Mynet | Blog Anasayfa | Email
Favorilerime Ekle | Giriş


Kategori : 'Din'

Televizyonlarda görücü usulü evlilik

29 Nisan 2008 Salı Yorum yok »

Manzara I

Bilindiği gibi Peygamber Efendimiz sallallahü aleyhi ve selem, Hazreti Hatice’nin ticari işlerini yürütüyordu. Bu görüşmeler sayesinde her ticaretinden kârla dönen bu dürüst ve yakışıklı gence karşı bir sevgi ve saygı duymuştu ve güvendiği bir kişiyi aracı göndererek, bu gençle evlenmek istediğini bildirdi.

Evlilikleri işte böyle gerçekleşti. Yani ki, ticaret sebebiyle hanımını tanıyan ve bir hanımdan gelen evlilik teklifi üzerine izdivaç eden bir Peygamberin ümmetiyiz biz.

Efendimiz sallallahü aleyhi ve selem Hazreti Hatice’nin üzerine evlenmedi. İkinci ve diğer evlilikleri, Hazreti Hatice’nin vefatından sonradır.

Hazreti Ayşe’nin aynında zaman zaman Hatice, ah Hatice derdi. Sen ne iyi kadındın. Kıskanırlardı hanımlar bu sözü. Ne buluyordun o yaşlıda, diye söylenirlerdi.

O zaman başka bir hal gelirdi Efendimize. “Hatice başkadır, derdi, hiç kimse inanmazken bana ilk inanan o oldu. Herkesin reddettiği bir dönemde malı ve canı ile o idi bana destek olan. Çocuklarımın anası da odur, Allah bana çocuk nimetini onunla verdi.”

Manzara II

Bir adam geldi ve “filanca gün evleniyorum ey Allah’ın elçisi, dedi. Nikah törenime davet ediyorum sizi.”

- Peki, dedi Allah’ın elçisi, evleneceğin hanımı gördün mü hiç?

Adam, hayır dedi; görmedim.

Bunun üzerine: “Git, dedi adama Allah Rasulü sallallahü aleyhi ve selem, önce evleneceğin kadını gör. Belki karar değiştirirsin.”

Manzara III

Hazreti Fatıma Annemiz, Efendimiz sallallahü aleyhi ve selem’in risaletinden sonra doğmuştur. Yani, Peygamberlik verildikten sonra doğan tek (kız) çocuğudur; diğerleri Peygamberlikten önce doğmuştur.

Hazreti Fatıma annemiz gusül ayeti indikten sonra doğmuştur.

Hazreti Fatıma annemiz daha çocuk yaşta iken Müslüman olan, yani “cahiliye” dönemine inanç ve yaşantı olarak hiç bulaşmayan Hazreti Ali efendimiz ile evlen(diril)miştir.

Efendimiz sallallahü aleyhi ve selem bir gün Hz. Ali efendimizi çağırdı, mehirlik bir malın var mı, dedi. O da bir zırhı olduğunu söyledi Efendimize. Zırhını sat ve parasını getir dedi. O da denileni yaptı. Bu para senin hem mehrine hem düğün yemeğine (velime) yeter, dedi. Ve ilave etti: Seni kızım Fatıma ile nikâhlıyorum.

Diyeceksiniz ki Hz. Ali, Fatıma annemizi görmüş müydü? Evet, Efendimiz sallallahü aleyhi ve selem, Hz. Ali’nin bakımını üzerine aldığından ve evine götürdüğünden; o bazen Fatıma annemizle karşılaşırdı.

İşte Efendimizin soyu sopu bu evlilik sebebiyle sürmüştür, sürmektedir.

Ne demek bütün bunlar?

1. Ehlibeyt sadece günahtan değil, bedence, görünür görünmez pisliklerden de temizlenmiş insanlardan meydana gelir.

2. Efendimiz sallallahü aleyhi ve selem görücü usulü evlilikle evlenmiştir. Hazreti Ali ve kızı Fatıma’nın evliliği de görmeye dayalıdır.

3. Efendimiz sallallahü aleyhi ve selem, Hatice’nin üzerine evlenmemiştir; Hz. Ali’nin, Fatıma annemizin üzerine evlenmesine de izin vermemiştir. Hz. Ali’nin yaptığı ikinci evlilik Fatıma annemizin vefatından sonradır.

Biz Türklerde aileler (anne-babalar) oğullarına eş arıyor ve bu çok olağan kabul ediliyor da kızlarına gelince işin rengi değişiyor. Bu konuda nedense çekingen oluyor babalar. Bu zamana kadar şaka ile karışık “ben seni kendime gelin olarak alacağım” diyen nice baba gördüm ama “ben seni kendime damat seçtim” diyene rastlamadım. Vakıa, bizim başımızdan böyle bir olay geçmiştir, Kızın babası bir elçi bulmuş ve elçi aracığıyla niyetini bize açıklamıştır, bu yönde bazı teşebbüslerde bulunulmuştur ancak yeryüzünde her şey nasip ile değil mi? O teşebbüs akim kaldı. Ama doğrusu bu peygamberî tavır benim için önemlidir. Anne babalara bu konuda Türk törelerine değil Hazreti Peygambere uymak gerektiğini hatırlatalım.

Ve Türk medyası                 kadını keşfetti

Bir zamanlar bütün rolü sadece “seyircilik” olan, dil bilgisi terimine göre söylersek “nesne” olan Anadolu kadını artık “özne”liğe terfi etti. Peki nasıl bir öznelik bu? Kavgası, göz yaşı, kocasından, çocuklarından ayrılması, aile içi geçimsizliği, koca dayağı, istismara uğrayan kadınlığı, başından çekip alınan örtüsü, modacılar tarafından istismar edilen örtüsü ile “özne.”

Eskiden yüzüne bakılmazken şimdi stüdyolara konuk olarak çağrılıyor. Stüdyodaki şarkıcılara, programın sunucularına hayranlıklarını bildirsinler, televizyonların reyting çizgisini yükseltsinler ve reklâmlarla patronları zengin etsinler diye…

Şimdi yeni bir olayın kahramanı olarak gene ekranlarda… Kadın, görücü usulü evliliğin öznesi şimdi…

Anne babası hayata olanlar için evlilikte onların rızasını almaya önem veren dinimiz, dul ve yaşça olgunlaşanlar için bu şartı aramaz ve adayları teşebbüslerinde serbest bırakır. Bugün televizyonlarda gördüğümüz görücü usulü evlilik de bu norma uyuyor.

