Mynet | Blog Anasayfa | Email
Favorilerime Ekle | Giriş


Kategori : 'Dünya'

Yeni bir blok ve AB yalanı

10 Mayıs 2008 Cumartesi Yorum yok »

 

Son bir haftadır Rusya’da neler olduğuna dikkat ediyor musunuz? 1999-2008 arasında petrolün 100 dolar sınırı aştığı dönemde değişen ‘Rus makro ekonomik’ göstergelerini izliyor musunuz? İran’a saldırı potansiyeli ile 200 dolar sınırına dayanacak bir petrol fiyatı ile Rusya’da ‘neler olabileceğini’ tahmin ediyor musunuz? Putin’in attığı imza ile ‘Rusya’yı küresel kan emicilere’ kapatmasına ve dün yeni devlet başkanının ‘Rusya, İsviçre olacak’ tezine dikkat ediyor musunuz?
Peki Avrupa Birliği denilen yapının ekonomik çöküşün arifesinde olduğunu ‘görebiliyor musunuz’? Sevgili dostlar, yazdıklarımın ‘hepsine’ sonuna kadar inanıyorum ve 1945-1989-2001 gibi, dünyanın yeni bir ‘eksen kaymasının’ hemen öncesinde olduğunu düşünüyorum. Düşünüyorum ama ‘kafasını kuma gömen’ ülkemde, ‘Avrupa Birliği yalanından’ başka bir şeyi tartışmak mümkün olmadığı için, bu gerçekleri kamuoyuna anlatmam çok zor.
Peki ne oluyor? Gayet basit ve net; yeni bir dünya düzeni ve yeni güç merkezleri ortaya çıkıyor. 2001’deki terör saldırısı sonrası değişen tez-antitez-sentez döngüsünde yani ‘diyalektik’ içinde senteze doğru kayıyoruz ve ‘Amerika-Ortadoğu kaynaklı İslami terör’ kurulumu yerini Amerika karşısında Rusya merkezli Rusya-Hindistan-Çin-İran döngüsüne bırakıyor…
Bu yapıya doğru kayarken son basamak ABD’nin İran saldırısı. Daha açık ifadesiyle; 1945 sonrası ortaya çıkan Amerika-Rusya diyalektiği, 1989 ile yerini ilk etapta ‘tek başına süper güç Amerika’ tezine bıraktıktan ve sonra Amerika-Ortadoğu diyalektiğine döndükten sonra başlangıç noktasına doğru yeniden evrim geçiriyor ve ortaya yeni bir süper güçler ‘kapışması’ çıkıyor. En ilginç noktada bu kapışmada Avrupa Birliği diye bir aktör yok ve asla olmayacak.
Peki Türkiye ne yapabilir ?  Yapacağımız çok açık; bu değişimi, yeni diyalektiği anlamaya çalışmak ve 1945-1960 arasında denenen, Menderes ve arkadaşlarının "idamı" ile sonuçlanan sürece doğru hamleler yapmak…
(YİĞİT BULUT / VATAN)

Erivan’da, İstanbul’da olanlar

1 Mayıs 2008 Perşembe Yorum yok »

guid = ‘2e116bb8-b0ec-44f3-b6cd-28041929a00e’;
mode = ‘0′;
furl = ‘blog.mynet.com/unalculcu’;
blograzzi();

 

24 Nisan 2008 günü Ermenistan’ın başkenti Erivan’da ne oldu?  Gazeteden al haberi…
“Ermenistan’ın başkenti Erivan’da sözde Ermeni soykırımı iddialarının 93. yıldönümünde gerçekleştirilen resmi anma töreni kapsamında tören alanına Türk bayrağı serilerek çiğnendi. Erivan’daki anıt önünde düzenlenen törende anıta kırmızı ve beyaz karanfiller bırakan kalabalık, Türkiye aleyhine slogan attı. Törene katılanlar yere serilen Türk bayrağını çiğnedi. Ermenistan’ın yeni Cumhurbaşkanı Serj Sarkisyan da eşiyle birlikte anıta çiçek bıraktı ve din adamlarıyla birlikte dua etti. Sarkisyan, 1915 olaylarının ülkesinin dış politika gündeminin ayrılmaz bir parçası olduğunu belirtti. Erivan’da önceki gün de yapılan gösterilerde Türk bayrağı yakılmıştı.”
Habere önem kazandıran bir de fotoğraf…
Yere serilen Türk bayrağının çiğnenişi… Fotoğrafları dünyaya dağıtan uluslararası yabancı iki ajans: Reuters ve AFP
Peki aynı gün İstanbul’da ne oldu?
İnsan Hakları Derneği İstanbul Şubesi’nin Bilgi Üniversite’sinde düzenlediği toplantıda yurtdışındaki Ermenilerin sözcüleri ile bazı “aydınlar” Türkiye’de, Ermenilere soykırım yapıldığını söylediler.
Tarih, Türklerin, özellikle 2000’li yıllarda “gaflet” sınırını aşan birtakım insanlardan oluştuğunu yazacak…  Adam Erivan’da Türk bayrağını yere serip çiğneyecek, bazıları da İstanbul’da Türklerin “Soykırım yaptıklarını korkmadan söylüyorum!” diyecek, Dışişleri Bakanı Ali Babacan da gagasında zeytin dalı, Erivan semalarında barış güvercini olup kanat çırpacak, süzülüp uçacak…
(HASAN PULUR / MİLLİYET)

