Mynet | Blog Anasayfa | Email
Favorilerime Ekle | Giriş


Kategori : 'Eğitim'

Niğde Üniversitesi Bahar Şenliklerine Hazırlanıyor

2 Mayıs 2008 Cuma Yorum yok »

Niğde Üniversitesi Tarafından Geleneksel Olarak Düzenlenen Bahar Şenlikleri İçin Çalışmalar Devam Ediyor.

Niğde Üniversitesi tarafından geleneksel olarak düzenlenen bahar şenlikleri için çalışmalar devam ediyor. Bu yıl 7′ncisi düzenlenecek ve 5-9 Mayıs tarihleri arasında gerçekleştirilecek olan şenliklerde, birbirinden ünlü ses sanatçıların konserleri yer alacak. Cumhuriyet Meydanı’ndaki Atatürk Anıtı’na çelenk koyulmasıyla başlayacak şenlikler, kortej yürüyüşüyle devam edecek.Spor, turnuvaları, resim sergileri, lunapark eğlenceleri ile müzik ve dans aktivitelerinin de yer alacağı şenliklerde profesyonel animatörler eşliğinde çeşitli yarışma ve şov gösterileri de yer alacak. Şenlikler, kapanış konseri ve havai fişek gösterisi ile son bulacak.

Eğitimimiz ve Yanlışlarımız

1 Mayıs 2008 Perşembe Yorum yok »

Eğitimimiz, anne ve babamızın yediği gıdalarla başlar. Doktorlarımız, hamile kadınlarımıza içki kullanmamalarını tavsiye eder.

Demekki yediklerimiz ve içtiklerimiz, bizim bedenimiz üzerinde etkili imiş.

Peki, bu aldığımız gıdaların karakterimiz üzerindeki etkisinin nasıl olduğu konusunda da bir araştırma yapılmalı değil mi?

Çocuğun dünyaya gelişinde ilk duyduğu sözler önemli imiş ki, sevgili peygamberimiz,  ezan okumamızı istemiş.

Ana karnından başlayarak ölünceye kadar duyduğumuz, gördüğümüz, tuttuğumuz, tattığımız, kokladığımız, okuduğumuz, yazdığımız, yediğimiz, içtiğimiz her şey bizim eğitimimiz üzerinde etkisi vardır.

Şu anda dünyanın neresinde doğarsa doğsun, o ülkenin eğitim kurumlarının herhangi birinde İslam Üniversitesinin Şeriat Fakültesini birincilikle bitiren bir öğrencinin bilgi birikimi, evlerden, sokaklardan, televizyonlardan, sinemalardan, parklardan, dost meclislerinden, gazetelerden aldığı eğitimden daha azdır.

Bu konuda kendimi örnek gösterebilirim.

Türkiye’de on beş yıl eğitimden geçen, İslam’ın ismine aşık insanlarımızın İslami bilgisi, siyah atın alnındaki beyazlık kadar bile değildir.

Reytingi büyük televizyonlardan birine Kur’an savunması için katılacak bir aşık adamımız bana uğradı ve o konuda neler söylenebileceğini konuştuk.

Ben de ona gerekenleri söyledikten sonra kağıt üzerine Kur’an’dan iki kelime yazdım ve “Bunu ekrana göster ve şöyle açıkla” dediğimde “Ben Kur’an okumasını bilmem” demesin mi!

Kosova’da Sırp askerini yakaladığında kılıcı çekip “Şehadet getir bre kafir” diyen Yeniçeri’ye “Nasıl söyleyeceğimi öğret de söyleyeyim” diyen Sırp’a “Valla ben de bilmiyorum” diyen Yeniçeri gibiler.

Bir kere bu Yeniçeri Kur’andaki “Dinde zorlama yoktur”  (Bakara 256) ayetini bilmiyor.

Sonra “Uğruna ölürüm” dediği Şehadeti bilmiyor.

Günümüz insanı da Yeniçeri gibidir. İslam’ın ismine aşıktır.

Ondan sonrasını on beş yıllık eğitim kurumlarından, sokaktan öğrendiğine İslami bir kılıf bularak çok samimi bir şekilde “Uğrunda Ölüme” gideceği İslamı kendi biçtiği elbise ile piyasaya sokuyor.

Mesela, bizim adam bu yanlışı yaptıysa sizin adamlar yapmadı mı?

Niçin çifte standart uyguluyorsunuz? Soruları Müslüman’a yakışmayacak bir sorudur.

“Sevgili peygamberimiz, Ebu Cehil’den daha temizdi” diye bir cümle bugüne kadar kurulmamıştır.

Hz. Aişe validemize iftira atıldığında bir çok kafirin her gün yaptığı o kötülüklerden bir tanesi dahi gündeme getirilmemiştir.

Hatta İslamın ismine aşık bu kardeşlerimizin bilmediği bir ayeti söyleyeyim burada.

Hz. Ebubekir, kızına yapılan bu iftira olayında iftiraya inanıp onu Medine’de yaymaya çalışan bazı fakir sahabilere yıllardır yaptığı yardımı kesince Rabbimiz tarafından uyarılmıştı.

Hz. Ebubekir’in kızı ve Sevgili Peygamberimizin hanımı, bizim de annemiz olan Hz. Aişe’ye iftira eden münafıkların iftirasına katılan fakir sahabelere Hz. Ebubekir’in yaptığı yardımı kesmemesini isteyen ayet müsamahanın zirvesini bize öğretir:

“Sizden fazilet ve servet sahibi olanlar, yakınlara, fakirlere ve Allah yolunda hicret edenlere (bir şey) vermemeye yemin etmesinler. Affetsinler ve (iftiralarını) görmezlikten gelsinler. Allah’ın sizi affetmesini sevmez misiniz? Allah Ğafur’dur, Rahîm’dir.” (Nur 22)

Farz edelim ki çağdaş eğitimden aldığı bilgi, İslam kültüründen milyonlarca fazla olan Hüseyin Üzmez’in ifade ettiği gibi bu bir komplo ve bugüne kadar maddi yardım yaptığı aileye birileri para vererek yalan yere iftira attırdılar ve geçici de olsa tutuklattırdılar.

Hüseyin Üzmez’e düşen görev, bu aileye yine de uzaktan hem de çok uzaktan yardıma devam etmesidir.

10/02/2000 tarihli Milli Gazete’de “Hocam, çağımızın pislik insanları Romalı askerler gibi mızrak kullanmıyorlar. Kamera kullanarak öldürüyorlar” diyorlar.

Doğru. Her çağın silahı değişik olur. Ama hiçbir çağda doğruluğu öldürecek, imanı beyinden söküp çıkaracak silah icat edilmedi, edilemez de.

Bir de dürbünün doğru tarafından bakalım, pislik seven sineğin tanımadığı üç insanı birlikte yürütelim.

İkisinin elbisesi tertemiz. Birinin kafasına giydiğine de pislik sürülmüş olsun. Üçünü de tanımayan bu sinek, başında pislik olanı bulur ve başına bela olur.

Biz, hal, hareket ve tavırlarımızı “kötülerin kötülükleri kadar bende yok benim kötülüğüm onlarınkinin yanında bir zerre kadardır.” mantığıyla sergilemeyelim.

Unutmayalım ki bazı hastalıklarımızın sebebi zerre küçüklüğündeki bir mikroptur.

Örneğimiz peygamberler, alimler ve salih insanlar olsun” diye yazmıştım.

Peki de bu katran karası hayatlarıyla bu adamlar, Müslüman’ın üzerindeki lekeye niçin saldırıyorlar? Diye sorabilirsiniz.

Bu adamların iç dünyalarında kaybettiklerini arama çalışmasıdır bu.

“Biz, kirlendik, bize her türlü leke bulaşsa da İslama zarar gelmez ama siz kirlenmeyin, İslama zarar vermeyin” feryadıdır bu.

Kirletilmiş ananın, kendi kızını korumak için çırpınışı gibi bir çırpınıştır bu.

Meyhanedeki babanın, kapıdan içeriye giren oğluna tekme tokat girişmesi gibi bir şeydir bu.

Bütün bu saldırılar, farkına varılsın veya varılmasın Müslümanları korumak ve temiz kalmalarını sağlamak içindir.

Mahmut Toptaş

Gönlü gani Gazanfer!

24 Nisan 2008 Perşembe Yorum yok »

 

 

Gazanfer Bilge, Cumhuriyet’le yaşıttı, 1923 doğumluydu. Karamürsel’de doğmuştu, o yıllarda Karamürselliler, Karamürsel’e "Karamsarlı" derlerdi. Karamsarlı’dan iyimserlik, yenilmezlik, başarı, aydınlık timsali bir genç adam çıktı. Başlangıçta futbol oynuyor, çok iyi yüzüyordu. Karamsarlı Gazanfer! 17 yaşındaydı. Yağlı güreşçi oldu. Ama ne güreşçi! Kim çıkarsa yendi. Türkiye onu tanıdı. Çok alkışladı… Güreşi bıraktı… Otobüs şirketi kurdu. Çok para kazandı. Parasını Suadiye’de bir otel yaparak değerlendirdi. Sonra bu oteli ve arazisini sattı, elde ettiği 3 trilyon lirayı olduğu gibi götürdü Kocaeli Üniversitesi’ne bağışladı… Gönlü gani (zengin) Gazanfer, 3 trilyon servetini eğitime bağışlayıp, hayata pencerelerini kapadı. Yeni zenginler örnek alsa…
(NECATİ DOĞRU / VATAN)

Evlâtlarımız neden düşmanımız oluyor?