Bizde Modern tiyatro Tanzimat’la, dönemin en önemli yazarlarından Şinasi ve onun eseri Şair Evlenmesi ile başlar. İlköğretim kitaplarından liseye ve hatta üniversitelerdeki derslere kadar birçok yerde Şinasi’nin Şair Evlenmesi’nden söz edilir. Çünkü bu eserde “görücü usulü evlilik” ten olumsuz bir durum olarak bahsedilir. “Büyük kız” lafını aracı çöpçatan kadın “yaşça büyük” olarak anlar (özellikle), sonra da evde kalmış Sakine’yi verir Müştak Bey’e. Oysa şairimizin maksudu “boyca büyük” kızdır. Gerdek gecesinde her şey açığa çıkar. İş bilir Hikmet Bey, bir rüşvet karşılığında düğümü çözer.

Tabi burada okumuş, yazmış ve aydın olarak, şairleri hedef tahtasına koyar Şinasi. Şair olmuşsun ama hâlâ görücü usulü evleniyorsun, demeye getirir.

1860’tan bu yana belki binlerce defa oynamıştır bu piyes. Okul sıralarından geçenler mutlaka adını duymuş, metinden birkaç sayfa da okumuştur. Gene öyleyken memleket Müştak Bey’ler, Habbe Kadınlar ülkesi. Neden acaba?

Modernizm bütün organlarıyla geleneğe savaş açmışken hem de? Ağzını her açan görücü usulü evliliği sanki İslam emrediyormuş gibi faturayı dinimize keserken? Medya, flörtü çağdaşlaşmanın bir farzı gibi gösterirken? İşadamı mı yoksa medya patronu mu tam kestirilemeyen adamların gazetelerinde AKP’nin bazı milletvekili ve bakanlarının görücü usulü yaptıkları evlilik dillere dolanırken, sahip oldukları televizyonlarında naklen çöpçatanlık yapmanın ne hikmeti olabilir acaba? Hem bir kanalda bile değil, iki kanalda birden. Yarın bir gün diğerleri de başlayacaktır.

Gündüz saatlerini kadınların boşanmalarına, ağlamalarına, aldatmalara, aile içi kavgaya ayıranlar acaba ne kadar çözüldüğümüzü gözümüze ve Avrupa’nın gözüne sokmak mı istiyor? Eğer bu tür evliliği tasvip ediyorlarsa, programlarda görev yapan sunucular, yapımcılar acaba kendileri veya yakınları da görücü usulü evlenirler mi? Onlar nasıl evlenmiş?

Görünüşte hayır işliyormuş gibi olan bu televizyonların işlerinden; sicili epeyce kabarık olan televizyonlardan, evlilik adayı olarak çıkan kadın ve erkeklerden şüpheleniyorum açıkçası. 

Not: Bursa’dan ileti gönderen İbrahim Güleç kardeşimiz 22.04. 2008 tarihinde yayımlanan naat ve münacat’ta “Tanrı” kelimesini niçin kullandığımı soruyor. Bizi takip eden ve bu konuyu sorun edinen diğer kardeşlerimiz için şu açıklama sanırım yerinde olur: Bu kelimeyi öncelikle Yunus Emre ve Süleyman Çelebi Hz.leri, sonra da Sezai Karakoç kullandığı için kullanmakta bir beis görmedim. Tercih etmemin sebebi de kelimenin “sesi”dir. Edebi bir metinde kelimenin sadece anlamına bakılmaz, ses ve ahenk olarak katkısına da bakılır. Kelime bundan dolayı tercih edilmiştir.

Kamil YEŞİL

Sabataycı Medya Din Düşmanlığını Bırakmalıdır!..

29 Nisan 2008 Salı Yorum yok »

SABATAYCI ve “Benzetilmiş” medyanın İslâm aleyhindeki saldırgan, hakaretâmiz, fitne ve fesat çıkartıcı, yalan dolan, iftira yayınları mutlaka önlenmelidir.

Bu adamların işi gücü yok mu ki, her gün İslâm ve Müslümanlar ile uğraşıp duruyorlar?

Yolcu vapurunda bir vatandaş namaz kılar, yaygarayı basarlar… Namaz kılmak suç mudur?

Bir okulun alt katında küçük bir odada birkaç öğrenci ibadet eder. Bunlar yine yaygara kopartır…

Pikniğe giden tesettürlü kadınlar, bahçedeki küçük mescide sığmazlar, birkaç tanesi dışarıda kılar. Bizim Sabataycı medyada bir feryat, bir figan…

Hıristiyan bir futbolcu sahada maç başlamadan önce istavroz çıkartır, buna sinir olmazlar; Müslüman bir sporcu bir kenarda iki rekat namaz kılsa yeri göğü inletirler.

Bir Müslüman dinî nikâh yaptırır, gerici olur; bir Sabataycı “Sazan” Efendiye nikah kıydırırsa, bundan hiç bahs etmezler.

Din düşmanlığında o kadar ileri gidiyorlar ki, korkudan ve baskıdan başını örtemeyen bir hanım peruk takıyor, ona da karşı çıkıyorlar.

Laiklik elden gidiyor… Yalan…

Cumhuriyet tehlikede… Kuyruklu yalan…

Tesettür köleliktir… Hezeyan…

İslâm, Müslüman, din ve iman düşmanlığı bunları ruh ve akıl hastası yapmıştır. Senede 365 gün dine saldırırlar.

Okullarda namaz kılınmasını ele alalım:

Devlet bütün okullara resmî ve mecburî din dersi koymamış mıdır? Bu derslerde abdest, namaz, dua etmek öğretilmemekte midir?.. O halde birkaç öğrenci bodrum katında küçük bir odada namaz kılsa ne olur? Laikliğe aykırı mı olur? Böyle diyen deli değil, zır deli değil, hınzır delidir. Bu adamlar ve kadınlar Büyük Britanya’daki kolejlerde, 1944’ten beri, sabah derslere başlanmadan önce okulun kilisesinde ibadet yapıldığını, buna katılmanın mecburî olduğunu, katılmak istemeyenlerin velilerinden kağıt getirmeleri gerektiğini bilmiyor mu?

Benim elimden gelse, her liseye kocaman bir mescid yaptırırım. Düzen laik olduğu için kimseyi namaza zorlamam, kendi iradesiyle kılmak isteyenlere kolaylık gösteririm. Laiklik bu demektir.

Namaz kılan öğrencilerin laikliğe aykırı hareket ettiklerini iddia etmek, laiklik değil, laikçiliktir, jakobenliktir, demokrasi ve insan hakları düşmanlığıdır.

