Mynet | Blog Anasayfa | Email
Favorilerime Ekle | Giriş


Londra’da Arapça olarak yayınlanmakta olan al Awsat gazetesi Milli Görüş lideri ile Röportaj yaptı.

20 Aralık 2007 Perşembe Etiketler : akp chp saadet erbakan amerika iran islamcı

Necmeddin Erbakan Türkiye’nin ilk İslamcı Başbakanı idi. Makina mühendisi, akademisyen ve kıdemli bir siyasetçi olan Erbakan 1996 ve 19997 yılları arasında başbakanlık yaptı. Erbakan’ın taraftarlarına göre, o politik bir liderden daha çok dini-manevi bir lider olarak görülmektedir. Örneğin, avukatları onu selamlayarak önünde eğilip üç kere ellerini öpüyorlar.

Yaşı 81 olan bu yaşlı adam bir destek olmaksızın kolaylıkla oturup kalkamıyor ama, keskin zekasıyla sizinle saatlerce sistematik bir şekilde konuşabiliyor.

Erbakan Milli Görüş hareketine ve kendisi tarafından kurulan Saadet Partisi’ne önderlik ediyor.

Eş Şark el Awsat gazetesi bu ünlü siyasetçi ile Türkiye’deki son seçimleri, İslam dünyası ve siyonizm konusundaki görüşleri, İran ve diğer konuları üzerinde bir röportaj yaptı.

El Şark el Awsat

Soru: Sizce, Adalet ve Kalkınma Partisi bu denli büyük bir seçim başarısına nasıl ulaşabildi?

Erbakan: Türkiye 75 milyon nüfusuyla büyük bir ülke, aynı zamanda dünya çapında stratejik bir önem arzediyor. Byük çapta gayri safi yurt içi hasılaya sahip. Seçim sonuçları yalnızca Türkiye’ye bağlı değil. Daha çok bütün dünya ile bir ilgisi var.

Bundan dolayı bu seçimler ve sonuçları çok önemliydi. Sonuçlar ve tablo ortada, biliniyor. Şimdi önemli olan bu tablonun ardında yatan temel sebepler. Gerçek nedir? Hakikat şu ki, Türkiye’de seçmen fırtanalı bir ortamda sandığa gitti.

Bu fırtına 5 etkenle özetlenebilir:

Birincisi: Eski Cumhurbaşkanı Ahmed Necdet Sezer’in durumu. O Başörtüsü konusunda olumsuz bir tavır içindeydi, kamusal alanda başörtüsü ile bulunmaya karşı çıkıyordu. Halbuki Laikliğin gerçek tanımıyla hareket edecek olursak bu durum sözkonusu olmazdı. Eski Cumhurbaşkanınınlaiklik anlayışı insan haklarının bir ihlali durumundaydı. Bu durum Türk hakını büyük ölçüde etkiledi, ve bu konuda parlamento seçimleri sırasında sandıklarda patladı.

İkincisi: Cumhurbaşkanlığı seçimi sürecinde, bazı gruplar Cumhurbaşkanı olacak birisinin hanımının başörtülü olamayacağını savundu. Bu durum türk halkı arasında büyük bir infiale yol açtı. Seçimlerde ortaya çıkan tablonun bir sebebi de bu duruma gösterilen tepkiydi.

Üçüncüsü: Türk Silahlı Kuvetleri 27 Nisan’da internette bir açıklama yayınladı, gerçekte bu doğrudan hükümete yönelik bir uyarıydı. Bu da Türk halkı arasında büyük rahatsızlığa yol açtı. Burada önemli bir nokta var; Kıbrıs Avrupa Birliği’ne bağlandı, ancak o zaman Türk Silahlı Kuvetleri bu konuda bir açıklamada bulunmamıştı. Buna elk olarak Ortadoğu’da, Irak ve PKK gibi önemli gelişmeler vardı. Hakeza Türk Silahlı Kuvetleri bu konularda da açıklamada bulunmamıştı.

Anı zamanda Türkiye’de sivil insanların öldürülmesinden sorumlu olan terör örgütlerinin varlığı sözkonusu. Türk Silahlı Kuvetleri’nin bu konularda da açıklaması olmamıştı. Ancak Türk Silahlı Kuvetleri 27 Nisan’da, Türkiye’de laikliğin tehlike altında olduğunu ileri sürerek Peygamberimizin doğum yıldönümü kutlamaları çerçevesinde düzenlenen programları buna örnek olarak gösterdi. Bu programların birinde başörtülü genç kızlar kutlamalara katılmıştı. Türk Silahlı Kuvetleri de bu çocukların bu halde programlara katılışını laikliğe karşı bir tehdit oluşturduğunu ileri sürdü.

Dördüncüsü: Yüksek Öğretim Komitesinin imam hatip kökenli öğrenciler üniversite kapılarının kapatılması kararı vardı. YÖK’ün bu kararı da kamuyounda büyük bir infialin ortaya çıkmasına yol açtı.

Beşincisi: Ana Muhalefet Partisi CHP ve başkanı Deniz Baykal’ın laiklik konusunda AKP’ye karşı ağır bir kampanyası söz konusu idi. AKP’yi sürekli olarak laiklik karşıtı bird parti olarak suçluyordu. Bu da halkın hükümet partisine daha çok sempati göstermesine yol açtı. Halk arasında şöyle bir kanaat oluştu: Eğer CHP hükümete gelecek olursa halkın üzerindeki baskılarını artıracak.

