Mynet | Blog Anasayfa | Email
Favorilerime Ekle | Giriş


Erbakan Ömrünü Ülkesine Adamıştır, Ülkesindeki Hainler Onu Hırsızlıkla Suçlamıştır!

5 Nisan 2008 Cumartesi Etiketler : erbakan Ömrünü Ülkesine adamıştır Ülkesindeki hainler onu hırsızlıkla suçlamıştır!

Erbakan Ömrünü Ülkesine Adamıştır, Ülkesindeki Hainler Onu Hırsızlıkla Suçlamıştır!

Saadet Partisi Genel Başkanı Recai Kutan, ”Erbakan ömrünü ülkesine ve insanlığa adamış bir devlet adamıdır.

 


 

Kutan, partisinin ”Mahalli İdareler Hamle Toplantısı”nda yaptığı konuşmada, kapatılan Refah Partisi’nin Genel Başkanı Necmettin Erbakan hakkındaki ”ev hapsi kararını üzüntüyle karşıladıklarını” söyledi.

Erbakan’ı, ”kendini bu topraklara adayan bir dava adamı” ve ”yüreği mazlum milletler için çarpan bir sevda insanı” olarak niteleyen Kutan, ”Muhterem Erbakan’a bu yapılmamalıydı. Ömrünü ülkesine ve insanlığa adamış bir devlet adamına reva görülen bu muameleyi ve bu muamele karşısında sessiz kalanları da tarih yargılayacaktır” diye konuştu.

AK Parti hakkındaki kapatma davasına da değinen Kutan, davanın ”parlamenter sistem açısından son derece kaygı verici olduğunu” ifade etti. Terör ve şiddet eylemlerine karışan siyasi partiler hakkında kapatma davası açılmasının doğru olacağını belirten Kutan, sözlerini şöyle sürdürdü:

”Bazı çevreler kapatma davası açıldıktan sonra Anayasa’da parti kapatılmasını zorlaştıracak şekilde değişiklik yapılmasını etik bulmamaktadır. Oysa bizce asıl etik olmayan husus, Türkiye’de siyasi partilerin faaliyetlerini yasaklayan hükümlerin mevcudiyetinin hala yürürlükte olmasıdır. Parti kapatmanın ne demek olduğunu en iyi biz biliriz. Çünkü milli görüş olarak geçmişte 4 tane siyasi partimiz kapatıldı. Şu yakamda gördüğünüz rozette 5 tane yıldız var. Artık rozetimizde yıldız koyacak yer kalmadı. Bu demokrasi adına, düşünce özgürlüğü adına son derece düşündürücü bir durumdur.”

Tüm siyasi partileri, sivil toplum kuruluşlarını ve aydınları demokrasiye sahip çıkmaya çağıran Kutan, TBMM’yi de bu konuda gerekli yasal ve anayasal düzenlemeleri hayata geçirmesi için göreve davet etti.

-DOĞUM GÜNÜ ÇİÇEĞİ-

Herkes için adalet, özgürlük ve refah istediklerini anlatan Kutan, ”(benim oyumla çobanın oyu bir olamaz) diyen zihniyetin arzuladığı seçkinci demokrasiden vazgeçilmesi gerektiğini” söyledi. Kutan, ”Devleti vatandaşın rakibi ve terbiyecisi görme alışkanlığından vazgeçilmedikçe insan hakları ve demokrasiden söz edilemez” dedi.

Ekonomi ve dış politikada çok ciddi gelişmeler yaşandığını belirten Kutan, böyle bir dönemde Türkiye’nin kendi iç çekişmeleriyle uğraşmasını doğru bulmadığını ifade etti.

Kutan, Türkiye’nin birlik ve beraberliğe ihtiyaç duyduğu, kurumlar arası uyumun önem kazandığı bir dönemde kutuplaşmalara gidildiğini, uyumsuzluğun ön plana çıktığını savundu.

Bu toplantıyla yerel seçim çalışmalarını başlattıklarını da bildiren Kutan, ”Milli görüş kadroları bu seçimlerde iktidara gelecek ve milletimiz özlediği hizmetlere yeniden kavuşacaktır” diye konuştu.

Milli görüş belediyeciliğinin önemli hizmetlere imza attığını ifade eden Kutan, ”Bu başarılar kişisel değildir. Yöneticilerin benimsediği ilkelerden kaynaklanmaktadır. Aynı yöneticiler milli görüş gömleğini çıkarırlarsa benzer başarıyı sağlayamazlar” dedi.

Daha sonra, Kutan’a, doğum günü olması dolayısıyla partililerce çiçek sunuldu.

 

* Erbakan’ı Tasfiye Ettiler de Bize, Peşimizden Gelenlere Ne Yapabilecekler..?

Bu yazıyı ancak Ertuğrul Özkök yazabilirdi!

9 Ocak 2008 Çarşamba Etiketler : ertugrul özkök erbakan demirel ecevit abdullah gül dindarlara baskı yok adnan menderes imam hatip necip fazıl kısakürek hakan albayrak mehmet şevket eygi hürriyet 28 şubat atıf hoca iskil

Hürriyet genel yayın yönetmeni Ertuğrul Özkök tam bir phenomenon’dır. Bir insanın hayatına bu kadar çok çelişkiyi, içinden çıkılmaz bir üslup kıvraklığı ile yerleştirmesi akıllara şaşkınlık vermekle kalmaz, “Allahım benim ülkemin midir bu tuhaf medya?” trajedisi ile sizi baş başa bırakır.