‘İsrail’in 200 nükleer bombası varsa, bizim de 200 bin intihar eylemcimiz var’

1 Mayıs 2008 Perşembe Yorum yok »

‘İsrail’in 200 nükleer bombası varsa, bizim de 200 bin intihar eylemcimiz var’

Filistin Dışişleri Bakanı Mahmud Zahar, Gazze’deki İslam Üniversitesinde verilen bir konferansta yaptığı konuşmada, “Eğer İsrail’in 200 nükleer bombası varsa, bizim de şehit olarak ölmeye hazır 200 bin intihar eylemcimiz var” dedi.
Hamas liderlerinden Filistin Dışişleri Bakanı Mahmud Zahar, İsrail’e karşı "200 bin intihar eylemcisinin" saldırı için beklediğini söyledi.  Zahar, Gazze’deki İslam Üniversitesinde verilen bir konferansta yaptığı konuşmada, "Eğer İsrail’in 200 nükleer bombası varsa, bizim de şehit olarak ölmeye hazır 200 bin intihar eylemcimiz var" dedi.
İsrail’i kastederek, "siyonist varlığın mutabık kalması halinde, Mısır İstihbaratı Başkanı Ömer Süleyman’ın önümüzdeki hafta İsrail’e gelerek (geçici) ateşkesin başladığını ilan edebileceğini" belirten Zahar, İsrail’in ateşkesi reddetmesi halinde, "bunun karşılığını ağır ödeyeceğini" söyledi. Zahar, "Bizler kuşatma altında, hiçbir seçimi kalmamış insanlarız, ama işgale karşı kendimizi korumak için tüm kaynaklarımızı seferber ederiz" dedi.
“Sınırın açılması ön şart”
İsrail’in ateşkesi kabul edeceği, ancak bazı konularda ayak sürüyeceği tahmininde bulunan Zahar, Mısır’ın girişiminin kabulü için tüm sınır geçişlerinin açılmasının bir ön koşul olduğunu kaydetti. Zahar, Hamas’ın ateşkes koşullarını sıralarken, Filistinlilere karşı İsrail saldırılarının durmasını, Filistin topraklarındaki kuşatmanın kaldırılmasını istediklerini bildirdi.
Zahar, bir süre önce bölgeye ziyarette bulunan eski ABD Başkanı Jimmy Carter’ın güven artırıcı bir adım olarak, Hamas’ın tek taraflı ateşkes ilan etmesi yolundaki önerisini reddettiklerini vurguladı.
Kendilerinin 2003 ve 2005 yıllarında yararlı olduğu için ateşkes önerdiklerini hatırlatan Zahar, o zamanlar karşı olanların bile bu ateşkes için mutabık olduklarını, Filistinli örgütlerin bu süreyi dinlenme ve yeniden silahlanmada kullandıklarını belirtti.
Zahar, halihazırda Mısır’ın sürdürdüğü ateşkes çabalarına karşı olduklarını söyleyen Filistinli gruplardan bazılarının, geçen Kasım ayında Annapolis barış konferansına karşı Hamas’ın düzenlediği gösterilere katılmamak için Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas’tan 1,5 milyon dolar para aldıklarını belirtti.

Dualarımızda bile yer bulamayan Doğu Türkistan…

29 Nisan 2008 Salı Yorum yok »

Gözden ırak olan gönülden de ırak olur derler, ondan mı? Yanı başımızdaki Irak, Bosna, Filistin için çok gözyaşı dökmüşüzdür.