Tüm bu nedenler halk arasında saatli bir bombanın oluşmasına yol açtı. Seçimler öncesinde muhalefet partisi milyonlarca kişinin katılımlarıyla, laikliğin tehdit altında olduğu iddiasıyla mitingler düzenlenmesine ön ayak oldu. Öyle ki, bu mitinge katılanların bazıları "kahrolsun şeriat" diye slogan atıyordu. Türk halkının büyük bir kısmı AKP’ye yönelik bu gösterilerin İslam’a ve müslümanlara karşı bir tusunamiye yol açacağını düşündü. Türk halkı da muhalefet partisinin öncülük ettiği bu kampanyalara karşı İslam’ı savunma kaygısıyla AKP’ye yöneldi. Türk halkının ekseriyeti bu kampanyalara karşıydı. Az bir kesim ise, ülkenin borç yükü, işsizlik, yoksulluk, iç ve dış politikada yanlış yönetim, özellikle de İsrail ile olan ilişkilerden dolayı hükümet partisine oy vermedi.

Ancak, bu seçimler olağan koşullar içinde gerçekleşmedi. Daha çok muhalefet partisinin öncülüğünde hükümet partisine yönelik sürdürülen tusunami ortamında gerçekleşti. Türk halkının bu tehdite karşı durması için başka seçeneği neydi? Saadet Partisi’nin içinde olduğu az bir seçenek söz konusuydu. Saadet Partisi’nin son seçimlerde aldığı oy da % 3 kadardı. Bundan dolayı Saadet Partisi seçimlerde gerçek gücünü ortaya çıkaramadı. sonuçta AKP oyların büyük bir kısmını almış oldu. Bu sonuç, AKP’nin siyasetlerinden ziyade seçim öncesi süreçte ülkede otaya çıkan istasnai durum ve koşulların etkisiyle oldu.

Normalde Saadet Partisi’nin seçmeni olan vatandaşlarımız, oylarının zayi olacağı endişesini taşıyarak Saadet yerine AKP’ye verdi. Milletimizin büyük bir çoğunluğu Laiklik adı altında oluşturulan tusunami dalgasını İslam’a bir tehdit olarak algılayarak, AKP’ye oy vermeyi tercih etti. Son seçimlerin anlamı budur…

Soru: İnsanların AKP’ye oy verme kararı alırken zorlandıklarına inanıyor musunuz?

 

Erbakan: Oy verenlerin yarısı AKP’ye oy vermede haklıydılar çünkü başka seçenekleri yoktu, diğer yarısı ise haksız idiler. Halk kendisini o tsunami dalgasına karşı güvence altına almak için oy verdi, fakat AKP’nin bizzat o dalganın müsebbibi olduğu gerçeğini gözardı ederek yaptı bunu. AKP iktidara geldiğinde milli görüş gömleğini atmıştı üzerinden ve kurucuları da bunu inkar etmiyorlar, kendileri kamuoyuna ilan ettiler bu durumu. İmam hatipleri ve Kuran kurslarını kapattıktan sonra AB normlarına uyum sağlamak için zinayı suç sayan kanunları da kaldırdılar. Üstelik okullardaki müfredatta olan bazı ayetleri çıkardılar. Yahudi ve hristiyanları kızdırmamak için Fatiha’nın son ayetlerini de çevirmediler. "Bizi Sırat-ı Mustakim’e ulaştır; gazaba uğrayanların ve delalete düşenlerin yoluna değil" bu ayetleri müfredattan çıkardılar, niçin? Çünkü burada hristiyanlar ve yahudiler kastediliyor. 

 

AKP Avrupa ve Amerika’yla kurduğu ilişkilere çok önem veriyor, İslami bir birliğin kurulmasının imkansız olduğunu ve Türkiye’nin Avrupa’ya daha yakın olduğunu söylüyorlar. AKP bu retoriği 5 yıldır tekrar ediyor.Yeni nesil nasıl yetiştirilecek? Medya kamuoyunu zehirliyor… Kısacası AKP’ye verilen oylar bu parti çok sevildiği için verilmiş oylar değil, laikçi aşırılığa duyulan nefretin sonucudur.

 

Soru: AKP’nin bu seçimi kendi başarısıyla değil tepkisel oyları toplayarak kazandığını söylediniz.Peki ya sizin partiniz? Saadet partisi niçin sadece yüzde iki buçuk oranında oy alabildi? Acaba partinizin politik söylemi ve ideolojisi sokaktaki vatandaş tarafından anlaşılmaz bulunmuş olabilir mi,mesela sürekli olarak IMF’’nin ve Dünya Bankası’nın ülke ekonomisi aleyhindeki etkilerinden söz ediyordunuz?

 

Erbakan: Partimizin söyleminin çok anlaşılmaz, komplike olduğuna inanmıyorum, aksine halkın söylemimizi ve hedeflerimizi çok iyi anladığını ve politik programımızın en iyisi olduğunu teslim ettiğini sanıyorum ama bahsettiğim gibi o siyasi tsunami dalgası çok etkili oldu ve halkın AKP’den başka bir seçim şansı da kalmamıştı. Bu durum CHP’nin büyüyor gözükmesinden kaynaklandı. Ve Türk halkının bu mantığı kullanarak seçime gitmesinin ilk örneği de değildi bu. Bundan otuz yıl önce, 1980 darbesi öncesi, sağcı bir parti olan AP’nin politikalarının ülke aleyhinde olduğunu MNP (Milli Nizam Partisi) olarak söylediğimizde de aynı durumla karşılaştık, halkımız parti politikalarımızı benimsemesine rağmen aşırı soldan korktuğu için AP’ye oy verdi. O zaman biz sol komünist partiyle sağcı parti arasındaki farkın solcuların anestezi yapmadan ameliyat etmesinde, sağınsa uyuşturarak kesmesinde yattığını söylüyorduk. Uyandığınızdaysa sağ elin komünistlerden daha çok kestiğini göreceksiniz. MNP seçimi kaybetti ama umudunu yitirmediğinden 1997’deki seçimleri kazanıp hükümet tesis etme başarısını gösterebildi.

