Mynet | Blog Anasayfa | Email
Favorilerime Ekle | Giriş


Millî Görüş hiçbir batıcı siyasal görüş düzleminde değildir

8 Mayıs 2008 Perşembe Etiketler : ulusalcılık ve milli görüş

Bundan bir kaç gün önce Zaman Gazetesi yazarı İhsan Dağı çok tartışılacak bir yazı yazdı.Milli Görüş’ü Ulusalcılarla aynı safta gösteren yazıya Milli Gazete’den cevap geldi.İşte o yazı:

Millî Görüş hiçbir batıcı siyasal görüş düzleminde değildir

AKP oluşumundan beri Millî Görüş ile olan bağı, geçmişi, geleceği en çok tartışılan konuların başında geliyor. Zihin kargaşasında birçok şey birbirine karıştırılıyor. Kasıtlı ve hatta kasıtsız, bilerek ya da bilmeyerek.

Zaman gazetesinden İhsan Dağı’nın yazısını okuduktan sonra bu konu üzerinde durmamız, bazı durumları açığa kavuşturmamız, yanlışları düzeltmemiz gerektiği zorunluluğu doğdu. AKP bir anti Millî Görüş olarak ortaya çıktı. Kitlelerin farkına varmadığı, varamayacağı bir bulanıklık ile bugüne gelindi. Bugünden itibaren de bu bulanıklığın süreceği ortada. AKP oluşumunun arka planında Amerikancı liberallerin etkisi belirgin. Sayın başbakan, Cengiz Çandar, Nazlı Ilıcak, Mehmet Barlas, Can Paker gibi kimi Amerikancı Liberallerle sık bir araya gelir, özel ev toplantıları yapılır. Bunlar yeni değil. Özal’dan sonra, Amerikancı Özalist oluş akamete uğramış ve çökmüştü. Onun yerine Millî Görüş tabanından ve içinden bir grup bu işin içine sokuldu, Millî Görüş hareketinin önü kesilmeye çalışıldı ve başarıldı da. AKP ile birlikte çok ciddi kavramlar tartışma konusu yapıldı.

Bir kere Millî Görüş öncesi siyasal tutum çok farklı idi. Politikanın bir yalanlar manzumesi, güven duyulmayacak bir alan olduğu duygusu egemendi. Devlet’in baskısı kitleleri içe bastırmış, millet devletten kopmuş iki ayrı uçtu. Millî Görüş oluşturduğu kavramlar ile milletin politikaya yönelmeye, devlet kavramını kavramaya yerli yerine oturtmaya başladı. Geçmiş zaman içinde siyasal ayrışmalar yapaydı. Batıcı sağ ve sol oluşlar, kavgaları, çatışmaları bir oyundan ibaretti. İttihatçı batıcı yapı varlığını sürdürüyordu. Bu, hem Avrupa’nın hem Amerika’nın işine geliyordu. Millî Görüş, siyasal düzleme girince millet kendisinin farkına vardı. Anadolu yeniden yönetime geldi. İttihatçı postallılar giderek gözden düştü. CHP, AP, DYP, ANAP oluşlarının hemen hepsi çöktü. Burada Millî Görüş’ün büyük rolü var. Aslında ANAP da çöken yapının yerine yeni bir tarz ile oluşumudur. Batıcı bir bakış ile yeni bir yoldu. Bu, tabii uzun sürmedi. Millî Görüş yeniden daha güçlü gelince, bu sefer gene Millî Görüş içinden bir ekip ile yola koyulundu.

Millî Görüş, hiçbir zaman batıcı ve batılı kavramlar ve oluşlar içinde gösterilemez. Zaten benimsediği sıfat da -Millî Görüş- medeniyetimizin değerlerinden ortaya çıkmış, onun aslı ve özüdür.

AKP anti Millî Görüş’tür. Bu partiyi kuranlar da başlangıçtan beri temellerini bunun üzerine kurmuşlardır. Sayın başbakanın “Biz Millî Görüş gömleğini çıkardık” söylemi bunun üzerine kuruludur. Fakat milletimiz bunu bir takiyye olarak görmüştür.

Sayın başbakan 22 Temmuz seçimleri öncesinde AKP içindeki belirgin Millî Görüş unsurları ayıklamıştır. Bir kere parti içindeki sakallılar tırpanlanmıştır. Arada kalan bir iki kişi mozayığın küçük bir ayrıntısıdır. Bunu sayın başbakana empoze edenler veya dayatanlar bilinir. Seçimlerden önce Ertuğrul Özkök sayın başbakanla bir otel odasında yaptığı toplantı sonrasında bunun mesajı verilmiştir. Parti içinde bir tek Bülent Arınç olayı bir soru işareti olarak kalmıştır. Diğerleri bir kalemde silinip atılmışlardır. Sayın başbakan ilk dörtlü çıkışın dışında yeni bir ekip ile yeni listeleri düzenlemiştir. Dörtlüleri anımsarsak: Tayyip Erdoğan, Abdullah Gül, Abdüllatif Şener ve Bülent Arınç. Ortak akıl, peki bu ortak akıllar şimdi nerededir?

Bu yakın zamanda Millî Görüş’ün yeniden tartışma odağına alınması, konuşulması dikkat edilmesi gereken bir husus. Deniz Baykal Millî Görüş üzerinden AKP’yi vurmaya çalışıyor ve sık dile getiriyor. Milli olma kavramı kullanılarak. Bir kere milli kavramı millet kavramından doğmadır. İslâm milleti deriz. Sayın Baykal ve CHP hiçbir zaman milli olmadılar, olamazlar da. CHP’nin altı okundan biri milliyetçiliktir. Bu, ittihatçı, kavmi bir milliyetçilik. Millet kavramından olan bir oluş değil. Ulusalcılık ile milli kavramları da birbirine karıştırılıyor. Ulusal kavramı içinde İslâm milletinin yeri yoktur. Onlar Arapları, Acemleri, Kürtleri istemezler. Onların literatüründe sadece Türk kavmi vardır. Yahudilerde olduğu gibi. Asıl sorun buradadır.

Sayın Dağı hangi gerekçeyle şunu söyleyebiliyor ki? Tayyip Erdoğan Millî Görüşçü olsaydı partisi kapatılmazdı diye. Amaç ne?: Millî Görüş’ü ulusalcılarla, kavmiyetçilerle, ittihatçılarla aynı düzlemde göstermek. Millî Görüş, doğruları söylemeye devam edecek, etmelidir de. Bu doğruları başkaları söylüyor diye Millî Görüş bunları söylemeyecek mi?

Bu konunun üzerinde duracağız

Ali Haydar Haksal/ Milli Gazete

 

İhsan Dağı’nın Yazısı için Tıklayınız…

http://blog.mynet.com/unalculcu/yazi/erdogan_hl_milli_goruscu_olsaydi/124537

Erdoğan hâlâ ‘milli görüşçü’ olsaydı!

6 Mayıs 2008 Salı Etiketler : milli görüşçü erdoğan

Kapatma davasındaki siyasi yasak talebiyle iyice su yüzüne çıktı; bürokratik oligarşi ve sivil uzantıları Tayyip Erdoğan’dan kurtulmaya çalışıyorlar.

Ama bunun nedeni Tayyip Erdoğan’ın ‘milli görüş’ hareketinden gelmesi değil, tam da tersi; ‘milli görüş’e sırtını dönmesi, ‘milli görüş gömleğini çıkardığını’ söylemesi Erdoğan’la ’sistem’ arasında bağların kopmasına neden oldu. Bugün Erdoğan ‘milli görüş’ çizgisinde olsaydı kimse uğraşmazdı onunla.

CHP Genel Başkanı Deniz Baykal kurultayda yaptığı konuşmada ‘Erbakan milliciydi, Erdoğan işbirlikçi’ dedi. Basit bir benzetme gibi görülüyor ama, önemli; kırılmanın tam ana hattını anlatıyor. Evet, Erbakan devletçiydi, Batı karşıtıydı, AB’ye Hıristiyan kulübü diyordu, demokrasi pek de umurunda değildi, küresel sermaye düşmanıydı, piyasa ekonomisi yerine ‘adil düzen’ diye ne olduğu belirsiz modeller üretmeye çalışıyordu, Türkiye’nin yüzünü Batı’ya değil Doğu’ya çevirmeye çalşıyordu.