Ama Doğu Türkistan için bir marş yazıp söyleyeni duydunuz mu?

 

Ya da camilerimizde hocaların, bırakın maddi yardımları, “hadi doğu Türkistanlı kardeşlerimiz için de dua edelim” dediğini.

Veya bir protesto gösterisinde atılan sloganları da ayrıştırın.

“Filistin ve Keşmir de akan kana son” diye bağıran hançerelerde de yer bulamaz.

Keşmir de uzaktır uzak olmasına.

Fakat altı bin kilometrelik uzaklıktaki Çin esaretindeki Doğu Türkistan’la ilgili çelişkilerimiz sadece aradaki mesafe değildir.

Irkçı görünmeme konusundaki abartımızdır biraz da bizleri onlardan ayrı düşüren.

Korkup, çekiniyoruz galiba.

Müslümanları ırkçı düşünmekten alıkoymayı abartıp, mazlum Türk ise; sesimizi pek çıkartamıyoruz.

Çeçenistan ve Bosna için ayni ve nakdi yardımlar için koşturan insanımız; söz konusu Türkistan olduğunda sessizliğe bürünmekte.

Oysa mazlum nerede olursa olsun; dinine, diline, ırkına bakmadan yardım edilmeli.

Eğer biraz daha sahip çıkılmazsa, insanca bir yaşam için destek verilmezse; tarih sahnesinden silinecek Alperenlerin, Hoca Ahmet Yesevi’lerin yurdu.

Zira Çin işkencesi ile planlı bir işgal altındaki Doğu Türkistan’da nüfus kaydırması, ekolojik çevrenin bozulması ile ziraatçılık, hayvancılık gerilemekte.

Zengin zirai ürünler, nükleer denemelerden zarar görmekte; yirmi çeşit kavun yetişmez oldu.

Yirmi kiloluk karpuzlar, bir kiloya düştü.

Fakat asıl dalgalanma sosyal hayatta.

Hoten şehrinde yirmi gün önce iki bin Doğu Türkistan’lı kadın yürüyüş yaptı.

İnsanca yaşamak, din ve vicdan özgürlüğü, fikir hürriyeti için.

Baskılardan kurtulmak için yaptıkları bu yürüyüşle; onlar dünya basınının ilgisini çekmeyi umuyorlardı.

Ama bizim medyamız; Merkel’in dekoltesi, İspanya savunma bakanının hamileliği ile meşguldü.

Kimse duymadı o mazlum kadınların sesini.

Şimdi hepsi Çin hapishanelerine atıldılar.

Kadınların bu özgürlük yürüyüşü ve ardından gelen hapis, bir halk ayaklanmasına dönüşmesin diye Çin sert tedbirler aldı.

Okullar tatil edildi.

Yurtlarda kalan yatılı öğrencilerin dışarı çıkışları yasaklandı.

Doğu Türkistan bir açık hava kampına dönüştürüldü.

Kadınların yürüyüşüne neden olan olay ise daha vahim.

Çin; iş vaadi ile yüz binlerce Doğu Türkistan’lı genç kızı, üç dört yıldır, Şangay gibi iç bölgelere götürmekte.

Soykırımın ahlaksız boyutunu uygulamakta.

Bu kızları gayri ahlaki işlerde çalıştırıp, kötü yola düşürmekte.

Amaçları Müslümanların geleceğini tehdit etmek.

Bu kızlar geri döndüğünde iffetini kaybetmiş bir profili de birlikte getiriyor.

Çin çok iyi biliyor ki; bu masum genç kızlarla kimse evlenmeyecek.

Böylece genç nüfusun evlenip çocuk yapmasına engel olarak, bir milletin çoğalmasını engelleyerek, ahlaksızca soykırım yapmakta.

Zaten tek çocuk ile getirdiği yasakla, bir halkı yeterince nüfussuzluğa mahkûm etmekte.

Bir buçuk milyarlık Çin nüfusu içinde 35 milyonluk Müslüman Türkü daha fazla yok etmek için aklına ne gelirse yapmakta.

Bağımsızlık feryatlarını her seferinde çok kanlı bastırmakta zira en verimli, en zengin yeraltı kaynaklarına sahip bölge; Doğu Türkistan.

Bu bilgileri bir Almanya dönüşü uçakta birlikte yolculuk yaptığımız; “Dünya Uygur Kongresi” başkan yardımcısı Seyit Tümtürk’ ten aldım. Onlarda eşi ile birlikte kongreden dönüyorlardı. Cumaya devam edeceğim inşaAllah.