23 Nisan 2008 Çarşamba Yorum yok »

Doğduklarında dini hassasiyetlerimizden dolayı adlarını Ahmet, Mehmet, Abdullah, Abdurrahman, Hüseyin, Hasan ve Ayşe, Fatma, Hatice, Meryem… koyduğumuz evlâtlarımız neden bir müddet sonra Hans’laşıyor ve Marya’laşıyorlar?

Ekonomi, siyaset, bürokrasi ve eğitim dallarında bir yerlere gelince neden bir din, iman ve ahlâk düşmanı olarak milletimize kan kustururcasına tavır ve davranışlar sergiliyorlar?

İsmi Ahmet, Mehmet, Abdullah… ama milletimizi millet yapan hassasiyetlere bunlar neden düşman kesiliyorlar?

İsmi Ayşe, Fatma, Aliye, Fahriye, Sevda, Hatice… lâkin kendisi tesettür iffet ve hayâ düşmanı; neden böyle olmuş?

“Benim annem başı örtülü, namaz kılar, hacılığa gitmiştir” diyorlar İslâm’a ve Müslümanlara ateş püskürüyorlar; neden böyle oldular?

Neden sokakların çıplaklar kampına dönüşmesi tesettür düşmanlarını rahatsız etmiyor?

Bunlar köşe kapmak için neden mukaddeslerinden ve mukaddesatlarından pervasızca taviz veriyorlar da kendileri gibi olmayanlara tahammül edemiyorlar?

Üç günlük dünyada servet, şöhret ve şehvet düşkünü olup neden nefislerine tapınıyorlar?

Neden böyle, niçin böyle ve nasıl böyle oluyorlar?

Soruları daha da sıralayabilirsiniz…

Şüphesiz ki, anne-babaları Müslüman, adları Müslüman adı, başlangıçta kendileri dindar Müslüman fakat bir müddet sonra Hans ve Marya’laşan bu insanların kızıllaşmalarının sebepleri var.

Bunlardan bir kaç tanesine değinelim:

1- Çocukları doğunca Müslüman anne-baba, aman çocuklarım Müslümanlığını ihmal etmesinler diye Müslüman adı koyuyorlar.

Başlangıçta Allah’ın bir, Peygamber’in hak olduğunu öğretiyorlar. Sofra duasını öğrenmek için fırsat veriyorlar.

Namaz sureleri, çat-pat namaz kılmalarını sağlıyorlar.

Kız çocukları çıplacık kıyafet içinde, daha küçük gerekçeleriyle büyütüyorlar.

2- Okul faslı başlıyor. Bundan sonra okullar, makamlar, şöhretler, rahat hayat yaşama teraneleriyle din, iman Kur’ân gibi mefhumlar konu bile edilmiyor.

Kapitalist bir kafa oluşması için zeminler hazırlanıyor.Hedef çok para kazanmak, çok rahat bir hayat yaşamak, bir eli yağda öbür eli balda imkânlara sahip olmak telaşı, ebeveynlere ve hayata tırmanan çocuklara Allah’ı da Peygamberini de unutturuyor.

Kapitalist kafa yapısının hedeflediği noktaya ulaşmak için verilmedik taviz bırakılmıyor. Neticede yetişen nesil mutfakla helâ arasında bir boru olmaktan başka bir işe yaramıyor.

3- Okullarda milli ve mânevi değerleri kazandıracak, kutsallara saygıyı aşılayacak, edeb ve hayâyı techiz ettirecek bir eğitim verilmediği için, yeni nesil hayatın bu dünyadan ibaret olduğuna inandırılıyor. Böyle bir hayatın zevkini alabilmek için ne hak tanıyor ne de hukuk.

4- Müslüman ebeveynler çocuklarımız okusun, kafasıdağılmasın, önce makamı, iyi mekânı temin etsin, dini daha sonra da öğrenir ve yaşar diyor, din eğitimini evlatlarına vermiyor. Ne zaman çocuk belli yaşa gelince âsiliğini önce anne-babaya gösterince “eyvah” demesinin faydası olmuyor.

5-Tevhid eğitimi,

İbadet eğitimi,

Aile eğitimi almadan hayata atılıp önemli mevkileri işgal edenler, isimleri Ahmet, Mehmet, Hasan veya Ayşe, Fatma, Meryem de olsa milletimizin mânevi değerlerine Hans ve Marya gibi bakıyorlar.

Müslüman anne-babalar, çockularınıza doğunca verdiğiniz isim hassasiyetini yetiştirirken de vermezseniz, onlar hem kendinizin başınıza hem de milletimizin başına belâ kesilirler. Şimdiki yetmeler gibi…

Mevlüt Özcan

23 Nisan’ı kutlayamayan çocuklar

23 Nisan 2008 Çarşamba Yorum yok »

1921 yılında esas olarak gazi ve şehit çocuklarının bakımını üslenmek amacıyla kurulan Himaye-i Etfâl Cemiyeti (sonradan adı Çocuk Esirgeme Kurumu olarak değiştirildi) 1929 yılında bir kurum içinde geçerli olmak üzere genelge yayınlayarak 23–29 Nisan günlerini "Çocuk Haftası", 23 Nisan’ı da Hâkimiyet-i Milliye Bayramı’na paralel olarak "Çocuk Bayramı" olmasına karar verir.  Yani Atatürk’ün 23 Nisan hakkında, bu bayramın kutlanış şekli, gelenekselleştirilmesi ve milli bayram yapılması hususunda bir demecinin veya talimatı yoktur. Şehit ve gazi çocuklarının daha iyi şartlarda eğitilmesi, bakılması ve yetiştirilmesi için dikkatleri yetim çocuklara çekmeyi amaçlayan bu uygulama kısa sürede yozlaşır. Zira zamanın sol basınından Resimli Ay dergisinde önemli yazarlardan Sabiha Zekeriya (Sertel) imzasıyla çıkarılan yazı şöyledir:"23 Nisan çocukları eğlendirmek günü değildir. Himaye-i Etfâl’in yaptığı programı yanlış tatbik edenler, bunu bir eğlence günü kabul ettiler… 23 Nisan açların, hastaların, işte çalışan çocukların günüdür. Onların dertlerinin konuşulacağı gündür."

Gelin Sertel’in hatırasına günümüz 23 Nisan’larına bir göz atalım ve soralım. 23 Nisan hangi çocukların bayramı değil?

Türkiye’de çalışan her 100 kişiden 5′inin 6–14 yaş grubu çalışan çocuklar, her 100 kişiden 14′ünün ise 15–19 yaş grubu çalışan gençlerin oluşturuyor ki bunların hiçbirine 23 Nisan’da "bayram" gelmiyor. Çünkü çalışan çocukların yüzde 38′i günde 10 saatten fazla, yüzde 37’si ise günde 8–10 saat arasında çalıştırılmakta. Bayramla ilgilenecek dermanlarının kaldığını sanmıyorum. Türkiye’de çalışan yaklaşık 3 milyon 850 bin çocuk olduğu tahmin ediliyor ki eski bir istatistiğe dayanan bu rakam, pek de güvenilir değil. Çalışan çocukların yüzde 54′ünün sigara, yüzde 6’sının ise içki içtiği tahmin ediliyor. Yarısından çoğu ise okuma-yazma dahi bilmiyor. Yani 23 Nisan’la ilgili o çok manalı "sloganları" okuyamıyor bu çocuklar.

Bu 23 Nisan elbette ki sokaklarda yaşayan çocukların da bayramı değil. Suça itilen, çetelerin "aleti" olan çocukların da "bayram" ettiğini sanmıyorum. 1 Ocak 2007′den o yılın 15 Haziran’ına kadar geçen altı ay içinde çocuklarca işlenmiş 6 bin 196 suçun failiyle ilgili bir bayram değil 23 Nisan. Yine istatistiklerde yer alan sokakta çalışan 17 bine yakın, sokakta yaşayan 1. 500’ün üzerinde ve madde bağımlısı 3. 500 çocuğun da "bayram" dinleyecek durumda değil. İstatistikler soğuk nesneler. Rakamı söyleyip geçiyoruz ama bunların her biri birer çocuk. Madde bağımlısı 3 bin 500 çocuğu zihninizde birer birer canlandırmaya çalışsanız eminim kendimi daha iyi ifade etmiş olacağım. Lütfen gözünüzün önünde size bakan üç bin beş yüz çocuk getirin. Zor ama anlamlı bir uğraş olacak emin olun. Bunun için harcayacağınız zaman kesinlikle boşa gitmeyecek.