Bizim Sabataycı medya, okul kapısına kadar başları örtülü olarak gelen, orada baskılar yüzünden başlarını açıp giren Müslüman kızlara da verip veriştiriyor. Ne büyük tahammülsüzlük… Eskişehir’de bir üniversiteli kız fuhuş yaparken yakalandığı zaman böyle tepki göstermemişlerdi.

Merhum cennetmekân Sultan Abdülhamid-i Sânî Han zamanında bütün liselerde namaz kılmak mecburiydi. Ülkemizin medar-ı iftiharı Galatasaray sultanîsinin (Konferans salonunun altında) büyük bir mescidi vardı, benim zamanımda depo idi; okul talebeleri orada günde dört vakit, resmî imamın arkasında namaz kılarmış. Cemaate katılmak mecburî imiş… İslâm okulu dediğin böyle olmalı.

Laik Fransa’da Katolik kilisesinin liseleri var, bunlara “Hür Okullar” deniliyor. Laik devlet, bu okullara bütçesinden resmen yardım yapıyor…

Türkiye’de de Müslümanların İslâm okulları açmalarına izin verilmelidir. Fransız papazlarının İstanbul’da Saint Joseph, Saint Michel, Notre Dame de Sion liseleri var. Bu üç isim de kutsal isimlerdir, dinî isimlerdir. Papazlar, misyonerler, laik Fransa böyle okullar açabiliyor da, Müslümanlar kendi vatanlarında niçin açamasınlar? Bizde de Mevlana, Hacı Bayram, Gümüşhanevî Ahmed Ziyaüddin, Halid-i Bağdadî, Şaban-ı Veli, Emir Sultan ve benzeri liseler açılabilmelidir. Büyük Britanya liselerinde derslerden önce nasıl kilisede ibadet edilebiliyorsa, bizim Müslüman okullarında da günlük namazlar kılınabilmelidir.

Medeniyet, insan hakları, demokrasi ve laiklik (evet laiklik) böyle yapılmasını gerektirir.

Namaz kılanları kötülemek laiklik değil, dinsizliktir. Başını örtenleri aşağılamak terbiyesizliktir.

Bu milletin tertemiz kadın ve kızlarını, çarşaf giyiyorlar diye horlamak edepsizliktir.

Müslüman, kendi vatanında elbette namaz için, din için, tesettür için çalışacaktır.

Dindarların kendi ahlakları vardır, dinsizlerin de kendi ahlakları… Biz İslâm ahlakının kurallarını ve ilkelerini hakim kılmaya uğraşacağız. Onlar da kendi bozuk ahlaklarını. Bizi kösteklemeye asla hakları yoktur.

Bu ülkede din ve inanç hürriyetine karşı çıkmak, namaz kılanları ve kapananları tahkir etmek insan haklarına ve demokrasiye aykırı diktatörce bir tutumdur. Böyle yapan Sabataycıları uyarıyoruz. Müslüman Türkiye’de agresif din düşmanlığı yapmak toplumsal barışı ve millî uzlaşmayı dinamitlemek demektir.

Batı Batı diyorlar… O halde Batıdaki uygulamaya iyi baksınlar. Orada geniş bir din hürriyeti var. Orada Müslüman kızlar üniversitelerde başları örtülü olarak okuyabiliyor… Danimarka parlamentosuna başörtülü bir hanım milletvekili seçilmiştir. Komşumuz Yunanistan’da bile, Batı Trakyalı bir Müslüman kız, başörtülü olarak hukuk fakültesini bitirmiş ve şu anda başörtülü olarak avukatlık yapmaktadır.

Türkiye’de gerçek demokrasinin, insan haklarının, gerçek laikliğin, millî barış ve uzlaşmanın önündeki en büyük engel bir kısım Sabataycıların (hepsini kasd etmiyorum, herkes üzerine almasın) azgın din düşmanlığıdır.

Şayet yürekten Batı medeniyeti ve sistemi taraftarı iseler, Batıya baksınlar, utansınlar, kendilerine çeki düzen versinler. Yetti artık!

Tasavvuf ve Tarikatlar Serbest Olmalıdır

DEMOKRATİK ve laik bir rejimde vatandaşları inançlarından, düşüncelerinden, görüşlerinden, tenkitlerinden, farklılıklarından dolayı suçlamak, cezalandırmak, onlara baskı yapmak, onları tehdit etmek, onları sindirmek en büyük zulümdür.

Hakaret etmemek, şiddeti somut bir şekilde davet etmemek, âdil kanunları açık ve seçik şekilde çiğnememek şartıyla bütün dinî faaliyetler, ibadetler, ayinler, zikirler, dinî eğitim, dinî teşkilatlanma tamamen hür ve serbest olmalıdır.

1930’lu yıllarda Mason locaları kapatılmıştı. 40’lı yıllarda tekrar açıldı… İslâm tarikatları ise hâlâ kapalıdır. Bu “hâlâ” kapalı tutma, yasaklama keyfiyeti bir zulümdür.

Demokrat, hukukun üstünlüğü ilkesine bağlı, insan haklarına saygılı ülkelerin hukukçularına sorsunlar, “Tasavvuf tarikatlarının kapalı ve yasak olması demokrasiye, hukuka, insan haklarına uygun mudur?” Bir tek, “Uygundur” cevabı alamazlar.

Mevlevîlik tarikatının hâlâ kapalı ve yasak olması Türkiye için ne büyük bir kayıptır… Dünyanın aradığı sulh, kardeşlik, uzlaşma, hoşgörü zihniyeti bu tarikatta vardır ve bizim sistemimiz onu hâlâ kapalı tutuyor.

Tarikatlar açılırsa din sömürüsü yapılabilirmiş… Ne boş bir bahanedir bu. Sanki şu anda din ve mukaddesat sömürüsü yapılmıyor mu? Böyle diyenler, kendileri Atatürk sömürüsü yapmıyor mu?

Din sömürüsünün, mukaddesat bezirganlığının en güçlü ve şifa verici ilacı tasavvuftur, tarikatlardır.

Toplumumuzu saran genel kokuşmanın tedavisi için tarikatlara, tasavvufa son derece muhtacız.

Gerçek mutasavvıf, gerçek derviş, gerçek tarikatlı (tarikatçı demedim…) asla yalan söylemez, asla gıybet etmez, asla haram yemez, asla fitne ve fesat çıkartmaz, asla emanetlere hıyanet etmez.

Türkiye’nin fütüvvet ahlakına ihtiyacı vardır. Bu da tarikatların hizmet ve faaliyetleri ile olur.

