilecek birisi.
    "Kutsal ölümden kaçan korkak asker"
    Bakalım bu ülkede kimler kurabilir bu cümleyi, sermaye sahipleri bu cümleyi kurabilirler, tuzu kurular kurabilir… Kendi çocukları asla askere gitmeyecek ya da sahil boylarında birkaç bin dolara askerlik yapacak olanlar bu cümleyi kurabilirler… Yaşamın insan için olduğuna vakıf, insanı her hali ile, onurla sevenler böyle bir cümle kuramaz. İnsana değer vermeyen, insandansa kanı, ölümü tercih edenler, ölüm üzerinden siyaset yapanlar da bu cümleyi kurabilirler. Ancak Amerikanın buyurduğu gibi hareket edebilenler, bu senaryoda rolleri çoktan biçilmiş adım adım textlerini oynayanlar, halkı "sinirlenmiş, kızgın, vatanlarını seviyormuş" gibi olduklarına ikna etmeye çalışanlar da bu cümleyi kurabilir.
    Kaçırıldığını son dakika flaş haberlerden öğrenen, yediği yemeği göz yaşına karışan, günler gecelerce çocuğunun (evet onların her biri birer çocuk, esir alınanlar da öldürülenler de…) selameti için dualar eden akibeti için gözlerini dört açmış haber bekleyen hiç bir anne böyle bir cümle kurmaz." Elinde döneceğine and içen yarinden yadigar beyaz mendili ile Mehmedinin sözünü tutacağı günü  bekleyen yüreği pır pır Ayşe kız da kuramaz bu cümleyi… Roj Tvden arıyoruz, birazdan yayına bağlanacaksınız hatta kalın" cümlesi ile sarsılan esir evladını  televizyonun buğulu camında arkası dönük, üstü başı kir pas içinde görerek kalbi sıkışan baba kuramaz bu cümleyi… Keşke insan göğsü istendiğinde yarılıp içindeki sevgi, sadakat bağlılık duyguları ölçülebilir bir varlık olsaydı o zaman vatanını, insanını, gerçekten seven hiç kimsenin  böyle bir cümle kuramayacağı açıkça görülürdü.
    Evet o askerler, askeri mahkemede yargılanmalı zira suçları çok büyük, ölmedi onlar…
    Bir Doğu Perinçek milliyetçiliği aynı askerler için "Keşke tabutları gelseydi" der… Bu denli bir ölüsevicilikle popüler siyasetin bütün emirleri ifa edilmektedir işte. Oysa aynı ölüsevici yıllar evvel hem de kendi ayakları ile Maocu Aponun otağına gider. Bunla kalır mı kalmaz, Bekaa da terörist başının düzensiz ordusu ile teker teker el sıkışır bir de… Ha bugünkü söylemini ölçü alırsak örgütün misafiri olmuş böylesine değerlerine düşkün bu siyaset adamı ülkesine tabutla mı döner? Hayır O, ulaşım aracı olarak uçağı tercih eder, zira zaten tabut bir ulaşım aracı değildir.

     

    Leyla Şevval Toprak / haber@anadolugenclik.com.tr

    Mynet Blog WordpressMU alt yapısını kullanmaktadır.