Mine Alpay Gün

‘Çağdaş’ dünya neredesin!

29 Nisan 2008 Salı Yorum yok »

‘Çağdaş’ dünya neredesin!

Soykırımcı İsrail, dünyanın gözlerine baka baka, Filistinlileri pervasızca katlediyor

‘Çağdaş’ dünya neredesin!

Bir askeri esir düşünce taş üzerinde taş bırakmayan terörist devlet İsrail, sivil Filistinlilere soykırım uyguluyor. Gazze’de bir eve füzelerle saldıran İsrail, bir anne ve dört küçük çocuğunun da aralarında bulunduğu 7 kişiyi şehit etti.
Pilotsuz uçaklar bombaladı
İsrail askerlerinin dün sabah Gazze Şeridi’nin kuzeyinde, tanklarla girdiği Beyt Hanun bölgesindeki operasyonda, pilotsuz uçaklardan atılan füzelerle vurulan bir evde anne ve 4 küçük çocuğunun da aralarında bulunduğu 7 kişi hayatını kaybetti, 13 kişi de yaralandı.
İki çocuk da ağır yaralı
Bir eve füzelerle saldıran İsrail, anne ve 4 küçük çocuğunun da aralarında bulunduğu 7 kişiyi katletti. Saldırıda 13 kişi de yaralandı.
İsrail askerlerinin sabah Gazze Şeridi’nin kuzeyinde, tanklarla girdiği Beyt Hanun bölgesindeki operasyonda, vurulan bir evde anne ve 4 küçük çocuğunun da aralarında bulunduğu 7 kişi hayatını kaybetti, 13 kişinin de yaralandığı bildirildi.
Görgü tanıklarının verdiği bilgiye göre, tanklar ve buldozerlerle desteklenen İsrail askerleri, saat 05.30 sıralarında bölgeye girdi. Tankların Beyt Hanun’un sınıra en yakın konumdaki Şeyh Said bölgesindeki apartmanların arkasında mevzilendiği sırada, apartmanların yakınındaki Muhammed Ebu Matik ailesine ait ev vuruldu.
Görgü tanıklarının bazıları, eve pilotsuz uçaklardan 2 füze atıldığını, bazıları ise tankların ateş açtığını belirtirken, ailenin kahvaltı yaptığı sırada meydana gelen bombalamada, evdeki 1, 3 ve diğer ikisi 6 yaşında 4 kardeş ile anneleri saldırıda öldü. Diğer 2 çocuğun da ağır yaralı olarak hastaneye getirildiği bildirildi.
Beyt Hanun’da, sabah tankların girdiği alanda İslami Cihad’ın Saraya El Kudüs gerillaları ile çatışmalar olduğu, İslami Cihad’ın en az bir üyesinin çatışmada öldüğü, 7’sinin de yaralı olduğu belirtildi.
Filistinli kaynaklar ölü sayısını 7 olarak verirken, bölgeden sağlıklı haber alınamaması nedeniyle ölen diğer kişinin kim olduğu konusunda henüz bilgi alınamadı.
İsrail, Batı Şeria’ya uyguladığı ablukayı kaldırdı
Öte yandan İsrail’in, Hamursuz Bayramı (Pesah) nedeniyle 10 gündür Batı Şeria’ya uyguladığı ablukayı kaldırdığı bildirildi. Ordu sözcülüğünden yapılan açıklamada, 18 Nisanda uygulanmaya başlanan ablukanın dün sabah kaldırıldığı kaydedildi. Gazze ise Hamas’ın geçen yıl haziranda denetimi ele geçirmesinden bu yana İsrail ve Mısır tarafından fiilen abluka altında tutuluyor.

Ulusal Egemenlik, bürokrasi ve demokrasi!

23 Nisan 2008 Çarşamba 1 Yorum »

Bugün Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı. Yani egemenliğin millete geçtiği günün bayramı. Bunun içindir ki “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” sözü taçlandırılıyor, Millet Meclisi’nde en görünecek bir noktaya işlenmiş durumda.

