Mynet | Blog Anasayfa | Email
Favorilerime Ekle | Giriş


Bilinmeyen yönü ile “EVANJELİST” Amerika

4 Nisan 2008 Cuma Etiketler : amerika evanjelist
Hazırlayan: Taha Kurutlu

Hazırlayan: Taha Kurutlu

1. Bölüm

Amerika dedikleri

Bugün dünya üzerinde halkların sevmediği hatta nefret ettiği soykırımcı, zalim, emperyalist bir Amerika’yı kimler insanlığın başına bela etti? Bu sorunun cevabını yine Amerikan Başkanı Bush’dan alalım; henüz 3-4 yıl önce tüm dünyanın, NATO’nun, BM’nin gözü önünde Irak’a giren Amerika binlerce masum insanı katlederken Amerikan Başkanı Bush operasyondan saatler önce “ bu bana tanrının emridir..” diyordu.

“Bugün milyonlarca Amerikalı, elektronik gözlerin, elektronik kulakların, bilinmeyen ve bilinemeyen ispiyonların, yalan makinelerinin, gizli ses kayıt aygıtlarının, bürokratik soruşturmaların oluşturduğu kola-hamburger ve fuhuşla yemlenen bir akvaryumda yaşamaktadır. 

(Vance Packard – Zor Devlet kitabının yazarı)

Dünyada hiçbir devletin kafa tutmaya muktedir olamadığı sistem, insan haklarının, özgürlüklerin, silahın, paranın, gücün simgesi Amerika… Tabi bunlar sadece birilerinin kitlelere karşı duyurulmasını istedikleri kavramlardan ibaret. Aslında Amerika denen yapının, ne olduğu incelendiğinde zahirde Amerika diye bir olgunun olmadığını anlamak aşikar. İstihbaratından devlet yönetimine, dini inancından enternasyonal kuruluşlarına kadar aslında sadece kağıt üzerinde olan bir Amerika olduğunu biliyor muydunuz? Yani arkasında varolan apaçık bir Siyonizm gerçeğini. Öncelikle bu tezimizin bir siyasi kurgulama ya da ideolojik hayal ürünü olduğunu düşünenler olabilir ancak perdenin arkasına biraz dikkatlice baktığımızda aslında Amerika’yı insanlığın kıyımında kullananların bu gerçeği hiç de gizlemediklerini görmekteyiz. Amerikan devletinin yapısını ve mahiyetini anlamak için öncelikle bazı gizli gerçekleri gün yüzüne çıkarmalıyız. Mondializm(siyonizmin kökeni) ve Siyonizm gerçeği…

Bugün dünya üzerinde halkların sevmediği hatta nefret ettiği soykırımcı, zalim, emperyalist bir Amerika’yı kimler insanlığın başına bela etti? Bu sorunun cevabını yine Amerikan Başkanı Bush’dan alalım; henüz 3-4 yıl önce tüm dünyanın, NATO’nun, BM’nin gözü önünde Irak’a giren Amerika binlerce masum insanı katlederken Amerikan Başkanı Bush operasyondan saatler önce “ bu bana tanrının emridir..” diyordu. Ancak kimse bu sözün ne manaya geldiğini anlayamadı herkes bir başka açıklama olan “ bu bir demokrasi operasyonu” sözüne odaklandı. Evet bu sadece gösterilen sebepti. Aslında Amerikan Başkanı Bush’un “tanrının emri” sözleri tesadüf değildi. Nitekim F. D. Roosevelt “Politikada hiçbir şey tesadüfi değildir. Bir şey vuku buluyorsa o hadisenin önceden planlandığından emin olabilirsiniz” demesi bunun en güzel örneği idi. Bush bir şeyleri gerçekleştirmek için tanrıdan emir aldığını dünyaya haykırmaktan çekinmemişti. Peki neydi Bush’un bahsettiği bu görev işte bu aşamada cevabı, Amerika’nın kurulduğu dönemlerde aramak lazım.

Amerika’yı kimler kurdu

 İngiltere’nin sömürüsü altında ezilen, yaşama şansı kalmayan yerli halk İngiltere’den kaçarak Amerika kıtasına yerleşti ve bir devlet kurdu. Resmi tarihin anlatımı ile sözgelimi 1774’te Amerika bağımsızlığını ilan etmiş ve Amerika diye bir kavram ortaya çıkmıştı. Buraya kadar olay baskı altındaki bir halkın kurtuluşu olarak dramatize edilse de hiç kimse sömürüden kaçarak Amerika’ya giden halkın yerli halka yaptığı sömürüden bahsetmez. Konunun orası başlı başına bir tez olacağından konumuza dönüyor ve Amerika’yı kuran zihniyeti anladığımızda o konunun da aydınlanacağını umuyoruz. Yeni kurulan Amerika acaba neden ve kimler tarafından kuruldu.

Yahudilerin Tevrat’ta kendilerine vaat edilen dünya krallığını kurmaları için kullandıkları en etkili silah para ve siyasettir. Kendilerinden güçlü devletlere savaş açıp onları işgal edeceklerine daha etkili bir sistemle o devletlerin idari ve siyasi mekanizmalarını ele geçirme yoluna başvurmuşlardır. Kilit noktalara Masonları, Yahudileri ve Yahudi sempatizanlarını yerleştirmişlerdir. Bu doktrini ise kutsal kitapları (muharref) Tevrat’ın şu ayetlerinden almaktadırlar; “Ve ecnebiler senin duvarlarını yapacaklar ve kralları sana hizmet edecekler.(İşaya böl. 60/10). Ve krallar sana uşak olacaklar … yere kapanıp ayaklarının tozunu yalayacaklar.(İşaya böl. 49/23).”

Böylesine aşağılayıcı bir tavırla yaklaştıkları diğer milletleri sömürmek onları kullanmak Yahudilerin kutsal kitap olarak kabul ettikleri muharref Tevratlarının onlara vaat ettiği “Arz-ı Mev’ut” yani vaad edilmiş toprakları alıp dünya krallığını kurmaları için şarttır.