Bugünkü ahlaksızlığın, faziletsizliğin, kokuşmanın, kirliliğin, şekavetin, hırsızlığın, rezilliğin ana sebebi; toplumdaki tasavvuf kontrolünün zayıflamış olmasıdır.

Gerçek tasavvuf, gerçek tarikatlar, gerçek şeyhler ve dervişler olsa toplum düzelmeye başlar, kötülükler azalır, salah aydınlıkları ortalığı nurlandırır.

İslâm tasavvufu, tarikatlar üzerindeki yasaklar, baskılar, tabular Kıyamet’e kadar devam eder mi?

Edemez. Ya bu gayr-i âdil yasaklar kalkacak, yahut Türkiye batacaktır.

 

Mehmed Şevket EYGİ

Kralın mesajına azınlık tepkisi

27 Nisan 2008 Pazar 1 Yorum »

 

Geçtiğimiz günlerde iyi niyetli bir mesaja gösterilen akıl almaz tepkilerle karşılaştık. Türk futbolunun şimdiden efsane olmuş ismi Hakan Şükür’ün, derbi maçı öncesi taraftarlara ‘Stada güllerle gelin, Peygamber Efendimiz’e (sav.) yakışacak şekilde davranın’ diye seslenmesi ne idüğü belirsiz kesimi çileden çıkardı. Bu son derece insanca ve ayrıca Müslümanca tavsiyenin altında buzağı arayan, mesajı siyasileştiren ve Kral’ı ‘tarikatın futbol şube sorumlusu’ konumuna getiren tepkilerle, yorumlarla karşılaştık. Kimi köşe yazarları Hakan Şükür’ü gericilikle suçlarken, kimi de sorumsuzlukla, ateşe körükle gitmekle itham etti. Hatta rejim tehlikesi paranoyasıyla yatıp kalkanlar, sözümona bir gün rejim yıkılırsa bunda Hakan Şükür’ün da payı olacağını söyledi.

 

Herhangi bir Hıristiyan ülkede bir futbolcunun benzer bir söz söylemesi fairplay olarak adlandırılıp takdirle karşılanacağı halde, bu mesaj Müslüman Türkiye’deki iktidar kavgasının azınlık tarafını oluşturanlarca infiale sebep oldu. Egemenlik bayramımızın kendilerine has bir olgu gibi algılanmasına çalışan azınlık, Kutlu Doğum Haftası’nın 23 Nisan’la aynı günlere denk gelmesini, laikliğe düşen bir gölge gibi algıladı ve tabiri maruz görün ‘çemkirme’ye fırsat buldu. Türk halkının muhafazakâr kimliğini yıllardır kabul edemeyen ve son yıllarda mutsuz yaşayan azınlık, ne yapacağını, ne söyleyeceğini gerçekten şaşırmış durumda.

Örneğin Fatih Altaylı ve Adnan Öztürk’ün ‘yakışmadı’ diyerek tepki göstermesi inanılmayacak bir şey. Yakışmayan nedir? Kainatın Efendisi’nin bir şekilde, bir yerde, herhangi biri tarafından, herhangi bir organizasyona katılacak insanlara örnek olarak gösterilmesi mi yakışmayan harekettir!? Sahaya atılmak üzere pet şişe ve bozuk paralar yerine güllerle gelin demek mi yakışmayan şey?

Milliyet gazetesinden Ercan Güven’in ‘Hatim mi indireceğiz’ başlıklı yazısı da ibretlik. Hakan Şükür’ü rejimi yıkma planının bir piyonu olarak gören ‘sayın yazar’, “…futboldan kazandığı “dokunulmazlığı” cemaatinin kullanımına açmıştır… Ne yapacağız derbide şimdi; Hatim mi indireceğiz?..” gibi sözlerle, azınlığın tahammülsüzlüğünü komik bir şekilde resmediyor. Ercan Güven toplumun kimliğinden duyduğu rahatsızlığı her satırında belli ettiği yazısında, “Futbolda ‘fenomen’ olmasa Hakan Şükür’ü kim takar? Her camide, her tekkede Hakan Şükür gibi binlercesi var,” şeklindeki sözleri de bakış açısının acınırlığını kanıtlıyor. Yaptığı iş dolayısıyla sözü dinlenmeye layık bulunan bir şahsın elinden statüsünü alırsanız tabii ki kimse dinlemez onu. Öyleyse bu mantığı şöyle açabiliriz: Mevlana evliya ve şair olmasa, kim takar ‘Ne olursan ol, gel’ sözünü; Shakespeare deha olmasa kim dinler söylediklerini. Ercan Güven, kahvede bile dinlenecek kadar mantıklı olmayan düşüncelerini Milliyet’te yazmasaydı onu kim takardı. Dahası, kendisinden çok daha tecrübeli pek çok spor yazarı varken, TSYD’den ödülleri Milliyet gazetesinde yazmasaydı ona verirler miydi? Bir söz söylerken ölçüp biçip söylemek, sinirlere hâkim olmak ve tabii ki bu arada sindirmeyi öğrenmiş olmak gerekir.

Kim nerde, ne sebeple olursa olsun İslami, dolayısıyla da insani bir mesaj verse, dinin simgeleştirildiği paranoyasını öne sürerek sinir küpüne binenler gerçek mürtecilik örneği gösteriyorlar.

Hakan Şükür o kadar kötü bir şey yapmış ki, hakkında soruşturma açılması bile isteniyor. Bakın şu işe!

Sözde ‘dini spora alet eden’ bu mesajın, herkesin kulak vereceği biri tarafından söylenmesi mi azınlığı çileden çıkardı? Tribünlerde “esrar da içeriz, şarap da..” gibi son derece yanlış tezahüratlar yapılırken, bu duyarlı gazetecilerimiz neredeydi? Madem futbol ‘temiz’ tutulmaya çalışılıyor, insani ve dini bir mesaj, kötü tezahüratlardan daha mı tehlikeli? Kasıt dine mi?

Verdiği mesajın bazı kendini bilmezler tarafından kinle yorumlanmasına cevap veren ve ‘Yanlış bir şey söylemediğini’ tekrarlayan Hakan Şükür’ü, kimsenin cesaret edemeyeceği tavrından dolayı kutluyorum. Türk futbolunda centilmenliğin simgesi durumunda olan ve Kral ünvanını hem işini yapış hem de takındığı tavır bakımından hak eden Hakan Şükür’e destek veren Sivasspor Teknik Yönetmeni Bülent Uygun’u da tebrik ediyorum. Ne olursa olsun kervan daima yürür…

Emre Miyasoğlu

Müftülüğün Vâizeler Korosu Erkeklere Konser Vermiş!