AK Parti bugün Erbakan’ın çizgisinde olsaydı hakkında kapatma davası açılır mıydı? Hiç sanmıyorum. Bu fikirleri bugün kimler savunuyor? İçinde CHP’nin de bulunduğu ulusalcı-Kemalist blok. Erbakan’ın ‘herkes bir gün milli görüşçü olacak’ öngörüsü hiç yabana atılacak gibi değilmiş, baksanıza CHP-Kemalist blok ‘milli görüş’ çizgisinde.

AK Parti’den rahatsızlığın nedeni bu partinin ‘milli görüş’le alakasız bir noktada siyaset yapması.

Bir defa AK Parti AB’ye tam üyelikten yana. Söylemsel bir pozisyon da değil bu; çok büyük reformların ardından AB’ye tam üyelik müzakerelerini başlatan bir parti. Erdoğan’ın bu performasına bakan ulusalcı Kemalistler ‘milli görüşçüleri’ özlemez ve aramaz mı?

AK Parti küresel sermayeye açık. İşsizlikle mücadele, kalkınma ve teknolojik yenilik adına yabancı sermayeyi teşvik ediyor. İstikrar ve kazanç imkanlarıyla birlikte yabancı sermaye de ilgi gösteriyor Türkiye’ye. 2002′de 1 miyar dolar olan yabancı sermaye yatırımları 2007′de 20 milyar doları aştı. Bu, ‘milli görüş’ten büyük bir sapma değil mi? İşte ‘milli görüş’çüler de yeni-ulusalcılar da bunu affedemiyorlar. Keşke AK Parti de ‘millici’ kalsaydı diye iç geçiriyorlar.

Milli görüşçülerin demokrasiyle işleri yoktu, düşünmediler de üzerinde. Ne güzel olurdu Erdoğan da böyle kalsaydı! Şimdi demokrasi, insan hakları ve hukuk devleti diyen bir AK Parti’nin ’söylemsel üstünlüğü’ karşısında eziliyorlar. Kendilerini ‘arkaik’, tarih dışı kalmış bir konuma itiyor bu. Nerede ‘milli görüş’?

22 Temmuz seçimlerinden önce AK Parti’ye vurmak için Erbakan’ın ipine sarıldılar; bir fayda vermedi. Şimdi, kapatma davasının ardından, ‘milli görüş’ ile ‘ulusalcılık’ arasında bir sentez yapma heveslisi görülen Abdüllatif Şener’e umut bağlamış durumdalar.

‘Sistem’ AK Parti’ye karşı ‘milli görüşçü’lerden medet umuyor. Sistemin ‘milli görüşçülere’ muhtaç hale gelmesine sevinsek mi, üzülsek mi?

Abdüllatif Şener’e ilgi neden dersiniz? Baykal’ın cumhurbaşkanlığı için adaylığını onayladığı, bir grup medyanın gözdesi bir isim. Neden? Yabancı sermaye, özelleştirme ve piyasa ekonomisi konularında devletçi ve ulusalcı refleksler gösterdiğinden olmasın. Ekonomi deyince hâlâ ‘kamu ekonomisi’ni anlayan bir akademik disiplinden gelmenin yarattığı daralma anlaşılır bir şey.

Daha birkaç ay önce ‘kitaplarımı, makalelerimi yazacağım, akademisyenliği özlemişim’ diyordu. Ben de merakla bekliyordum yazacağı kitapları, makaleleri. Yazdı mı bilmiyorum, ‘kitap, makale yazacağım’ demekten fırsat bulup. Eh, bundan sonra da yazamaz artık, ’siyasette boşluk’ tesbit edilmiş!

Sonuç; ne AK Parti’nin kapatılması, ne siyasi yasaklar Erdoğan’ı siyaseten yok edebilir. Ama vesayet demokrasisine razı, siyaset yapmak yerine bürokratlığa talip bir görüntüyle Erbakan veya Demirel çizisine çekilen bir Erdoğan’ın siyasi geleceği yok. Cumhurbaşkanı olsa bile!

İhsan Dağı/Zaman

Millî Görüş’e antiemperyalist oluşunun bedelini ödetenler kimler?

1 Mayıs 2008 Perşembe Etiketler : millî görüşe antiemperyalist oluşunun bedelini ödetenler kimler?
 
Millî Görüş’e antiemperyalist oluşunun bedelini ödetenler kimler?

 

Baykal’ın kullandığı ifade, AKP’yi ağır bir şekilde eleştirmek içindir. Ancak bunu yaparken çok önemli ve üzerinde durulması gereken bir gerçeği de bu vesileyle açıkça ve hatta cesaretle ifade etmiş olmasıdır.
Deniz Baykal yeniden CHP Genel Başkanlığı’na seçildi. Kendisini kutluyorum. Bu yazımda Baykal’ın bir süredir söylediği ve CHP Büyük Kongresi’nde de tekrarladığı bir söz üzerinde durmak istiyorum. Baykal ‘Erbakan Milli Görüşçüydü, Erdoğan ve AKP işbirlikçidir. Erbakan Milli Görüşçü olmanın bedelini ödedi.’ demektedir. Baykal’ın bu sözlerini herkesin değerlendirip, tartışması gerektiği kanaatindeyim. Bu arada bu sözleri herkesten önce okuması ve üzerinde uzun uzun düşünmesi gereken kişi doğrudan doğruya bu sözlerin sahibi Deniz Baykal’ın kendisidir. Şimdi, izninizle niçin böyle düşündüğümü anlatayım.
Baykal’ın bu sözlerinden Erbakan ve Milli Görüşçülük dış dünyaya karşı devletin ve milletin çıkarlarını koruyan milli bir duruşu ifade ettiğini, bugünkü AKP’nin ise işbirlikçi olduğunu, Erbakan’ın başına gelenlerden Milli Görüşçü olmanın veya işbirlikçi olmamanın bedelini ödediğini (bedelinin kendisine ödettirildiğini de söyleyebiliriz) öğreniyoruz. Bunlar üzerinde ayrı ayrı durmak gerekiyor…
Kaldı ki Türkiye’nin dış politikası açısından AKP’ninkinden net çizgilerle ayrılan bir alternatif ortaya koymayan Baykal’ın böyle bir tanımlamada daha dikkatli olması gerekirdi, sanıyorum.
Baykal bu ifadeyi AKP’yi ağır bir şekilde eleştirmek için kullanmıştır. Amacı budur. Ancak bunu yaparken çok önemli ve üzerinde durulması gereken bir gerçeği de bu vesileyle açıkça ve hatta cesaretle ifade etmiş olmasıdır. Bu da Milli Görüşün gerçekten milli bir duruşa tekabül ettiği, kısacası antiemperyalist olduğudur. Esasen bu değerlendirme Baykal’dan önce Refah Partisi’ne kapatma davasını açan o günkü Cumhuriyet Başsavcısı Vural Savaş tarafından bile açıkça ifade edilmiştir. Hep biliyoruz ki Refah Partisi laikliğe karşı olan fiillere odak olmaktan dolayı kapatılmıştı. Baykal’ın yukarıdaki tespitini bu olguyla yan yana koyunca laikliğe zarar verme iddiasının devletin ve milletin çıkarlarına bağlı antiemperyalist bir partinin tasfiyesinin gerekçesi olduğu sonucu çıkmaktadır. Önce bu sözleri Baykal tekrar okumalıdır derken dikkatleri çekmek istediğim husus budur. Acaba yaşadığımız sırf böyle bir deneyimden dolayı laiklik elden gidiyor iddialarını bütün toplum olarak daha serinkanlı bir şekilde değerlendirmemiz gerekmiyor mu? Daha da önemlisi AKP laikliğe karşı olmak iddiasını ortadan kaldırabilmek için Milli Görüş gömleğini çıkardı. Özellikle de Milli Görüşün antiemperyalist yönünden vazgeçti. AKP’lilerin geçirdiği ve Türkiye’nin hiç hayrına olmamış bu dönüşümün sebebi 28 Şubat dönemi ve sonrasında söz konusu siyasi topluluğa yapılan büyük baskılardır. Ayrıca laiklik karşıtı gösterileceğiz endişesi AKP’nin gereksiz bir şekilde AB ve ABD’ye yanaşmasına yol açmıştır.
Erbakan’In ödediği bedele gelince: Yukarıdaki sözleri söylemiş olmasına rağmen, Erbakan’ın ödediğini söylediği bedeli Erbakan’a ödetenler arasında bizzat CHP ve Baykal da yer almaktadır. Yine de övgüye değer bir hakşinaslık örneği olarak Erbakan’ın ve Milli Görüşün millilik vasfını açıkça teslim eden Baykal’ın bu sözlerinden sonra şu anda evinde kendisinin bedel dediği akıbetin bir bölümü olan hapis cezasını çekmeye başlamış Erbakan’ı ziyaret etmesi yerinde bir davranış olacaktır.
Baykal sadece siyasetçiler arasında olması gereken insani bir vecibeyi yerine getirmekle kalmayacaktır. Böylece kamuoyunun bütün dikkatini, şu veya bu niteliğinden önce bizatihi Türk istiklalinin ve Cumhuriyetinin en ağır tehditlerle karşılaşmış olduğu gerçeğine çekecektir.
(AYDIN MENDERES / TERCÜMAN)

Milli Egemenlik Bayramımız ve devredilmek istenen egemenliğimiz

23 Nisan 2008 Çarşamba Etiketler : milli egemenlik bayramımız ve devredilmek istenen egemenliğimiz

Barroso geldiğinde neden o kadar şaşırmıştı? Çünkü o bir komisyon başkanıydı sadece ama devlet bakanı töreniyle karşılanıyor, askere “merhaba” diyordu. Avrupa Konseyi’nde de, icradan sorumlu bir komisyon başkanı olan bu zat, sadece eski Portekiz başbakanıydı ve hiçbir yerde böyle bir muamele görmediği için de çok şaşırmıştı.