Amerika tarih sahnesine çıkmadan önce işte bu emellerin merkezi, “üzerine güneş batmayan devlet” Britanya idi. O dönemde tapınak şövalyeleri olsun burjuvazi sınıfı olsun ve diğer aristokratlar olsun hepsi siyonizm etkisi altında idi.(19. yy.) Mason ve Yahudi başkanlar İngiltere’yi adeta Siyonizm’in kalesi haline getirmişti. Hatta başbakan Benjamin Disraeli döneminde İngiltere isminin İsrail olarak değiştirilmesi İngiliz parlamentosunda oylamaya sunulacak kadar ileri gidilmişti.  İngiltere’yi böylesine etki altına alan Yahudi ve masonlar Amerika’yı da kuranların ta kendisidir. Amerika birleşik devletlerinin Chicago bölgesinde duran Amerika’nın kurucusu üç kişiyi simgeleyen heykeldeki portrelerden birisi ilk devlet başkanı George Washington, birisi Yahudi banker Robert Morris diğeri ise Yahudi Haym Salomon’dur. Amerikan ihtilali bu iki Yahudi’nin yaptığı büyük para yardımları ile gerçekleştirildi. Ve Amerika daha kuruluşundan itibaren ilk düğmesini yanlış iliklemişti. 

Amerikan bağımsızlık beyannamesini imzalayan 56 kişiden 53’ü masondur. İhtilalin fikir babalığını yapan sevk ve idare eden Benjamin Franklin de Yahudi ve masondur. Bu tezlerin doğruluğunu yine mason yayını olan Mimar Sinan dergisinde şu ifadelerle görüyoruz; “Kardeşlerim masonluğun etkisi önce 1774’te Amerika’nın bağımsızlığında ve 1789’da Fransız devriminde görülmüştür. Bu hareketlerin başlarında bulunanlar da kardeşlerimizdi.” İngiltere o dönemde ilkeleri İncil ve dini sembollere dayanan bu devlete “muhafazakarların kurduğu devlet” diyordu. Bunun sebebi ise İngiltere’den kaçan Yahudi asıllı sığıntıların bu adadan göçmelerini Mısır’dan 2. göç gibi görmeleri idi. Yani bu göçden ve kurulan yeni devletten buram buram Yahudi kokusu gelmekte idi.

Bu tarihten sonra Amerika’yı kuran güçler elbette kendi doğurdukları çocuğu öksüz bırakmayacaklardı ve bırakmamalı idiler. Nitekim Amerika üzerindeki planları Abraham Lincoln, Andrew Johnson, Rutherford B. Hayes vb. gibi Yahudi sempatizanı amerikan başkanları ile bugüne kadar süregelmiştir. Skolastik dönemin dini baskılarından kurtulan ve aydınlanma döneminin rahatlığını derinden duyduğunu sanan halklar aslında bindikleri geminin kimler tarafından yönetildiğini anlayamamışlardı.( Hoş bugün de hala tam anlamış değiller). İşin garip tarafına gelince aslında bu Amerika kıtasını Müslümanlar biliyorlardı. Yani Yahudi Kolomb burayı keşfetmeden önce İslam alimleri eserlerinde Amerika’nın varlığından bahsediyorlardı. Ancak ilahi bir cilve burada bir kukla devlet kurmak yine Siyonistlere kısmet olmuştu.

Siyonizm gölgesindeki ABD başkanları

 Amerika’yı kimlerin hangi şartlar altında kurduğuna göz attıktan sonra “kağıt üzerindeki Amerika” tabiri ile ne anlatmak istediğimiz hadiseye dönelim. Siyonist emellerin yeni üssü olarak kurgulanan Amerika üzerinde Yahudi etkisi azalmadan devam etmiştir. Amerikan’ın başına yine onu kuranlar geçerek Siyonist emellerine hız vermiştir. Bunların başında gelen amerikan başkanlarına kısaca değinme ihtiyacı hasıl oldu.

Woodrow Wilson; Wilson çocukluğundan itibaren babası tarafından Yahudi sempatizanlığı ile büyütülmüştü. Sempatizanı olduğu Yahudilerin desteği ile başkan seçildi. Yahudi devletinin kurulması için bir hayli çaba sarf etmiştir. Pek çok Yahudi liderle arkadaşlığı vardı bunların başında ise Theodor Herzl geliyordu. Wilson’a göre kutsal topraklar tekrar oranın asıl sahipleri ile dolmalı idi. Bunun için dünya Yahudilerini İsrail’de toplanmaya davet ediyordu. 

Franklin Roosevelt; Amerika’nın bu başkanı da Amerika halkından ziyade Yahudilerle içli dışlı idi. Dış siyasetini Yahudilerin istekleri doğrultusunda yöneteceğine dair Yahudilere söz vermişti. Onun döneminde Amerika’da Siyonistler en rahat dönemlerini yaşamışlardır.

Harry Salomon Truman; kendisi Amerika’nın 33. başkanı olmakla beraber 33. dereceden de masondu. En yakın arkadaşları ve finans uzmanı siyonistti. Truman’ın Yahudi dostları arasında İsrail devletinin kurucusu ve ilk cumhurbaşkanı Weizmann da vardı. İsrail kurulduktan hemen sonra ilk tanıyan Truman olmuştur. 

 Jimmy Carter; aslen Yahudi’dir. Carter İsrail’e olan bağlılığını her fırsatta dile getirmiştir. Hatta Yahudi liderler ile Beyaz Saray’da yaptığı bir toplantıda şöyle demiştir; “İsrail’i üzeceğime politik hayatıma son vermeyi tercih ederim.”  Bir başka önemli toplantıda ise “İsrail’in başarısı politik bir mesele değil bir inanç meselesidir.” demiştir. Bu gibi tipik örnekler bir hayli fazladır son olarak Amerika’nın 41. başkanı Bush da Yahudi sempatizanı olmakla birlikte başta da tebeyyün ettiğimiz gibi Ortadoğu’da yaptığı işgaller için “bu tanrının bana emridir” demektedir. Carter’in “bu bir inançtır” sözü ile benzeşen bu sözün kaynağı birdir. Bütün bu açıklamalar ve Yahudi bile olmayan başkanlardaki bu tek sesin sebebi “Siyonistleştirilmiş Hıristiyanlık” olan “ Evanjelizm”dir.

2. Bölüm

Hıristiyanlıkta siyonist tahribatı: Evanjelizm

Evanjelizm Yahudilerin üstün ırk fikrini ve kurulacak büyük İsrail’in meşruiyetini Hıristiyan alemine İncil’i kullanarak yutturmaya çalıştığı tahrif edilmiş Hıristiyanlıktır. Yani evanjelikler büyük İsrail’in kuruluşuna yardım edecek, büyük İsrail kurulunca Mesih Hıristiyan aleminin başına geçecek ve dünya hakimiyeti kuracaktır. Bunun için önce büyük İsrail’in kurulması şarttır.