20 Nisan 2008 Pazar Yorum yok »

ZAMAN gazetesinde (internet, 18 Nisan 2008) okudum. Başlık şu: “Vâizelerden Kutlu Doğum Konseri”. Tafsilatı:

- İstanbul Müftülüğü Türk Tasavvuf Musikisi Kadınlar Korosu, Kutlu Doğum Haftası münasebetiyle özel bir konser vermiş. Koro elli kişilikmiş.

- Peygamber sevgisini ilahî ve kasidelerle anlatan kadın korosu izleyenler tarafından büyük ilgi görmüş.

- Konserde duygulu anlar yaşayan İstanbul Müftüsü Mustafa Çağrıcı, başörtülü bayanların konser vermesinin medya tarafından eleştirilmesinin çok yanlış olduğunu söylemiş.

- Çağrıcı, “Dininin buyruğu olarak giyinmiş başörtülü kadınların konser verdikleri için eleştirilmeleri çok büyük haksızlık…” diye konuşmuş.

- Müftülük kadınlar korosu, sınavla alınmış ve özel olarak yetiştirilmiş 50 vaize ve Kur’an öğreticisi kadından oluşuyormuş.

- Müftü Mustafa Çağrıcı, din ile sanatın ikiz kardeş gibi kabul edilmesi gerektiğini beyan etmiş.

- İstanbul’un ilk ve tek bayan müftü yardımcısı Kadriye Erdemli, müziğin İslâm’ın her alanında var olduğunu belirtmiş,

- Kadriye Erdemli, “Ezan zaten kendi başına müzikli bir tebliğdir” demiş.

- Kadriye hanımdan başka bir inci: “Yıllar boyu İslâm, müzikle gönüllere kazınmıştır.”

Yukarıda anlattığım hadiseyi Kitabullaha, Resulün sünnetine, fıkha, şeriata bağlı bir Ehl-i Sünnet Müslümanı olarak protesto ediyorum.

1. Başları örtülü de olsa vaizelerin ve kadın Kur’an öğretmenlerinin erkeklere konser vermeleri dinimiz tarafından yasaklanmış ve haram kılınmıştır.

2. İstanbul Müftülüğü 1400 yıllık İslâm tarihinde görülmemiş böyle bir bid’ate imza attığı için büyük bir günahı irtikab etmiş, korkunç bir “dinde yenilik ve dinde reform” kapısını açmıştır.

3. Bu yapılan Kur’an’a, Sünnete, icma-i ümmete, Şeriata, fıkha, ahlâk-ı islâmiyeye, tasavvufa aykırıdır.

4. Yakın tarihlerde, rakı içip demlenen bir Dede, kadın ve erkek semazenleri birlikte döndürmüştü.

5. Zaman gazetesini, bu haberi övücü bir üslupla verdiği için kınıyorum. Böyle bir şey dine uymaz.

6. Ankara Diyanet İşleri Başkanlığı bu bid’ati derhal önlemeli, erkeklere konser veren vaizeler ve Kur’an öğretmeni kadınlar korosunu dağıtmalıdır.

7. Böyle bir koro sadece ve sadece kadınlara konser verebilir mi? Bu husus ehliyetli, liyakatli, icazetli, takvalı bir müftüler heyeti tarafından karara bağlanmalıdır.

8. Bu hususu resimleriyle birlikte, İslâm dünyasının 25 ifta makamına (fetva veren ulemasına ve ulema heyetlerine) bildirerek fetva isteyeceğim.

9. “Ezan zaten kendi başına müzikli bir tebliğdir” sözü çok tartışılacak bir fikirdir. Ezan elbette güzel sesle ve nağmeli olarak okunacaktır ama o asla bildiğimiz müzik değildir.

10. Din ile sanatın ikiz kardeş gibi oldukları iddiası bir müftüye yakışmaz. Din asıldır, sanat ona yardımcıdır. Bu ikiz kardeşliği kim çıkarttı? 1400 yıllık İslâm tarihinde böyle bir söz edilmiş midir?

11. İstanbul Müftülüğü hayırlı bir dinî hizmet yapmak istiyorsa, şehirdeki üç bin camiden günde beş kez güzel ezanlar okunması için çalışsın, ezan kursları açsın, müezzinlere ders verdirsin. Yine namazlarda kıraatin düzgün olması için çalışsın.

Din iman, şeriat elden gidiyor… Ülkede korkunç bir irtidat cereyanı var. Yüce dinimize her taraftan saldırılıyor. Fısk, fücur, bid’at, nifak, fitne, fesat, küfür, şirk almış yürümüş… Bunlarla gereği gibi mücadele edilmiyor. Onun yerine vaize ve Kur’an kursu kadın hocalarına müzik eşliğinde ilahî okutuluyor. Hem de erkeklere…

Sanırım bu hareket de dinlerarası diyalog ideolojisinin zehirli meyvelerindendir.

Sevgili Peygamberimizin (salat ve selam olsun O’na) ruhaniyeti böyle şeylerden hoşnud olmaz.

Dindar Sünnî Müslümanlar böyle dehşetli bid’at ve günahları protesto etmezler, üzerlerine vacip olan emr-i maruf ve nehy-i münker farizasını yerine getirmezlerse tokatlara hazır olsunlar

Mehmet Şevket Eygi

İslamı Protestanlaştırma çalışmaları, Dinlerarası Diyalog Safsatası:Vaizelerden, Kutlu Doğum konseri

20 Nisan 2008 Pazar Yorum yok »

İstanbul Müftülüğü Türk Tasavvuf Musikisi Kadınlar Korosu, Kutlu Doğum Haftası’na özel konser verdi. Peygamber sevgisini ilahi ve kasidelerle anlatan 50 kişilik kadın korosu, izleyenler tarafından büyük ilgi gördü.


>

Konserde duygulu anlar yaşayan İstanbul Müftüsü Mustafa Çağrıcı, başörtülü bayanların konser vermesinin medya tarafından eleştirilmesinin çok yanlış olduğunu söyledi. Farklı kesimlerdeki insanların birbirine tahammül göstermeyi öğrenmesi gerektiğini belirten Çağrıcı, "Dininin buyruğu olarak giyinmiş başörtülü kadınların konser verdikleri için eleştirilmeleri çok büyük bir haksızlık." diye konuştu.