Avrupa’da “Ermeni soykırımı yalandır” demek yasaktır biliyorsunuz. Doğu Perinçek bunu söylediği için az daha içeri atılıyordu. Şimdi, orda değil burda içeri atıldı.

Peki bu adamlar niye ısrarla 301 üzerinde duruyorlar?

Kendileri Almanya’ya girmek için Almanca bilmeyi şart koşan bir kanun maddesi çıkarmışlarken bizde neden azınlık saydıkları kardeşlerimize dil özerkliği istiyorlar? Neden Avrupa okullarında Türkçe konuşmak yasak edildi? Almanya’da 9 Türk neden yakıldı?

Başbakanımızın ve Dışişleri Bakanımızın AB Anayasasını imzaladıkları yerde hangi heykel onlara kanat açmıştı? Türk düşmanı bir Papa’nın heykeli değil mi?

AB bayrağındaki 12 yıldızın anlamı nedir? İsa’nın 12 havarisi veya kayıp 12 Yahudi boyunun sembolü değil mi?

Barroso hangi hak, selahiyet veya nezakete dayanarak Meclis’teki konuşmasında Kıbrıs’ın limanlarından, Patriğin ekümenlikliğinden (bu patriğin adı esasen Türk metinlerinde patrik değil başpapaz olarak geçiyormuş) bahsediyor?

II. Mahmut Han ve Atatürk nedenPatrikhaneyi kapadılar? Fener Patrikhanesi’nin, Mora isyanındaki rolü neydi ve işbirlikçi Halet Efendi II. Mahmut’un baş murahhası değil miydi? O da patrikle birlikte idam edildi.

***

Bülent Arınç birkaç yıl önce “canım, egemenliğin bir kısmının devri ayıp da değildir günah da” dediği vakit Millî Görüş neden hop oturup hop kalkmıştı? Şimdi bu vesayet lafları karşısında niye sesi çıkmıyor?

AB ülkelerinin de dahil olduğu bir koalisyon, Afganistan’da Müslüman öldürmüyor mu? Irak’ta hem öldürüp hem işkence yapmıyor ve Irak’ı mezhepler temelinde birbirine kurşun sıkar hale getirmiyor mu? Afrika Müslümanlarının o bir deri bir kemik halinin müsebbibi Avrupalı sömürgeciler değil mi? Aynı zihniyetin bir parçası olan İsrail Filistin’e kan kusturmuyor mu? Arz-ı Mevud’tan vazgeçtiklerini mi sanıyorsunuz? Irak’ın yeni petrol anlaşmasında neden onca ülkenin adı var da Türkiye’ninki yok? Çünkü bütün bu zulüme Türkiye dur diyecek. Dedirtmek istemiyorlar. İttihatçılar o kadar büyük hatalarına rağmen Çanakkale’de ve Kurtuluş savaşında köylüyle, hocayla, hacıyla omuz omuza savaştılar. Şimdi Türkiye’deki millî güçlerin birleşmesinden bunun için korkuyorlar.

***

Şimdi size iki liderin, bağımsızlığımız ve millî egemenliğimiz konusundaki konuşmalarından iki bölüm sunacağım:

“…Yani Cumhuriyetimiz ve vatanımız, bağımsızlık ve bekamız, ilelebet muhafaza edeceğimiz en mühim şeydir. Ama bugün AB hayaliyle ve küreselleşme gibi bahanelerle adım adım, bağımsızlığımız dış güçlere devredilmektedir.” (Bitmeyen Mücadele Erbakan,Metin Hasırcı, Akşam Gazetesi’nden Adnan Akgünel’le yapılmış röportaj)

Sayın Erbakan’dan sonra Atatürk’ten bir alıntı:

“Türk milleti şimdiye kadar olduğu gibi, fıtratındaki asalet ve maneviyatındaki ferasetle doğru ve haklı yolu mutlaka görecektir. Onu yolundan saptırmak istiyenler kahr ü perişan edilecektir.”

Afet Ilgaz

AKP ile niçin aynı düzlemde değiliz

18 Nisan 2008 Cuma Etiketler : akp milli görüş

Yazılarımda AKP’yi akepe olarak yazıyordum. Bu bir üslup benim için. ABD’yi abede yazdığım gibi. Diğer partileri de benzer şekilde yazıyordum. Bunlar bilinçle yapılan şeyler. Fakat şu andan itibaren AKP olarak yazıyorum. Nedeni şu: AKP’nin bir kapatma ile karşı karşıya kalması, toplum psikolojisinin çok duyarlı olması nedeniyle.

Geçen gün Üsküdar’da bir çay bahçesinde oturuyor idim. Etrafımızda gençler vardı. Sevgili dostlar da doluştu. Hemen yan tarafta taburelerine oturmuş elinde gazeteleriyle konuşmalarımıza kulak kabartan, zaman zaman göz ucuyla bizi süzenler vardı. Tam o sırada Tahran radyosundan aradılar 301. madde ile ilgili bir söyleşi yapma isteğinde bulundular. Zorunlu olarak dostlarla sohbeti kestik onların sorularına karşılık verdik. Sohbet öncesi gençler ve dostlar bizim neden bu kadar sert muhalefette bulunduğumuzdan yakındılar. Hatta kimi zaman da bizim ulusalcılarla bir arada bulunuşumuzdan bile dem vuruldu. Vuruluyor, bunu biliyoruz. Geçenlerde bir parti toplantısında da kimi arkadaşlar “Bazı söylemlerimizle ulusalcılarla aynı konuma düşüyoruz” yakınmasında bulundular. Bunun getirdiği tehlikelerden söz edildi. Biz doğruların, iyilerin, güzellerin olduğu yerdeyiz.

Ne yazık ki Türkiye’de her şey öylesine karmaşık ki, şaşılır. Bize sert muhalefette bulunuyorsunuz yakınmasında bulunan dostlara şunu söyledim. Biz doğrularımızın, ilkelerimizin, inançlarımızın, ideallerimizin yanındayız. Nasıl bulunalım ki. Doğru olan hayırlı olan eylemi kim yaparsa yapsın yanındayız. Bunu parti toplantısında söyledim. Doğrularımız, iyilerimiz, güzellerimiz başkalarıyla ortak bir düzlem oluşturuyorsa niçin söylemeyelim, yapmayalım. Deniz Baykal mecliste partisinin grubunda faizin haram olduğunu söylüyor, ayet okuyor. Ya da kimi ayetleri ve hükümleri bangır bangır bağırarak söylüyor. Bunları Deniz Baykal söylüyor diye ona düşmanlık mı besleyelim. Onun başörtüsüne ve kimi İslâmî hükümlere karşı olan tavırlarına elbette karşı dururuz. Bu durumu AKP’ye de uyarlayabiliriz. Şimdi biz AKP gençlik kurultayında onlarla birlikte 10. Yıl marşını mı söyleyeceği. “On yılda onbeş milyon genç yarattık” mı diyeceğiz. Ya da “1 milyar 200 milyon Müslüman dünya barışı için tehlikelidir, modernleştirilmesi gerekir” diyen Şimon Peres’i TBMM’ye getirip konuşturanların yanında mı olacağız. AKP’nin doğrularını ve yanlışlarını bir tartıya koysak hangisini ağır basacağını çok iyi biliyoruz.

Zaten bu kapatma davasıyla birlikte artık AKP’nin oluş gerekçelerinin hiç biri kalmamıştır. Nasıl kalsın ki? AKP’yi oluşturan gerekçeler, bahanelerin hepsi uçup gitmiştir.