Bütün bunlar doğru da; egemenliğin millete devrinden yani 23 Nisan 1920’den bu yana 88 sene geçmiş olmasına karşılık millete ait olması gereken egemenlik parça parça elinden alınmıyor mu? Darbelerin arkasından yapılan Anayasalarla millete karşı duyulan güvensizliğin bir sonucu milletin karşısına egemenliğe ortak birtakım güçler  çıkartılmamış mı? Bir başka ifade ile bu ülkede egemenliğin sadece ve sadece millete ait olduğunu söylemek mümkün mü? Söz gelimi milletin oyları ile Meclis’e girmiş hatta iktidar olmuş partilerin geçmişte kapatılması, bugün de yine milletin yüzde 47 oyu ile iktidar olmuş bir parti hakkında kapatılma davası açılmış olmasının millet egemenliği ile izahı mümkün olabilir mi? Elbette darbelerin ardından hazırlanmış anayasalar ve yasalarda partilerin kapatılabileceğine dair hükümler vardır. Bu bakımdan açılmış olan kapatma davası Anayasa ve yasalara uygun olabilir ama millet egemenliği ile ne kadar uyuşur?

Böyle bir kapatma davasının açılmış olması millet iradesinin yanlış tecelli ettiği, ülkeye zarar verecek bir noktaya geldiği; bu yanlışın düzeltilmesi anlamına gelmez mi? Eğer millet bu ülkede CHP’ye ya da benzeri partilere oy verip iktidar yapmadığı sürece yanılmış kabul edilecekse o zaman sistemi demokrasi olarak adlandırmaya, ikide bir millete giderek oyunu istemeye gerek var mı?

Aslında bu soruları ilk defa soran biz değiliz. Hemen her gün her fırsatta sistem eleştiriliyor, tartışılıyor. Buna rağmen netice değişmiyor. Lafta egemenlik millete ait iken uygulamada bürokraside kalmaya devam ediyor. Sanıyorum bu noktada Hilmi Yavuz’un, “Türkiye’de bürokrasi ile demokrasi çarpışıyor” sözünü hatırlatmakta yarar var. Yavuz’un bu sözünü tekzip için değil ama öyle görünüyor ki ülkemizde bürokrasi ile demokrasinin çarpışması da yok. Olan bürokrasinin canı istedikçe demokrasiyi terbiye etmesi(!), kendi isteklerine uydurma hamleleridir.

Peki millet egemenliği nasıl sağlanır? Meclis’in açık olması ama her an kapatılması ihtimali olan bir ülkede millet egemenliğinin sağlanması mümkün olabilir mi? Bir diğer ifade ile milletin egemenliği seçtiği milletvekilleri marifetiyle tecelli edecekse milletin Meclis’e gönderdiği milletvekilleri bazı gerekçelerle Meclis dışına atılabiliyor ve partiler kapatılabiliyorsa, kısacası çok seslilik tek sesliliğe indirgeniyorsa o tek ses millet iradesini temsil ediyor olabilir mi? Milletin egemenliğinin sağlanacağı tek yer seçim sandığıdır. Bunun dışında milletin egemenliğini kullanması, düşüncelerini  yansıtması mümkün değilken millettin sandıkta belirlediği irade bürokrasi tarafından değiştirilebiliyorsa ortada bir terslik yok mudur?

Bu bayram gününde çocuklara bazı makamlara kısa süreli de olsa oturtmak demokrasi değildir. Çünkü, o koltuklara milletin oyları ile oturanlar bile şu ya da bu sebeple kaldırılabiliyor. Demokrasi milletin bir makama oturttuğu kişilerin ancak millet tarafından indirilebildiği rejimin adıdır. Bunun dışındaki uygulamalar ise en hafif tabiriyle eksik demokrasidir. Bir devlet düşününüz ki vatandaşını tehdit olarak görüyor ve bu anlayış ile o ülkede demokrasinin tüm kurum ve kuralları ile yerleşmesi düşünülüyor. Bu mümkün olabilir mi?

Halkın seçtiklerini sürekli kötüleyen, iteleyen buna karşılık bazı kurumları kutsayan bir anlayış ile demokrasinin bir arada barınması mümkün olmaz. Sanıyorum yıllardan beri yaşadığımız çelişkinin kaynağını da bu yanlış anlayış oluşturuyor. Dileyelim bu çelişki kısa zamanda sona ersin, ulusun egemenliği üzerinde başka güçler olmasın.

Abdülkadir Özkan

Avrupa ve Amerika’da NÜFUS PLANLAMASI..!

22 Nisan 2008 Salı Yorum yok »

- Almanya: Hükümet, doğan çocuk başına aylık 100 Euro ödüyor.
Kadınların çocuk sahibi olup, çalışabilmesi için yuvaların çoğu ücretsiz…

- İtalya: çocuk doğuran her kadına 1000 Euro,
2 ve daha fazla çocuk sahibi olan ailelere ise 5 yıl içerisinde 10 bin Euro "bonus" veriliyor.