Oligarşik yapının hakim olduğu bir sistem de demokrasiden söz etmek elbette hariçten gazel okumaktan öteye gitmez. Hele belli bir ideolojiye hizmet eden kesim yönetimi bila kaydu şart elde tutuyorsa. Amerika denilen yapının siyasi alanda uyguladığı politik Siyonizm pusulasını yukarıda belirttik. Şimdi ise bunun sebepleri üzerinde duralım. Hıristiyan olan bir Amerika düşünün hatta kuruluş yıllarında İncil yasalarına dayandığı için, İngiltere’nin  “muhafazakarlar devleti” diye tabir ettiği bir devlet nasıl oluyor da Siyonizm’e hizmet ediyor. Bu meseleyi anlamak için öncelikle Hıristiyanlık kavramı üzerinde durmak elzemdir. Bugün Avrupa’da ve Amerika’da  kabul edilen, geçerli ve baskın din olan Hıristiyanlık anlayışının kökeni nereden gelmektedir? Hazreti İsa’ya Allah’ın oğlu mevkisi vererek onu rab edinen bir Hıristiyanlık elbette ahkam-ı ilahiyye ile bağdaşmamaktadır.

“Ben ve baba biriz…”

Örneğin muharref İncil’de geçen şu ayet Hıristiyanlığın kimyevi bir değişimle Emr-i İlahiden çıktığının ispatıdır. “ Koyunlarım sesimi işitir. Ben onları tanırım onlar da beni izler. Onlara sonsuz yaşam veririm; asla mahvolmayacaklar. Onları hiç kimse elimden kapamaz. Onları bana veren Babam her şeyden üstündür. Ben ve baba biriz.”(Yuhanna 10:27/30) Burada İsa (a.s) kendini Allah’ın oğlu olarak görmekte ve “baba ile ben biriz” diyerek haşa Allah’a ortak koşmaktadır. Aklı selim her Müslüman böyle bir safsataya elbette inanamaz. Bu konuda Allah’ın ayetleri açıktır. ( “Andolsun, ‘Gerçekten; Allah, Meryem oğlu Mesih’tir diyenler küfre saptı. Oysa Mesih’in dediği şudur: ‘Ey İsrailoğulları, benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz olan Allah’a ibadet edin.’…” (Maide, 72)

Özünde teslis inancı yatan Hıristiyanlığın Allah’ın şeriatinden koparıldığı artık şüphe götürmemektedir. Aslında halen dört kutsal kitaptan  birisi olarak kabul edilen  İncil aslında hiç olmamıştır. Yuhanna, Matta, Luka vb. İnciller İsa(a.s) sonra insanlar tarafından oluşturulmuştur.  Hazreti İsa (as.) Allah tarafından insanlara şeriatı tebliğ için gönderildiğinde Rabbi tarafından gönderilen vahiy ile insanlara hitap ediyordu. Yani bugün Hıristiyan din adamlarının anlattıkları hatta İncil’de beyan edildiği gibi onlara bir İncil okumuyordu. Zira bu sayfalar İsa (a.s) zamanında toplanamamıştı. Zaten alemlere rahmet efendimiz hazreti Muhammed( s.a.v.) bu eksikliği gidermek için son peygamber olarak gönderilmişti. Bu konu hakkında şu anki İncil yapısını kavramak için şu satırlar büyük önem arz etmektedir;

“İncil hem insani, hem de tanrısal bir kitap”

 “Öncelikle şunu bilmek lazım: Hıristiyanlar yalnızca İncil’e değil Kutsal Kitaba inanırlar. Kutsal Kitap da Eski ve Yeni Ahit olmak üzere iki kitaptan oluşur. Eski Ahit ise Tevrat, (Yasa, Musa’nın beş kitabı) Peygamberler ve Yazılar olarak üçe ayrılır. Her bir bölümün de alt dalları vardır ama bu mevzua hiç girmeyeceğiz. Yeni Ahit ise İnciller (Matta, Markos, Luka, Yuhanna), Havarilerin İşleri, Pavlos’un Mektupları, Diğer Mektuplar ve Apokalips olarak beş ayrı bölümden oluşur.”

 Yukarıda belirtildiği gibi  Hıristiyan aleminin müntesip olduğu İncil bir takım toplama nüshalar ve Pavlos’un mektuplarından oluşmaktadır. Hıristiyanlara göre İncil biraz insani biraz da tanrısal bir kitaptır. Kitabı tanrı ilham etmiş insanlar yazmıştır. Hıristiyanlık Romalılara ve insanlığa bir şeriat olarak indiği dönemde, Kabalacı büyü kitaba inanan Siyonistler, hazreti İsa’nın getirdiği bu şeriatı da tıpkı hazreti Musa’ya yaptıkları gibi kabul etmemişlerdi. Bu yeni şeriatı da tahrip yoluna giden kabalacılar tahriplerine başladılar. Pavlos’la başlayan bu tahrip İznik konsülüne kadar devam etti. Yani Hıristiyanlık bir takım eller tarafından tahrif edilmeye başlandı. Bunun başını Aziz Pavlos çekiyordu. Pavlos hakkında fazla bilgi olmamakla beraber, Hıristiyanlıkta İsa’dan daha fazla itibara sahip olduğu söylenebilir. Hıristiyanlığı İsa’dan sonra bozup bir muharref din haline sokan Pavlos’tur. Gençliğinde hahamlık okuluna giden ve koyu bir Hıristiyan düşmanı olan Pavlos daha sonra Hıristiyan olduğunu söyleyerek bu din üzerinde olmadık tahribatı yapmıştır. Hazreti Musa’nın zamanından kalan bazı emirlerin hükmünü kaldırmaya çalışmış, kilise, günah çıkarma, doğuştan günahkarlık, teslis inançları gibi sapık inançları Hıristiyanlık içine sokmuştur. Aslen Romalı olduğunu iddia etmektedir. Ancak Yahudi olduğu kuvvetle muhtemeldir.

 Peki Siyonistler bunu neden ve nasıl yapmışlardır; “Siyonistler Hıristiyanlık dünyasına yapacaklarını yapmışlardı. Dinin münakaşa götürür cihetlerini ele alarak İsa’nın uluhiyyeti mevzuunu bir münakaşa meselesi yaparak Hıristiyanlıkta şüpheciliğin yani imansızlığın yolunu açmışlar, onları münakaşaya tutuşturmuşlar, fırkalara, mezheplere ayırmışlardı… Yahudi bilahare bu yüksek feragati Hıristiyanlık aleyhine ve Hıristiyanlığı Yahudileştirmek veya dejenere etmek maksadıyla komünizmle tefsir ederek bozmaya teşebbüs etmiştir. (…) Yahudi bu ilerleyişi önlemek için derhal Hıristiyanlığı Yahudi ve Yunan feylesofları vasıtasıyla kendi istediği şekilde teşkilatlandırmak için eline almıştır. (Ziya Uygur, Tarih Boyunca İhtilaller İnkılaplar ve Siyonizm, 4. Baskı, sf, 180- 181- 182, Divan Yay., İst.)