Filistin’de medeniyet tarihimizi yok eden, insanı öldüren, zulmeden Siyonist Yahudilerle birlikte olamam. Bunun için AKP ile birlikte olamam. Irak’ta 1 milyon 700 bin insanımı öldüren, oradaki medeniyet ve kültür tarihime ait eserleri imha eden katil abede ile birlikte olamam, onun için Akepe ile birlikte olamam. Şimon Peres Türkiye modernleşerek AB’ye girmeli, ardında da biz gireceğiz. Bunun için AKP’lilerle olamam. Ekonomiden tutun, İslâm birliğine, GOP’tan tutun D-8 kadar ayrıştığımız çok önemli konular var. AKP 28 Şubat süreci sonrası, ağır psikolojik baskı döneminden sonra sadece kamuda çalışanlara rahat bir nefes aldırmıştır. Siyasal ve düşünsel anlamda Milli Görüş’e bağlı ve sadık kalanlar AKP gözünde daha tehlikeli addolunduklarından özellikle belediyelerde ya kızağa çekilmişlerdir ya da işlerine son verilmiştir. 28 Şubat’tan sonra onlar baskılarını sürdürmüşlerdir. Milli Görüş sahiplerine özel davranılsın, kayırılsın demiyorum. Adil olmak gerek. Kim olursa olsun, hiç kimsenin rızkıyla oynamamak. Oturup bunları günlerce tartışır konuşuruz. Biz AKP’nin hangi yanlışını savunacağız ki, yanlışları savunmak işimiz değil bizim.

Üstat Necip Fazıl 10 Yıl Marşının ilk çıktığı yıllarda “On yılda onbeş milyon genç yarattık” tezine karşı Bir Adam Yaratmak piyesini yazmış, yaratma fiilinin Allah’a ait olduğunu, insan yaratmanın imkânsızlığını ortaya koymuştu. O günün koşullarında. Bugün AKP artık bu marşı söylüyor. Bunun için mi AKP’nin yanında olalım. Aslında bu çok uzun bir konu.

Ulusalcılarla, kavmiyetçilerle, putperestlerle hele hele hiç bir arada olmayız. Biz paradoksları, açmazları, çelişkileri olanlar değiliz. Milli Görüş ideali ve düşüncesi etrafında oluşumuzun nedenleri var. Bu siyasal- düşünsel hareket doğrulardan, iyilerden ve güzellerden sapmadıkça da burada olacağız. Kişilerin başarısızlığı, yanlışlığı, eksikliği bizden kaynaklanır. Orayı biz tamamlamadığımız sürece.

 

Ali Haydar HAKSAL

Akp ile niçin aynı düzlemde değiliz i bizim yaptığımız akpgercegi.com sitesinden öğrenebilirsiniz…

Kimsenin Millî Görüş’ü kınamaya hakkı yoktur

8 Nisan 2008 Salı Etiketler : milli görüş

Bir kısım medya ve bu tür medyanın tesiri altında kalan bazı çevreler, AKP ile Millî Görüşçü Partileri, bilerek veya bilmeyerek, birbiriyle karıştırıyorlar.

Saadet Partisi hâriç, bunun dışında hiçbir parti, Millî Görüşçü değildir.Konunun önemine binâen, Millî Görüş ile, diğerlerinin arasındaki temel farkların ne olduğunu, belirtmekte yarar görüyorum:

1- Millî Görüş, TAM  BAĞIMSIZLIKTAN YANADIR, AKP ve diğerleri ise Devletimizin bağımsızlığını, kısmen veyâ tamamen, AB’ye, ABD’ye ve IMF’ye devretmek niyetindedirler.

2- Millî Görüş, Materyalist değil, idealisttir, önce AHLAK ve MANEVİYAT ilkesine bağlıdır. Milli ve mânevi değerlerimizi, bütün maddî değerlerin üzerinde tutar, Anayasa’nın 5’nci maddesinde ifâdesini bulan, MANEVİ GELİŞME HAREKETİNİ hayata geçirerek, herkesin, savcısının, hakiminin, yargıcının, kendi içinde olması, yargısının halinde milletimizin, gerçek mânâda, selâmet, huzûr, saâdet ve asâyişe, erişeceğine inanır.

3- Millî Görüş, KENDİ GÜCÜYLE VE İMKANLARIYLA kalkınmayı hedef alır. Yeraltı ve yerüstü zenginliklerimizin, teknik çözümlerle değerlendirilmesi hâlinde. Ülkemizin Japonya ve Batı Almanya misâli, IMF’nin ve Faizcilerin vereceği borç paralara, muhtaç olmadan hızla kalkınabileceğini kabul eder.

4- Millî Görüş her türlü fâiz sömürüsüne, paradan para kazanılmasına hayır der.

5- Millî Görüş, şahsiyetli ve haysiyetli bir dış politika izlenmesine taraftardır. ABD’nin AB’nin veya diğer dış odakların, etkisi altında kalmayı, hele hele uydusu gibi davranmayı kesinlikle red eder.

Nitekim, Kıbrıs buhranında önce Sayın İnönü, sonra da Başbakan olarak sayın Demirel (Tek başına iktidarda bulundukları halde) bir Makarios’la baş edemediler, Millî Görüş olarak Millî SelâmetPartisi, Hükûmete girince, Ordumuzun Kıbrıs’a çıkartma yapmasına karar verilebildi ve Kıbrıs kurtarıldı.

6- Millî Görüş’ün başarısına başka net ve kesin bir misâl ise Refah zamanında Millî Görüş tarafından kazanılmış olan 550 küsur belediyemiz işe başladıktan sonra, yapılmış olan Resmî araştırmalar, Millî Görüşçü belediyelerimizde, (Vergi ve resimlere zam yapılmamış olduğu halde) Belediye gelirlerinin ON misli arttığını ispat etmiştir. İsteyenler bu araştırmaları yeniden yapabilirler. Beyanlarımızın doğruluğunu kontrol edebilirler.

7- AKP’yi kurmuş olanlar, Millî Görüş idealinden, 180 derece kesin dönüş yaparak ayrılmışlardır. Gerek AKP ve gerekse diğer siyasi partilerin, hemen hepsi, ABD’ci ve AB’ci olmuşlardır. Hepsi de IMF’cidirler. Hepsi de, faizci ekonomiden yanadırlar. Hepsi de bütün kânunlarımızı, noktasını, virgülünü değiştirmeksizin, AB kanunlarıyla değiştirmişlerdir, değiştirmeye devam etme kararındadırlar.

Bu özet açıklama vurgusundan güncel mesele olan PARTİ KAPATMA konusuna da temas edelim: AKP ve diğer partiler idam cezasını bile AB’nin direktifi ile kaldırdıkları halde, PARTİLERİN İDAMI anlamına gelen PARTİ KAPATMA konusuna bakmamışlardır. Ülke bu sebepten krize düşmüştür, bu vahim bir hatadır. Düzeltilmesi gerekir.

Chp Parti Değildir!

10 Ocak 2008 Perşembe Etiketler : engin ardıç chp milli şef çok partili akp

Aykırı adamız ya, herkes DP yazar, biz CHP yazarız.

İki umutsuz vakadan ikincisi daha çok oy alıyor çünkü.

Ve de müzik anlatınca hiçkimseden olumlu ya da olumsuz hiçbir tepki gelmediğinden, gene siyasal çıkıntılık yapayım da ortalık karışsın.

Hem böylece “emekçi halkımın anlayacağı” bir konuya da değinmiş oluruz.

Kimdi o yahu, geçenlerde biri bir laf etti, dedi ki “CHP aslında 1945’te bitmiştir”…

Yani, 1950 yılında iktidardan bir daha dönmemek üzere düşünce değil de, çok partili sisteme geçildiği, DP kurulduğu zaman işi bitmişti aslında… Haksız değil.

Bütün Türk siyaset bilimi camiasından da, üniversite kürsülerinden de, Türk basınından da rica ediyorum: Artık şu “çok partili sisteme geçmek” lafından vazgeçiniz, onu “çok partili sisteme geri dönmek” yapınız. Çünkü yanıltıcı oluyor. Türkiye’de 1908 yılından 1925 yılına kadar çok partili sistem vardı! Bunu “Milli Şef icat etmiş ve Türk milletine armağan etmiş” gibi bir sahtekârlığı bırakınız, size faydası yoktur! Onu ortadan kaldıran da İnönü oldu, geri getirmek zorunda kalan da…

Elbette… Çünkü CHP, bilinen şekliyle bir “parti” değildir.