- İspanya: çocuk sahibi olan aileler, yılda çocuk başına 1000 Euro daha az vergi ödüyor.
Hükümet, "Bir kendiniz, bir eşiniz, bir de ülkenizin geleceği için 3 çocuk yapın" sloganıyla çiftlere çocuk başına yılda 3 bin dolar ödemeyi taahhüt ediyor.

- Fransa: çocuk sahibi kadınlar 4 ay "tam maaşlı bebek izni" alabiliyor.
çocuklu ailelere ulaşım, kent ve eğitimde büyük fırsatlar sunuluyor. Hükümet ,"3 çocuk sahibi olun, otomobiliniz bedavaya gelsin" çağrısı yapıyor.

- İsveç: İsveç hükümeti, çocuk sahibi olan annelere 15 ay maaşlı izin imkânı tanıyor.

-İsrail: Çocuk yapılması için o kadar çok teşvik var ki bi madalya vermedikleri kaldı.

Elin oğlu; "Bir kendiniz, bir eşiniz, bir de ülkenizin geleceği için 3 çocuk yapın" diyerek, "3 çocuk sahibi olun, otomobiliniz bedavaya gelsin" diyerek; nüfusunu "artırmak", daha doğrusu "gençleştirmek" için adeta kıçını yırtıyor!..

DüNYAYA KAMPANYA, ABD’YE ŞAMPANYA
Hemen ifade edelim: Avrupa’yı, bir "ihtiyarlar kıtası" haline getiren olay, bir "Amerikan tuzağıdır

Avrupa’nın, ileride kendisine "rakip" olacağını düşünen Amerika, bir "Nüfus Planlaması" kampanyası başlattı ve bu kampanyanın başını da, Henry Kissinger gibi "Yahudi siyasetçiler" çekti!..

Amaç, "Avrupa’nın nüfus artış hızını düşürmek"ti!.. İsteniyordu ki; Avrupalı kadınlar, "kucaklarında bebeklerle" değil, "kucaklarında köpeklerle" dolaşsınlar!..
Uzatmayalım… Bu kampanyalar meyvesini verdi… Avrupa, "ABD tuzağı"na düştü!.. Batılı kadın, evinde "bebek" değil, "köpek" beslemeye başladı!..

Peki, "ABD kıskacındaki Avrupa"da bunlar olurken, Amerika’da durum neydi?..
Prof. Dr. Toktamış Ateş; geçenlerde kaleme aldığı bir yazıda, bu soruya şu cevabı veriyordu:
"Nüfus planlamasının en hararetli savunucusu olduğum ve kimi ABD fonlarının da bunu desteklediği 1960′lı yıllarda; ABD nüfus idaresi, ABD’nin nüfusunun 200 milyon olduğunu bilgisayarda saptayınca derhal şampanyalar açılmış ve bu ‘mutlu olay’ kutlanmıştı. Doğrusu çok şaşırmıştım. Acaba ‘bize verir talkını, kendi yutar salkımı’ durumuyla karşı karşıya mıyız demiştim."
Bu "tesbit" çok önemli!..
Düşünebiliyor musunuz;
Avrupa başta olmak üzere, bütün dünyada "nüfus planlaması" kampanyaları başlattıran ABD, kendi nüfusunun 200 milyon olduğunu görünce, bu "mutlu olay"ı, hem de "şampanyalar patlatarak" kutluyor!..
Yani;
Dünya ülkelerine "nüfus azalsın" diye "kampanya!"
ABD "nüfus artışı"na "şampanya!"

 

mailimden

Vatikan: İSLAM, dünyada 1. din!

1 Nisan 2008 Salı Yorum yok »

Vatikan: İSLAM, dünyada 1. din!
Vatikan dünyada Katolik’ten çok Müslüman olduğu ilk kez kabul etti.

Siyonist rejimin sonu geldi

1 Şubat 2008 Cuma Yorum yok »

fetihnesli ahmedinejad

İran Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinejad, ”’’siyonist rejimin sonunun geldiğini ve İsrail”in er ya da geç yok olacağını”” söyledi. Ülkenin güneyindeki Buşehr kentinde halka hitap eden Ahmedinejad, Filistin meselesi ve Gazze”deki durumu değerlendirirken, ””Bugün cani siyonist rejimi destekleyenler artık bu rejimin sonunun geldiğini bilmeli. Artık büyük güçlerin kukla oyunu bitmiştir”” diye konuştu.