Hıristiyanların kafasını karıştıran yalanlar

 Yukarıda beyan edilen birçok örnek gibi mesela Yahudilerin Hıristiyanlar üzerinde oynadığı ilginç bir başka oyun da “Meryem Ana Mezarıdır”. Yahudiler çocuklarını doğumlarının 9. günü sünnet ederler. 13. yaşı çocuğun rüşd yaşı sayılır. Yahudiler Kudüs’ü ele geçirdikten sonra sünnetsizliklerinden dolayı mundar addettikleri Hıristiyanların mukaddes Kudüs toprağına ayak basmalarını doğru bulmamışlardır. Ancak bu fikri açıkça beyan etmekten kaçınmışlardır. Bu sebeple bir hileye başvurarak “Meryem Ana Mezarının” Kudüs’te değil Türkiye de Efes’te olduğuna dair bir yalan icat etmişlerdir. Bu yalan sünnetsiz olan Hıristiyanların bundan sonra Kudüs’e gelmelerini ve kutsal topraklara basmalarını engelliyordu. Hıristiyanlar Kudüs’ kendilerince hacı olmak için gidiyorlardı. Ancak 2000 yıl sonra bir Yahudi kızının rüyasında Meryem Ana’yı görmesi ve mezarının Kudüs’ değil Türkiye’de olduğunu söylemesi ile Hıristiyan aleminin kafası allak bullak olmuştu. Bu numarayı çok da inandırıcı bulmayan papalık sonuçta rüyayı gören kızı azize ilan ediyor ve rotayı değiştiriyordu. Bu Meryem Ana olayından sonra papalık Yahudilere bir taviz daha veriyordu ki şöyle; Pazar günleri Katolik kiliselerinde yüzyıllardır süregelen bir dua okunurdu. Bu dua da Hazreti İsa’yı çarmıha geren Yahudiler lanetlenirdi. 1968 yılında papalığın emri ile Yahudileri lanetleyen bu dua kaldırılmıştı. Burada siyonizmin Hıristiyanlık üzerindeki etki alanını açıkça görmekteyiz.

Siyonistler, Hıristiyanları köleleştiriyor

 Konumuz Amerika üzerinde yoğunlaştığından bu konuyu son zamanlarda ses getiren incelemeler yapan yazarlara bırakıyoruz. Burada anlatmak istediğimiz konu Hıristiyanlığın özünde olmayan birçok kavramın (aforoz, haç, kilise, İncil, günah çıkarma vb.) Siyonist kökenli ellerle Hıristiyanlık içine sokulması gerçeğidir. Büyük dünya krallığı kurulduktan sonra Mesih’in tekrar geleceği ve Hıristiyan aleminin başına geçerek dünyayı feth edeceği inancı Siyonistlerce ortaya atılan evanjalist fikrin temelidir. Siyonistler Kabala gibi büyü kitapları ve Talmud’dan aldıkları bu sapık fikirlerle Hıristiyan alemini kendilerine köle hale getirmişlerdir. Kabala ve Talmud, Tevrat inmeden çok daha evvel Yahudi ruhban sınıfının geliştirdiği büyü ve şeytani güçlere dayanan bir doktrindir. Talmud ise Tevrat’ın bozulmuş halidir. Bugün Amerika Başkanı Bush’un kast ettiği “tanrının emri” aslı Talmud’a dayanan “Arzı mevud” için atılmış bir adımdır. Bush aslında tanrı tarafından değil Siyonist lobiler tarafından yönlendirilmektedir. Teoloji alanında evanjelist fikri benimseyenler Siyonizm’e uşak olmanın ötesine gidememişlerdir. Amerika halkı arasında dinin aslında önemli bir alanı kapsaması Siyonizm’in idealini uygulama alanını genişletmiştir. (Amerikalıların % 94’ü tanrı ve evrensel ruhun varlığına inanıyor. % 58’i dinin hayatlarında çok önemli bir yere sahip olduğunu söylüyor.) Bugün Amerika’da ordunun yanı sıra en güvenilir kurum kilisedir.

Büyük İsrail için her şey mübah!..

Evanjelizm Yahudilerin üstün ırk fikrini ve kurulacak büyük İsrail’in meşruiyetini Hıristiyan alemine İncil’i kullanarak yutturmaya çalıştığı tahrif edilmiş Hıristiyanlıktır. Yani evanjelikler büyük İsrail’in kuruluşuna yardım edecek, büyük İsrail kurulunca Mesih Hıristiyan aleminin başına geçeçek ve dünya hakimiyeti kuracaktır. Bunun için önce büyük İsrail’in kurulması şarttır. Çünkü Siyonist öğreti bunu telkin etmektedir. Eski başkan Carter’in 1976 yılında kendisini yeniden doğmuş Hıristiyan olarak nitelemesi modern evanjelikler için bir dönüm noktası olmuştur. Günümüzde Amerika’daki evanjelist rakamın % 40 olduğu iddia ediliyor. İşin ilginç tarafı ise bu kesimin Amerika’yı yönetenler sınıfı olmasıdır. Bu evanjelistler birbirleri ile karşılaştıkları zaman “Kurtuluşa erdin mi?” ya da “Ne zaman kendini mesih’in hayatına vakfettin” sorusunu sorarlar. Eyalet Hükümetlerinden ulusal kuruluşlara, yerel yönetimlerden dini ve kültürel hayata kadar her alanda bu evanjelik tesir görülmektedir.