Bir bürokrat yönetim mekanizmasıdır. Zorlama ve yapay bir oluşumdur.

CHP, imparatorluğun yıkılması ve işgale uğramamız üzerine yurdun çeşitli yerlerinde kurulmuş olan “müdafaa-yı hukuk cemiyetlerinin”, yani “hakları savunma derneklerinin” birleştirilmesiydi… Bunları kuranlar, iktidardan düşmüş İttihat ve Terakki Fırkası’nın yerel yöneticileriyle oralarda işsiz kalmış Teşkilat-ı Mahsusa ajanlarıydı…

Bu örgütlenme filizleri, yeni bir partiye dönüştürüldü.

Varlık nedenini açıklamak üzere de “imtiyazsız, sınıfsız, kaynaşmış bir kitleyiz” yalanı ortaya atıldı. Oysa, imtiyazsız ve sınıfsız toplum olmazdı, bu ancak Karl Marx’ın gündüz gözüyle kurduğu düşlerde geçerliydi.

Aristokrat sınıfı yoktu, işçi sınıfı yok denecek kadar cılız, burjuva sınıfı büyük ölçüde gayrımüslimdi, onların da çoğunluğu yeni sınırlarımızın dışında kalmışlardı, bir kısmı öldürülmüş, bir kısmına göçettirilmişti. Memlekette iki “başat” zümre vardı: Bir köylü kitlesi, bir de bürokrasi… CHP, bu iki unsurun “zoraki” ittifakı oldu.

Sonra, ikinci savaş yıllarında “taş gibi memur ekonomisi artık herkesi boğar duruma gelince” öküz öldü, ortaklık ayrıldı, zengin köylüler ve İstanbul burjuvaları, yoksul köylünün sırtına binerek bürokrasiyi iktidardan indirdiler.

CHP, hiçbir serbest seçimi kazanamamıştır. Kazanamaz da.

Şimdi ben söyleyince elektrik çarpmış gibi olacaksınız: Atatürk de, İnönü de, siyasi rakiplerine karşı hiçbir seçim kazanmamışlardır, ayrıca özel sektörde de hiç çalışmamışlardır! Askeri okula kayıt yaptırdıkları günden beri 10 Kasım 1938 ve 25 Aralık 1973 günlerine kadar ücret değil maaş almışlardır ve hiçbir geçim kaygısı da yaşamamışlardır!

Deniz Baykal bunu çok iyi biliyor.

Sekiz aydır Deniz Baykal’a yoğun şekilde hakaret ediliyor ama Deniz Baykal hiçbir şey yapamayacağını, hiçbir seçimi kazanamayacağını çok iyi biliyor… “Ana muhalefet liderliğine dünden razı” görünmesi, kimilerinin sandığı gibi bir zaaf değil, son derece gerçekçi bir politikadır. Ayrıca, kendi yerine kim gelirse gelsin hiçbir şey değişmeyecektir, o zaman o koltukta kalmasının ne sakıncası var?

Bürokrasinin örgütü, sağa da yatsa seçim kazanamaz, sola da yatsa seçim kazanamaz. Ancak bazı “olağanüstü” dönemlerde iktidara bir ucundan tutunur, o kadar. Ona da el darbesiyle gerdeğe girmek derler.

Ecevit de solla molla ilgisi olmayan, solculuğu lafta kalan milliyetçi bir politikacıydı. Epeyce de çağdışıydı. O kadar. Başka bir şey değildi.

Dolayısıyla, AKP iktidarına kafa tutmak isteyenlerin, bir parti kurmaktan başka yolları yoktur. CHP gibi yapay bir oluşum değil, gerçek bir parti.

Bu parti, ülkeyi AKP hükümetinden daha iyi yönetebileceğine seçmeni ikna etmek zorundadır.

Mümkün müdür? Bugün için hayır. Ama on yıl sonra…

Kimbilir?

Bazı arkadaşlar bu yeni partinin “sol” olması gerektiğini ısrarla yazıyorlar. Demek ki hiçbir şeyden hiçbir ders almamışlar ve meslek hayatları boşa geçmiş

Engin Ardıç

İnönü Büyük Adam mıydı, Küçük Adam mı?

25 Kasım 2007 Pazar Etiketler : inönü adnan menderes chp tanrı uludur atatürk kazım karabekir milli şef il duce führer

İSMET Paşa, Mustafa Kemal Paşa’nın öldüğüne çok üzülmüş göründü ama işin içyüzü öyle değildir… Zaten dargındılar. Hattâ bir rivayete göre Atatürk ölüm döşeğindeyken İnönü’nün öldüğünü sanıyordu. Bu yüzden onun çocuklarına burs bağlanmasını vasiyet etmişti, Atatürk’ün vasiyetinin tamamı henüz açığa çıkartılmamıştır. Gizli tutuluyor. Niçin? Onu açıklamaktan korkanlar var. Korkularının, çekinmelerinin sebepleri ve gerekçeleri nelerdir? Onları da bilmiyoruz.

İsmet Paşa Cumhurbaşkanı olunca “Millî Şef” unvanını aldı. Şef, Almancadaki Führer’în Türkçesidir. İtalya’da Duçe…

Paşa paralara ve pullara kendi resmini koydurttu. Atatürk’ün ev hapsinde tuttuğu Kazım Karabekir Paşa’yı Meclis Başkanı yaptı. Sağa sola heykellerini, büstlerini diktirdi. Zahiren ah Atatürk, vah Atatürk diyordu ama saman altından kendi saltanatının temellerini atıyordu.

Atatürk ölünce saltanat taraftarları ümide kapılmışlar, Mısır’da yaşayan Şehzade Ömer Faruk Efendiyi tahta çıkartmak için harekete geçmişlerdi. Son Halife Paris’te yaşıyordu ama ihtiyarlamıştı…

Bazıları İsmet İnönü’yü demokrat zihniyetli biri olarak göstermeye çalışıyor. Onun demokratlıkla en ufak bir alakası yoktur. Çoğulculuğa, aykırı fikir ve görüşlere, en ufak bir muhalefete, en doğru bir tenkide tahammülü yoktu.

1944’te milliyetçileri ve Türkçüleri toplattırmış, İstanbul Bahçekapı’daki Sansaryan hanındaki tabutluklara koydurtmuş, feci işkenceler yaptırtmıştı. O tarihte ben çocuktum, Galatasaray’ın Ortaköy’deki ilk kısmında yatılı okuyordum. Rahmetli Hamdune teyzem Cağaloğlu’nda kızı ve damadı ile birlikte oturuyordu. Aynı sokakta Emniyet Birinci Şube Müdürü de ikamet ediyordu. Kısa boylu bir zattı, hanımı Giritliydi, mükemmel Rumca bilirdi. Bir hafta sonu tatilinde teyzeme gelmiştim. Emniyet Müdürü ve ailesi misafirliğe geldiler. Müdür tabutluklarda yapılanları anlattıydı. Dün gibi hatırlıyorum… Daracık hücrelermiş… Tepede kocaman bir ampul, altındaki milliyetçinin beynini kaynatıyormuş. Yere çömelemesinler diye dizlerinin eklem yerlerine sopalar bağlamışlar…

İnönü zamanında bir yandan solculara ve komünistlere de baskı ve zulüm yapılıyordu ama el altından birtakım kızıl şahıslar destekleniyordu.

İnönü başa geçince Müslümanlar ümitlenmişlerdi ama hava aldılar. Onun zamanında bütün din mektepleri kapalıydı. İlahiyat fakültesi yoktu. Cami hizmetlisi yetiştiren hiçbir eğitim müessesesi yoktu. Hocasız köylerde, civardan imam getirilinceye kadar bazen cenazeler kokuyordu.

Medyada kalemşörlük yapan biri kalkmış, “Adnan Menderes, İnönü’den daha fazla diktatördü” diye yazmış. Tamamen hezeyandır. Menderes, İnönü’nün yanında Zemzemle yıkanmış gibidir.

Menderes zamanında baskı yapılmadı mı? Çok yapıldı. En fazla uyanık, şuurlu, idealist Müslümanlar ezildi. 1953’te Malatya’da Ahmet Emin vurulunca bütün yurtta Müslümanlara karşı terör ve dehşet kasırgaları estirildi, toplu tutuklamalar yapıldı.

İnönü zamanında camilerin 10’da sekizi kapalıydı. Bunlar CHP’nin oligarşik rejimi devrildikten sonra halk tarafından tamir edilmiştir.