Çocuk İstismarı ve İhmalini Önleme Derneği Başkanı Doç. Dr. Figen Şahin, bölgesel araştırmaların sonuçlarına göre, Türkiye’de çocukların yaklaşık yüzde 35′inin fiziksel, yüzde 4-30′unun ise cinsel istismara maruz kaldığını söylüyor. 23 Nisan bu çocuklar için adım atmaya vesile olacağına hamasi şiirlerin, grapon kâğıdı israfının bayramı oluyor buna karşılık. Bir çocuğun sembolik olarak beş dakikalığına filanca makama oturması çocukların maruz bırakıldığı hayatı değiştirmeye yetmiyor nedense…

Daha yoksulluk yüzünden yetersiz beslenen, hak ettiği sağlık hizmetine kavuşamayan, parçalanan ailelerin sıkıntısını sırtında taşıyan çocuklardan bahsetmedim bile. Uzun sözün özü 23 Nisan Bayramı çocuklarımızı hak etmiyor, "hamasi nutuklarla" geçiştirileceği, o bildik klişeleri kafamıza sokarcasına tekrar etmeyi "bayram kutlamak" zannettiğimiz sürece de 23 Nisan çocuklarımızı hak etmeyecek.

suavi kemal

Çocuk ve diğer şeyler…

23 Nisan 2008 Çarşamba Yorum yok »

Bugün 23 Nisan, Milli Egemenlik ve Çocuk Bayramı. Demek ki bayramın iki yüzü var; biri millet egemenliğine diğer yüzü çocuklara bakıyor.

Çoğunluk ve çoğulculuk rejimi olarak % 47 ile bir partiye destek vermiş milletin oy verdiği parti için kapatılma davası açılmışsa; 23 Nisan Bayramının Milli Egemenlik tarafı felç olmuş demektir. Siyasiler ve bazı gazeteciler işin bu yönüne eğildikleri için aynı şeyi biz de değişik sözlerle tekrar etmeyelim.

Biz bayramın ikinci yönüne muhatap edilmiş çocuklarımıza bakalım.

Çocuk denilince ne gelir insanın aklına?

Çocuklara büyükler gibi selam veren bir peygamber geliyor benim aklıma. Çocuğunu öpmediğini söyleyen adama "Merhamet etmeyene merhamet edilmez" diye sitem eden bir Peygamber. Savaşta öncelikle çocukları koruyan bir peygamber… Bir de modern zamanların savaşlarına bakın. En büyük mağduru çocuklardır savaşların. Çocuk hakları, UNICEF’miş. Yemişim sizin çocuk haklarınızı, UNICEF’inizi.

Peygamberimizin Mısırlı cariyesi Mariye’den doğan çocuğu İbrahim’in cenazesi geldi aklıma şimdi. Efendimiz bu masum yavruyu kendi elleriyle indirdi mezara. Baktı ki küçücük sivri bir taş var zeminde. Na’şı bir kenara koydu ve dakikalarca o sivri taşı çıkarmak için uğraştı, terledi. Sonunda çıkardı taşı yerinden, ayağıyla mezarın zeminini düzeltti, düzledi ve sonra indirdi na’şı yere. Ashap "Ey Allah’ın elçisi dedi, bu taşın ölüye zararı mı vardı ki o kadar uğraştınız, yoruldunuz?"

"Hayır, dedi Allah’ın elçisi, bir zararı yok; ama gören gözü rahatsız ediyor."  

Çocuk ve Allah Resul’ü denilince neler görüyoruz kitaplarda? Şefkat, sonsuz bir sabır, hoşgörü, cömertlik…

Çocuğa, çocuğun dünyasına bitişik olan neyse onlar… Mesela benim aklıma Çocuk ve Allah gelir. Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın o müthiş şiir kitabı. Ve unutulmaz şu şiir: Allah ne kadar büyüktür / Ekinlere güneş verir çocuğum. / Beni mavi sabahlara devreder / Mavi güller gibi uykum. // Allah ne kadar büyüktür  / Kuşlar gönderir dallarımıza / Karanlıklar kalbe dolduğu vakit / Nasibi terk ederiz bir yıldıza. // Allah ne kadar büyüktür / Yol verir gemimize denizler üstünden / Garip sonsuzluklar duyarız / Sular akarken, bulutlar yürürken.

Ve sonra şu şiir: Bu eller miydi kesen mavi serçeyi /  Birkaç damla kan ki zafer ve kahramanlık / Yorganın altına saklanarak / Bu eller miydi sevmeyen geceyi.

Ayrılmış sevgili oyuncaklardan / Kırmış küçücük şişelerini / Ve her şeyden ve her şeyden sonra / Bu eller miydi Allaha açılan!

Ve içinde uçurtmaların kanatlarına binmiş, maviliğin derinliklerine, analarının aydınlık yüzlerine sığınan çocuklar gelir aklıma.

Sonra Sezai Karakoç’un "Anneler ve Çocuklar"ı:

Anne ölünce çocuk / Bahçenin en yalnız köşesinde / Elinde bir siyah çubuk /Ağzında küçük bir leke

Çocuk öldü mü güneş /Simsiyah görünür gözüne / Elinde bir ip nereye / Bilmez bağlayacağını anne

Kaçar herkesten / Durmaz bir yerde / Anne ölünce çocuk / Çocuk ölünce anne

Cahit Zarifoğlu gelir aklıma. Motorlukuş’u, Ağaçkakanlar’ı, Yürek Dede ile Padişah’ı ile Zarif şairimiz gelir.

Çocuk denildi mi bir masumiyet kaplar bizi. Sanki çocuğun ruhundan çıkar da bizi sımsıkı bürür bu masumiyet. Hep öyle kalmak isteriz. Hiç bitmese horoz şekerim(iz) deriz.

Çocuk günahsızlığın adıdır bizim kültürümüzde. Hıristiyanlık bu noktada da haksızlık ediyor insanlara/çocuklara. Onları doğarken günahkâr damgası vuruyor önce, sonra da temizlemeye kalkıyor. Yahudilik çocuğu annesiyle tanımlıyor. Baba Yahudi olsa bile anne Yahudi değilse insan kabul etmiyor onu. Eğer çocuğun annesi Yahudi değilse öldürülebilir buluyor o cenini, sabiyi. Bundan dolayı tonlarca tankın altında bir çocuğu ezmekten çekinmediği gibi, bu caniliği zevk haline de getirebiliyor. Filistin’de bomba, kurşun ve açlık-sefaletle öldürdüğü çocuklar yetmiyormuş gibi dünyanın başka yerlerinde cinsel sömürünün nesnesi haline getirdi çocuğu. 

Oysa Cennet meyvesidir, Cennet kokusudur çocuğun diğer adı. Bağışlanamayacağı bir suçu, günahı yoktur onun. Zaten çocuk kelimesi suç ile, günah ile, ceza ile yan yana gelmez. Çocuğun yan yana geleceği kelimeler sayılıdır: masumiyet, oyun, gülücük, bayram, içtenlik, anne, cennet…

Peki, Türkiye’de çocuklara bayram olarak hediye edilen bu günde çocuklar nasıl bayram ediyor? Geçit resmi, rap rap yürüyüş, manzumeler ve büyüklerin dakikalarca süren konuşmalarıyla. Yıllardır bu böyle. Çocuklar üzerinden siyaset yapmanın adına bayram demişiz biz de. Oysa bu kutlamalar birbirinden ayrılmalıdır. Bırakın çocuklar oyunları, oyuncakları ile bayramlarını yapsın; Milli Egemenlik törenleri de farklı etkinliklerle, farklı mekânlarda icra edilsin. 

Eğer bir milletin geleceğinden söz ediliyorsa; aslında çocuklardan söz ediliyor demektir. Ama onları resmi geçitlerle bunaltmak, koltuklara oturtmak geleceği garanti altına almak değildir.

Modern zamanlar; çocukla, çocuklukla asla bir arada düşünülemeyecek olan kavramları, olayları sıradan, günlük olaylar haline getirdi. Tarlada, sanayide çalıştırılan çocukların durumu olağan kalıyor bu olanların yanında. Hatta dilendirmeyi bile masum sayabiliriz. Çünkü çocuk denilince akla artık Çocuk ve Allah, Çocuk ve Oyun, Çocuk ve Masumiyet, Çocuk ve Bayram, Çocuk ve Sevgi gelmiyor. Artık meydan Çocuk ve Ölüm’ün, Çocuk ve Organ Kaçakçılığı’nın, Çocuk ve Çocuk İstismarı’nın, Çocuk ve Tecavüz’ün, Çocuk ve Pornografi’nin… Ne kadar adice, ne kadar zalimce ve utanmasızca bir ifade bu böyle… Hangi anne-baba ister böyle bir muamele ile karşılaşmasını çocuğunun? Acaba çocuğunun ileride fuhuşla, zina ile cinsel sömürü aracı olacağını bilseydi; doğurur muydu, doğurduğu çocuğun başında uykusuz sabahlar mıydı annesi?