İşte bu Ertuğrul Özkök, bugün kaleme aldığı yazısında, cumhuriyet tarihi boyunca dindarların baskı görmediğini iddia etmiş. Peki nasıl ispatlamış bu iddiasını Ertuğrul Özkök: Kimin ne kadar başbakanlık yaptığını alt alta sıralayarak. “Demirel şu kadar yıl görevde kaldı, Menderes şu kadar yıl başbakanlık yaptı” demek sûretiyle Özkök, iplerin aslında muhafazakarlarda olduğunu ispat edecek! Üstelik Demirel nereden muhafazakar ve dindarların güçlü olduğuna delil olabilir ki? 28 Şubat boyunca Demirel’le yediği içtiği bir giden Ertuğrul Özkök değil miydi? Hatta ne denilirdi o dönemde Özkök’e: Özköşk. Neyse! Bahsi diğer…

Ertuğrul Özkök, mucizevî bir zekaya sahiptir. Zekâ Türkçe’de, kurnazlık anlamı taşır. Özkök’ü zeki buluşumuz bundan. İsterseniz bizler de, baskı gören dindarlardan yalnızca birkaç tanesini aşağıda zikrederek, Özkök’ün iddiasındaki çürüklüğü ortaya koyalım:

İskilipli Atıf Hoca: Memleketin önde gelen alimlerinden idi. Kurtuluş Savaşı sırasında, Mustafa Kemâl aleyhine yayımlanması düşünülen fetvaya imza koymayı reddetti. Frenk Mukallitliği ve Şapka adlı eseri dolayısıyla idam edilmiştir.

Bediüzzaman Said-i Nursî: Türkiye’yi işgal çabasındaki Ruslara karşı talebeleriyle birlikte gönüllü olarak savaştı. Kurtuluş Savaşına destek verdi. Kurtuluş’tan sonra da, eğitim faaliyetleri yürütmek sûretiyle milletin kalkınmasına ve aydınlanmasına gayret gösterdi. Çileli ömrü, bir otel odasında son buldu. Mezârının yeri bilinmiyor.

Mehmet Akif Ersoy: Herkes saklanacak delik ararken, Kurtuluş Mücadelesine destek vermek üzere Anadolu’ya geçti. Anadolu’nun Millî Mücadele saflarında yer alması için ülkeyi adım adım dolaştı. İstiklâl Marşı’nı yazdı. Kurtuluş Savaşı’nı yürüten I. Meclis dağıtıldıktan sonra İstanbul’a döndü. Bir süre sonra da, Mısıra hicret etmek zorunda kaldı. Vefâtından üç ay evvel, dostu Mithat Cemâl Kuntay’ın tâbiriyle bir kemik yığını olarak yurda döndü. Cenâzesi devlet töreniyle kaldırılmadı. İstiklâl şairi ebedî istirahatgâhına, İstanbul Üniversitesi talebeleri uğurladı. Zulüm sadece ona yönelmedi. Tek mahareti İstiklal Mahkemelerinde kelle koparmak olan Kılıç Ali’nin oğlu Amerika’da diplomatik rezidanslarda yaşarken, Akif’in oğlu Mehmet Emin, Karaköy’de bir kamyon kasasında donarak öldü.

Süleyman Hilmi Tunahan: Cumhuriyet döneminin önde gelen alimlerindendir. Kuran eğitiminin yaygınlaşması için gösterdiği gayretler ile meşhurdur. Bu ilmî ve dinî vazifesi boyunca Süleyman Hilmi Tunahan Hoca, büyük sıkıntılara uğradı.

Ali Fuad Başgil: İslam Birliği ve ülkenin millî değerleriyle barışması yönünde gayret sarfetmiş büyük bir bilim adamıdır. 27 Mayıs sonrasında oluşan siyasi tabloda cumhurbaşkanı olması neredeyse kesin gibi gözükürken tehditlerle buna engel olunmuştur. Başgil Hoca’nın cumhurbaşkanlığı adaylığından vazgeçmesini sağlamak için başına silah dayandığı iddia edilmiştir.

Adnan Menderes-Fatin Rüştü Zorlu-Hasan Polatkan: Her ne kadar Batıya angaje bir siyasal çizgiyi benimsemişse de Demokrat Parti, Türk siyasetinin sivilleşmesi ve yerlileşmesi yönünde ciddi adımlar atmıştır. Ezanın Türkçeleştirilmesi zulmüne son vermeleri, hiçbir zaman unutulmamış ve affedilmemiştir. Her üç siyasetçi de, idam edilmiştir.

Necip Fazıl Kısakürek: Türk edebiyatının ve siyasî tarihinin kilometre taşlarındandır. Devrinin büyük ve şöhretli bir edîbi iken, kendisini İslâmî mücadeleye adamıştır. Hayatının bundan sonraki kısmı, türlü eziyetlerle, hapislerle, yok sayılmakla ve maddi imkansızlıklarla geçmiştir. 1983 yılında, dönemin devlet başkanı Kenan Evren’in affetmediği bir cezâ dolayısıyla hapse girmek üzereyken vefât etti.

Prof. Dr. Necmettin Erbakan: 1969 yılından itibâren, Türkiye’de İslâmî hassasiyetlere binâen siyaset yapmanın öncüsü oldu. Bu doğrultuda siyasi partiler ve teşkilatlar kurdu. Erbakan’ın kurduğu Millî Nizam Partisi, Millî Selâmet Partisi, Refah Partisi ve Fazilet Partisi kapatıldı. 1980 yılında hapis yattı. Uzun süre siyasetten men edildi. Son olarak, partilere yapılan bir yardım bahane edilerek siyasetin dışına itildi.

Fethullah Gülen: Devletin bazı kesimleriyle ilişkisi bulunmasına rağmen, İslâmı ve Müslümanları merkeze alan çalışmaları dolayısıyla iftiralara ve baskılara nâruz kaldı. Kısa bir süre de olsa, hapis yattı. Hâlen sürgündedir.

Örtülü Müslüman kadınlar: Cumhuriyetin başından itibâren çeşitli baskılarla karşılaştılar. Horlandılar, küçümsendiler. En son olarak, 80’li yılların ortalarında başlayıp 97-98 yıllarında zirveye çıkan “başörtüsü” direnişi sırasında büyük çileler çektiler. Binlercesi hicret etmek zorunda kaldı. Geride kalanlar, ya eğitimlerini, dayatılan biçimde bitirmek zorunda kaldılar, ya da eğitimlerini yarıda kestiler. Hâlen başörtüsü, baskıcı-dayatmacı çevrelerin saldırı gerekçesi olarak kullanılmaktadır.