Hafızasını yitirmiş bir toplum haline geldik. Yakın tarihimizi bilmiyoruz. Atatürk konusunda ileri geri konuşmak yasaktır. “İnönü’nün Hatırasını Koruma Kanunu” diye bir kanun yok. Bari 1938 ile 1950 arasının gerçek tarihi yazılsın.

Atatürk ile İsmet Paşa niçin darıldılar, bozuştular, hattâ çok sert şekilde münakaşa ettiler?

İsmet Paşa Atatürk’e ne dedi ve huzurdan çıktı?

Atatürk ile bozuştuktan sonra İnönü, devrin Diyanet İşleri Başkanı Rıfat Börekçi hocaya gidip dert yanmıştır.

Atatürk’ün onulmaz bir hastalığa yakalandığını ve uzun müddet yaşamayacağını biliyordu…

Stadyuma gitmiş, halka kendisini alkışlattırarak Atatürk’e nisbet yapmış, meydan okumuştur. Atatürk buna son derece kızmış ve sinirlenmiştir.

Gazeteci ve tarihçi Nizamettin Nazif Tepedelenlioğlu anlatmıştı. Bir gece geç vakitlerde bir iki kişi Cumhuriyet matbaasına gitmişler, kalıplarda değişiklik yaptırmışlar ve birkaç nüsha gazete basmışlar. O değişiklik neydi? Kimin için yapılmıştı? Bunları yazamam.

Ölümünden yarım asır geçmeden karşımıza allanmış pullanmış, sırma saçlı, sürmeli gözlü bir İsmet Paşa çıkartılmıştır. Atatürkçü mü Atatürkçü, devrimci mi devrimci, halkçı mı halkçı, iyiler iyisi, güzeller güzeli, devletin sadık hadimi, millet ve memleketin hizmetkarı… O gerçekten böyle miydi? Yoksa tarih ve gerçekler tahrif mi edildi?

Günlük BUGÜN gazetesini yayınladığım yıllarda, yakın tarihimizi iyi bilen bir zata “İkinci Adam Efsanesi” başlığı ile bir kitap yazdırtmış ve bunu gazetede tefrika ettirmiştim. O kitapta, bugün anlatılanlara hiç benzemeyen zalim ve makyavelist bir İnönü tasvir edilir.

İsmet Paşa özbeöz Türk müydü?

Ölüm döşeğinde iken bir komaya giriyor, bir açılıyordu. Zihninin berraklaştığı bir sırada yanında bulunan Kemal Satır’a “Kemal kütüphaneye git, Ermeni alfabesinde kaç harf vardı, onu bana öğreniver…” demiştir. Bunu o zamanın Milliyet gazetesinde okumuştum. Paşa, ölümüne birkaç saat kala niçin aklını Ermeni alfabesine takmıştı.

1986’da Van’a gittiğimde eskî müftülerden Şeyh Reşid Efendi ile tanışmış ve görüşmüştüm. İnönü’nün kökeni hakkında bana acayip şeyler söylemişti…

Validesi çok dindar bir kadındı. Onu üzmemek (veya ondan korktuğu) için Ramazan’da oruç yediğini saklardı.

Çok kindardı. Adnan Menderes ve iki bakanı onun kininden asılmıştır.

Gençliğinde Halıcıoğlu’ndaki Mühendishane-i Berri-i Hümayu’nda (Kara Harp Okulunda) seccadesini göze görünür yerlere sererek namaz kılarmış.

1960’lı yıllarda bir gün Cağaloğlu’ndaki Millî Türk Talebe Birliği’ne gelmiş, gençlerle sohbet etmişti. O tarihte Birlik solcuların elindeydi. Sohbet esnasında şu mealde bir laf etmişti: “İki şeye hâlâ aklım ermiyor. Birincisi yazıyı nasıl değiştirebildik. İkincisi kadınları nasıl açabildik…” (Gazete koleksiyonlarına bakılabilir.)

Saltanat zamanında hanımı çarşaflı ve peçeli gezermiş. Hatta eve erkek misafirler geldiğinde onlara görünmez, çayları veya kahveleri kapıyı tıkardatarak verirmiş.

Bendeniz devr-i İsmet’i yaşadım, gördüm. Halkın büyük kısmı sefalet içindeydi. Köylüler genellikle çarık giyerdi. Çıplak ayakla gezen çoktu. Ülke veremden, sıtmadan, frengiden kırılıyordu. Sosyal sigorta ve sosyal adalet yoktu. Memleket bit istilasına uğramıştı. Halkın yüzde seksenini oluşturan köylülerin çoğu yırtık pırtık elbiseler giyerdi. “Halkın hali nedir?” diyeni içeri atarlar, komünistlikten mahkum ederlerdi. Eski Bayındırlık bakanlarından Sırrı isminde bir zat (Soyadını unuttum) bir generale özel bir mektup yazıyor, içinde “Paşam bu memleketin hali ne olacak” şeklinde bir cümle sarf ediyor. Mektup ele geçti, eski bakan tutuklandı, 15 sene hapis yattı.

Zonguldak vilayetinde, kömür madenlerinde mecburi işçilik vardı, kaçanlara asker kaçağı muamelesi yapılırdı.

İsmet Paşa uçağa binmeyi sevmezdi, kendisine mahsus lüks bir Beyaz treni vardı, onunla gezerdi.

Oğullarından biri İstanbul Teknik Üniversitesi’nde okurken, Dolmabahçe sarayını yurt olarak kullanmıştır. (Eski Tokat milletvekili Ahmet Gürkan’ın şimdi adını unuttuğum bir kitabında bu konuda bilgi vardır.)

İnönü zamanında Ezan-ı Muhammedi okumak yasaktı. Minarelerden Tanrı uludur diye bağırılırdı. Ankara’da Hacı Bayram Veli Camii Şerifinde Cuma namazı esnasında Arapça Ezan okuyan Ticanî tarikatına mensup Müslümanlar namazdan sonra camiye yakın Birinci Şubeye getirilir ve eşek sudan gelinceye kadar dövülürdü.

Bir hususu itiraf etmeliyim: İsmet paşa zamanında bu kadar kokuşma, rüşvet, hortumlama, hırsızlık, millet malını çalma, Belediyeleri sövüşleme yoktu. Zaten fazla para da yoktu. Devletin bütçesi topu topu 300 küsur milyon liraydı…

Allah’ım bir hakikat kalmasın âlemde nihan…

Deniz Gezmiş’ler

23 Kasım 2007 Cuma Etiketler : mehmet şevket eygi milli gazete deniz gezmiş marksist materyalist ateist leninist

Mehmet Şevket Eygi / Milli Gazete

Deniz Gezmiş’ler 
Deniz Gezmiş konusunda ülkemizde fikir ve görüş birliği yoktur. Bir kısım kimseler onu göklere çıkartırken, bir kısmı da yerin yedi kat dibine indiriyor. Bendeniz Müslüman bir Türkiyeli olarak Deniz Gezmiş hakkında şu kanaatlere sahibim. Çok açık ve seçik olması ve kolay anlaşılması için maddeler halinde yazıyorum:

1. O Marksist-Leninist bir terörist veya savaşçıdır. Ben bir Müslüman olarak Marksizm-Leninizmin doğru, hak, iyi bir ideoloji olduğunu kabul edemem. A priori, materyalist ve ateist bir dünya görüşüdür; a posteriori, bu ideolojinin dünyada yaptığı tahribat ortadadır, 80-100 milyon insanın ölmesine sebebiyet vermiştir. Bir yığın faciaya, sefalete, zulme, baskıya yol açmıştır.

2. Deniz Gezmiş ve arkadaşları Türkiye’deki bozuk düzeni silah kullanarak, terör metoduyla devirip yerine daha bozuk kızıl bir düzen getirmek istiyordu.

3. Çin-Hindi ülkelerinden Kamboçya’da Pol Pot ve arkadaşları çete savaşları ile ülkeyi ele geçirdiler. Sonunda büyük bir facia oldu, halkın üçte ikisini katlettiler. Hem de korkunç bir şekilde. Bu kadar adamı öldürmeye kurşun yetişmediği için kazmalarla öldürdüler. Arzu edenler internetten binlerce hatta milyonlarca kaynağa müracaat edebilir. Hangi ülkede Marksist bir düzen kurulmuşsa arkasından az veya çok katliam yapılmıştır,

4. Deniz Gezmiş ve arkadaşları Türkiye’nin idaresini ellerine geçirebilmiş olsaydılar, Müslümanlara büyük baskı yapacakları belliydi. Çünkü, Marksist-Leninist sistemde “Din, halkın afyonudur”.