Sınavla alınarak özel olarak yetiştirilen 50 vaize ve Kur’an öğreticisi kadın, Cemal Reşit Rey Konser Salonu’nda gerçekleştirilen konserde seslendirdikleri ilahi ve kasidelerle büyük ilgi gördü. Personeline destek vermek için etkinliğe katılan Mustafa Çağrıcı, din ile sanatın ikiz kardeş gibi kabul edilmesi gerektiğini aktardı. Çağrıcı, "Sanat, dini hayatı incelterek güzelleştirirken; din de sanatı besleyip güzelleştiriyor. Sanatsız bir dindarlık incelikten uzak ve katı oluyor." ifadelerini kullandı. Gerçekleştirilen organizasyonla dini sanatla bütünleştirmeyi amaçladıklarını bildiren Çağrıcı, vaize ve Kur’an öğreticilerinin konser için büyük bir emek verdiklerini ifade etti. İstanbul’un ilk ve tek bayan müftü yardımcısı Kadriye Erdemli ise organizasyonun büyük bir emeğin sonucu olduğunu söylüyor. Allah ve Peygamber sevgisini anlatmak gibi öncelikli bir görevleri olduğunu vurgulayan Erdemli, müziğin İslam’ın her alanında var olduğunu belirtiyor. Müftü yardımcısı, sözlerini şöyle sürdürüyor: "Ezan zaten kendi başına müzikli bir tebliğdir. Kaside geleneği Peygamber döneminden beri vardır. Yıllar boyu İslam, müzikle gönüllere kazınmıştır. Yine güzel sanatların değişik dalları hat ve tezhip de İslam’ın güzelliklerinin anlatıldığı kurumlardır. Tarihin her döneminde gönül perdelerine müzikle daha kolay dokunulabilmiştir." Türk Tasavvuf Musikisi Kadınlar Korosu’nun 3 yıldır çalıştığını anlatan Erdemli, kadın din görevlilerinin büyük emek gösterdiğini aktarıyor.

Zaman

Papa’nın Kan Kırmızı Ayakkabıları - Serdar Akinan

20 Nisan 2008 Pazar Yorum yok »

 

Fethullah vs Papa

Papa 16. Benedict’in 2 kedisi var. Adları Chico ve Joseph. Birini Roma sokaklarında bulmuş.

Papa’nın bir de köpeği var. Adı Igor. Fakat maalesef hayvanlarıyla birlikte değil…

Zira, Vatikan’da hayvanlara izin yok.

Papa’nın en savdiği yemek Bavaria usulü patatesli ravioli. Portakal aromalı Fanta’ya da bayılıyor.

Üç kardeşler. Babası polis memuruydu.

Papa araba kullanmayı bilmiyor ama uçak kullanabiliyor.

Mesela yazları Papalığa ait Lazio’daki Gandolfo şatosuna kendi kullandığı helikopterle gitmeyi tercih ediyor.

Papa piyano çalmasını biliyor.

En sevdiği parça Mozart’ın klarnet konçertosu…

Geçen yıl Esquire dergisinin dünyanın en iyi giyinen erkekleri listesine girdi.

Neden mi?

Rahmetli Papa 2. John Paul’ün tercih ettiği kestane rengi ayakkabılar yerine kar beyazı elbisesinin altına giydiği kan kırmızısı ayakkabıları yüzünden…

İddia o ki Prada’mış…

Serengeti veya Gucci marka güneş gözlüklerinden hiç bahsetmiyoruz…

Tüm bunlar, bugünlerde Amerika’ya “tarihi” bir ziyaret düzenleyen Papa için Amerikan basınında yazılıp çizilenler.

Papa önceki gün, Beyaz Saray’da 81. yaşını kutladı.

Beyaz Saray tarihinde ilk kez 13.500 kişi bahçeye alındı.

Papa’nın yaptığı konuşmaya baktım.

Amerikan özgürlük anlayışını son derece çarpıcı ve gerçekten etkileyici bir övgü ile adeta kutsadı.

“Amerika’nın hangi şehrine giderseniz orada özgürlük adına hayatlarını verenlerin heykelleri ile karşılaşırsınız. Özgürlük sadece bir hediye değildir. O aynı zamanda kişisel bir sorumluluktur.”

Amerikanın “özgürleştirme” anlayışına dair tek bir kelime yok.

Irak’ta bir milyon Müslüman “özgürleştirme” adına kadın, çoluk çocuk demeden katledildi. Hâlâ katlediliyor.

Bir ülkenin ırzına geçti bu adamlar.

Sen, Amerikan başkentindesin ve o eli kanlı katillerle oturuyorsun.

Tüm dünya ağzından çıkacak iki kelimeye bakıyor.

Katolikler için Allah’ın dünyadaki en üst düzey temsilcisisin; ahlakın, adaletin, barışın, huzurun, kardeşliğin ve eşitliğin timsalisin…

Ağzından çıkan laf ne?

“God Bless America…”

Tanrı Amerika’yı kutsasın…!

Kutsasın… Kutsasın da Müslümanları ne yapsın?

Gebersinler.

Dönüp bakıyorum kudretli Amerikan medyasına… Ulan biriniz çıkın da Papa hazretlerini iki satır eleştirin.

Batı’nın körelen vicdanına rahatsız edici; hatırlatıcı bir soru sorun…

Yayınladıkları ne?

Beyaz Saray’dan mahcup bir açıklama, “Papa Hazretleri Oval Ofis’teki baş başa görüşmede Başkan Bush’a Irak savaşına karşı olduğunu ifade etmiştir. Ayrıca İsrail-Filistin meselesi de konuşulmuştur.”

Amerika’nın manşetinde ne var?

Papa’nın bembeyaz elbisesinin altındaki kırmızı ayakkabıları…

Temizliğin, saflığın, iyiliğin sembolü karbeyazı lekesiz bir elbise…

Altında kan kırmızısı ayakkabılar…

Yakışmış…

Akşam

‘Hayat tarzımıza saldırıyorlar’

15 Nisan 2008 Salı Yorum yok »

‘Hayat tarzımıza saldırıyorlar’

 