Ayrıca, Kadir Mısıroğlu, Mehmet Şevket Eygi, Mustafa İslamoğlu, Nureddin Şirin, Hakan Albayrak başta olmak üzere, farklı kesimlerden pek çok dindar, ya sürgün edildi, ya da hapis yattı bu ülkede. Liste daha da uzatılabilir. Zirâ, mağdur olan dindar Müslümanların sayısı o kadar çok ki, tam listeyi vermek, yüzlerce sayfalık bir döküm anlamına gelecektir. Peki bu manzara karşısında, kim diyebilir ki, 60 yıl boyunca muhafazakar ve dindar insanlar baskı görmemiştir?

Cumhurbaşkanının eşinin üniversitelere giremediği, Başbakan’ın kızlarını ve gelinlerini yurtdışında okuttuğu bir ülkede, ipin kimde olduğunu söylemek, zulmün olmadığı anlamına gelir mi? Gelir diyenler mugalatacı tiplerdir. Mugalatacı tiplerin buluşma yeri ise, elbette Hürriyet nam gazetedir!

Dindara zulüm yok - Ertuğrul ÖZKÖK

9 Ocak 2008 Çarşamba Etiketler : ertugrul özkök erbakan demirel ecevit abdullah gül dindarlara baskı yok adnan menderes imam hatip

O zalim aşireti açıklıyorum

TEZLERİ şu değil mi?"Cumhuriyet döneminde dindarlara çok baskı yapılmıştır."

Ben ısrarla diyorum ki: "Bu bir iftiradır."

Cevapları ne:

"Hayır doğrudur. Dindarlara baskı yapılmıştır."

Peki, kabul ediyorum. Cumhuriyet döneminde dindarlara baskı yapılmıştır.

Öyleyse gelin bu insanlık dışı baskının "asli faillerini" teşhir edelim.

Cumhuriyet kurulalı 85 yıl oldu.

Bunun 25 yıla yakın bölümünde, Cumhuriyet’i kuran tek parti iktidardaydı.

Geriye kalıyor son 60 yıl. Yani Cumhuriyet’in neredeyse üçte ikisi.

Son 60 yılda bu ülkeyi kim veya kimler yönetti?

"Laikçi ceberrut sol Kemalist iktidarlar mı?"

* *Ê *

Son 60 yılda bu ülkede kimlerin başbakanlık yaptığının listesini çıkardım.

İşte size, en uzundan en kısasına "Dindarlara baskı yapan elit klanın" eksiksiz, sıralı listesi:

Süleyman Demirel: Toplam 10 yıl 10 ay.

Adnan Menderes: 1950-1960 yılları arasında 5 ayrı hükümette toplam 10 yıl 5 gün süreyle kesintisiz başbakanlık yaptı.

Tayyip Erdoğan: 5 yıl 10 ay

Turgut Özal: 12 Eylül’den sonra cumhurbaşkanı seçilene kadar 2 ayrı hükümet kurup kesintisiz ve toplam olarak 5 yıl 11 ay süre başbakanlık yaptı.

Bülent Ecevit: Değişik zaman dilimlerinde toplam olarak 5 yıl 7 ay süreyle başbakanlık yaptı.

Bülend Ulusu: 3 yıl 3 ay.

Tansu Çiller: 2 yıl 9 ay.

Mesut Yılmaz: 2 yıl 3 ay.

Yıldırım Akbulut: 1 yıl 8 ay.

Cemal Gürsel: 1 yıl 6 ay.

Şemsettin Günaltay: 1 yıl 4 ay.

Nihat Erim: 1 yıl 2 ay.

Necmettin Erbakan: 1 yıl 2 gün.

Ferit Melen: 11 ay.

Suat Hayri Ürgüplü: 8 ay.

Naim Talu: 7 ay.

Sadi Irmak: 5 ay.

Abdullah Gül: 4 ay.

* *Ê *

Bu listede, sol denilebilecek isim Bülent Ecevit.

Ecevit’in de "tarihi yanılgı" teorisiyle, Erbakan’la koalisyon kurduğunu, kısa süreli azınlık hükümeti dışında başbakanlığının tamamının, dini hassasiyeti olan sağla koalisyon yaparak geçtiğini unutmamak gerekir.

İsterseniz eski başbakanların tek tek isimlerini anarak bir "Dindarlara baskı yoklaması" yapalım.

Çok partili hayatın altıda birinde başbakan olan Süleyman Demirel mi dindarlara baskı yaptı?

Öteki altıda birinde başbakanlık koltuğunda oturan Adnan Menderes mi?

Turgut Özal, ceberrut bir laikçi miydi?

Erbakan, Çiller, Mesut Yılmaz?

Bunların hangisi dindarlara baskı yapan laikperestti?

Tabii gelecek olan o hınzır soruyu tahmin ediyorum.

"Ya askeri darbeler?" diyecekler.

Evet, doğru, bir de o var.

İsterseniz onun bilançosunu da ortaya koyalım. Mesela şu sorudan başlayalım.

Bu ülkede en fazla imam hatip okulu hangi dönemde açıldı?

Sakın 12 Eylül askeri dönemi olmasın?

Tabii bir de şu gerçek:

Cumhuriyet tarihinde yapılan cami sayısı, 600 yıllık bütün Osmanlı döneminde yapılandan kat ve kat fazladır.

Türkiye’deki cami sayısını Arap ülkeleriyle karşılaştırırsanız da, Cumhuriyet’ten kamuoyu önünde özür dilemek zorunda kalırsınız.

* *Ê *

Cumhuriyet’e atılmış bu iftiranın dosyasını burada kapatıyorum.

Amacım şunu bir defa daha belirtmek.

AKP’nin aldığı yüzde 46.5 oyu, "zulüm görmüş dindarların kutsal isyanı" gibi sunmaya kalkarsanız, sadece Cumhuriyet’e iftira atmış olmazsınız.

Aynı zamanda AKP’ye de en büyük kötülüğü ve haksızlığı yapmış olursunuz.

O yüzde 46.5’un hangi öfkeyi temsil ettiğini mi merak ediyorsunuz.

Merak etmeyin o "kutsal isyanı" da göreceksiniz.

Ne zaman mı?

O yüzde 46.5, öfke seli haline gelip, kolu Rolex’li, cipli, Guccili "türbanlı elit klanını" indirdiği zaman.