5. Amerikan güdüm ve vesayetindeki “Demokrasimsi” rejimlerde halk yumurta tavukları gibi beslenir ve sömürülür. Marksist sistemde ise “Et tavukçuluğu” baskındır. 1960’lı, 70’li yıllarda Müslümanlar “Ehven-i Şerreyn” (iki kötüden daha hafif olanını) kerhen (istemeyerek) seçmek zorunda kalmışlardır.

6. Deniz Gezmiş ve arkadaşları İsrail’in İstanbul konsolosu Elrom’u kaçırmışlar ve kıtır kıtır keserek öldürmüşlerdir.

7. Suçları sadece bu cinayetten ibaret değildir. Soygunlar, gasplar, silahlı çatışmalar…

8. Birtakım solcu Atatürkçüler Deniz Gezmiş ve arkadaşlarını demokrat, vatansever, idealist “fidancıklar” olarak gösteriyor. Realitede ise onlar masum fidancıklar değil, dehşetli zehirli dikenlere sahip çalılardır. Gezmiş ve arkadaşları neyi yıkmak istiyorlardı? Kemalizm’i yıkmak istiyorlardı. Bir insan hem samimi Kemalist, hem Deniz Gezmiş hayranı olabilir mi?

9. Deniz Gezmiş asıldı. Asılmalı mıydı? Bunun tartışmasını tarihçiler, hukukçular, büyük düşünürler yapabilir. Asılmadan önce sarıklı bir hoca getirmişler, görüşmeyi kabul etmemiş. 1925’ten sonra Türkiye’de inançlarından, fikirlerinden, görüş ve tenkitlerinden dolayı hayli insan idam edilmiştir. Deniz Gezmiş’in asılmasına hayıflananlar, her nedense Müslüman hocaların, şeyhlerin, vatandaşların asılmasına pek üzülmüş görünmüyorlar… Solcuların, canı can da Müslümanların patlıcan mı?

10. Sovyetler Birliği dağıldıktan sonra onun uydusu olan hiçbir ülke ve devlet Marksist rejimi devam ettirmedi. Faraza Deniz Gezmiş ve ekibi Türkiye’yi ele geçirmiş olsalardı, Sovyetler Birliği’nin çöküşünden sonra bizdeki Marksist rejim de çökecekti. (Marksizm’de ısrar eden Küba ve benzeri birkaç marjinal ülke istisnadır…)

Birilerinin göklere çıkardığı, öbürlerinin cehennemin en dibine indirdiği Deniz Gezmiş hakkında insaflı, adil, ciddi eserler yazılmalıdır. O söylenildiği gibi bir aziz midir, yoksa şeytan mıdır?

Gezmiş ve arkadaşları Amerikan emperyalizmine karşıymışlar. Sadece bu iddia, onların aklanıp paklanmasına yeter mi?

Fikirlerin ve görüşlerin çatışmasından hakikat şimşekleri çakar… Gezmiş ve arkadaşları konusunda TV’lerde açıkoturumlar tertiplensin, şarlatanlık, demagoji, hokkabazlık yapılmasın, doğru bilgilerin, belgelerin ışığında konuşulsun ve isabetli hükümler/yargılar verilsin… Asla peşin fikirli olunmasın.

Benim, bir Müslüman olarak Deniz Gezmiş’i beğenmem, desteklemem, ona sempati duymam mümkün ve muhtemel bir iş değildir. Dinimi ve kimliğimi inkâr etmiş olurum.

Ateist, Marksist, materyalist kimseler onu beğenebilirler.

Doğru olan nedir? Ben mi haklıyım, onlar mı? İşte bu, iki tarafın gerekçelerinden anlaşılır. Gerekçesiz yermeler, mahkûm etmeler; övmeler, baş tacı etmeler kıymetsizdir.       

Deniz ve arkadaşları Türkiye’ye hâkim olsalardı iyi mi, olurdu, kötü mü? Bu sorunun doğru cevabını bulabilirsek mesele halledilmiş olur.

Dün Bir, Bugün iki..

12 Kasım 2007 Pazartesi Etiketler : İbrahim tenekeci yurtta sulh cihanda sulh milli gazete misak ı milli ismail kara pkk terörü uefa real madrid galatasaray batı trakya şehitler ölmez vatan bölünmez üsküp sadık ahmet plevn

1900 ile 1930 yılları arasına özel bir merak duyuyorum. Bu dönemi anlatan ister hatırat olsun ister tez çalışması, ne kadar kayda değer çalışma varsa, mümkün mertebe okumaya gayret ediyorum.

Özetleyip söylersem; bugün Güneydoğumuzda ne yaşanıyorsa, 1900 ile Birinci Balkan Harbine kadar Rumeli’de o yaşanmış.

Sanki daha önce birinci baskısını okuduğum kitabın gözden geçirilmiş ikinci baskısını okuyorum. Ya da yüz sene önce senaryosunu okumuştum, bugün filmini seyrediyorum.

1900 ile 1912 yılları arasında, Balkanlarda terör estiren, Türk köy ve karakollarını basan Bulgar, Yunan ve Sırp çeteler vardı. Ve bu çetelerin arkasında dönemin süper güçleri olan İngiltere ile Rusya…

Terör için silaha sarılanlar, eylemlerini, daha çok hak, özgürlük vs adına yapıyorlardı. Osmanlı devleti her taviz verişinde, yeni isteklerle karşılaştı. Vermeyecek gibi olunca da büyük devletler devreye girdi. Sonunda, kaşla göz arasında, koskoca Balkan toprakları elimizden çıktı. Travma o kadar büyüktü ki, kimse ne olduğunu bile anlamamıştı. Hatta birçokları Balkanların elimizden çıktığına inanamamıştı.

Bugün PKK terörü ile karşı karşıyayız. Terör eylemi yapıp köyleri, karakolları basanlar; beş sene önce Kürtçe şarkı söylemek, dil kursu açmak, yayın yapmak gibi birtakım haklar istiyordu. Hepsi verildi. Bugün özerklikten bahsediyorlar.

“Tamam” dediğiniz takdirde, dün Bulgaristan’a, Yunanistan’a, Sırbistan’a verilen özerklikten sonra ne olmuşsa, Güneydoğu’da da (Allah muhafaza) o olabilir.

Dün ile bugün arasındaki bir benzerlik de şu: Dün, Balkanlardaki terör örgütlerinin arkasında İngiltere ve Rusya vardı. Bugün ise PKK’nın arkasında Amerika,  İsrail ve Avrupa Birliğinin olduğunu bilmeyen kalmadı. Dün, Balkanlardaki çetelere Ruslar, Romenler, Macarlar vs gönüllü olarak katılıyordu. Bugün ise PKK’ya gönüllü olarak katılmış yabancılardan söz ediliyor: İngilizler, Almanlar, Rumlar…

İKİ ÖNEMLİ ÖRNEK

Durum buyken, elimizde canımızı yakan ve oldukça dikkatli davranmamızı tavsiye eden örnekler mevcutken, devlet olarak biz ne yapıyoruz?

Bu soruya cevap vermeden önce, şu gerçeğin altını çizmemiz gerekiyor: Onca olumsuzluğa rağmen, Türkiye’de ciddi bir devlet geleneği hâlâ mevcuttur. Turgut Özal döneminden itibaren bu gelenek biraz yumuşatılmış olsa da, hâlâ vardır.

Bu geleneğin ne anlama geldiğini göstermek için bir örnek vereyim.

Unkapanı’ndan Eyüp’e giden yol Abdülezel Paşa Caddesi adını taşımaktadır. Bu caddenin (Eyüp’e giderken) sol tarafında Fener Rum Patrikhanesi, sağ tarafında Bulgar kilisesi vardır.

Patrikhane’nin bulunduğu küçük sokağa ise, sonradan, Dr. Sadık Ahmet Caddesi adı verilmiştir.

Peki, Abdülezel Paşa ile Dr. Sadık Ahmet kimdir?

Abdülezel Paşa, Osmanlı ordusuna elli yıl şerefle hizmet etmiş ve Osmanlı’nın zaferiyle sonuçlanan Türk-Yunan harbinde (1897) şehit olmuş bir komutandır. (Şehit olduğunda 66 yaşındaydı.)

16 yaşındayken orduya er olarak girmiş ve Kırım seferinden Karadağ harekâtına, Girit’ten Arabistan çöllerine, Sırbistan’dan Plevne’ye kadar birçok cephede savaşmış, kahramanlık göstermiştir. Gazi Osman Paşa, bütün subayların önünde onu alnından öpmüştür. Abdülhamit Han, kahramanlık madalyasını onun göğsüne bizzat kendi elleriyle takmıştır.