 

Soru: Erdoğan sizin partinizin üyesiydi ve Abdulah Gül’le birlikte partiyi terk ederek AKP’yi kurdu. Erdoğan’ın okulunuzdan kaçtığı duygusuna kapıldınız mı hiç? Sizce sınıfını geçti mi yoksa kaldı mı?

 

Erbakan: Evet Erdoğan sınıfta kalmıştır ve okulun arka kapısından kaçmıştır. Okula yazılmış ama dersleri dinlememiş hiç. Din derslerine girmiş olmasına rağmen davranışları bunun aksi yönündedir. Müslüman uygarlığının Batı uygarlığıyla yarışamayacağı iddiasındadır kendisi ama Efendimiz (s.a.v) İslam’ın en yüce olduğunu buyurmuştur. Bilgili bir insanın söyleyebileceği bir söz mü bu? Erdoğan AB’nin her talebine boyun eğiyor ve İslam Birliğinin tesisini imkansız buluyor. Bu akli bir şey midir? Biz İslam’a mı yoksa siyonizme mi hizmet edeceğiz?

 

Şark-el Evsat gazetesi çok etkili ve büyük bir gazete olduğundan sizin vesilenizle gazetenize bir mesajım olacak, gazetenizin AKP’yi desteklediği görünüyor.

 

(Gazetenin buna cevabı ”Hiçbir partiye eğilimli değiliz, üstelik Erdoğan’ın İsrail yanlısı politikalarını eleştiren Türk vatandaşlarının da görüşlerini sayfalarımıza yansıttık ve okuyucularımız arasında sizi seven ve başbakanlığınız süresince uyguladığınız siyasetleri takdir edenler de bulunuyor.” şeklinde oldu. Bunun üzerine Erbakan gülerek ”Desenize gazeteniz de Türk halkı gibi, beni seviyor ama AKP’ye oy veriyor!” diyor.)

 

Arap ve İslam dünyasının bütün entelektüelleri ve akademisyenleri gazetenizi yakından takip ediyorlar ama ben gazetenizi okuduğumda Saadet Partisi’yle AKP arasındaki farkın farkında olmadığınızı görüyorum. Şark-el Evsat’taki kardeşlerimiz doğruyla yanlışı karıştırmamalı.

 

Soru: Sizin Erdoğan’la ilişkiniz ve iki parti arasındaki farklılıklar hakkında genelde bir bilgi eksikliğinin olduğu doğru. Son zamanlara dek yaygın anlayış Erdoğan’ın hükümet tecrübesinin, sizin 97’deki iktidarınızın bir uzantısı olduğu şeklindeydi.

 

Erbakan: AKP bizim adımlarımızı takip etmiyor. Aslında işin gerçeği daha neyin olup bittiğini de algılamış değiller. Peygamber (s.a.v): ”Müminin ferasetinden korkun çünkü o Allah’ın nuruyla bakar.” diye buyurmuş, AKP’nin ihtiyaç duyduğu şey de bu feraset. İslam dogmatik bir din değil, akla, anlamaya ve farkındalığa dayanan bir din. İslam’dan korkulmasının nedeni de bu. Günümüzün Şeriat okullarında da iki şey eksik. Şeriatın günümüz sorunlarına verdiği cevapları çıkarsayacak bir de İslam’ın doğru anlaşılmasını sağlayacak fakültelerin kurulmamış olması. Bir Müslüman uyanık ve İslam hakkında doğru kavrayış sahibi olmalı. Yahudi ve hristiyanları Müslümanların velisi, yöneticisi olarak görmemeli. Gerçek bir Müslüman Yahudilerle alışveriş eder mi günümüzde? Bu bilinç eksikliği probleminine bütün İslam dünyasında tanık oluyoruz.

 

Soru: Erdoğan’ı Refah Partisi’nden ayrılıp yeni ve rakip bir parti kurmaya sevk eden etkenlerden bahsedebilir misiniz bize?

 

Erbakan: Hepimiz İsrail’in kurucusu Theodor Hertzl’, Yahudi düşünür ve eylemci Haim Naum’u ve Amerika’nın milli güvenlik danışmanı olan Zbigniew Brezinski’yi biliriz. Brezinski ne dedi? ”İslam dünyasına baktığımızda iki tip insanla karşılaşıyoruz: Ehl-i dünya olanlar ile gerçekten dindar olanlar. Bizler din ehlini zayıflatmak, diğerleriyle de işbirliği yapmak istiyoruz!” Siz Erdoğan’ın bizden niçin ayrılıp yeni bir parti kurduğunu soruyorsunuz. Size cevabım Brezinski’nin sözleridir. Tayyip bu partiyi kendi başına kurmadı, aldığı emirlerle kurdu. Peki Erdoğan niçin bu projenin kuklası olmayı kabul etti? Çünkü makama, paraya ve liderliğe karşı zaafı var.