Londra’da Arapça olarak yayınlanmakta olan al Awsat gazetesi Milli Görüş lideri ile Röportaj yaptı.

20 Aralık 2007 Perşembe Etiketler : akp chp saadet erbakan amerika iran islamcı

Necmeddin Erbakan Türkiye’nin ilk İslamcı Başbakanı idi. Makina mühendisi, akademisyen ve kıdemli bir siyasetçi olan Erbakan 1996 ve 19997 yılları arasında başbakanlık yaptı. Erbakan’ın taraftarlarına göre, o politik bir liderden daha çok dini-manevi bir lider olarak görülmektedir. Örneğin, avukatları onu selamlayarak önünde eğilip üç kere ellerini öpüyorlar.

Yaşı 81 olan bu yaşlı adam bir destek olmaksızın kolaylıkla oturup kalkamıyor ama, keskin zekasıyla sizinle saatlerce sistematik bir şekilde konuşabiliyor.

Erbakan Milli Görüş hareketine ve kendisi tarafından kurulan Saadet Partisi’ne önderlik ediyor.

Eş Şark el Awsat gazetesi bu ünlü siyasetçi ile Türkiye’deki son seçimleri, İslam dünyası ve siyonizm konusundaki görüşleri, İran ve diğer konuları üzerinde bir röportaj yaptı.

El Şark el Awsat

Soru: Sizce, Adalet ve Kalkınma Partisi bu denli büyük bir seçim başarısına nasıl ulaşabildi?

Erbakan: Türkiye 75 milyon nüfusuyla büyük bir ülke, aynı zamanda dünya çapında stratejik bir önem arzediyor. Byük çapta gayri safi yurt içi hasılaya sahip. Seçim sonuçları yalnızca Türkiye’ye bağlı değil. Daha çok bütün dünya ile bir ilgisi var.

Bundan dolayı bu seçimler ve sonuçları çok önemliydi. Sonuçlar ve tablo ortada, biliniyor. Şimdi önemli olan bu tablonun ardında yatan temel sebepler. Gerçek nedir? Hakikat şu ki, Türkiye’de seçmen fırtanalı bir ortamda sandığa gitti.

Bu fırtına 5 etkenle özetlenebilir:

Birincisi: Eski Cumhurbaşkanı Ahmed Necdet Sezer’in durumu. O Başörtüsü konusunda olumsuz bir tavır içindeydi, kamusal alanda başörtüsü ile bulunmaya karşı çıkıyordu. Halbuki Laikliğin gerçek tanımıyla hareket edecek olursak bu durum sözkonusu olmazdı. Eski Cumhurbaşkanınınlaiklik anlayışı insan haklarının bir ihlali durumundaydı. Bu durum Türk hakını büyük ölçüde etkiledi, ve bu konuda parlamento seçimleri sırasında sandıklarda patladı.

İkincisi: Cumhurbaşkanlığı seçimi sürecinde, bazı gruplar Cumhurbaşkanı olacak birisinin hanımının başörtülü olamayacağını savundu. Bu durum türk halkı arasında büyük bir infiale yol açtı. Seçimlerde ortaya çıkan tablonun bir sebebi de bu duruma gösterilen tepkiydi.

Üçüncüsü: Türk Silahlı Kuvetleri 27 Nisan’da internette bir açıklama yayınladı, gerçekte bu doğrudan hükümete yönelik bir uyarıydı. Bu da Türk halkı arasında büyük rahatsızlığa yol açtı. Burada önemli bir nokta var; Kıbrıs Avrupa Birliği’ne bağlandı, ancak o zaman Türk Silahlı Kuvetleri bu konuda bir açıklamada bulunmamıştı. Buna elk olarak Ortadoğu’da, Irak ve PKK gibi önemli gelişmeler vardı. Hakeza Türk Silahlı Kuvetleri bu konularda da açıklamada bulunmamıştı.

Anı zamanda Türkiye’de sivil insanların öldürülmesinden sorumlu olan terör örgütlerinin varlığı sözkonusu. Türk Silahlı Kuvetleri’nin bu konularda da açıklaması olmamıştı. Ancak Türk Silahlı Kuvetleri 27 Nisan’da, Türkiye’de laikliğin tehlike altında olduğunu ileri sürerek Peygamberimizin doğum yıldönümü kutlamaları çerçevesinde düzenlenen programları buna örnek olarak gösterdi. Bu programların birinde başörtülü genç kızlar kutlamalara katılmıştı. Türk Silahlı Kuvetleri de bu çocukların bu halde programlara katılışını laikliğe karşı bir tehdit oluşturduğunu ileri sürdü.

Dördüncüsü: Yüksek Öğretim Komitesinin imam hatip kökenli öğrenciler üniversite kapılarının kapatılması kararı vardı. YÖK’ün bu kararı da kamuyounda büyük bir infialin ortaya çıkmasına yol açtı.

Beşincisi: Ana Muhalefet Partisi CHP ve başkanı Deniz Baykal’ın laiklik konusunda AKP’ye karşı ağır bir kampanyası söz konusu idi. AKP’yi sürekli olarak laiklik karşıtı bird parti olarak suçluyordu. Bu da halkın hükümet partisine daha çok sempati göstermesine yol açtı. Halk arasında şöyle bir kanaat oluştu: Eğer CHP hükümete gelecek olursa halkın üzerindeki baskılarını artıracak.

Tüm bu nedenler halk arasında saatli bir bombanın oluşmasına yol açtı. Seçimler öncesinde muhalefet partisi milyonlarca kişinin katılımlarıyla, laikliğin tehdit altında olduğu iddiasıyla mitingler düzenlenmesine ön ayak oldu. Öyle ki, bu mitinge katılanların bazıları "kahrolsun şeriat" diye slogan atıyordu. Türk halkının büyük bir kısmı AKP’ye yönelik bu gösterilerin İslam’a ve müslümanlara karşı bir tusunamiye yol açacağını düşündü. Türk halkı da muhalefet partisinin öncülük ettiği bu kampanyalara karşı İslam’ı savunma kaygısıyla AKP’ye yöneldi. Türk halkının ekseriyeti bu kampanyalara karşıydı. Az bir kesim ise, ülkenin borç yükü, işsizlik, yoksulluk, iç ve dış politikada yanlış yönetim, özellikle de İsrail ile olan ilişkilerden dolayı hükümet partisine oy vermedi.