Sembollerin dili ve kilise

Bütün anlatılan tahribatların önemli bir kısmı da sembollerle yapılan tahribattır. Masonların en büyük özellikleri Kabala büyü kitabına dayanan semboller dilini her alanda kullanmalarıdır. Bugün Hıristiyan dünyasında “haç” olarak bilinen sembol aslında kabala büyü kitabına dayanır. Yani Hazreti Musa(A.s.)’dan önce Yahudilerin iman ettiği bugünkü Siyonistlerin hala inandığı kara büyü kitabı. Esasında haç Kabala’da şeytanın mührüdür ve hakimiyetini vurgular ancak Siyonist doktrin bu gibi işaretleri ve sembolleri de Hıristiyanlık içine sokmuştur. Yine kilise kurumu Hazreti İsa’ya dayanmamakla beraber özellikle ortaçağ’ın skolastik temellerini ve halkların sömürülmesini hakim kılmak isteyen Siyonistler bu kurumu da meydana getirmişlerdi. Yukarıda bahsettiğimiz gibi bugün Amerika’da kilise en güvenilir ikinci kurum halindedir. Yahudi lobileri tarafından finanse edilen ve her alanda etkin bir konuma sahip olan kilise sayısı bir hayli fazladır. Sembol dili masonlar dolayısı ile Yahudiler için çok önemlidir. Amerika’da kurulan Darmunth Üniversitesi’nin ambleminde ibranice sözcükler yazılmış, Tevrat ayetleri ve ışık saçan üçgenler konulmuştur. Yine Amerika’daki Yale Üniversitesi’nde ibranice harflerden oluşan semboller vardır. Kolombiya Üniversitesi’nde ibranice “tanrının ışığı” yazması ve Yeshiva Üniversitesi ambleminde “torah ve bilgi” yazıları Yahudilerin evanjelikler üzerinde ki her alanda sürdürdükleri etkiye en güzel örnektir. 

3. Bölüm

Amerika’yı kimler yönetiyor

“Büyük İsrail” devleti için her kesimi her şartta kullanmayı ilke edinen Siyonizm bu uğurda her yolu denemekten kaçınmamaktadır. Zaten güçlü olmayı hak sebebi sayan Siyonizm her anlamda gücü elde etmek için kendini buna mecbur hissetmektedir. Amerika üzerinde de bu sistemi uygulamaktadır.

“Şimdiye kadar hiçbir başkanın İsrail’e karşı koyduğunu görmedim. İsrail her zaman istediğini elde eder. Amerikan halkı eğer İsrail’in devletimiz üzerindeki etkisini bilseydi hemen ayaklanırdı. Milletimizin neler döndüğünden haberi yoktur.

(Eski ABD Genelkurmay Başkanı Thomas Moorer)

Yukarıda tebeyyün ettiğimiz gibi daha kuruluşundan itibaren Amerika, adeta Siyonizmin kalesi haline gelmişti. Hayalini kurdukları “Büyük İsrail” devleti için her kesimi her şartta kullanmayı ilke edinen Siyonizm bu uğurda her yolu denemekten kaçınmamaktadır. Zaten güçlü olmayı hak sebebi sayan Siyonizm her anlamda gücü elde etmek için kendini buna mecbur hissetmektedir. Amerika üzerinde de bu sistemi uygulamaktadır. Bugün Amerika’da devlet yönetimine yön vermek adına örgütlenmiş en önemli Yahudi lobisi AIPAC’dır. Yani Amerika-İsrail Halkla İlişkiler Komitesi. Amerikalı siyasetçiler üzerinde inanılmaz bir etkiye sahip bu komite aynı zamanda Yahudileri bir araya toplamayı da başarmıştır. Yahudi yanlısı senatör ve kongre üyelerinin konuşma metinlerini hazırlamak, Ortadoğu stratejisine yön vermek seçimlerde medya, yayın gücünü kullanarak Yahudi sempatizanlarına kaynak sağlamak ve Amerika’daki Yahudi lobiler arasında kordinasyon sağlamak bu lobinin işidir. Ayrıca Yahudilerin yerel seçimlere aktif olarak katılımları ve finans kaynaklarını da bu lobi üstlenir. Amerika’da 6 milyon Yahudinin varlığı söz konusudur ve bunları bir bütün olarak düşünmek gerekir.

 ABD eski Başkanı Bill Clinton 27 Ekim 1994’te İsrail parlamentosu (Kneset)’nda yaptığı konuşmada şöyle demiştir; “kuruluşundan beri İsrail’in varolma mücadelesinde zaferlerinizle sevindik ve ıstıraplarınızı paylaştık. Savaşta ve barışta. Truman’dan itibaren bütün ABD başkanları İsrail’in öneminin bilincinde idi. İsrail’in varolması sadece çıkarlarımız açısından değil inandığımız değerler açısından da önemlidir. İsrail’e olan ekonomik ve askeri yardımın şu anki düzeyde sürdürülmesi için çalışmaya kendimi adamış durumdayım.” Bill Clinton “inandığımız değerler açısından” cümlesi ile aslında siyonizmin uydurduğu evanjelist inanca olan bağlılığı en güzel şekilde alenen ilan ediyordu.

Her yere nüfuz etmişler

Sadece bu örnekler Amerika’yı kimlerin yönettiğini anlatmaya elbette yetmez. Halkı manipüle ederek siyonizmin bir parçası haline getirmek adına Amerika’da yayınlanan gazetelerin en önemlileri de Yahudi kontrolündedir. Nato’nun kuruluş kararının CFR toplantısında alındığı söylenmektedir. CFR ise Amerika’da kurulan dış ilişkiler komisyonunun adıdır. 37 üyesinden 10’u Yahudi diğerleri ise yüksek rütbeli masonlardan oluşur. İlk başkanı Amerikalı senatör Yahudi Rudy Boshwitz’dir. Bugün Washington’daki dış işleri bakanlığı sadece göstermelik bir kurumdur. Amerika’nın gerçek dış işleri bakanlığı CFR’dir. Her alanda Amerika üzerinde derin akisli etkilere sahip Yahudi kuruluşlarından birisi de İsrail haber alma örgütü MOSSAD’dır. Yani İsrail sadece eğitim, medya, ekonomi alanında değil siyasi ve askeri anlamda da  Amerika’yı yönlendirmektedir. MOSSAD Amerika’nın geliştirdiği her türlü silahtan ve savunma teknolojisinden haberdardır. ABD’li üst düzey yetkililerinin bilmediği birçok bilgi MOSSAD tarafından bilinmektedir. Hatta Amerikan Savunma Bakanı Müsteşarı David Mc Giffer “İsrailliler daha benim masama ulaşmadan belgelerden haberdar olur” demektedir. Bu gerçeğe göstereceğimiz tipik bir örnek inanılmaz derecede şaşırtıcıdır.

Eski bir yönetim görevlisi İsrail’in araştırma laboratuvarlarına nasıl sızdığını şöyle anlatıyordu. “İsrail ileri teknoloji ürünü bir malzeme istiyordu. Büyük bir makine idi oldukça ağırdı ve tek parça idi. Başka ülkelerin İsrail’in bile eline geçmesini istemiyorduk. Makine çok seri bir şekilde kurşun üretmeye yarıyordu. Eğer hayır desek İsraillilerin başımızın etini yiyeceklerini bildiğimizden isteklerini inceleyeceğimizi söyleyip onları biraz olsun oyalamak istedik. Sonra şaşkınlık içinde İsrail’in makineyi çoktan satın alıp New York’ta bir depo da sakladığını öğrendik.” İsrail inşaat firmaları, hava yolları, uluslar arası ticaret örgütleri MOSSAD için birer yasal kılıftır. MOSSAD’ın haber almak ve ajanlarının güvenliği sağlamak için bu tip kuruluşlara ihtiyacı vardır. Arap-İsrail savaşlarının yaşandığı dönemde Amerika’nın elinde bulunan son sistem uçak filosu Amerika Genelkurmay Başkanı Moorer’e rağmen kongre kararı sonucu İsrail’e gitmişti.