 

Soru: Peki şimdi Erdoğan’la ilişkileriniz ne düzeyde? Kişisel temasınız var mı örneğin?

 

Erbakan: Tayyib sağlığımı sormak için arar bazen ama bunun hiç anlamı yok. ”Nasılsın?”, ”Ne yapıyorsun?”un değil “gerçek İslami şuurun geri gelmesi”nin önemi var asıl.

 

Soru: Erdoğan’ın politikalarından rahatsız olduğunuzu mu söylüyorsunuz?

  

Erbakan: Eylemlerinden ve gittiği doğrultudan rahatsızım.Kendisinden şikayetçiyiz çünkü Türk halkını büyük problemlere doğru sürüklüyor.Siyonistlere olan sadakatından ve bazı yerlerde onlarla işbirliği yapmasından razı değiliz.Tayyip Türk askerlerini BM çatısı altında Lübnan’a niçin gönderdi? Hizbullah’ı silahsızlandırmak için.

 

Soru: Erdoğan’la farklarınızı niçin oturup tartışmıyorsunuz? Sonuçta herhangi bir zararı bütün Türkiye Müslümanları hep  birlikte paylaşacak.

 

Erbakan: “Allah’ın dilediği olur.” denmiştir. Defalarca tavsiyelerde bulunduk kendilerine ama fayda etmedi.

 

Soru: Refah hükümetinin devrilmesinden bu yana on yıl geçmiş, geçmişi değerlendirdiğinizde sizce ordunun partinize karşı darbe yapmasının arkasındaki neden neydi?

 

Erbakan: Neden çok açık: Refan yol hükümetinin yıkılmasında arkasında Laik Siyonist odaklar vardı. Yahudilerin Nil’den Fırat’a kadar uzanan büyük İsrail ülkesini kurma hayalleri var. Siyonist güçler bu büyük İsrail devletini kurmak için İstanbul’u ele geçirmek istediler. Eğer İstanbul’u ele geçirebilseler idi bu İsrail devleti de kurulmuş olacaktı. Ama ne oldu? 600 gemi ve 600.000 askerle geldiler ve başaramadılar. Bununla birlikte Nil ve Fırat arasında bir devlet kurmak Yahudilerin en temel inançlarındandır ve bu inançlarından asla vazgeçmeyecekler.

 

80 yılı aşkın bir süredir Siyonistler, ekonomik kuşatmaya ek olarak Türkleri dinlerinden uzaklaştırmaya çalışıyorlar. 1990’da ne oldu? Komünizm çöktü ve Amerika tek süper güç olarak kaldı, fakat bu ülke Yahudilerin kontrolü altındadır. Sovyetlerin yokluğunda, Yahudi düşü olan büyük İsrail projesi tekrar canlandı. Peki ne yaptılar? NATO’nun 1990’daki toplantılarının birinde Margaret Thatcher “Biz NATO’yu Sovyet tehdine karşı kurduk. Artık Sovyetler yok, peki şimdi NATO’yu lağv mı edeceğiz? Düşmanı olmayan ideolojiler yaşayamazlar, Sovyetler yerine başka bir düşman bulmamız lazım ve o düşman mevcut: İslam!” demişti.

 

İşte bu koşullar altında Türkiye, Refah Partisinin hükümetine tanık oldu. Benim tam da söylemek üzere olduğum şeyi Brezinski söylemiş: ”Refah Partisi Türkiye’de iktidar olduğu müddetçe amaçlarımıza ulaşamayız. Refah hükümetinden nasıl kurtulacağız? Amerikan Dışişleri Bakanlığı ordunun kontrolü ele alıp seçilmiş bir hükümeti açıktan devirmesini istemiyor." Ne yaptılar peki? İktidar ortağımız olan Çiller önderliğindeki DYP’ye yöneldiler ve bu partiden 50 milletvekilini, ”Refah hükümetini desteklemeye devam etmeniz halinde tıpkı 80’deki Evren darbesi gibi bir hereketle karşılaşacaksınız“ diye tehdit ettiler. Hükümetteki ortağımız Çiller bana geldi ve “Partimin 50 milletvekili sizinle koalisyonu sürdürmeme itiraz ediyorlar, şu an ciddi bir kriz geçiriyoruz, yeniden seçimlere girelim, seçimlerden sonra yeniden bir koalisyon hükümeti kurarız” dedi.

 

Çiller’le yaptığımız prensip anlaşmasında kriz yüzünden seçimlere gitmemiz durumunda başbakanı değiştireceğimizi -yani başbakanlığı bırakıp görevi kendisine bırakacağımı ima etmiş oldum böylece- söyledim. Mecliste çoğunluğun oylarıyla birlikte üç ay içerisinde erken seçime gitme kararı aldık. Bundan sonra olanlar demokrasinin kurallarının ihlalinden ibarettir tam anlamıyla. Arkamızda bizi destekleyen 291 milletvekilinin oyu vardı ama kriz esnasında meclisteki azınlığı teşkil eden Mesut Yılmaz’ın partisine hükümeti kurma sözü verilmişti.

 

Soru: Sizce Siyonist çevreler sizden niçin rahatsızlık duydular? Benimsedikleri politikalar hangileri ve hangilerinden rahatsız oldular?