Abdülezel Paşa’nın bir özelliği de, Kuran’ı Kerim’i ezberden okuyacak kadar iyi bir Müslüman olmasıdır.

Dr. Sadık Ahmet ise Batı Trakya Türklerini örgütleyen, onlara liderlik eden önemli bir şahsiyettir. Batı Trakya Türklerinin ilk siyasi oluşumu olan DEB partisini kurdu. Yunan hükümeti tarafından defalarca tutuklandı, hapse atıldı. Hatta milletvekilliği adaylığı bile iptal edildi. Batı Trakya Türklerine “Türk” diye hitap ettiği için tekrar tutuklandı, hapis cezasına çarptırıldı.

Sadık Ahmet, Batı Trakya Türk azınlığının haklarının imza altına alındığı Lozan Anlaşmasının yıldönümü olan 24 Temmuz 1995 günü şüpheli bir trafik kazasında hayatını kaybetti.

Biri Osmanlı, Biri Türkiye Cumhuriyeti’ne ait bu iki örnek, bize, devlet geleneğiyle ilgili çok şey söylemektedir.

BAŞKA ÖRNEKLER

Bir de sınırlarımızın dışına bakalım. Orada gördüklerimiz de bize çok şey söylemektedir.

Geçen hafta, PKK terörünü lanetlemek için Üsküp’te “şehitler ölmez, vatan bölünmez” mitingi düzenlendi. Bunun ne anlama geldiğini biraz düşünelim.

Galatasaray, İngiltere’nin Arsenal takımı ile UEFA; İspanya’nın Real Madrid takımı ile Süper Kupa finali oynadığı saatlerde, Suriye, Irak, Azerbaycan, hatta İran’da hayat durmuştu. Maçlar kazanılınca, halk sokaklara dökülüp sevinç gösterileri düzenlemişti.

Türk Milli Takımı Dünya üçüncüsü oldu diye, Azerbaycan’da hatıra pullar basılmıştır.

Bunların da ne anlama geldiğini düşünelim.

Bosna milli marşının yazarı ve Aliya İzzetbegoviç’in yakın arkadaşı Cemalettin Latiç’ten dinlemiştim. 1970’lere kadar, “Türkler gelecek, bizi kurtaracak” diye beklemişler.

Bunun da bir anlamı olmalı.

BARIŞA SON VEREN BARIŞ…

Doğrudur, Mustafa Kemal Atatürk, “yurtta sulh, cihanda sulh” diye bir söz söylemiştir. Ama aynı insan, Lozan Anlaşmasından sonra şunu da söylemiştir: “Allah izin verirse ve ömrüm yeterse, Selanik’i geri alacağım.”

Malum, Selanik’i almak için, önce Misak-ı Milli sınırları içerisinde yer alan Batı Trakya’yı almak gerekiyor.

1933 yılında sarf edilen şu sözler de Mustafa Kemal’e aittir: “Bugün Sovyetler Birliği dostumuzdur, müttefikimizdir. Bu dostluğa ihtiyacımız vardır. Fakat yarın ne olacağını kimse bugünden kestiremez. Tıpkı Osmanlı gibi, Tıpkı Avusturya-Macaristan gibi parçalanabilir, ufalanabilir. Bugün elinde sımsıkı tuttuğu milletler avuçlarından kaçabilirler. Dünya yeni bir dengeye ulaşabilir. İşte Türkiye ne yapacağını bilmelidir. Dili bir, inancı bir, özü bir kardeşlerimize sahip çıkmaya hazır olmalıyız. Hazır olmak, yalnız o günü susup beklemek değildir. Hazırlanmak lazımdır. Onların bize yaklaşmasını bekleyemeyiz. Bizim onlara yaklaşmamız gerekli.

Bunlara ilave olarak, Mustafa Kemal’in Misak-ı Milli sınırları içerisinde olmasına rağmen dışarıda kalan Musul vilayetiyle ilgili vasiyeti olduğu da biliniyor.

Peki, Cumhuriyeti Atatürk’ten devraldıklarını ve sistemin yılmaz bekçileri olduklarını söyleyenler, “yurtta sulh, cihanda sulh” sözüne sıkı sıkıya sarılmaktan başka ne yapıyorlar?

Bildiğiniz gibi, Genelkurmay Başkanımız geçen sene Selanik’e gitti. Toplantıdan sonra tavernaya gidip diğer subaylarla birlikte bir güzel eğlendi. Hanımı da subay eşleriyle birlikte alış verişe çıktı.

Peki, Sovyetler Birliği dağıldıktan sonra Türkiye Cumhuriyeti ne yaptı?

Misak-ı Milli sınırları içerisinde yer alan Batum ve Ahıska bölgeleriyle ilgili hamle yapılabildi mi? İki milyonluk Ermenistan’ın Azerbaycan topraklarını işgal etmesi engellenebildi mi?

Hayır. Sadece Türkî Cumhuriyetlere, birtakım uyanık girişimciler gönderildi. Onlar da oradaki Türklerin nefretini ve parasını kazanıp geri döndüler. Geçen sene, Kazakistan’da feci şekilde dövülerek sınır dışı edilen Türk işçilerini hatırlayın.

Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra Türkiye için neredeyse tek değişiklik; sahil beldelerimizdeki tatil ve eğlence mekânlarına, İstanbul’daki gece kulüplerine Rusya’dan revüler ve dansçı kızların getirilmesi oldu. Bir de “Nataşa” kelimesini dilimize kazandırdık.

Az kalsın unutuyordum; futbol maçı anlatan Azeri spikerleri de çok seviyoruz(!)

Şimdi Irak üçe bölünüyor. Kürtler, Sünniler, Şiiler diye. Bir büyüğümüz çıkıp da, “Musul vilayetinden vazgeçtiğimiz anlaşma, bir ve bütün Irak için imzalanmıştı. Irak parçalanırsa, bize Musul konusunda hak doğar” diyemiyor.

VE PKK TERÖRÜ

“Buraya kadar yazılanların PKK terörüyle ne ilgisi var” diye sorabilirsiniz.

Prof. Dr. Sayın İsmail Kara, “Türkiye, Misak-ı Milli konusunda talepkâr bir dış politika izlemelidir” diyor.

Türkiye Cumhuriyeti savunmada kaldıkça, elindekileri korumaya çalıştıkça, barıştan falan bahsettikçe, başkalarının iştahı kabarıyor.

Kimi Kürdistan haritası basıp yayınlıyor, kimi Büyük Ermenistan gibi şeyler söylüyor.

Osmanlı Devleti ne zaman savunmaya geçti ise, elindekini korumaya kalktı ise, hep kaybeden taraf oldu. Karşısındakiler şımardıkça şımardı. İstedikçe istedi. Bunun için kimi çeteleri kurup kullandı, kimi terör örgütlerini…

Elbette şahin değilim. Fakat Demokratik Toplum Partisi’nde ılımlı kanadın tasfiye edilip şahinlerin yönetime geldiklerini de biliyorum.

Tekrar 12 Eylül 1980’e, yani Özallı yıllara geri dönelim. Bu yıllardan itibaren, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin karar mekanizmasına girenlerin hatırı sayılır bir kısmı, bilinçli ya da bilinçsiz, yanlış işlere imza atmıştır. Adeta devletin ve milletin lehine değil, aleyhine kararlar…

Bir anlamda, o ciddi devlet geleneğimiz gitmiş, yerine oynak, esnek bir dış politika gelmiştir. Vatandaşa karşı şahin, dışarıya karşı barış güvercini… Bundan dolayı olsa gerek, birinci ve ikinci düşman dışarıda değil, içeride aranmıştır. Kasıtlı ya da yanlışlıkla, milletin azımsanmayacak bir kısmı devletten soğutulmuş; terör örgütlerinin yeşermesi için zemin hazırlanmıştır.

Yapılması gereken elbette bellidir ve bunun yolu Oval Ofis’ten ve Brüksel’den geçmemektedir. Türkiye Cumhuriyeti devleti, bir yandan kaybolan itibarını kazanmanın çarelerini aramalı, bir yandan da küstürdüğü vatandaşlarıyla barışmalı, bir yandan da dost-düşman tanımını yeniden yapmalıdır. Bütün bunların yolu da “yedi yüz yıllık” devlet geleneğine tekrar sahip çıkmaktan geçiyor.

 İbrahim Tenekeci

Milli Gazete
Sayfalar : [1] 2 3 4 5 6 ...
Mynet Blog WordpressMU alt yapısını kullanmaktadır.