Siyonistlerin kirli oyunu bozulmalı

Bütün bunların yanı sıra BM, NATO, AB gibi uluslararası kuruluşlar da Amerika ve siyonizmin kontrolündedir. Rotary, Lions, Dıner, YMCA teşkilatları da siyonizmin dünya hakimiyeti için çalışmaktadır. Örneğin Avrupa birliği bünyesinde bakanlar kurulu kafi iken siyonizmin her şeyi kontrol edebilmesi için “Komisyonlar Kademesi” konulmuştur. Masaya gelen meseleler direk parlamentoya gidemez öncelikle komisyondan geçmesi gerekmektedir. NATO’nun kurulmasına ise CFR toplantılarında karar verilmiştir. Zira insan hak ve hürriyetlerinin sözde savunucusu olan NATO ve BM hiçbir zaman Amerika ve İsrail’in dünya üzerindeki işgallerini önlememiştir. En son İsrail Lübnan’a girdiği vakit (geçen yıl) NATO ve BM kendi karargahlarının vurulmasına rağmen İsrail’e kınama bile verememişlerdir. Henüz dumanı tüten, Bosna soykırımında BM ve NATO insanlıkla dalga geçercesine soykırım var soykırımcı yok gibi gülünç bir açıklama yapmıştır.

Türkiye ise tüm bu gerçekleri görmemezlikten gelmemelidir zira büyük İsrail krallığı ideasının  içinde Türkiye toprakları da vardır. Siyonistler, masonlar ve evanjelikler aracılığı ile kendi fikirlerince “tanrıyı kıyamete zorlamaktadır”lar. Görünen  o filmlerden kahramanlık karelerini izlediğimiz dünyada ki barışın teminatı(!) Amerika’nın kimler tarafından yönetildiği aşikardır. Bu sistem insanlığa kan ve gözyaşından başka bir şey getirmemiştir. Tüm bu planları bozacak olan güç “İslam Birliği”nden geçmektedir. Türkiye’nin izleyeceği siyaset Siyonizm kaynaklı olmamalı İslam merkezli olmalıdır. Halen prosedürde var olan D-8 gibi bir eşsiz proje gerçek anlamda hayata geçirildiğinde Siyonistlerin çanına ot tıkamaya yetecektir. Ne mutlu yeni bir dünya için çalışanlara.

 

Londra’da Arapça olarak yayınlanmakta olan al Awsat gazetesi Milli Görüş lideri ile Röportaj yaptı.

20 Aralık 2007 Perşembe Etiketler : akp chp saadet erbakan amerika iran islamcı

Necmeddin Erbakan Türkiye’nin ilk İslamcı Başbakanı idi. Makina mühendisi, akademisyen ve kıdemli bir siyasetçi olan Erbakan 1996 ve 19997 yılları arasında başbakanlık yaptı. Erbakan’ın taraftarlarına göre, o politik bir liderden daha çok dini-manevi bir lider olarak görülmektedir. Örneğin, avukatları onu selamlayarak önünde eğilip üç kere ellerini öpüyorlar.

Yaşı 81 olan bu yaşlı adam bir destek olmaksızın kolaylıkla oturup kalkamıyor ama, keskin zekasıyla sizinle saatlerce sistematik bir şekilde konuşabiliyor.

Erbakan Milli Görüş hareketine ve kendisi tarafından kurulan Saadet Partisi’ne önderlik ediyor.

Eş Şark el Awsat gazetesi bu ünlü siyasetçi ile Türkiye’deki son seçimleri, İslam dünyası ve siyonizm konusundaki görüşleri, İran ve diğer konuları üzerinde bir röportaj yaptı.

El Şark el Awsat

Soru: Sizce, Adalet ve Kalkınma Partisi bu denli büyük bir seçim başarısına nasıl ulaşabildi?

Erbakan: Türkiye 75 milyon nüfusuyla büyük bir ülke, aynı zamanda dünya çapında stratejik bir önem arzediyor. Byük çapta gayri safi yurt içi hasılaya sahip. Seçim sonuçları yalnızca Türkiye’ye bağlı değil. Daha çok bütün dünya ile bir ilgisi var.

Bundan dolayı bu seçimler ve sonuçları çok önemliydi. Sonuçlar ve tablo ortada, biliniyor. Şimdi önemli olan bu tablonun ardında yatan temel sebepler. Gerçek nedir? Hakikat şu ki, Türkiye’de seçmen fırtanalı bir ortamda sandığa gitti.

Bu fırtına 5 etkenle özetlenebilir:

Birincisi: Eski Cumhurbaşkanı Ahmed Necdet Sezer’in durumu. O Başörtüsü konusunda olumsuz bir tavır içindeydi, kamusal alanda başörtüsü ile bulunmaya karşı çıkıyordu. Halbuki Laikliğin gerçek tanımıyla hareket edecek olursak bu durum sözkonusu olmazdı. Eski Cumhurbaşkanınınlaiklik anlayışı insan haklarının bir ihlali durumundaydı. Bu durum Türk hakını büyük ölçüde etkiledi, ve bu konuda parlamento seçimleri sırasında sandıklarda patladı.

İkincisi: Cumhurbaşkanlığı seçimi sürecinde, bazı gruplar Cumhurbaşkanı olacak birisinin hanımının başörtülü olamayacağını savundu. Bu durum türk halkı arasında büyük bir infiale yol açtı. Seçimlerde ortaya çıkan tablonun bir sebebi de bu duruma gösterilen tepkiydi.

Üçüncüsü: Türk Silahlı Kuvetleri 27 Nisan’da internette bir açıklama yayınladı, gerçekte bu doğrudan hükümete yönelik bir uyarıydı. Bu da Türk halkı arasında büyük rahatsızlığa yol açtı. Burada önemli bir nokta var; Kıbrıs Avrupa Birliği’ne bağlandı, ancak o zaman Türk Silahlı Kuvetleri bu konuda bir açıklamada bulunmamıştı. Buna elk olarak Ortadoğu’da, Irak ve PKK gibi önemli gelişmeler vardı. Hakeza Türk Silahlı Kuvetleri bu konularda da açıklamada bulunmamıştı.