””Bugün bu oyunun ipleri büyük güçlerin elinde”” diyen Ahmedinejad, sözlerini şöyle sürdürdü: ””Ancak bu oyunun son perdesi Filistin halkının ve bölge güçlerinin elinde. Bu oyun, Filistin halkının zaferi ve siyonist rejimin yok olmasıyla tamamlanacak. Siyonist rejimi destekleyenler Filistin”deki katliama ortaktır. Bunlar, yakın gelecekte yargılanıp cezalandırılacak. Size tavsiyem, artık bu rejimi desteklemekten vazgeçin. Bu rejim, (İsrail), ömrünün sonuna gelmiştir. Bu rejim, er ya da geç, yok olacak. Bölge ülkeleri ve milletleri de bu rejimin cinayetlerini hiçbir zaman unutmayacak.””

Nükleer program sürecek
Ahmedinejad, ülkesinin nükleer programına değinirken de Batılı ülkelerin yıllarca İran”ı baskı altında tuttuğunu, ancak çabalarının boşa çıktığını söyledi. ””Nükleer mesele İran”ın büyük güçlerle karşılaşmasının son cephesidir”” ifadesini kullanan Ahmedinejad, şunları kaydetti:

””Biz bugün, nükleer programda zirveye doğru gidiyoruz. Nükleer mesele, İslam devriminden sonra İran”ın en büyük ve en önemli siyasi meselesidir. Allah”ın lütfu ve halkımızın direnişiyle bu konu şu anda lehimize tamamlanmak üzere.
Buradan İran düşmanlarına sesleniyorum: Artık inat etmeyin. Bizim bütün faaliyetlerimiz Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu (UAEK) denetiminde ve kanuni çerçevede. Bu faaliyetler devam edecek. İran halkı kendi kesin hakkından iğne ucu kadar geri adım atmayacak.”” Batılı ülkelerden İran”ın önüne yeni engeller çıkarmamalarını isteyen Ahmedinejad, ””İran şu anda nükleer yakıt çarkını elde etmiş ve nükleer güce sahip olan ülkeler arasına girmiştir. İran, nükleer bir ülkedir”” dedi.
Son zamanlarda Batılı ülkelerin İran aleyhine bazı girişimlerde bulunduğunu anımsatan Ahmedinejad, Batılı ülkelerine ””eski hataları tekrarlamamaları”” tavsiyesinde bulundu ve bu ülkeleri İran”da ortak nükleer santral inşa etmeye çağırdı. Ahmedinejad, ””Eğer bu öneriyi de kabul etmezseniz, İran halkı yerel nükleer santralini kendi imkanları ve bilim adamlarıyla yapacak. O zaman gelirseniz, halkımız sizin talebinizi duvara çarpacak”” diye konuştu.

Afrika’nın asi çocuğu: KADDAFİ!

16 Aralık 2007 Pazar Yorum yok »

Afrika’nın asi çocuğu: KADDAFİ!

Gittiği yere çadırıyla renk götürüyor, Batı’ya meydan okuyor…

Afrika’nın asi çocuğu: KADDAFİ!

Lİbya Lideri Muammer Kaddafi en son 10 Aralık günü Fransa’ya yaptığı ziyaretle bir kez daha kendinden bahsettirdi. Fransa gezisinde en çok dikkati çeken Kaddafi’nin Paris’in göbeğine çadır kurması ve yerel kıyafetiyle adeta Batı’ya meydan okuması… İşte Kaddafi’nin bu kendinden emin ve “yerel” davranışı, kendini beğenmiş Fransızları çileden çıkardı. İlginçtir sosyalist Kaddafi’den en çok rahatsız olan da “sosyalist” Fransızlar! Gerekçeleri ise her zamanki gibi “insan hakları ihlali”! Oysa Libya’yı bilenler insan haklarının ne kadar ileri olduğunu görür. İnsan hakları denince siyasi bölücülüğe özgürlükten başka bir şey bilmeyenler, Libya’da 1969 Devriminden buyana insanların ne kadar mutlu ve refah içinde olduğunu görürler. Libya 12 bin 300 dolarla kişi başı milli gelir bakımından Afrika’nın en ileri ülkesi.