Türkiye’deki ulusalcı kesim güya Bush düşmanı ve Amerikan karşıtı. Gerçekte öyle mi? Hayır. Hayat tarzları ve en azından dine olmasa bile İslâma bakışları aynı. Kimse bunun aksini iddia edemez. Bush 11 Eylül vak’asından hemen sonra göstermiş olduğu ilk reflekste ‘Onlar bizim hayat tarzımıza saldırıyorlar’ demişti. İlk intiba ve ilk refleks önemlidir zira şuur altını ortaya döker. Bu bakımdan daha sonra Bush ve ahbabları te’vil etseler de kullandıkları Yeni Haçlı Seferi zihinlerde yer etmiş ve bu algıyı perçinlemişti…
Hayat tarzları masun kalsın, ama onlar kendi hayat tarzlarını tekilci pradigma gereği herkese dayatmak istiyorlar. Gerektiğinde İslâmı dışlıyorlar gerektiğinde de başörtüsü yasağını İslâmîleştirerek guya İslâmı da kanatları altına alıyorlar! Düpedüz hazımsızlık.
Emre Aköz de ‘İrticaî yaşam biçimi’ başlıklı yazısında aynen Türköne’nin tesbitlerine katılıyor: "Merak ediyorum. ‘Yaşam biçimimize müdahale edecekler’ diyenler, malûm ‘kapatma iddianamesine’ göz atma fırsatı buldular mı acaba? Orada ‘laikliğin’ bir ‘yaşam biçimi’ olduğu iddia ediliyor. Bunu okuduğumda şaşırdım kaldım! Çünkü ‘laik yaşam biçiminin’ nasıl bir şey (ne menem!) olduğunu bilmiyorum. Acaba laik yaşam biçimini anlatan bir kılavuz, bir el kitabı, bir prospektüs bulunur mu ?…"
(MUSTAFA ÖZCAN / YENİ ASYA)

Tongüç: Yanlış uygulamaların önünü açar

10 Nisan 2008 Perşembe 1 Yorum »

Yanlış uygulamaların önünü açar

Tongüç: Yanlış uygulamaların önünü açar

AGD Genel Başkanı İlyas Tongüç, Müftülüğün önder ve örnek olma konumunda olduğu için bu tür faaliyetlerde hassas olması gerektiğini dile getirerek, “Hele konu Peygamber Efendimiz ise, bir değil bin kez düşünerek hareket etmek gerekir. Ama davul ve zurnanın, kutlanılan mana ile çok fazla uyuştuğunu düşünmüyorum” dedi.
AGD Genel Başkanı İlyas Tongüç, diyanet ve müftülüklerin bu tür programlarda halka hangi mesajı ne tür etkinliklerle vermesi gerektiğini çok iyi tespit etmesi gerektiğini kaydetti. Ata sporu olan güreşin ülke genelinde oldukça yaygın bir spor olduğunu kaydeden Tongüç, “Ama davul ve zurnanın, kutlanılan mana ile çok fazla uyuştuğunu düşünmüyorum. Özellikle müftülüğün bu konudaki önder vasfını düşünecek olursak, yarın birileri çıkıp başka şeyleri ben böyle anlıyorum, böyle kutluyorum deme hakkını vermiş olabilir. Yanlış birtakım girişimlere de ön ayak olmuş olabilir” diye konuştu. Mevlana’nın 800. doğum yıldönümünün 2007 yılında UNESCO tarafından hoşgörü ve sevgi yılı olarak kutlanırken; manasına uygun olmayan şekilde hristiyanlık dinin ritüellerinden olan oratoryolarla anıldığını hatırlatan Tongüç, “Mevlananın hayatında hiçbir zaman yan yana gelmeyeceği unsurlarla, biz böyle anlıyoruz, böyle kutluyoruz diyerek farklı birtakım girişimleri milletimiz üzüntüyle izlemişti” diye hatırlattı.
Müftülüğün önder ve örnek olma konumunda olduğu için bu tür faaliyetlerde hassas olması gerektiğini dile getiren Tongüç, “Hele konu Peygamber Efendimiz ise, bir değil bin kez düşünerek hareket etmek gerekir. Kutlu Doğum ile zurna ve davulu yan yana getiremedik. Bir takım yarışmalar düzenlenebilir. Ama bu, milletimiz tarafından çok da benimsenecek bir davranış olmamıştır” dedi. Müftülüğün öncülük yaparak nasıl kutlama yapılması gerekiyorsa öyle kutlanması hususunda azami dikkat göstermesi gerektiğini söyleyen Tongüç, yetkilileri bu konuyu yeniden ciddi bir şekilde düşünmeye davet etti.

Davul Zurna İle Kutlu Doğum Olur mu? İyici Şaşırdılar…

10 Nisan 2008 Perşembe Yorum yok »

 
Davul zurnayla Kutlu Doğum olur mu!

Davul zurnayla Kutlu Doğum olur mu!