Anı zamanda Türkiye’de sivil insanların öldürülmesinden sorumlu olan terör örgütlerinin varlığı sözkonusu. Türk Silahlı Kuvetleri’nin bu konularda da açıklaması olmamıştı. Ancak Türk Silahlı Kuvetleri 27 Nisan’da, Türkiye’de laikliğin tehlike altında olduğunu ileri sürerek Peygamberimizin doğum yıldönümü kutlamaları çerçevesinde düzenlenen programları buna örnek olarak gösterdi. Bu programların birinde başörtülü genç kızlar kutlamalara katılmıştı. Türk Silahlı Kuvetleri de bu çocukların bu halde programlara katılışını laikliğe karşı bir tehdit oluşturduğunu ileri sürdü.

Dördüncüsü: Yüksek Öğretim Komitesinin imam hatip kökenli öğrenciler üniversite kapılarının kapatılması kararı vardı. YÖK’ün bu kararı da kamuyounda büyük bir infialin ortaya çıkmasına yol açtı.

Beşincisi: Ana Muhalefet Partisi CHP ve başkanı Deniz Baykal’ın laiklik konusunda AKP’ye karşı ağır bir kampanyası söz konusu idi. AKP’yi sürekli olarak laiklik karşıtı bird parti olarak suçluyordu. Bu da halkın hükümet partisine daha çok sempati göstermesine yol açtı. Halk arasında şöyle bir kanaat oluştu: Eğer CHP hükümete gelecek olursa halkın üzerindeki baskılarını artıracak.

Tüm bu nedenler halk arasında saatli bir bombanın oluşmasına yol açtı. Seçimler öncesinde muhalefet partisi milyonlarca kişinin katılımlarıyla, laikliğin tehdit altında olduğu iddiasıyla mitingler düzenlenmesine ön ayak oldu. Öyle ki, bu mitinge katılanların bazıları "kahrolsun şeriat" diye slogan atıyordu. Türk halkının büyük bir kısmı AKP’ye yönelik bu gösterilerin İslam’a ve müslümanlara karşı bir tusunamiye yol açacağını düşündü. Türk halkı da muhalefet partisinin öncülük ettiği bu kampanyalara karşı İslam’ı savunma kaygısıyla AKP’ye yöneldi. Türk halkının ekseriyeti bu kampanyalara karşıydı. Az bir kesim ise, ülkenin borç yükü, işsizlik, yoksulluk, iç ve dış politikada yanlış yönetim, özellikle de İsrail ile olan ilişkilerden dolayı hükümet partisine oy vermedi.

Ancak, bu seçimler olağan koşullar içinde gerçekleşmedi. Daha çok muhalefet partisinin öncülüğünde hükümet partisine yönelik sürdürülen tusunami ortamında gerçekleşti. Türk halkının bu tehdite karşı durması için başka seçeneği neydi? Saadet Partisi’nin içinde olduğu az bir seçenek söz konusuydu. Saadet Partisi’nin son seçimlerde aldığı oy da % 3 kadardı. Bundan dolayı Saadet Partisi seçimlerde gerçek gücünü ortaya çıkaramadı. sonuçta AKP oyların büyük bir kısmını almış oldu. Bu sonuç, AKP’nin siyasetlerinden ziyade seçim öncesi süreçte ülkede otaya çıkan istasnai durum ve koşulların etkisiyle oldu.

Normalde Saadet Partisi’nin seçmeni olan vatandaşlarımız, oylarının zayi olacağı endişesini taşıyarak Saadet yerine AKP’ye verdi. Milletimizin büyük bir çoğunluğu Laiklik adı altında oluşturulan tusunami dalgasını İslam’a bir tehdit olarak algılayarak, AKP’ye oy vermeyi tercih etti. Son seçimlerin anlamı budur…

Soru: İnsanların AKP’ye oy verme kararı alırken zorlandıklarına inanıyor musunuz?

 

Erbakan: Oy verenlerin yarısı AKP’ye oy vermede haklıydılar çünkü başka seçenekleri yoktu, diğer yarısı ise haksız idiler. Halk kendisini o tsunami dalgasına karşı güvence altına almak için oy verdi, fakat AKP’nin bizzat o dalganın müsebbibi olduğu gerçeğini gözardı ederek yaptı bunu. AKP iktidara geldiğinde milli görüş gömleğini atmıştı üzerinden ve kurucuları da bunu inkar etmiyorlar, kendileri kamuoyuna ilan ettiler bu durumu. İmam hatipleri ve Kuran kurslarını kapattıktan sonra AB normlarına uyum sağlamak için zinayı suç sayan kanunları da kaldırdılar. Üstelik okullardaki müfredatta olan bazı ayetleri çıkardılar. Yahudi ve hristiyanları kızdırmamak için Fatiha’nın son ayetlerini de çevirmediler. "Bizi Sırat-ı Mustakim’e ulaştır; gazaba uğrayanların ve delalete düşenlerin yoluna değil" bu ayetleri müfredattan çıkardılar, niçin? Çünkü burada hristiyanlar ve yahudiler kastediliyor. 

 

AKP Avrupa ve Amerika’yla kurduğu ilişkilere çok önem veriyor, İslami bir birliğin kurulmasının imkansız olduğunu ve Türkiye’nin Avrupa’ya daha yakın olduğunu söylüyorlar. AKP bu retoriği 5 yıldır tekrar ediyor.Yeni nesil nasıl yetiştirilecek? Medya kamuoyunu zehirliyor… Kısacası AKP’ye verilen oylar bu parti çok sevildiği için verilmiş oylar değil, laikçi aşırılığa duyulan nefretin sonucudur.

 

Soru: AKP’nin bu seçimi kendi başarısıyla değil tepkisel oyları toplayarak kazandığını söylediniz.Peki ya sizin partiniz? Saadet partisi niçin sadece yüzde iki buçuk oranında oy alabildi? Acaba partinizin politik söylemi ve ideolojisi sokaktaki vatandaş tarafından anlaşılmaz bulunmuş olabilir mi,mesela sürekli olarak IMF’’nin ve Dünya Bankası’nın ülke ekonomisi aleyhindeki etkilerinden söz ediyordunuz?