Ancak, bu seçimler olağan koşullar içinde gerçekleşmedi. Daha çok muhalefet partisinin öncülüğünde hükümet partisine yönelik sürdürülen tusunami ortamında gerçekleşti. Türk halkının bu tehdite karşı durması için başka seçeneği neydi? Saadet Partisi’nin içinde olduğu az bir seçenek söz konusuydu. Saadet Partisi’nin son seçimlerde aldığı oy da % 3 kadardı. Bundan dolayı Saadet Partisi seçimlerde gerçek gücünü ortaya çıkaramadı. sonuçta AKP oyların büyük bir kısmını almış oldu. Bu sonuç, AKP’nin siyasetlerinden ziyade seçim öncesi süreçte ülkede otaya çıkan istasnai durum ve koşulların etkisiyle oldu.

Normalde Saadet Partisi’nin seçmeni olan vatandaşlarımız, oylarının zayi olacağı endişesini taşıyarak Saadet yerine AKP’ye verdi. Milletimizin büyük bir çoğunluğu Laiklik adı altında oluşturulan tusunami dalgasını İslam’a bir tehdit olarak algılayarak, AKP’ye oy vermeyi tercih etti. Son seçimlerin anlamı budur…

Soru: İnsanların AKP’ye oy verme kararı alırken zorlandıklarına inanıyor musunuz?

 

Erbakan: Oy verenlerin yarısı AKP’ye oy vermede haklıydılar çünkü başka seçenekleri yoktu, diğer yarısı ise haksız idiler. Halk kendisini o tsunami dalgasına karşı güvence altına almak için oy verdi, fakat AKP’nin bizzat o dalganın müsebbibi olduğu gerçeğini gözardı ederek yaptı bunu. AKP iktidara geldiğinde milli görüş gömleğini atmıştı üzerinden ve kurucuları da bunu inkar etmiyorlar, kendileri kamuoyuna ilan ettiler bu durumu. İmam hatipleri ve Kuran kurslarını kapattıktan sonra AB normlarına uyum sağlamak için zinayı suç sayan kanunları da kaldırdılar. Üstelik okullardaki müfredatta olan bazı ayetleri çıkardılar. Yahudi ve hristiyanları kızdırmamak için Fatiha’nın son ayetlerini de çevirmediler. "Bizi Sırat-ı Mustakim’e ulaştır; gazaba uğrayanların ve delalete düşenlerin yoluna değil" bu ayetleri müfredattan çıkardılar, niçin? Çünkü burada hristiyanlar ve yahudiler kastediliyor. 

 

AKP Avrupa ve Amerika’yla kurduğu ilişkilere çok önem veriyor, İslami bir birliğin kurulmasının imkansız olduğunu ve Türkiye’nin Avrupa’ya daha yakın olduğunu söylüyorlar. AKP bu retoriği 5 yıldır tekrar ediyor.Yeni nesil nasıl yetiştirilecek? Medya kamuoyunu zehirliyor… Kısacası AKP’ye verilen oylar bu parti çok sevildiği için verilmiş oylar değil, laikçi aşırılığa duyulan nefretin sonucudur.

 

Soru: AKP’nin bu seçimi kendi başarısıyla değil tepkisel oyları toplayarak kazandığını söylediniz.Peki ya sizin partiniz? Saadet partisi niçin sadece yüzde iki buçuk oranında oy alabildi? Acaba partinizin politik söylemi ve ideolojisi sokaktaki vatandaş tarafından anlaşılmaz bulunmuş olabilir mi,mesela sürekli olarak IMF’’nin ve Dünya Bankası’nın ülke ekonomisi aleyhindeki etkilerinden söz ediyordunuz?

 

Erbakan: Partimizin söyleminin çok anlaşılmaz, komplike olduğuna inanmıyorum, aksine halkın söylemimizi ve hedeflerimizi çok iyi anladığını ve politik programımızın en iyisi olduğunu teslim ettiğini sanıyorum ama bahsettiğim gibi o siyasi tsunami dalgası çok etkili oldu ve halkın AKP’den başka bir seçim şansı da kalmamıştı. Bu durum CHP’nin büyüyor gözükmesinden kaynaklandı. Ve Türk halkının bu mantığı kullanarak seçime gitmesinin ilk örneği de değildi bu. Bundan otuz yıl önce, 1980 darbesi öncesi, sağcı bir parti olan AP’nin politikalarının ülke aleyhinde olduğunu MNP (Milli Nizam Partisi) olarak söylediğimizde de aynı durumla karşılaştık, halkımız parti politikalarımızı benimsemesine rağmen aşırı soldan korktuğu için AP’ye oy verdi. O zaman biz sol komünist partiyle sağcı parti arasındaki farkın solcuların anestezi yapmadan ameliyat etmesinde, sağınsa uyuşturarak kesmesinde yattığını söylüyorduk. Uyandığınızdaysa sağ elin komünistlerden daha çok kestiğini göreceksiniz. MNP seçimi kaybetti ama umudunu yitirmediğinden 1997’deki seçimleri kazanıp hükümet tesis etme başarısını gösterebildi.

 

Soru: Erdoğan sizin partinizin üyesiydi ve Abdulah Gül’le birlikte partiyi terk ederek AKP’yi kurdu. Erdoğan’ın okulunuzdan kaçtığı duygusuna kapıldınız mı hiç? Sizce sınıfını geçti mi yoksa kaldı mı?

 

Erbakan: Evet Erdoğan sınıfta kalmıştır ve okulun arka kapısından kaçmıştır. Okula yazılmış ama dersleri dinlememiş hiç. Din derslerine girmiş olmasına rağmen davranışları bunun aksi yönündedir. Müslüman uygarlığının Batı uygarlığıyla yarışamayacağı iddiasındadır kendisi ama Efendimiz (s.a.v) İslam’ın en yüce olduğunu buyurmuştur. Bilgili bir insanın söyleyebileceği bir söz mü bu? Erdoğan AB’nin her talebine boyun eğiyor ve İslam Birliğinin tesisini imkansız buluyor. Bu akli bir şey midir? Biz İslam’a mı yoksa siyonizme mi hizmet edeceğiz?