“Çöl Aslanı” Ömer Muhtar’ın “torunu”!
16’ncı yüzyılın ortalarında Osmanlı yönetimine giren Libya, Mustafa Kemal’in İtalyan işgaline karşı 1911’lerde koştuğu “Trablusgarp” vilayetiydi. İttihatçı İnkılâpçılar, bu toprakların elden gitmemesi için çölde canla başla savaştılar ve İtalyanları uzun süre Libya’ya çıkartmadılar. Mustafa Kemal ilk defa gerilla birlikleri kurarak düzenli orduya karşı başarı elde etti. Bizden sonra Sunusiler ve Çöl Aslanı Ömür Muhtar, İtalyan işgalcilere karşı uzun süreli direnişi başlattı ve Libya halkının boyun eğmeyeceğini gösterdi. Ömer Muhtar, Libya halkının gönlünde “Çöl Aslanı” olarak yer etti. İtalyanlar bu kahramanı idam ettiler ama Libya halkının içindeki özgürlük mücadelesini söndüremediler. Libya İkinci Dünya Savaşında da işgal altında kaldı ve İtalyan’ların büyük savaşta yenilmesi üzerine yönetim BM’ye geçti. 24 Aralık 1951 günü bağımsızlığına kavuştu. Ancak ülke batının desteklediği Krallarla yönetildi. Asi çocuk Kaddafi, 1968’lerin rüzgârıyla başkaldırdı ve genç bir Albayken 1 Eylül 1969 günü yönetimi yıktı. Ülkede Sosyalist Halk Cemahiriyesi ilan etti. Halk meclisleri kurarak bugün 6 milyonluk Libya’da kabileler halinde yaşayan halkı Cumhuriyet yönetimine katarak yaşamını değiştirdi.

Çölü yeşile döndürdü
Kaddafi yaptığı devrimlerle önce halkta özgürlük ve bağımsızlık ruhunun kuvvetlenmesini sağladı. Petrolü ve yeraltı zenginliklerini millileştirdi. Eğitim seferberliği başlattı. Çölü yeşertme projesi ise en büyük hayaliydi. Bunun için de milyar dolarları çöle gömdü. Ama meyvesini de aldı. Bugün çölün birçok yeri özel tarım alanı haleni getirildi ve ekilip biçilmeye başlandı. Batıya kafa tutmasının bedelini de ödedi. 1986 yılında ABD uçaklarının saldırısına uğradı. O meşhur çadırında üvey evlatlığını şehit verdi. Kendisi ise kıl payı kurtuldu. Buna rağmen ABD emperyalizmine boyun eğmedi. Hep dik durdu ve Libya kültürü ve tarihinden beslendi. Arap birliği için uğraştı. Başaramayınca Afrika birliği için çaba gösterdi. ABD ve Batı’nın baskısıyla Libya’ya ambargolar uygulandı. BM yaptırımları Nisan 1999’da askıya alındı ve Libya, Lockerbie olayını çözmesinin ardından Eylül 2003’te kaldırıldı. ABD 11 Eylül’den sonra Libya’ya yine baskı yaptı. Yalnız kalan Kaddafi batının hışmından kurtulmak için yeni açılımlar yaptı ve ekonomide kısmi liberalleşmeye ve yabancı yatırımlar için kolaylıklar sağladı. Batı ile arasını düzeltti. Ama bu açılımlar Libya’nın bağımsızlık ilkesinden taviz verme manasına gelmiyor. Kaddafi’nin Libya’sı Türkiye ilişkilerine hep özel önem verdi. 1974 Kıbrıs Barış Harekâtı sırasında uçaklarımıza sınırsız yakıt ve yedek parça vereceğini ilan ederek, Türk milletinin gönlünde unutulmaz bir yer edindi. Kaddafi ekonomik ilişkilerin gelişmesi için de çalıştı ve Türk müteahhitler ilk defa Libya’da milyar dolarlık projeler almaya başladı. 

Libya ekonomisi
Libya’nın 73 milyar dolarlık GSYİH var. Yıllık kalkınma hızı 6.1, 1 milyon 787 kişilik işgücü kapasitesi var. Enflasyon oranı yüzde 3.1, 1 milyon 72 bin ton petrol üretimi var. Libya’nın yıllık ihracatı 37 milyar dolar. İthalatı ise 14.47 milyar dolar. Türkiye’ye 5.4 milyar dolarlık ihracatı var. Libya ayrıca önemli bir gaz üreticisi!

Mynet Blog WordpressMU alt yapısını kullanmaktadır.