 

Erbakan: İktidarımız süresince üç şeyi gerçekleştirdik biz. İlk olarak IM’yi terk ettik ve bu kurumun ekonomik programına artık bağlı olmayacağımızı açıkladık. İkinci olarak devletin bütçesinde gelir gider denkliği, cumhuriyet tarihinde ilk olmak üzere, sağladık. Üçüncü olarak D-8’i kurduk 8 gelişmekte olan İslam ülkesi arasında (Türkiye, Pakistan, Endonezya, Mısır, Nijerya, Malezya, Bangladeş ve İran) Amacımız İslam dünyası içinde gür bir ses oluşturmak ve daha adil bir uluslar arası toplum teşil etmekti. Ama bu uluslar arası güçlerin ve Yahudi mahfillerin hoşuna gitmedi. Yahudiler D-8’in potansiyel tehlikesini görebildiler ama bizdeki İslami çevreler böyle bir ittifakın nasıl bir muazzam potansiyel gücü haiz olduğunu fark edemediler.

 

Soru: İktidardan indirildikten sonra ne hissettiniz? Üzüntüye kapılıp ihanete uğradığınızı hissettiniz mi, özellikle bazı Türk işadamlarının hükümetinize karşı çıktığını gördükten sonra?

 

Erbakan: Tabii ki üzüldüm ve ihanete uğradığımı hissettim ama uğruna mücadele ettiğimiz şeyin önemine emindim. Bazı işadamları bizden rahatsız oluyorlar idi çünkü biz bütçeyi devletin maslahatlarını gözeterek hazırlamıştık, adil bir bütçe istiyorduk. İşadamları paralarını bankalara yatırıp yüksek rantlar elde ediyorlardı ve bir sürü de muafiyet… Tüm bunlar bize 10 milyar dolara mal olmuştu. Bizim bütçe planımızda o para alınıp yoksul sınıfın ihtiyaçlarına harcanıyordu ve bu durum da pek çoklarının rahatsızlığına yol açıyordu.

 

Soru: İslam dünyasının geleceğine dönük endişelerinizden söz ettiniz. Sizce ABD İran’a saldırır mı?

 

Erbakan: Şüphesiz İran ciddi bir tehlikeyle karşı karşıya. Bush, İslam’ı düşman olarak gören dindar bir muhafazakar. İran ona göre büyük tehlike. Bush’un gözünde İslami olan her şey tehlikeli İran,Türkiye ve diğerleri…

 

Soru: Türkiye’de tehdit altında mı?

 

Sadece tehdit altında değil, en büyük tehlikeyle yüz yüze. ABD’ye göre Türkiye bölgedeki en önemli ülke, eğer bu ülke İslam dünyasıyla ittifak kurma yoluna giderse ABD her şeyini kaybetmiş olacak. İşte bu yüzden ABD ve Yahudiler İslami eğilimlerle savaşıyor ve tam da bu yüzden İslam dünyası arasındaki bağlar ve işbirliği pekiştirilmeli.

 

Soru: Bazıları Türk ordusunun yüzde kırk altı gibi bir oy almış olan AKP’den daha zayıf olduğunu iddia ediyorlar, buna katılıyor musunuz?

 

Erbakan: Hayır ordunun zayıfladığına inanmıyorum, Ordu hala Türkiye’nin en güçlü kurumudur.

 

Soru: Arap dünyasındaki İslami hareketlerin deneyimleri hakkındaki görüşünüz nedir?

 

Erbakan: Her tecrübenin kendine has özellikleri var. Bu hareketler üzerimizdeki kapitalist ve sol hegemonyayı yıkmayı hedefleyen hareketlerdir ve bu, gereklidir.

 

Soru: Bununla birlikte bazı demokratik olmayan totaliter İslami örnekler de var. Onlar hakkındaki değerlendirmeniz nedir?

 

Erbakan: Totaliter İslami hükümet diye bir şey yok…

 

Soru: Ama örneğin seçimlere gidilmemesi, bu anti-demokratik değil mi?

 

Erbakan: Herhangi bir hükümet meşruiyetini halkından alır. Seçimleri iptal edip halkın görüşünü önemsememek İslami bir tavır değildir.

 

Soru:  Son olarak “Türkiye’deki siyasal İslam’ın babası” ünvanı sizi memnun ediyor mu?

 

Erbakan: Allah korusun. Ben ünvanlara aldırış etmiyorum. Ben bütün Müslümanlar ve bütün insanlar için adalet istiyorum. İslam sevgi ve merhamet dinidir. Amacımız yeryüzündeki altı milyar insanın mutluluğudur, sadece Müslümanların değil.

Yeni Dünya Düzeni

14 Kasım 2007 Çarşamba Etiketler : sezai karakoç suriye iran emperyalist batı

Tarih: 3 Kasım 2007 Cumartesi. Yer: Yüce Diriliş Partisi İstanbul İl Merkezi.

Genel Başkan Sezai Karakoç, Irak’a nasıl bakmamız gerektiğini anlatıyor. Irak’ın İngilizler tarafından kurulan suni bir devlet olduğunu, bu devletin yıkılmasından daha tabii bir şey olmadığını ifade ediyor. Irak parçalanırken “Biz Irak’ın bütünlüğünden yanayız” demenin anlamsızlığına dikkat çekiyor. Irak’ın üçe bölünmesinin kaçınılmazlığını vurguluyor. Bu üç parçadan her birinin kendi başına ayakta kalmasının imkânsızlığını da vurguluyor. İlk etapta Şii Arap ağırlıklı ‘Güney Irak’ın İran’la, Sünni Arap ağırlıklı ‘Orta Irak’ın Suriye ve Suudi Arabistan’la, Kürt ağırlıklı ‘Kuzey Irak’ın Türkiye’yle bütünleşmesini, ikinci etapta ise Ortadoğu çapında bir birliğin kurulmasını savunuyor.