 

Şark-el Evsat gazetesi çok etkili ve büyük bir gazete olduğundan sizin vesilenizle gazetenize bir mesajım olacak, gazetenizin AKP’yi desteklediği görünüyor.

 

(Gazetenin buna cevabı ”Hiçbir partiye eğilimli değiliz, üstelik Erdoğan’ın İsrail yanlısı politikalarını eleştiren Türk vatandaşlarının da görüşlerini sayfalarımıza yansıttık ve okuyucularımız arasında sizi seven ve başbakanlığınız süresince uyguladığınız siyasetleri takdir edenler de bulunuyor.” şeklinde oldu. Bunun üzerine Erbakan gülerek ”Desenize gazeteniz de Türk halkı gibi, beni seviyor ama AKP’ye oy veriyor!” diyor.)

 

Arap ve İslam dünyasının bütün entelektüelleri ve akademisyenleri gazetenizi yakından takip ediyorlar ama ben gazetenizi okuduğumda Saadet Partisi’yle AKP arasındaki farkın farkında olmadığınızı görüyorum. Şark-el Evsat’taki kardeşlerimiz doğruyla yanlışı karıştırmamalı.

 

Soru: Sizin Erdoğan’la ilişkiniz ve iki parti arasındaki farklılıklar hakkında genelde bir bilgi eksikliğinin olduğu doğru. Son zamanlara dek yaygın anlayış Erdoğan’ın hükümet tecrübesinin, sizin 97’deki iktidarınızın bir uzantısı olduğu şeklindeydi.

 

Erbakan: AKP bizim adımlarımızı takip etmiyor. Aslında işin gerçeği daha neyin olup bittiğini de algılamış değiller. Peygamber (s.a.v): ”Müminin ferasetinden korkun çünkü o Allah’ın nuruyla bakar.” diye buyurmuş, AKP’nin ihtiyaç duyduğu şey de bu feraset. İslam dogmatik bir din değil, akla, anlamaya ve farkındalığa dayanan bir din. İslam’dan korkulmasının nedeni de bu. Günümüzün Şeriat okullarında da iki şey eksik. Şeriatın günümüz sorunlarına verdiği cevapları çıkarsayacak bir de İslam’ın doğru anlaşılmasını sağlayacak fakültelerin kurulmamış olması. Bir Müslüman uyanık ve İslam hakkında doğru kavrayış sahibi olmalı. Yahudi ve hristiyanları Müslümanların velisi, yöneticisi olarak görmemeli. Gerçek bir Müslüman Yahudilerle alışveriş eder mi günümüzde? Bu bilinç eksikliği probleminine bütün İslam dünyasında tanık oluyoruz.

 

Soru: Erdoğan’ı Refah Partisi’nden ayrılıp yeni ve rakip bir parti kurmaya sevk eden etkenlerden bahsedebilir misiniz bize?

 

Erbakan: Hepimiz İsrail’in kurucusu Theodor Hertzl’, Yahudi düşünür ve eylemci Haim Naum’u ve Amerika’nın milli güvenlik danışmanı olan Zbigniew Brezinski’yi biliriz. Brezinski ne dedi? ”İslam dünyasına baktığımızda iki tip insanla karşılaşıyoruz: Ehl-i dünya olanlar ile gerçekten dindar olanlar. Bizler din ehlini zayıflatmak, diğerleriyle de işbirliği yapmak istiyoruz!” Siz Erdoğan’ın bizden niçin ayrılıp yeni bir parti kurduğunu soruyorsunuz. Size cevabım Brezinski’nin sözleridir. Tayyip bu partiyi kendi başına kurmadı, aldığı emirlerle kurdu. Peki Erdoğan niçin bu projenin kuklası olmayı kabul etti? Çünkü makama, paraya ve liderliğe karşı zaafı var.

 

Soru: Peki şimdi Erdoğan’la ilişkileriniz ne düzeyde? Kişisel temasınız var mı örneğin?

 

Erbakan: Tayyib sağlığımı sormak için arar bazen ama bunun hiç anlamı yok. ”Nasılsın?”, ”Ne yapıyorsun?”un değil “gerçek İslami şuurun geri gelmesi”nin önemi var asıl.

 

Soru: Erdoğan’ın politikalarından rahatsız olduğunuzu mu söylüyorsunuz?

  

Erbakan: Eylemlerinden ve gittiği doğrultudan rahatsızım.Kendisinden şikayetçiyiz çünkü Türk halkını büyük problemlere doğru sürüklüyor.Siyonistlere olan sadakatından ve bazı yerlerde onlarla işbirliği yapmasından razı değiliz.Tayyip Türk askerlerini BM çatısı altında Lübnan’a niçin gönderdi? Hizbullah’ı silahsızlandırmak için.

 

Soru: Erdoğan’la farklarınızı niçin oturup tartışmıyorsunuz? Sonuçta herhangi bir zararı bütün Türkiye Müslümanları hep  birlikte paylaşacak.

 

Erbakan: “Allah’ın dilediği olur.” denmiştir. Defalarca tavsiyelerde bulunduk kendilerine ama fayda etmedi.

 

Soru: Refah hükümetinin devrilmesinden bu yana on yıl geçmiş, geçmişi değerlendirdiğinizde sizce ordunun partinize karşı darbe yapmasının arkasındaki neden neydi?

 

Erbakan: Neden çok açık: Refan yol hükümetinin yıkılmasında arkasında Laik Siyonist odaklar vardı. Yahudilerin Nil’den Fırat’a kadar uzanan büyük İsrail ülkesini kurma hayalleri var. Siyonist güçler bu büyük İsrail devletini kurmak için İstanbul’u ele geçirmek istediler. Eğer İstanbul’u ele geçirebilseler idi bu İsrail devleti de kurulmuş olacaktı. Ama ne oldu? 600 gemi ve 600.000 askerle geldiler ve başaramadılar. Bununla birlikte Nil ve Fırat arasında bir devlet kurmak Yahudilerin en temel inançlarındandır ve bu inançlarından asla vazgeçmeyecekler.