Annesi Yahudi olmayan için her bir şeyi mubah gören bir anlayışın ürünü bu. Dünyada pornografiyi sanayi haline getirenler Yahudiler olduğuna göre çocukla bu kelimeyi, olguyu bir araya getirenler de Yahudiler olsa gerek.

Ama Müslüman ülkelerde olanlara ne demeli? Mesela, Türkiye’de olanlara?

Her fırsatta çocukları kucağına alan, onları öpen, bazı hediyeler veren siyasilerimiz fotoğraf karelerinin dışına düştüklerinde acaba ne düşünüyor çocuklar hakkında?

Çocuk büyütmemiş, çocuk sevmemiş, ağlayan bir çocuk görünce ciğeri parçalanmamış siyaset, bilim, ticaret adamlarının elinde kalmış bugün Dünya ve Türkiye. Yoksa nasıl olur da çocuğun hayatını bir pula değiştirebilirlerdi?

Modern zamanlar en büyük haksızlığı, zulmü çocuğa yaptı, yapıyor: Çocuğun iki yüzü var ama artık bunlar masumiyete, neşeye, sevgiye bakmıyor.

Bir yönü suça, ahlaksızlığa, zulme bakıyor diğer yönü ticarete, ölüme, açlığa, sefalete…Ve biz çocukların bayramını kutluyoruz.

Ne diyeyim? Allah sonumuzu hayretsin.

Kamil Yeşil

Niğde Üniversitesi’ne yeni bölümler açılıyor

6 Nisan 2008 Pazar Yorum yok »

Niğde Üniversitesi’ne yeni bölümler açılıyor  

Niğde Üniversitesi’nde 2008-2009 eğitim öğretim yılında 3 yeni bölüm açılacağı bildirildi. Niğde Üniversitesi Rektörlüğü’nün, Yükseköğretim Kurulu Başkanlığı’na yaptığı müracaat sonucunda üniversite bünyesinde eğitim öğretime başlayacak 3 yeni bölüm açılacak.

 


Rektörlüğü’nün, sunduğu teklife bağlı olarak İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi’ne bağlı Maliye Bölümü, Mühendislik ve Mimarlık Fakültesi bünyesinde Maden Mühendisliği ve Niğde Meslek Yüksekokulu bünyesinde İktisadi ve İdari Programlar Bölümü’ne bağlı olarak Bankacılık ve Sigortacılık Programı’nın açılması Yükseköğretim Kurulu Başkanlığı tarafından kabul edildi. Konuyla ilgili bir açıklama yapan Niğde Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Hamza Uygun, genç bir üniversite olan Niğde Üniversitesi’nin emin adımlarla büyüyüp geliştiğini, yeni açılan bölümlerin bu büyümenin bir habercisi olduğunu söyledi.

Niğde Üniversitesi’nin kontrollü ve istikrarlı bir şekilde büyüyüp gelişmeye devam edeceğini belirten Prof. Dr. Hamza Uygun, "Üniversitemiz, hem bölgemize hem de ülkemize katkı sağlamak adına önemli adımlar atmaktadır. Bu doğrultuda üniversitemiz bünyesinde yeni fakülte, yüksekokul ve bölüm oluşturma çalışmalarımız devam etmektedir. Öğretim elemanı yeterliliği sözkonusu olan eğitim birimlerimize yenilerini eklemek amacıyla 2008-2009 eğitim öğretim yılında 3 yeni bölüm açtık. 2008-2009 eğitim öğretim yılında İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi’ne bağlı Maliye Bölümü, Mühendislik ve Mimarlık Fakültesi bünyesinde Maden Mühendisliği ve Niğde Meslek Yüksekokulu bünyesinde İktisadi ve İdari Programlar Bölümü’ne bağlı olarak Bankacılık ve Sigortacılık Programı eğitim ve öğretime başlayacaktır." dedi. Yeni bölümlerden ikisinin 2008-2009 eğitim öğretim yılında öğrenci alarak ders başı yapacağını ifade eden Rektör Prof. Dr. Hamza Uygun, "Mühendislik ve Mimarlık Fakültesi bünyesinde yeni açılan Maden Mühendisliği Bölümü’ne 30 öğrenci, Niğde Meslek Yüksekokulu bünyesinde İktisadi ve İdari Programlar Bölümü’ne bağlı olarak açılan Bankacılık ve Sigortacılık Programı’na ise 50 öğrenci alınmak suretiyle 2008-2009 eğitim öğretim yılında eğitime başlanacaktır." şeklinde konuştu.

Bir nesil yok oluyor

5 Nisan 2008 Cumartesi Yorum yok »

Bir nesil yok oluyor

Din eğitimi yasaklanıyor… Ahlâksızlık sanat olmuş

Bir nesil yok oluyor

Anlatılamayacak kadar müstehcen
Ah şu gençler, adlı tiyatro gösterisinden önce yaşananlar akıllara durgunluk verdi. Saat 14.00. Yer: Adana Büyükşehir Tiyatro Salonu. Özel Gösteri Merkezi Tiyatro Grubu oyuncuları, aile ilişkilerinin ve çocuk eğitiminin anlatıldığı “Ah şu gençler” adlı oyunlarını sergileyemeye hazırlanıyorlar. İzleyiciler; Adana ve Ceyhan’dan tiyatro etkinliğine katılan yaşları 7 ile 15 yaş arası değişen Kenan Evren İlköğretim Okulu, Toros İlköğretim Okulu ve Ceyhan İlköğretim Okulu öğrencileri, buraya kadar her şey normal.
 Niçin bu müstehcenlik
Oyun başlamadan önce, çocukların beklediği ara salondaki tuhaf hareketleri dikkatimizi çekiyor ve o tarafa yöneliyoruz. Gördüklerimiz adeta kanımızı donduruyor, İlkokul öğrencilerinin katıldığı kültürel bir etkinlikte onlarca müstehcen resim oyun salonun girişinde asılı. Tablolarda tasvir edilenler ise tamamı ile dini motiflerin kullanıldığı müstehcen resimler. Bir resimde Hz. Adem kanatlı, çıplak ve ayağı zincirli tasvir ediliyor. Hz. Havva ve meleklerin çizili olduğu tablolar ise anlatılamayacak kadar müstehcenlik dolu. Aklımıza hemen şu soru geliyor. En azından küçük çocuklar için hazırlanan etkinlik sırasında bu resimler kaldırılamaz mıydı?
Çocuklar istismar ediliyor
Ara salondan tiyatro salonuna giriyoruz ve “Ah şu gençler” adlı tiyatro oyununun sahneleneceği anı bekliyoruz. Bu sefer başka bir şok yaşıyoruz. Öğrenciler beşer altışar guruplar halinde “doğaçlama oyun” adı altında sahneye çağrılıyorlar. İlk sahneye çıkanlar 7-10 yaşları arasındaki çocuklar, başlıyorlar doğaçlama oyunlarına. Erkek ile kız birbirlerine sevgilim diye hitap ediyorlar ve ilanı aşk yapıyorlar. Erkeğin annesi rolündeki küçük kız, oğlum ben yıllardır senden saklamıştım sen o’nu sevemezsin, çünkü o senin kız kardeşin diye atılıyor önlerine. Kız ve erkek vazgeçmeyiz biz birbirimizi seviyoruz, diyorlar. Başka küçük bir kız, ben de bu aşka izin vermem çünkü o benim sevgilim diyor. Başka bir kız da ‘ben onun metresiyim’ diyor, oyun sona eriyor ve salondaki herkes gülerek oyunu alkışlıyor.
Aileler müdahale etmeli
Tüm bu olanları hayretle seyrederken ve bu istenmeden vuku bulan tatsız bir olaydı, etkinliği düzenleyenler herhalde buna son verir ve önlem alırlar; diye düşünürken, bir öğretmenin başka bir grup çocuğu sahneye davet etmesi işin hiç de düşündüğüm gibi olmadığını gösteriyor. Bu doğaçlama oyunları tam beş kez aynı çirkin üslup ve içerikle devam ediyor ve kimse müdahale etmiyor. Bizim haberci olarak çekim yaptığımızı öğrenen ve anında bizi polis zoruyla dışarı çıkartan bu organizasyonun yetkililerine soruyoruz. Biz habercilere değil de, aileleri tarafından size emanet edilen küçük çocukları tekrar tekrar sahneye çıkartıp böyle çirkinliklere yol açanlara müdahale etmeniz gerekmez miydi?  AYHAN KAYA-Adana

‘Özgürlük ve bilimle anılın!’ cevabı!

1 Şubat 2008 Cuma Yorum yok »

Çeşitli üniversitelerden 297 akademisyen, üniversitelerde kılık-kıyafetin serbest bırakılmasını destekleyen bildiri yayınladı.
     