Bu arada, “Kürtleri ayıran sınırlar kalkmalıdır” diyenlere hak verdiğini, fakat Kuzey Irak’ta kurulacak bir Kürt devletinin bunu Türkiye, Suriye ve İran’la savaşarak gerçekleştirebileceğine inanmanın akıl kârı olmadığını belirtiyor Karakoç. En büyük Kürt kitlesinin Türkiye’de bulunduğunu, sonra Kuzey Irak’taki büyük kitlenin geldiğini, Türkiye-Kuzey Irak birliği sağlandığı takdirde maksadın büyük ölçüde hasıl olacağını, Suriye ile birleştiğimizde oradaki Kürtlerin de akrabalarına kavuşacağını, geriye az sayıdaki İran Kürtünün kalacağını söylüyor ve “İran’da da biraz kalsın, onun bir zararı yok. Bir gün inşaallah İran’la da birleşiriz. O zaman Kürtlerin hepsi biraraya gelir” diye ekliyor.

Dikkat! Fetihten bahsetmiyor Sezai Karakoç. Emperyalist Batı’ya kolay lokma olmamak –daha doğrusu hiç lokma olmamak- için safları sıklaştırmaktan bahsediyor. Bu toprakların tabiatına aykırı olan şovenist tavırlardan vazgeçip Müslüman kardeşliğini, İslam Birliği’ni, ortak devlet şuurunu ihya etmekten bahsediyor.

40 yıllık bir bahis bu. İslam Birliği’ne hava gibi, su gibi muhtaç olduğumuzu 40 yıldır bıkmadan, usanmadan, tekrar tekrar anlatıyor Sezai Karakoç. Kelâmının hülasası için 1995 yılında yaptığı iki konuşmanın can alıcı kısımlarına bakalım:

“Bugün güçlü olmayan devlet yaşayamaz. İki yüz elli milyondan aşağı nüfusu olan, beş milyon, on milyon kilometrekareden aşağı toprağı olan, nükleer silahı olmayan, ekonomisi zayıf olan devletler yaşayamazlar. Onlara devlet denmez. Böyleleri hep tâbi devletlerdir. Bugün birçok İslâm devleti geçinen devletçiklerin hepsi Amerika’ya, veya Avrupa’ya tâbidir. Tâbi olmaksa, İslâm gözünde, Müslümanlık gözünde, en büyük zillettir. Onun için, her kim, devlet düşmanlığı yapıyorsa onun yanında olmayın. Devlet derken, tabiidir ki, kendi medeniyetimizin, milletimizin devletini kasdediyorum. Ve yine devlet derken elbette bugünkü suni sınırları olan devletçikleri kasdetmiyorum. Ortadoğu’da Müslüman aydınların kuracağı büyük, süper devleti kasdediyorum. Ve bu devlet, bir gün mutlaka kurulacaktır. İsterseniz bunu kaydedin, not edin, tespit edin bu sözümü.” (Pendik / İstanbul, 18.6.1995. Kaynak: Çıkış Yolu III – Kutlu Millet Gerçeği, Sezai Karakoç, Diriliş Yayınları, İstanbul 2005)

“Ortadoğu’da, İslâm milletinin kendini bulması, suni sınırları atması, en az 10 milyon kilometrekare, 250 milyon nüfus ve güçlü ekonomi, güçlü devlet politikası sahibi olması, büyük siyasî ve askerî güce kavuşması, bağımsızlığımızı garantilememiz ve böylece çocuklarımızın, torunlarımızın geleceğini, hem maddeten, hem mânen kurtarmamızın sırası geldi. Evet, sadece maddeten değil, mânen de kurtarma garantisi bu noktada bulunuyor. Bunun için yüz bin genç yetişsin istedim. İstediğim budur, temennim budur; yüz bin şuurlu genç, Ortadoğu’da bu dediğim düzeni geri getirecektir.” (Eskişehir, 21 Ekim 1995. Kaynak: a.g.e.)

Kuvvetle hissediyorum ki, bir gün Türkiye Cumhuriyeti devleti de bundan başka çıkış yolunun olmadığını idrak edecek ve inançla değilse bile ilm-i siyasetin gereği olarak İslam Birliği hedefine yönelecek. Gülmeyin! Kendini Batı’ya karşı savaşarak gerçekleştiren bir ülkenin Batıcı olmasından daha ‘acayip’ bir şey değil söylediğim. Dünün maslahat-mefsedet (yarar-zarar) muhasebesinden nasıl “Varlığımızı sürdürmek için Batı’yla bütünleşmekten başka çaremiz yok” gibi ’sarsıcı’ bir sonuç çıktıysa, yarının maslahat-mefsedet hesabından da “Varlığımızı sürdürmek için İslam Birliği’ni ihya etmekten başka çaremiz yok” gibi ’sarsıcı’ bir sonuç çıkabilir. (Bu yönde bir eğilimin –bu şekilde ifade edilmese bile- devletin muhtelif birimlerinde çoktan belirdiğine dair iddialar var.)