İzmir İl Müftülüğü, Kutlu Doğum Haftası’nı davullu, zurnalı yağlı güreş şampiyonası ile kutlayacak
Garip karşılanan etkinlik
Diyanet’in her yıl geniş kapsamlı programlarla kutladığı ve Hz. Muhammed’in (sav) doğum günü yıldönümünün içinde yer aldığı Kutlu Doğum Haftası etkinlikleri, bu yıl İzmir’de farklı ve duyanlarca da garip karşılanan bir etkinlikle kutlanacak.
Program afişlerle duyuruldu
İzmir İl Müftülüğü, Hz. Muhammed’in (sav) doğum günü için ilk defa yağlı güreş organizasyonu düzenliyor. Programın afişlerinde duyurulan; ‘davulcular, cazgırlar ve folklor ekibi gösterilerinin’ programın ruhuna uygun olup olmadığı tartışması çıkardı. 
Ebubekir Gülüm
Diyanet’in her yıl geniş kapsamlı programlarla kutladığı ve Hz. Muhammed’in doğum günü yıldönümünün içinde yer aldığı Kutlu Doğum Haftası etkinlikleri, bu yıl İzmir’de farklı ve duyanlarca da garip karşılanan bir etkinlikle kutlanacak. İzmir İl Müftülüğü, Hz. Muhammed’in doğum günü için ilk defa yağlı güreş organizasyonu düzenliyor. Programın afişlerinde duyurulan; ‘davulcular, cazgırlar ve folklar ekibi gösterilerinin’ programın ruhuna uygun olup olmadığı tartışması çıkardı.  İzmir İl Müftülüğü ve ilçe müftülüklerinin tamamının organizasyon içinde yer aldığı 1. İzmir Yağlı Güreşleri, Gaziemir’deki Sarnıç mesire yerinde 19 Nisan 2008 tarihinde saat 10:00-17:00 arasında düzenlenecek. Yağlı güreşlerin tertip komitesinde ise, İzmir İl Müftüsü İbrahim Acar, Karşıyaka Müftüsü Emin Arık ve İzmir İl Müftü Yardımcısı Mehmet Gündoğdu yer alıyor. Karşıyaka Müftüsü Emin Arık’ın, milli güreşçi olduğu ise özellikle vurgulanıyor.  Organizasyonda destek olan merkez ve taşra ilçe müftülerinin isimleri ise afişlere tek tek yazıldı. Ata sporu güreşin Müftülük organizasyonu ile Kutlu Doğum Haftası etkinliği olarak düzenlenmesi oldukça garip karşılanırken, programın içeriğindeki bazı etkinlik ve gösteriler de şaşırtıcı bulundu. ‘Folklar gösterileri, davulcu ve başcazgırların’ katılacağı duyurulan programda, bu tür faaliyetlerin kutlu doğum ruhuna uygun olup olmadığı sorusunu gündeme getirdi.
İzmir’deki ilk yağlı güreş şampiyonasına, birçok ünlü güreşçi katılacak. Kırkpınar’da başpehlivanlık için güreşmiş isimlerden; Nizamettin Akbaş, Mükerrem Kıyı, Reşat Turgut, Murat Aydoğdu, Bayram Ertan, Enver Erişti yeniden ter dökecek. Diğer katılan güreşçiler arasında, Başpehlivan Hüseyin Çetin, 2001 Avrupa 2. Başpehlivanı Şükrü Kazan, Hasan Gündoğdu, Mehmet Selvi, Sezen Tepeli ve Ümit Balta da yer alıyor. Müftülüğün kısıtlı imkanlarla bu organizasyonu yaptığı ödüllere de yansıdı. Çünkü minderden başpehlivan olarak çıkacak güreşçiye verilecek ödül 1000 YTL olarak duyuruldu. Başaltı birincisine 750 YTL, büyük ortaya 650 YTL, küçük orta büyüğe 550 YTL, küçük orta küçüğe 500 YTL, desteye 400 YTL, ayağa 300 YTL, tozkoparana 300 YTL, minik-1’e 300 YTL ve minik-2’ye ise 250 YTL ödül verilecek.
2008 kutlama ilkeleri
Diyanet haftanın amacına uygun olarak icra edilmesi için bütün illere ve yurt dışı teşkilatlarına, uyulacak ilkeleri ihtiva eden üç genelge gönderdi. Bu genelgelerde, 14-20 Nisan tarihleri dışında kutlama programı yapılmaması ve faaliyetlerin kurulacak kutlama komiteleri ile yürütülmesi gerektiği vurgulanıyor. Diyanet, genelgelerinde özellikle şu vurguya dikkat çekiliyor: “Etkinliklerin toplumun her kesimini kucaklayıcı nitelikte olması, amacına uygun olarak düzenlemesi ve önceden ilan edilen konu dışına taşmaması, siyasi malzeme konusu yapılmamasına azami hassasiyet gösterilmesi, toplumu rahatsız edecek söylem ve davranışlardan kaçınılması, istismar edilme ihtimali bulunan faaliyetlerin yapılmaması.”
Diyanet’in etkinlikleri
Daha önceki 23 Nisan’ın da içinde bulunduğu haftada olduğu için eleştirilen Kutlu Doğum Haftası etkinlikleri, bundan sonra 14-20 Nisan tarihleri gerçekleştirilecek. Özellikle Genelkurmay’ın bildirisinde Kutlu Doğum’un 23 Nisan’a alternatif kutlama gibi gösterilmesinden rahatsız olan Diyanet, bu tür yanlış değerlendirmelerin ortadan kalkması için böyle bir karar almıştı. Diyanet ayrıca müftülüklere, Kutlu Doğum etkinlikleri çerçevesinde nelerin yapılması  ve etkinlikleri gerçekleştirirken dikkat edilecek hususları da ortaya koydu. Bugüne kadar yıllardır, konferans, panel, sempozyum, kutlu doğum aşısı, sağlık taraması, Türk tasavvuf müziği konseri, kitap dağıtımı, gül dağıtımı, hastane, cezaevi ve kimsesizler yurdunu ziyaret gibi etkinlikler düzenlendi. Ancak, hiç yağlı güreş organizasyonu düzenlenmemişti.

Uc suale tek cevap !

1 Nisan 2008 Salı Yorum yok »

Uc suale tek cevap !

 

Bir grup felsefeci, Sems-i Tebrîzî Hazretleri’ne geldi bir gun. Bir tanesi one cikti:

 

- Size, uc sualimiz var.

 

- Peki sor bakalim.

 

O esnada "bir kerpic" vardi mubaregin elinde. Onunla talebesine teyemmum dersi veriyordu. Felsefeci sordu:

 

- "Allah vardir, gorunmez" diyorsunuz. Peki gorunmeyen seye nasil inaniyorsunuz?

 

- Pekâlâ, ikinciyi sor.

 

- "seytan atesten yaratildi" dersiniz. Sonra da, onun ateste yanacagini soylersiniz. Hic ates, atesi yakar mi?

 

- Ucuncu sualin nedir?

 

- "Islâmda kul hakki var. Ahirette, hakki olan hakkini alacak" dersiniz. Halbuki birakin insanlari kendi hâllerine. Canlari ne isterse, yapsinlar.

 

- Baska var mi?

 

- Hayir, yok.

 

O zaman buyuk velî, elindeki kerpici kaldirip adamin basina vurdu.

 

Adamin basi acidi tabii. Ve kosup kadiya sikâyet etti. Kadi, (hâkim) Tebrîzî Hazretleri’ni cagirdi mahkemeye.

 

- Bu kimseye vurdunuz mu?

 

- Evet.

 

- Nicin vurdunuz?

 

- Uc sualine tek cevap verdim.

 

- Nasil yâni?

 

- Bu adam; "Gorunmeyen Allaha nasil inaniyorsunuz?" dedi. Cevaben kerpicle vurup acittim basini. Gostersin basinin acisini.

 

Kadi felsefeciye dondu.

 

- Ne diyorsun?

 

- Basim acidi, ama gosterilmez.

 

Buyurdu ki:

 

- Allah da vardir, ama gorunmez.

 

Ve devam etti:

 

- Bu adam; "seytan, ates cinsinden olunca cehennem atesinden zarar gormez", diyor. Hâlbuki kendisi de topraktan yaratildi. Bu kerpicle nicin basi acidi?

 

Sordu yine:

 

- Bu kisi, "Ahirette hesap falan yok. Birakin, kim ne isterse yapsin", diyor. Madem oyle, benim canim ona vurmak istedi ve vurdum. Nicin size sikayet ediyor?

 

Felsefeci mahcuptu. Basini onune egdi.

 

Ve imanla sereflendi.

Mynet Blog WordpressMU alt yapısını kullanmaktadır.