Prof. Dr. Eser Karakaş, Prof. Dr. Naci Bostancı, Prof. Dr. Levent Köker, Prof. Dr. İhsan Dağı, Prof. Dr. Yasin Aktay, Prof. Dr. Nuri Yurdusev, Prof. Dr. Ümit Cizre, Doç. Dr. Şaban Çalış, Doç. Dr. Ferhat Kentel ve Doç. Dr. Vedat Bilgin"nin de imzasının bulunduğu bildiride şöyle denildi :
     
"Öğretim üyeleri olarak bizler kılık-kıyafet konusunda yıllardır uygulanan politikaları ve son günlerde yapılan tartışmaları yakından ve kaygıyla takip ediyoruz. Üniversitelerin düşünce, ifade, din ve inanç özgürlükleri ile eğitim ve öğretim gibi en temel insan hakları karşısında yasakçı değil özgürlükçü bir tavır alması gereken kurumlar olduğunu düşünüyoruz.
     
Üniversitelerimizin çağdaş uygar toplumlara yaraşır biçimde, özgürlüklerle ve bilim üretimiyle anılmasını istiyoruz. İstisnasız her demokratik ülkede olduğu gibi üniversitelerimizde de kılık-kıyafet serbestliğinin; hiçbir din, inanç, düşünce, ırk, grup ve cinsiyet ayrımı yapılmaksızın bütün öğrencilere tanınması gereğine inanıyor; aksi yöndeki tüm düzenleme ve uygulamalara bir an önce son verilmesini talep ediyoruz."

http://universitedeozgurluk.blogspot.com  sitesinde imzaya atılan bildiriye katılanların sayısı dakika dakika artıyor..

İşte o bildiriye imza atan atademisyenler:

Prof. Dr. Levent Köker, Gazi Üniversitesi
Prof. Dr. Fazıl Hüsnü Erdem, Dicle Üniversitesi
Prof. Dr. Zühtü Arslan
Prof. Dr. İhsan Dağı, ODTÜ
Doç. Dr. Şaban Çalış, Selçuk Üniversitesi
Prof. Dr. Ali Nesin, Bilgi Universitesi
Prof. Dr. Yasin Aktay, Selçuk Üniversitesi
Doç. Dr. Ferhat Kentel, Bilgi Üniversitesi
Doç. Dr. Vedat Bilgin, Gazi Üniversitesi
Prof. Dr. Nuri Yurdusev, ODTÜ
Prof. Dr. Ümit Cizre, Bilkent Üniversitesi
Prof. Dr. Elisabeth Özdalga, ODTU
Doç. Dr. Nuray Mert, İstanbul Üniversitesi
Prof. Dr. Eser Karakaş, Bahçeşehir Üniversitesi
Prof. Dr. Naci Bostancı, Gazi Üniversitesi
Prof. Dr. Şükrü Koç, Akademisyenler Birliği Başkanı
Doç. Dr. Önder Kutlu, Selçuk Üniversitesi
Doç. Dr. Yusuf Şevki Hakyemez, KTÜ
Doç. Dr. Erdinç Yazıcı, Gazi Üniversitesi
Prof. Dr. Mümtaz"er Türköne
Prof. Dr. Atilla Yayla, Gazi Üniversitesi.
Doç. Dr. Bekir Berat Özipek
Doç. Dr. Ali Gür, Dicle Üniversitesi
Prof. Dr. M. Emin Çağıran, Gazi Üniversitesi
Prof. Dr. Mehmet Babaoğlu, Selçuk Üniversitesi
Dr. Vahap Coşkun, Dicle Üniversitesi
Yrd. Doç. Dr. Hasan Mor, Selçuk Üniversitesi
Doç. Dr. M. Edip Çağmar, Dicle Üniversitesi
Prof. Dr. M. Akif Aydın, Marmara Üniversitesi
Prof. Dr. Sait Gezgin, Selçuk Üniversitesi
Prof. Dr. Mehmet Bekaroğlu, (E) KTÜ
Yrd. Doç. Dr. Murat Çemrek, Selçuk Üniversitesi
Doç. Dr. Remzi Çevik, Dicle Üniversitesi
Doç. Dr. Bahadır Akın, Karamanoğlu Mehmet Bey
Yrd. Doç. Dr. Y. Ebubekir Ceylan, Fatih Üniversitesi
Doç. Dr. Fatih Karaosmanoğlu
Prof. Dr. Halil Berktay, Sabancı Üniversitesi
Yrd. Doç. Dr. Bican Şahin, Hacettepe Üniversitesi
Doç. Dr. Refik Korkusuz, Dicle Üniversitesi
Doç. Dr. Kemal İnat, Sakarya Üniversitesi
Doç. Dr. Ali Murat Yel, Fatih Üniversitesi
Doç. Dr. İbrahim Atilla Acar, SDÜ
Doç. Dr. Berdal Aral, Fatih Üniversitesi
Prof. Dr. Turan Güven, Gazi Üniversitesi
Prof. Dr. Burhanettin Ünem, Gazi Üniversites
Prof. Dr. Refik Turan, Gazi Üniversitesi
Prof. Dr. Müslüm Turan, Dicle Üniversitesi
Dr. Murat Erdogan, Hacettepe Üniversitesi
Yrd. Doç. Dr. Adnan Küçük, Kırıkkale Üniversitesi
Prof. Dr. Halil Kalabalık, Sakarya Üniversitesi
Prof. Dr. Selman Türker, Selçuk Üniversitesi
Yrd. Doç. Dr. Osman Şimşek, Gazi Üniversitesi
Doç. Dr. Ömer Anayurt, Sakarya Üniversitesi
Doç. Dr. Dilek Cindoğlu, Bilkent Üniversitesi
Prof. Dr. Ramazan Gözen
Doç. Dr. Hakan Taşdemir, Gazi Üniversitesi
Yrd. Doç. Dr. Adem Çaylak, Kafkas Üniversitesi
Prof. Dr. Ali Köse, Marmara Üniversitesi
Prof. Dr. Hasan Tunç, Gazi Üniversitesi
Doç. Dr. Bilal Sambur, SDÜ
Dr. Hasan Yücel Başdemir, Hitit Üniversitesi
Doç. Dr. Kemal Nas, Dicle Üniversitesi
Doç. Dr. Aydın Karapınar, Gazi Üniversitesi
Prof. Dr. M. Lütfullah Karaman, Fatih Üniversitesi
Doç. Dr. Semra Somersan, Bilgi Üniversitesi
Prof. Dr. Mustafa Erdogan, Hacettepe Üniversitesi
Doç. Dr. Yusuf Şahin, KTÜ
Doç. Dr. Murat Çokgezen, Marmara Üniversitesi
Prof. Dr. M. Arif Adlı, Marmara Üniversitesi
Dr. Ayşe Güveli
Doç. Dr. Yeşim M. Atamer, Bilgi Üniversitesi
Doç. Dr. Bülent Somay, Bilgi Üniversitesi
Yrd. Doç. Dr. Fahrettin Altun, Fatih Üniversitesi
Yrd. Doç. Dr. Ayten Zara Page, Bilgi Üniversitesi
Prof. Dr. Ahmet Yaman, Selçuk Üniversitesi
Prof. Dr. Mustafa Tıftık, Atatürk Üniversitesi
Prof. Dr. Melek Göregenli, Ege Üniversitesi
Doç. Dr. Hikmet Kavruk, Gazi Üniversitesi
Prof. Dr. M. Tayfun Amman, Marmara Üniversitesi
Yrd. Doç. Dr. Ahmet Uysal, Dumlupınar Üniversitesi
Doç. Dr. Mazhar Bağlı, Dicle Üniversitesi
Yrd. Doç. Dr. İlhan Akar, Gazi Üniversitesi
Doç. Dr. Mustafa Çufalı
Yrd. Doç. Dr. Teoman Pamukçu, ODTÜ
Dr. Sıtkı Yıldız, Kırıkkale Üniversitesi
Yrd. Doç. Dr. Yavuz Çakır
Prof. Dr. Ali Topal, Selçuk Üniversitesi
Doç. Dr. Mustafa Acar, Kırıkkale Üniversitesi
Yrd. Doç. Dr. Ertan Aydın, Çankaya Üniversitesi
Doç. Dr. Cem Somel, ODTÜ
Yrd. Doç. Dr. Cevdet Akbay
Prof. Dr. Mehmet Turhan, Başkent Üniversitesi
Dr. Mustafa Kemal Coskun, Ankara Universitesi
Prof. Dr. Ahmet Battal, Gazi Üniversitesi
Dr. Med. Dr. Phil. İlhan İlkılıç
Prof. Dr. Ahmet Tabakoğlu, Marmara Üniversitesi
Doç. Dr. Tanel Demirel, Çankaya Üniversitesi
Doç. Dr. Kudret Bülbül
Doç. Dr. Muhittin Ataman, Abant İzzet Baysal
Prof. Dr. M. Emin Köktaş, İzmir DEÜ
Prof. Dr. Ramazan Çıtak, Gazi Üniversitesi
Doç. Dr. Muhit Mert, Hitit Üniversitesi
Prof. Dr. Fikret Adanır, Sabancı Üniversitesi
Prof. Dr. Salim Öğüt, Hitit Üniversitesi
Yrd. Doç. Dr. Burcay Erus, Boğaziçi Üniversitesi
Prof. Dr. Recep Tapramaz, Ondokuz Mayıs
Doç. Dr. Ali Savaş Çilli, Selçuk Üniversitesi
Prof. Dr. Mehmet Ali Ünal, Pamukkale Üniversitesi
Yrd. Doç. Dr. Haldun Göktaş, Gazi Üniversitesi
Dr. Engin Sarı, Ankara Üniversitesi
Prof. Dr. İrfan Değirmenci, Eskişehir Osmangazi
Prof. Dr. Adem Kurt, Gazi Universitesi
Yrd. Doç. Dr. Aydın Tavman, İstanbul Üniversitesi
Doç. Dr. Ejder Okumuş, Dokuz Eylül Üniversitesi
Doç. Dr. Mustafa Özel, Dokuz Eylül Üniversitesi
Doç. Dr. B. Gültekin Çetiner
Yrd. Doç. Dr. Birol Mercan, Karamanoğu Mehmet Bey
Dr. Meral Saçkan, Bilgi Üniversitesi
Yrd. Doç. Dr. Itır Erhart, Bilgi Üniversitesi
Yrd. Doç. Dr. Şennur Özdemir, Ankara Üniversitesi
Dr. Ahmet Kömürcü
Yrd. Doç. Dr. Mehmet Bilen, Dicle Üniversitesi
Prof. Dr. Hasan Bal, Gazi Üniversitesi
Dr. Mehmet Ali Güveli, 18 Mart Üniversitesi
Yrd. Doç. Dr. Ali Yılmaz, Ondokuz Mayıs
Dr. Vedat Yılmaz, Akdeniz Üniversitesi
Yrd. Doç. Dr. Ayşe Gül Altınay, Sabancı Üniversitesi
Doç. Dr. Musa Toğrul, Dicle Üniversitesi
Doç. Dr. Şahabettin Yalçın, Muğla Üniversitesi
Doç. Dr. Mesut Yeğen, ODTÜ
Dr. Murat Tümay
Prof. Dr. Erol Katırcıoğlu, Bilgi Üniversitesi
Prof. Dr. Fuat Gürkan, Dicle Üniversitesi
Doç. Dr. Nihat İnanç, Yüzüncü Yıl Üniversitesi
Prof. Dr. Şinasi Gündüz, İstanbul Üniversitesi
Prof. Dr. Akın Turgut, Osmangazi Üniversitesi
Yrd. Doç. Dr. Metin Aksoy, Selçuk Üniversitesi
Doç. Dr. Ersan Aslan, Kırıkkale Üniversitesi
Dr. Hüseyin Tutar
Dr. Ebubekir Şahin, Kırıkkale Üniversitesi
Prof. Dr. Mehmet Ay, Onsekiz Mart Üniversitesi
Yrd. Doç. Dr. Veysi Erken, Gazi Üniversitesi
Prof. Dr. Yonca Aslanbay, Bilgi Üniversitesi
Prof. Dr. Enver Alper Güvel, Çukurova Üniversitesi
Doç. Dr. Muhittin Acar, Hacettepe Üniversitesi
Doç. Dr. Turgay Uzun, Muğla Üniversitesi
Doç. Dr. Talip Küçükcan, Marmara Üniversitesi
Prof. Dr. Yunus Söylet, İstanbul Üniversitesi
Doç. Dr. Ramazan Yelken, Selçuk Üniversitesi
Doç. Dr. Menderes Çınar, Başkent Üniversitesi
Prof. Dr. İsmail Hakkı Ünal, Ankara Üniversitesi
Prof. Dr. Ahmet Ulusoy, KTÜ
Dr. Faruk Alpkaya, Ankara Üniversitesi
Doç. Dr. Ergül Yaşar, Çukurova Üniversitesi
Dr. Erdoğan Uygur, Ankara Üniversitesi
Doç. Dr. Necip Camuşcu, TOBB Üniversitesi
Yrd. Doç. Dr. Şahabettin Güneş, Abant İzzet Baysal
Doç. Dr. Alaettin Kılıç, Çukurova Üniversitesi
Yrd. Doç. Dr. Zafer Tatlı, Sakarya Üniversitesi
Yrd. Doç. Dr. Hasan H. Tekin, Erciyes Üniversitesi
Prof.Dr. Selim Erdoğan, Dicle Üniversitesi
Dr. Mustafa Yaz, Erciyes Üniversitesi
Prof. Dr. Burhan Çetinkaya, Fırat Üniversitesi
Dr. Sinan Canan, Başkent Üniversitesi
Yrd. Doç. Dr. Mehmet Öztürk, Abant İzzet Baysal
Yrd. Doç. Dr. Timur Soysal, Marmara Üniverisitesi
Dr. Sait Okumuş, Kırıkkale Üniversitesi
Prof. Dr. Talat Sakallı, SDÜ
Yrd. Doç. Dr. Kadir Canatan, Balıkesir Üniversitesi
Yrd. Doç. Dr. Hayrettin Özler, Dumlupınar Universitesi
Dr. Mustafa Kanat, Abant İzzet Baysal
Prof. Dr. E. Edip Keha, KTÜ
Aslı Güneş, Bilgi Üniversitesi
Prof. Dr. Ali Osman Solak, Ankara Üniversitesi
Doç. Dr. İbrahim Öztürk, Marmara Üniversitesi
Prof. Dr. Ömer Torlak, Osmangazi Üniversitesi
Yrd. Doç. Dr. Gökhan Bacık, Fatih Üniversitesi
Dr. Levent Korkut, Hacettepe Üniversitesi
Prof. Dr. Mustafa Ersöz, Selçuk Üniversitesi
Prof. Dr. İhsan Erdoğan, Gazi Üniversitesi
Doç. Dr. E. Şahin Çonkur, Pamukkale Üniversitesi
Dr. Kemal Filiz, Gazi Üniversitesi
Prof. Dr. Ahmet Kara, Fatih Üniversitesi
Yrd. Doç. Dr. Hüsnü Kapu, Kafkas Üniversitesi
Doç. Dr. Burhanettin Duran, Sakarya Üniversitesi
Dr. Ömer Türker
Prof. Dr. Uğur Çevik, KTÜ
Prof. Dr. Ali Erişen, Kırıkkale Üniversitesi
Doç. Dr. Cengiz Kallek
Prof. Dr. Musa Eken, Sakarya Üniversitesi
Yrd. Doç. Dr. Bayram Işık, Atatürk Üniversitesi
Doç. Dr. Levent Yılmaz, Bilgi Üniversitesi
Yrd. Doç. Dr. Serdar Aslan, Sakarya Üniversitesi