 

80 yılı aşkın bir süredir Siyonistler, ekonomik kuşatmaya ek olarak Türkleri dinlerinden uzaklaştırmaya çalışıyorlar. 1990’da ne oldu? Komünizm çöktü ve Amerika tek süper güç olarak kaldı, fakat bu ülke Yahudilerin kontrolü altındadır. Sovyetlerin yokluğunda, Yahudi düşü olan büyük İsrail projesi tekrar canlandı. Peki ne yaptılar? NATO’nun 1990’daki toplantılarının birinde Margaret Thatcher “Biz NATO’yu Sovyet tehdine karşı kurduk. Artık Sovyetler yok, peki şimdi NATO’yu lağv mı edeceğiz? Düşmanı olmayan ideolojiler yaşayamazlar, Sovyetler yerine başka bir düşman bulmamız lazım ve o düşman mevcut: İslam!” demişti.

 

İşte bu koşullar altında Türkiye, Refah Partisinin hükümetine tanık oldu. Benim tam da söylemek üzere olduğum şeyi Brezinski söylemiş: ”Refah Partisi Türkiye’de iktidar olduğu müddetçe amaçlarımıza ulaşamayız. Refah hükümetinden nasıl kurtulacağız? Amerikan Dışişleri Bakanlığı ordunun kontrolü ele alıp seçilmiş bir hükümeti açıktan devirmesini istemiyor." Ne yaptılar peki? İktidar ortağımız olan Çiller önderliğindeki DYP’ye yöneldiler ve bu partiden 50 milletvekilini, ”Refah hükümetini desteklemeye devam etmeniz halinde tıpkı 80’deki Evren darbesi gibi bir hereketle karşılaşacaksınız“ diye tehdit ettiler. Hükümetteki ortağımız Çiller bana geldi ve “Partimin 50 milletvekili sizinle koalisyonu sürdürmeme itiraz ediyorlar, şu an ciddi bir kriz geçiriyoruz, yeniden seçimlere girelim, seçimlerden sonra yeniden bir koalisyon hükümeti kurarız” dedi.

 

Çiller’le yaptığımız prensip anlaşmasında kriz yüzünden seçimlere gitmemiz durumunda başbakanı değiştireceğimizi -yani başbakanlığı bırakıp görevi kendisine bırakacağımı ima etmiş oldum böylece- söyledim. Mecliste çoğunluğun oylarıyla birlikte üç ay içerisinde erken seçime gitme kararı aldık. Bundan sonra olanlar demokrasinin kurallarının ihlalinden ibarettir tam anlamıyla. Arkamızda bizi destekleyen 291 milletvekilinin oyu vardı ama kriz esnasında meclisteki azınlığı teşkil eden Mesut Yılmaz’ın partisine hükümeti kurma sözü verilmişti.

 

Soru: Sizce Siyonist çevreler sizden niçin rahatsızlık duydular? Benimsedikleri politikalar hangileri ve hangilerinden rahatsız oldular?

 

Erbakan: İktidarımız süresince üç şeyi gerçekleştirdik biz. İlk olarak IM’yi terk ettik ve bu kurumun ekonomik programına artık bağlı olmayacağımızı açıkladık. İkinci olarak devletin bütçesinde gelir gider denkliği, cumhuriyet tarihinde ilk olmak üzere, sağladık. Üçüncü olarak D-8’i kurduk 8 gelişmekte olan İslam ülkesi arasında (Türkiye, Pakistan, Endonezya, Mısır, Nijerya, Malezya, Bangladeş ve İran) Amacımız İslam dünyası içinde gür bir ses oluşturmak ve daha adil bir uluslar arası toplum teşil etmekti. Ama bu uluslar arası güçlerin ve Yahudi mahfillerin hoşuna gitmedi. Yahudiler D-8’in potansiyel tehlikesini görebildiler ama bizdeki İslami çevreler böyle bir ittifakın nasıl bir muazzam potansiyel gücü haiz olduğunu fark edemediler.

 

Soru: İktidardan indirildikten sonra ne hissettiniz? Üzüntüye kapılıp ihanete uğradığınızı hissettiniz mi, özellikle bazı Türk işadamlarının hükümetinize karşı çıktığını gördükten sonra?

 

Erbakan: Tabii ki üzüldüm ve ihanete uğradığımı hissettim ama uğruna mücadele ettiğimiz şeyin önemine emindim. Bazı işadamları bizden rahatsız oluyorlar idi çünkü biz bütçeyi devletin maslahatlarını gözeterek hazırlamıştık, adil bir bütçe istiyorduk. İşadamları paralarını bankalara yatırıp yüksek rantlar elde ediyorlardı ve bir sürü de muafiyet… Tüm bunlar bize 10 milyar dolara mal olmuştu. Bizim bütçe planımızda o para alınıp yoksul sınıfın ihtiyaçlarına harcanıyordu ve bu durum da pek çoklarının rahatsızlığına yol açıyordu.

 

Soru: İslam dünyasının geleceğine dönük endişelerinizden söz ettiniz. Sizce ABD İran’a saldırır mı?

 

Erbakan: Şüphesiz İran ciddi bir tehlikeyle karşı karşıya. Bush, İslam’ı düşman olarak gören dindar bir muhafazakar. İran ona göre büyük tehlike. Bush’un gözünde İslami olan her şey tehlikeli İran,Türkiye ve diğerleri…

 

Soru: Türkiye’de tehdit altında mı?

 

Sadece tehdit altında değil, en büyük tehlikeyle yüz yüze. ABD’ye göre Türkiye bölgedeki en önemli ülke, eğer bu ülke İslam dünyasıyla ittifak kurma yoluna giderse ABD her şeyini kaybetmiş olacak. İşte bu yüzden ABD ve Yahudiler İslami eğilimlerle savaşıyor ve tam da bu yüzden İslam dünyası arasındaki bağlar ve işbirliği pekiştirilmeli.

 

Soru: Bazıları Türk ordusunun yüzde kırk altı gibi bir oy almış olan AKP’den daha zayıf olduğunu iddia ediyorlar, buna katılıyor musunuz?