Dünya dönüyor…

Seni çok özledik “AK SULTAN”

14 Kasım 2007 Çarşamba Etiketler : abdülhamit han atatürk ak sultan şimon peres tbmm iran
Seni çok özledik "AK SULTAN"

Ne zaman kurtuluruz? / Siyonist, ırkçı emperyalist oyunları farkettiğimiz ve önlemini aldığımız zaman.

 

Utanç Gününde Yahudi Köpek Şimon Peres Atatürk’ün Tbmm’sin de İran’ı Tehdit Etti!

 

 

Şu anda ülkemizde bulunan ve bugün TBMM’de konuşma yaparak, Müslüman bir ülke parlamentosunda konuşan ilk İsrail Devlet Başkanı olma unvanını alarak tarihe geçen Simon PERES‘in, tahrif edilmiş amentüsünü de, dinini de, kitabını da, dedelerini de iyi tanırız biz.

Dünkü yazımızda,  Ulu Hakan II. Abdülhamit’in siyonist tehlikeye karşı aldığı tedbirlerden bahsedeceğimizi ifade etmiştik. Ancak bunu yapmadan önce gelin hafızalarımızı bi tazeleyelim.

 

Aslında Ortadoğu olarak bilinen bölgede ne dönüyorsa bu şerlilerin inanç ve faaliyetleri dolayısıyla gerçekleşmektedir. Tutturmuşlar bir "arz-ı mev’ud" neredeyse tüm insanlığı ve âlemi yakacaklar. Tahrif edilmiş kitaplarındaki şu ayetten kaynaklanıyor tüm problemler. Safdiller de bunu Ermeni Sorunu, Kürt Sorunu, Arap Sorunu, İran’ın nükleer faaliyetleri sanıyor.

 

"Ayak tabanınızın bastığı her yer sizin olacak. Sınırınız çölden Lübnan’dan ırmaktan, Fırat ırmağından Garp Denizine kadar olacaktır. Önünüzde kimse duramayacak, Allah’ın izniyle Rab size söylediği gibi dehşetinizi ve korkunuzu ayak bastığınız bütün diyar üzerine koyacaktır." (Tevrat, Tekvin Bölümü 12/25)

Siyonizm’in kurucusu ve İsrail’in fikir babası Theodor HERZL de, 1897 yılında İsviçre’nin Basel kentinde Siyonist önder ve temsilcileri topladığı ve Siyonist Protokolleri ilan ettiği kongrede: "Kuzey sınırlarımız Kapadokya’daki dağlara kadar dayanır, Güney’de de Süveyş Kanalı’na (Nil-Fırat arası)…Sloganımız ise "Davud ve Süleyman’ın Filistini!" olacaktır"  "Basel’de ben Yahudi Devleti’ni kurdum. Eğer yüksek sesle söylersem bütün dünya bana güler. Fakat beş sene içinde veya elli sene sonra herkes bunu bilecek" demişti.

Basel‘de yapılan ilk Siyonist kongrede çizilen hayali sınırlar Osmanlı İmparatorluğu’nun egemenliği altında bulunuyordu. Theodor Herzl bu toprakları ele geçirmek için birçok kez İstanbul’a geldi. Bu yıllarda Osmanlı İmparatorluğu’nun ekonomik olarak zor durumda olduğu biliniyordu. Herzl Sultan Abdülhamid’in bu zor durumundan yararlanarak Filistin’i para karşılığında ele geçirmek istiyordu. Fakat Abdülhamid’in tepkisi Theodor Herzl’in tahmin ettiği gibi olmadı.

Filistin topraklarına göz diken Siyonistlerin Sultan Abdülhamid’den olumsuz cevap almaları, hatta saraydan kovulmaları Siyonistlerin Abdülhamid’e olan düşmanlıklarının ilk tohumlarını atmıştı. O günleri yaşayan Mustafa Turan (Bey) hatıralarında Siyonistlerin Abdülhamid’le olan diyaloglarını ve daha sonraki gelişmeleri şöyle anlatıyor:

1893 baharında Siyonist cemiyetin kurucusu Theodor Herzl, bu konuda görüşmeler yapmak için İstanbul’a gelmiş, Hahambaşı Moşe Levi ile beraber Yıldız Sarayı’nda Abdülhamid’in karşısına çıkmışlardı:

"Padişahımız hazretlerine, Yahudi kullarından bir istirham sunmaya geldik. Bu sadık kullarınız Mukaddes Filistin’e yerleştirilmeleri için emirlerinizi bekliyorlar. Ve bir şükran armağanı olarak beş milyon altın kabul buyurmanızı arz ediyorlar."

Bırakın beş milyon altını, beş gümüş liraya  dahi muhtaç olan Sultan Abdülhamid, onların planlarını çoktan haber almış ve cevabını çoktan hazırlamıştı. Sonuç; gelen heyetin saraydan hemen kovulması oluyor, çıkarılan bir fermanla Yahudilerin Filistin’e yerleşmeleri yasaklanıyordu. Hatta Araplardan hile ve fahiş bedellerle toprak alınmasın diye Ulu Hakan orada şahsi tasarruflarıyla topraklar aldı ve onlara o dönemde "çiflikat-ı şahane" dendi. Bunun yanında Ulu Hakan, Filistin’e Yahudi yerleşimine mani olmak için şu önlemleri aldı:

Birincisi: Osmanlı Devleti Yahudilerin bu topraklara sığınmaması için evvelâ Filistin topraklarının hukukî statüsünü 18 Recep 1287/ 1871 tarihli İrade-i Seniyye ile bu araziyi mîrî yani devlet arazisi haline getirmiştir. Bir taraftan da Hazine-i Hâssadaki şahsî mal varlığıyla Filistin’de mümkün olduğu kadar çok toprak satın alarak bu kapıyı kapamaya gayret gösteriyordu.