Prof. Dr. Osman Özcan, Fırat Üniversitesi
Prof. Dr. Murat Doğruel, Marmara Üniversitesi
Prof. Dr. Hızır Önsoy, KTÜ
Prof. Dr. Adem Ersoy, Çukurova Üniversitesi
Prof. Dr. Selahattin Çelebi, KTÜ
Yrd. Doç. Dr. Aslan Çoban, Sakarya Üniversitesi
Prof. Dr. Varol Keskin, Ege Üniversitesi
Yrd. Doç. Dr. Elif İncekara Hafalir
Prof. Dr. Hasan Yetim, Erciyes Üniversitesi
Yrd. Doç. Dr. Armağan Emre Çakır, Marmara Universitesi
Dr. Mutlu Türkmen, Kırıkkale Üniversitesi
Prof. Dr. Ekrem Erdem, Erciyes Üniversitesi
Dr. İbrahim Demir
Doç. Dr. M. Hamza Müslümanoğlu, Osmangazi Üniversitesi
Yrd. Doç. Dr. Vedat Demir, Karabük Üniversitesi
Prof. Dr. Fahri Yavuz, Atatürk Üniversitesi
Dr. Yaşar Yetişken, Kırıkkale Üniversitesi
Doç. Dr. Cengiz Ataşoğlu, Onsekiz Mart Üniversitesi
Yrd. Doç. Dr. Volkan Yurdadoğ, Çukurova Üniversitesi
Prof. Dr. Aziz Kutlar, Cumhuriyet Üniversitesi
Yrd.Doç.Dr. Mehmet Turan, Fırat Üniversitesi
Doç.Dr. Cavit Bircan, Adnan Menderes Üniversitesi
Prof. Dr. Adem Elgün, Selçuk Üniversitesi
Prof. Dr. Mustafa Atici
Prof. Dr. Bülent Miran, Ege Üniversitesi
Prof. Dr Fazlı Arslan, KTÜ
Prof. Dr. Tahsin Erkan Türe, Marmara Universitesi
Yrd. Doç. Dr. Mustafa Koç
Yrd. Doç.Dr. Ayşe Sıdıka Oktay, SDÜ
Doç. Dr. Yusuf Devran, Yeditepe Üniversitesi
Doç. Dr. Birol Akgün, Selçuk Üniversitesi
Prof. Dr. Aydan Gülerce, Boğaziçi Üniversitesi
Prof. Dr. Kürşat Aydoğan, Bilkent Üniversitesi
Fatih Tamer, Gaziantep Üniversitesi
Doç. Dr. Hülya Küçük, Selçuk Üniversitesi
Doç. Dr. Hamza Ateş, Kocaeli Üniversitesi
Yrd. Doç. Dr. Murat Paker, Bilgi Universitesi
Dr. M. Emin Aydın
Yrd. Doç. Dr. Mehmet Zengin, Selçuk Üniversitesi
Prof. Dr. Adnan Baki, KTÜ
Dr. Ahmet Kuru
Prof. Dr. Ahmet Berhan Yılmaz, Atatatürk Üniversitesi
Doç. Dr. İsmailcem B. Arpınar
Yrd. Doç. Dr. Mustafa Özdemir, Marmara Universitesi
Doç. Dr. Coşkun Çakır
Doç. Dr. Özkan ÜNAL, Yüzüncü Yıl Üniversitesi
Dr. Abdulnasır Yiner, Harran Üniversitesi
Doç.Dr. Oktay Sarı, Selçuk Üniversitesi
Dr. Gürbüz Özdemir
Yrd. Doç. Dr. İlhami Vural, Erciyes Üniversitesi
Doç. Dr. Halit Yetişir, Mustafa Kemal Üniversitesi
Yrd. Doç. Dr. Ahmet Öztaş, Gaziantep Üniversitesi
Dr. Vildan Serdaroğlu
Prof. Dr. Aziz Polat, Fatih Üniversitesi
Prof. Dr. Ahmet Özkağnıcı, Selçuk Üniversitesi
Prof. Dr. Kemal Esengün, Gaziosmanpaşa Üniversitesi
Yrd. Doç. Dr. Hüseyin Bulur, İstanbul Üniversitesi
Prof. Dr. Ekrem Atalan
Doç. Dr. Türkan Yalçın Sancar, Ankara Üniversitesi
Dr. Muhittin Kapanşahin, Erciyes Üniversitesi
Yrd. Doç. Dr. Aydın Başarır
Prof. Dr. Mesut Akgül, Süleyman Demirel Üniversitesi
Dr. Asuman Kayhan
Doç. Dr. Osman Köse, Sakarya Üniversitesi
Doç. Dr. Erol Arcaklıoğlu
Doç. Dr. Hidayet Metin Erdoğan, Kafkas Üniversitesi
Doç. Dr. Mahmut Kartal, Cumhuriyet Üniversitesi
Doç. Dr. Hamza Çakır, Erciyes Üniversitesi
Doç. Dr. Hamza ATEŞ, Kocaeli Üniversitesi
Doç.Dr. Metin Boşnak
Prof. Dr. Süleyman Felek
Prof. Dr. Sebahattin Ünalan, Erciyes Üniversitesi
Prof. Dr. Bilal Vatansever, Çukurova Üniversitesi
Doç. Dr. Nejdet Gürkan, SDÜ
Prof. Fahrettin Göktaş, Fırat Üniversitesi
Yrd. Doç. Dr. Vecihi Yiğit, Atatürk Üniversitesi
Yrd.Doç.Dr. Hüseyin Pehlivan, KTÜ
Yrd. Doç. Dr. Mehmet Özalp, Batman Üniversitesi
Yrd. Doç. Dr İsmail Küçük
Yrd. Doç. Dr. Kenan Çayır, Bilgi Üniversitesi
Prof. Dr. Erdoğan Pazarbaşı, Erciyes Üniversitesi
Yrd. Doç. Dr. Özcan Yıldız, Düzce Üniversitesi
Prof. Dr. Naki Tütüncü, Çukurova Üniversitesi
Doç. Dr. Şerafettin Çelik, Harran Üniversitesi
Prof. Dr. Engin Yıldırım, Sakarya Üniversitesi
Prof. Dr. Kurtuluş Özdemir Selçuk üniversitesi
Yrd. Doç. Dr. Yusuf Baltacı
Yrd. Dr. Mehmet Öcal, Erciyes Üniversitesi
Yrd. Doç. Dr. Murat Muvafık, YYÜ
Doç. Dr. Asım Balcı, Selçuk Üniversitesi
Dr. ilhan ciftci
Doç. Dr. Kamil Kayabalı, Ankara Üniversitesi
Dr. Yusuf Suiçmez Yakın, Doğu Üniversitesi
Prof. Dr. Kadir Cangızbay, Gazi Üniversitesi
Dr. Can Başkent
Prof. Dr. Bekir Batı, Ondokuz Mayıs Üniversitesi
Prof. Dr. Mustafa Keskin, Erciyes Üniversitesi
Prof. Dr. Adnan Karaismailoğlu, Kırıkkale Üniversitesi
Prof. Dr. Ömer Yüksek, Karadeniz Teknik Üniversitesi
Prof. Dr. Ahmet Turan Yüksel, Selçuk Üniversitesi
Prof. Dr. Şefaettin Severcan, Erciyes Üniversitesi
Doç. Dr. Cemalettin Erdemci, YYÜ
Prof. Dr. Reşat Öngören, İstanbul Üniversitesi
Yrd. Doç. Dr. Eyyüp Ay, Gaziantep Üniversitesi
Yrd. Doç. Dr. Hamza Al, Sakarya Üniversitesi
Doç. Dr. Ahmet Keleş, Dicle Üniversitesi
Yrd. Doç. Dr. Ahmet Doğan
Prof. Dr. Ahmet Z. Şahin
Doç. Dr. Murat Karaöz, Süleyman Demirel Üniversitesi
Doç. Dr. M. Emin Sakarya, Selçuk Üniversitesi
Prof. Dr. Musa Avcı, Ege Üniversitesi
Doç. Dr. Said Öztürk
Doç. Dr. Ahmet Pınarbaşı, Çukurova Üniversitesi
Yrd. Doç. Veli Hakkoymaz, Fatih Üniversitesi
Prof. Dr. Osman Nuri Dilek, Kocatepe Üniversitesi
Doç. Dr. Fatma Hüsniye Dilek, Kocatepe Üniversitesi
Doç. Dr. Hüseyin Bağ, Pamukkale Üniversitesi
Yrd. Doç. Dr. Mehmet Dal, Kocaeli Üniversitesi
Prof. Dr. Sami Karahan, İstanbul Ticaret Üniversitesi
Yrd. Doç. Dr. Şammas Salur, Fatih Üniversitesi
Yrd. Doç. Dr. Aysel Kıyıcı, Selçuk Üniversitesi
Yrd. Doç. Dr. Vahdettin Aydın, SDÜ
Prof. Dr. Orhan Çeker, Selçuk Üniversitesi
Yrd. Doç. Dr. Ahmet Turan Özcerit, Sakarya Üniversitesi
Doç. Dr. Selahattin İptaş, Gaziosmanpaşa Üniversitesi
Yrd. Doç. Dr. Ali Ahmetbeyoğlu, İstanbul Üniversitesi
Doç. Dr. Fuat Erdal, Adnan Menderes Universitesi
Doç. Dr. Nevin Karabela, Süleyman Demirel Üniversitesi
Doç. Dr. Halit Çalış, Selçuk Üniversitesi
Yrd. Doç. Dr. Ahmet Tevfik Ozan, Fırat Üniversitesi
Dr. Hasan Almaz, Harran Üniversitesi
Doç. Dr. İsa Telci, Gaziosmanpaşa Üniversitesi
Yrd. Doç. Dr. Ali Ahmetbeyoğlu,İstanbul Üniversitesi
Doç. Dr. Atilla Eroğlu, Atatürk Üniversitesi
Doc. Dr. Erdal Tanas Karagöl, Balıkesir Üniversitesi
Doç. Dr. Neşet Toku, Atatürk Üniversitesi
Prof. Dr. Adnan Seyrek, Fırat Üniversitesi
Prof. Dr. Meyda Yeğenoğlu, ODTÜ
Dr. Tansu Küçüköncü
Doç. Dr. Halûk Gümüşkaya, Fatih Üniversitesi
Doç. Dr. Ali Kasap, Gaziosmanpaşa Üniversitesi
Yrd. Doç. Dr. Erol Köroğlu, Boğaziçi Üniversitesi
Prof. Dr. İlhan Öztürk, Erciyes Üniversitesi
Doç. Dr. Mehmet İpçioğlu, Selçuk Üniversitesi
Prof. Dr. Halis Ölmez, Ondokuz Mayıs Üniversitesi
Prof. Dr. Jale Parla, Istanbul Bilgi Universitesi
Doç. Dr. Şükrü Selim Has, Erciyes Üniversitesi
Prof.Dr. Kazım Çarman, Selçuk Üniversitesi
Prof. Dr. Mustafa Yalçın Nutku, (E) YYÜ
Dr. Ayhan Erdoğan, Selçuk Üniversitesi
Yrd. Doç. Dr. Zeynep Orhan, Fatih Üniversitesi
Yrd. Doç. Dr. S. Ahmet Oymak, Harran Üniversitesi
Doç. Dr. Davut Kavranoğlu
Prof. Dr. Cem Tezer, ODTÜ
Dr. Yıldıray Topçu, Ondokuz Mayıs Üniversitesi
Dr. Abdullah Benli, Erciyes Üniversitesi
Doç. Dr. Neşet Toku, Atatürk Üniversitesi
Prof. Dr. İbrahim Sarmış, Selçuk Üniversitesi
Prof. Dr. Celal Tuncer, Selçuk Üniversitesi
Prof. Dr. Sebahattin Samur, Erciyes Üniversitesi
Yrd. Doç. Dr. Hamza Yaşar Ocak, Dumlupınar Üniversitesi
Doç. Dr. Atilla Eroğlu, Atatürk Üniversitesi
Prof. Dr. Metin Aydın, Düzce Tıp
Doç. Dr. Halit Çalış, Selçuk Üniversitesi
Yrd. Doç. Dr. Ahmet Tevfik Ozan, Fırat Üniversitesi
Prof. Dr. Orhan Çeker, Selçuk Üniversitesi
Dr. Tansu Küçüköncü
Mustafa Uysal, Niğde Üniversitesi
Yrd. Doç. Dr. Eyüp Nefes, Ondokuz Mayıs Üniversitesi
Yrd. Doç. Dr. Aslan Gülcü, Atatürk Üniversitesi
Doç. Dr. Emrullah Eken, Selçuk Üniversitesi
Doç. Dr. Tarık Özkul
Doç. Dr. Haluk Gümüşkaya, Fatih Üniversitesi
Doç. Dr. Hüseyin Bağ, Pamukkale Üniversitesi
Prof. Dr. Osman Nuri Dilek, Kocatepe Üniversitesi
Doç. Dr. Mehmet Şen, Akdeniz Üniversitesi
Doç. Dr. Aziz Karaoğlu, Fırat Üniversitesi
Yrd. Doç. Dr. Erbatur Çavuşoğlu, Mimar Sinan Üniversitesi
Dr. Muammer Velidedeoğlu
Doç. Dr. Gökalp Kahraman, Ege Üniversitesi
Dr. Orhan Başaran, Atatürk Üniversitesi
Doç. Dr. Ahmet Baysal, İnönü Üniversitesi
Prof. Dr. Hayati Hökelekli, Uludağ Üniversitesi
Prof. Dr. Fevzi Keleş, Atatürk Üniversitesi
Doç. Dr. Soner Durmuş, Abant İzzet Baysal Üniversitesi
Yrd. Doç. Dr. Esra Mungan, Boğazici Üniversitesi
Prof.Dr. Ahmet Faik Öner, Yüzüncü Yıl Üniversitesi
Dr. Hülya Baki
Yrd. Doç.Dr. Mustafa Yöntem, Dumlupınar Üniversitesi
Yrd. Doç. Dr. Derin Terzioglu, Boğaziçi Üniversitesi
Dr. Bahadir Uğurlu, İTÜ
Sonsayfa.com