 

Erbakan: Hayır ordunun zayıfladığına inanmıyorum, Ordu hala Türkiye’nin en güçlü kurumudur.

 

Soru: Arap dünyasındaki İslami hareketlerin deneyimleri hakkındaki görüşünüz nedir?

 

Erbakan: Her tecrübenin kendine has özellikleri var. Bu hareketler üzerimizdeki kapitalist ve sol hegemonyayı yıkmayı hedefleyen hareketlerdir ve bu, gereklidir.

 

Soru: Bununla birlikte bazı demokratik olmayan totaliter İslami örnekler de var. Onlar hakkındaki değerlendirmeniz nedir?

 

Erbakan: Totaliter İslami hükümet diye bir şey yok…

 

Soru: Ama örneğin seçimlere gidilmemesi, bu anti-demokratik değil mi?

 

Erbakan: Herhangi bir hükümet meşruiyetini halkından alır. Seçimleri iptal edip halkın görüşünü önemsememek İslami bir tavır değildir.

 

Soru:  Son olarak “Türkiye’deki siyasal İslam’ın babası” ünvanı sizi memnun ediyor mu?

 

Erbakan: Allah korusun. Ben ünvanlara aldırış etmiyorum. Ben bütün Müslümanlar ve bütün insanlar için adalet istiyorum. İslam sevgi ve merhamet dinidir. Amacımız yeryüzündeki altı milyar insanın mutluluğudur, sadece Müslümanların değil.

Erbakansız Kudüs Buluşması kimlerin hoşuna gider?

16 Kasım 2007 Cuma Etiketler : erbakan kudüs buluşması tgtv türkiye gönüllü teşekküller vakfı

Türkiye Gönüllü Teşekküller Vakfı’nın önderliğinde Uluslar arası Kudüs Buluşması dün sabah Feshane’de başladı.

Coşkulu, kalabalık ve yurt dışından önemli isimlerinden katılımı ile büyük ve derin anlamlar ifade eden güzel bir açılış günü yaşandı.


Müslümanların ortak değeri Kudüs için İsrail zulmüne karşı, Siyonizm’e karşı olan herkes binlerce kilometre uzaktan adeta koşarak geldi ve bu toplantıya katıldı.

Türkiye Şimon Peres’in ziyaretinin hemen ardından İslam Dünyasına Kudüs ve Filistin davası için Müslümanların ayakta olduğunu bir kez daha gösterdi.

Konuşmacılar ve dinleyiciler büyük bir coşkuyu birlikte paylaştılar.

Tüm bunlar programın anlam ve önemi bakımından bizleri ve herkesi ziyadesiyle mutlu etti.

Heyecan duyduk, böylesine önemli meseleler ve sorunlar dururken, Türkiyeli Müslümanlar olarak kendi kendimize dövünüp durmanın ve takılıp kalmanın üzüntüsünü yaşadık.

Bizi üzen bir mesele daha vardı.

Takdirle karşıladığımız ve sonuna kadar desteklediğimiz ve her zaman destekleyeceğimiz bu anlamlı programda, İslam Dünyası’nda tanınan, bilinen, D8’in temelini atan, gönüldaşlarına ettirdiği her yeminde ‘Kudüs kurtarmak için’ sözünü alan Milli Görüş Lideri Sayın Erbakan’ın olmayışıydı.

TGTV ve organizasyonu gerçekleştiren değerli kardeşlerimiz, acaba Sayın Erbakan’ı bu programa davet etmişler de kendisi mi katılamamış, yoksa Sayın Erbakan’ı hiç mi davet etmemişlerdi?

Erbakan’ın bu toplantıya katılıp, katılmaması çok mu önemli diye düşünenleriniz vardır.

Evet, elbette çok önemli.

Neden, çünkü başta TGTV olmak üzere, İslam Dünyası Sivil Toplum Kuruluşları Birliği ve İslam Dünyası’ndaki bir çok kurum ve kuruluş bizzat Erbakan’ın liderler düzeyinde attığı adımlar ve ortaya koyduğu projeler neticesinde ortaya çıkmıştır.

Şimdi size soruyorum?

Türkiye’de MÜSİAD ilk kurulduğu günlerde, TÜSİAD’ın yeşili diye dikkate almayanlar şimdi MÜSİAD, ASKON, ÖNDER, İHH, HUDER, TEKDER ve diğerlerinin hangi zemin üzerine inşa edildiğini hatırlıyorlar mı?

Sivil Toplum Kuruluşlarının Türkiye’de ilk banisi ve fikir babası Muhterem Erbakan’dır.

Muhterem Erbakan’ın hakkını teslim etmemek vicdansızlık olur.

İşte O insanın öngörüleri ve ileri görüşlülüğüyle kurulan ve sonradan çatı bir kuruluşu da kendi aralarında tesis eden Sivil Toplum Kuruluşlarının önderliğinde gerçekleşen Uluslar arası Kudüs Buluşması’nda maalesef açılış gününde Sayın Erbakan yoktu.

Umarım bunun makul bir açıklaması vardır.

Artık şunu anlamanın vakti geldi, hatta geçmekte;  Sayın Erbakan bir siyasi parti lideri değil, İslam Dünyası’nda Türkiye’yi temsil eden sembol bir isim ve lider.

Sayın Erbakan, Milli Görüş Hareketi’nin lideri olmanın dışında, Mısır, Pakistan, Fas, Tunus, Malezya ve diğer İslam ülkelerindeki bugünkü İslami siyasi yapılarında örneği ve fikir babasıdır.

Bunu biz söylemiyoruz, yurt dışına giden ve onlarla görüşen ve temas eden herkes söylüyor.

Bu hakikati görmezden gelemeyiz.

İşte tüm bu saydıklarımız ve hatta burada zikretmediğimiz sebeplere binaen; Kudüs Buluşması’nda konuşma hakkı önce Sayın Erbakan’ının olmalıydı.

Ayrıca unutmayın yeryüzünde Siyonizm’in en çok korktuğu ve çekindiği isimlerin başında Milli Görüş lideri Erbakan gelir. Umarım bazıları bu hakikatleri geç olmadan anlarlar.

Sayfalar : [1] 2
Mynet Blog WordpressMU alt yapısını kullanmaktadır.