İkincisi:
Alınan tedbirlere rağmen Filistin arazisine olan Yahudi akını tam önlenemeyince II. Abdülhamid Sadaret’in ve Meclis-i Mahsûs’un basiretsiz ve ileriyi göremeyen rapor ve mazbatalarına rağmen Yahudi meselesini önemli ölçüde çözecek bir İrâde-i Seniyye neşretmiştir. Bu tarihî belgede, Filistin topraklarına yerleşmek isteyen Yahudilere şu gerçeklerle karşı çıkıldığı anlaşılmaktadır:


a) Yahudilerin Kudüs başta olmak üzere Filistin topraklarına toplanmaları ve orada yerleşmek istemeleri, bir Yahudi Devleti kurma amacını gütmektedir. Buna engel olmak kesinlikle şarttır.

b )
Osmanlı toprakları her isteyenin yerleşebileceği boş topraklar değildir.


c)
Kendilerini bütün âleme medenî milletler olarak ilân eden Avrupalıların memleketlerinden kovdukları Yahudileri Osmanlı ülkesine almanın haklı bir gerekçesi ve mânâsı yoktur.


d)
….artık hiç bir Musevî Osmanlı vatandaşlığına alınmayacak ve Yahudilerin Osmanlı ülkesine yerleşmelerine asla müsaade edilmeyecektir.

Üçüncüsü: II. Abdülhamid bununla da yetinmeyerek başta Filistin toprakları olmak üzere bütün Osmanlı Devleti topraklarında Yahudilere toprak ve mülk satışını yasaklamıştır.

Özetle, Filistin’i devlet garantisi ile koruyan Osmanlı Devleti, İttihat ve Terakki’nin iktidar döneminde daha da zayıflayınca, Filistin davası da zayıflamış ve Osmanlı Devleti yıkılınca o dava da yıkılmıştır.

İşte masonlar ve Siyonistler bunlardan dolayı Abdülhamid’e düşmandılar. Ve dışarıdaki uzantıları Fransız Akademisi Üyesi Tarihçi Kont Albert Vandal, ilk defa Abdülhamid hakkında "Le Sultan Rouge" lakabını kullandı ve maalesef, İttihâtçılar bu tabiri Kızıl Sultan diye tercüme ederek , Ermenilerle birlikte Sultan Abdülhamid’i kötülemeye başladılar. İttihatçıların, Ermeni kâtili diye Sultan Abdülhamid’i itham etmeleri ve onu Kızıl Sultan diye karalamaları, maalesef, Cumhuriyet devrinin ders kitaplarına kadar yansıdı.


Abdülhamid’in bu kararlı tutumu üzerine Yahudilerin tek çıkış yolu onun iktidarına ivedilikle son vermek olacaktı. Herzl "Siyonizmin amaçlarına ulaşabilmesi için Osmanlı’nın dağılmasını beklemeliyiz" diyordu. Bunun için de ilk hedef Abdülhamid’in tahttan indirilmesiydi. Abdülhamid’i dış müdahalelerle düşüremeyeceğinin farkında olan Herzl, bunun için devlet içinde güçlü bir kuruluşla işbirliği yapmayı tercih etti. Amacına en uygun kuruluş, Jön Türk hareketinin uzantısı olan İttihat Terakki Cemiyeti’ydi

İttihat Terakki Cemiyeti’nde önemli bir etkiye sahip olan grupların biri Selanik’li Yahudi kökenliler, yani dönmelerdi. Bu isimler Abdülhamid’i devirmek için uluslararası finans çevrelerinden yardım sağlamaktaydılar. Cemiyetin diğer bir yardım kaynağı ise Mısır Cemiye-i İsrailiyesi’ydi.

 

Yıllardır kurulması düşünülen fakat sürekli olarak Abdülhamid’in engellemeleri neticesinde başarısızlıkla sonuçlanan Büyük Türkiye Locası çalışmaları da Meşrutiyet’in ilanı ile birlikte başarıya ulaştı. Üstad-ı Azam Kemalettin Apak ise masonluk-İttihat ve Terakki ittifakının, Meşrutiyet’in ilanından sonra da devam ettiğini vurgular:

"Masonluk bu bölgede İttihat Terakki Cemiyeti’ne nasıl hizmet etti ise, bilahare Meşrutiyet’in ilanını müteakip bu cemiyet de Türk masonluğunun teşkilatlanıp gelişmesine öylece hizmet etmiş ve onun yükselmesine amil olmuştur (Türkiye’de Masonluk Tarihi, Kemalettin Apak, s.41) .

 

İttihat ve Terakki‘ye ve en hafif ifade ile onun başındaki basiretsiz, firasetsiz, gafil liderlerine bir başka yazımızda temas ederek bugünkü Türkiye liderleriyle bir mukayesesini yapacağız.

 

Biz "AK SULTAN" II. Abdülhamit‘i çok özledik. Allah bu ülkeye O’nun gibi kudretli, uyanık, akıllı liderler nasip etsin.

Sayfalar : [1] 2 3
Mynet Blog WordpressMU alt yapısını kullanmaktadır.