“Rektör”dür, “Yasakçı”dır, “Yabancı”dır… “Papaz”dır…

1 Şubat 2008 Cuma 1 Yorum »

 

“Rektör”dür, “Yasakçı”dır, “Yabancı”dır… "Papaz"dır…

 

Başörtüsü yasakçısı üniversite rektörleri, laiklik kisvesi altında faşizan tavırlarını sergilemeye devam ediyorlar…

Mesela, İnönü Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Fatih Hilmioğlu zerre kadar sıkılmadan ve utanmadan diyor ki:

"Üniversitelerde başörtüsü sorunu yoktur. Öğrenciler başlarını açarak üniversite kapısından içeriye giriyorlar. Mağdur olmuyorlar…"

Oysa, cinayeti hep birlikte görmüştük…

Üniversite kapısındaki öğrencilere zor kullanarak başlarını açtırtan "28 Şubat Faşizmi" idi…

Prof. Hilmioğlu ve benzeri rektörler, işbu faşizmi meşru göstermeye çalışıyorlar…

Dahası, Hilmioğlu "TBMM’yi en büyük irade olarak görmediğini" söylüyor: Laikçi Rektör’ün en büyük sıkıntısı, "darbeci askerlere selam duramamak" olmalı!

 

* * *

İstanbul Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Mesut Parlak ise "Fiyonk mu yaptı, çenesinin altından mı bağladı diye herkesin başına adam mı dikeceğiz?" diye soruyor…

Benim çok daha parlak bir sorum var: Bugüne kadar "çene altı" veya "fiyonk" formülünü kim öneriyordu?

Doğru cevap, a) şıkkında: Asker! GATA formülünün uygulayıcısı olan Asker!

Türban sorunu çözülecek diye paniğe kapılan Prof. Parlak ve benzeri laikçiler, askerlere bu zamana kadar neden GATA’daki uygulamayı sormadılar, dersiniz?

"Çene altı" formülünü öneren türbanlı öğrenciler ya da başörtülü kadınlar değil ki!

 

* * *

"Çene altından bağlı başörtüsü, pilav üstü kuru gibi bir tanım: Cumhuriyet tarihinde böyle bir hukuk komedisi yok. Dünya bize gülecektir" diye hadiseyi makaraya almaya çalışan "Milliyet Üniversitesi Rektörü" Güneri Nicholson, bugüne kadar çeşitli vesilelerle "çene altı, fiyonk veya eşarp" uygulamalarından söz edenlerin laikçi kesime ait kimseler olduğunu kasten göz ardı ediyor…

Evet, ortada hem de seçmece bir saçmalık var ama bunun müsebbibi, "ne diyecekler" diye mütemadiyen "askerin ağzına bakan" Güneri Nicholson ve benzeri "yabancı" rektörlerdir!

Dünyanın hiçbir laik üniversitesinde türban yasağı yok; hal böyle iken, oralardakiler Türkiye’deki laikçi yasağı "komik bulmuyorlar" ama şimdi bize "çene altı çözümü"nden dolayı gülecekler, ha!

Doğrusu bizdeki faşizan yasak kelimenin tam anlamıyla "trajik"tir!

 

* * *

Geçmişte CHP Meclis Grubu’nda kürsüye çıkmışlığı bulunan muhalefetteki ODTÜ Partisi Genel Başkanı Ural Akbulut ise "Çene altı diyorlar ama çarşafla bile gelen olacak! İşi gücü bırakıp kapıda gelen geçene, seninki çeneden bağlı, seninki değil giremezsin mi diyeceğiz?" diyor…

Oysa, "askerci bir rektör" olarak pekala TSK’nın "GATA formülü"nü nasıl uyguladığına "yerinde" bir göz atabilir!

Sahi, 28 Şubat’la birlikte bütün rektörler işlerini güçlerini bırakıp "türbanlı öğrenci avına" çıkmamışlar mıydı? Onları "İkna Odaları"nda ışıksız bırakmamışlar mıydı?

 

* * *

Finali Ce Ha Pes Rektörü Deniz Baykal’la yapalım…

Zat-ı şahanelerinin, AKP iktidarının ilk yılı boyunca "üniversitelerdeki türban yasağı"na karşı olduğuna tanığım!

O günlerde "Türbanlılardan oy istiyorum" demeçleri veren Ana Muhalefet Rektörümüz şimdilerde "Türban, başörtüsü değil; yabancı üniformadır" diyerek hem kamuoyunu yanıltmaya çalışıyor…

Hem de, milletinin değerlerine yabancılaşmanın zirvesine çıkmış bulunuyor…

"Nedir bu türban? 50 yıl önce türban var mıydı? İslamiyet yeniden mi yorumlandı? Yeni peygamber mi geldi?" diyerek şarampole yuvarlanan Baykal; sadece elli yıl önce değil, nice elli yıllar önce de başörtüsünün farklı adlar altında var olduğunu bilmezmiş gibi konuşuyor…

Türbanı İhsan Doğramacı’nın telaffuz ettiğini gayet iyi bildiği halde hâlâ mugalata yapıyor, Ce Ha Pes lideri Erol Taş: Sadece başındaki örtüsüyle/tesettürüyle 85 yıl önceki Latife Hanım’ı değil; partisinin grup toplantılarında birlikte resim çektirdiği "türbanlı kadınları" da unutmuş görünüyor!

O kadınlar mı yabancı? Elbette değil!

Baykal başta olmak üzere "yasakçı rektörlerimiz"dir, "yabancı" olan!

 

Mynet Blog WordpressMU alt yapısını kullanmaktadır.