 

Erbakan: Partimizin söyleminin çok anlaşılmaz, komplike olduğuna inanmıyorum, aksine halkın söylemimizi ve hedeflerimizi çok iyi anladığını ve politik programımızın en iyisi olduğunu teslim ettiğini sanıyorum ama bahsettiğim gibi o siyasi tsunami dalgası çok etkili oldu ve halkın AKP’den başka bir seçim şansı da kalmamıştı. Bu durum CHP’nin büyüyor gözükmesinden kaynaklandı. Ve Türk halkının bu mantığı kullanarak seçime gitmesinin ilk örneği de değildi bu. Bundan otuz yıl önce, 1980 darbesi öncesi, sağcı bir parti olan AP’nin politikalarının ülke aleyhinde olduğunu MNP (Milli Nizam Partisi) olarak söylediğimizde de aynı durumla karşılaştık, halkımız parti politikalarımızı benimsemesine rağmen aşırı soldan korktuğu için AP’ye oy verdi. O zaman biz sol komünist partiyle sağcı parti arasındaki farkın solcuların anestezi yapmadan ameliyat etmesinde, sağınsa uyuşturarak kesmesinde yattığını söylüyorduk. Uyandığınızdaysa sağ elin komünistlerden daha çok kestiğini göreceksiniz. MNP seçimi kaybetti ama umudunu yitirmediğinden 1997’deki seçimleri kazanıp hükümet tesis etme başarısını gösterebildi.

 

Soru: Erdoğan sizin partinizin üyesiydi ve Abdulah Gül’le birlikte partiyi terk ederek AKP’yi kurdu. Erdoğan’ın okulunuzdan kaçtığı duygusuna kapıldınız mı hiç? Sizce sınıfını geçti mi yoksa kaldı mı?

 

Erbakan: Evet Erdoğan sınıfta kalmıştır ve okulun arka kapısından kaçmıştır. Okula yazılmış ama dersleri dinlememiş hiç. Din derslerine girmiş olmasına rağmen davranışları bunun aksi yönündedir. Müslüman uygarlığının Batı uygarlığıyla yarışamayacağı iddiasındadır kendisi ama Efendimiz (s.a.v) İslam’ın en yüce olduğunu buyurmuştur. Bilgili bir insanın söyleyebileceği bir söz mü bu? Erdoğan AB’nin her talebine boyun eğiyor ve İslam Birliğinin tesisini imkansız buluyor. Bu akli bir şey midir? Biz İslam’a mı yoksa siyonizme mi hizmet edeceğiz?

 

Şark-el Evsat gazetesi çok etkili ve büyük bir gazete olduğundan sizin vesilenizle gazetenize bir mesajım olacak, gazetenizin AKP’yi desteklediği görünüyor.

 

(Gazetenin buna cevabı ”Hiçbir partiye eğilimli değiliz, üstelik Erdoğan’ın İsrail yanlısı politikalarını eleştiren Türk vatandaşlarının da görüşlerini sayfalarımıza yansıttık ve okuyucularımız arasında sizi seven ve başbakanlığınız süresince uyguladığınız siyasetleri takdir edenler de bulunuyor.” şeklinde oldu. Bunun üzerine Erbakan gülerek ”Desenize gazeteniz de Türk halkı gibi, beni seviyor ama AKP’ye oy veriyor!” diyor.)

 

Arap ve İslam dünyasının bütün entelektüelleri ve akademisyenleri gazetenizi yakından takip ediyorlar ama ben gazetenizi okuduğumda Saadet Partisi’yle AKP arasındaki farkın farkında olmadığınızı görüyorum. Şark-el Evsat’taki kardeşlerimiz doğruyla yanlışı karıştırmamalı.

 

Soru: Sizin Erdoğan’la ilişkiniz ve iki parti arasındaki farklılıklar hakkında genelde bir bilgi eksikliğinin olduğu doğru. Son zamanlara dek yaygın anlayış Erdoğan’ın hükümet tecrübesinin, sizin 97’deki iktidarınızın bir uzantısı olduğu şeklindeydi.

 

Erbakan: AKP bizim adımlarımızı takip etmiyor. Aslında işin gerçeği daha neyin olup bittiğini de algılamış değiller. Peygamber (s.a.v): ”Müminin ferasetinden korkun çünkü o Allah’ın nuruyla bakar.” diye buyurmuş, AKP’nin ihtiyaç duyduğu şey de bu feraset. İslam dogmatik bir din değil, akla, anlamaya ve farkındalığa dayanan bir din. İslam’dan korkulmasının nedeni de bu. Günümüzün Şeriat okullarında da iki şey eksik. Şeriatın günümüz sorunlarına verdiği cevapları çıkarsayacak bir de İslam’ın doğru anlaşılmasını sağlayacak fakültelerin kurulmamış olması. Bir Müslüman uyanık ve İslam hakkında doğru kavrayış sahibi olmalı. Yahudi ve hristiyanları Müslümanların velisi, yöneticisi olarak görmemeli. Gerçek bir Müslüman Yahudilerle alışveriş eder mi günümüzde? Bu bilinç eksikliği probleminine bütün İslam dünyasında tanık oluyoruz.

 

Soru: Erdoğan’ı Refah Partisi’nden ayrılıp yeni ve rakip bir parti kurmaya sevk eden etkenlerden bahsedebilir misiniz bize?

 

Erbakan: Hepimiz İsrail’in kurucusu Theodor Hertzl’, Yahudi düşünür ve eylemci Haim Naum’u ve Amerika’nın milli güvenlik danışmanı olan Zbigniew Brezinski’yi biliriz. Brezinski ne dedi? ”İslam dünyasına baktığımızda iki tip insanla karşılaşıyoruz: Ehl-i dünya olanlar ile gerçekten dindar olanlar. Bizler din ehlini zayıflatmak, diğerleriyle de işbirliği yapmak istiyoruz!” Siz Erdoğan’ın bizden niçin ayrılıp yeni bir parti kurduğunu soruyorsunuz. Size cevabım Brezinski’nin sözleridir. Tayyip bu partiyi kendi başına kurmadı, aldığı emirlerle kurdu. Peki Erdoğan niçin bu projenin kuklası olmayı kabul etti? Çünkü makama, paraya ve liderliğe karşı zaafı var.

 

Soru: Peki şimdi Erdoğan’la ilişkileriniz ne düzeyde? Kişisel temasınız var mı örneğin?

 

Erbakan: Tayyib sağlığımı sormak için arar bazen ama bunun hiç anlamı yok. ”Nasılsın?”, ”Ne yapıyorsun?”un değil “gerçek İslami şuurun geri gelmesi”nin önemi var asıl.

 

Soru: Erdoğan’ın politikalarından rahatsız olduğunuzu mu söylüyorsunuz?

  

Erbakan: Eylemlerinden ve gittiği doğrultudan rahatsızım.Kendisinden şikayetçiyiz çünkü Türk halkını büyük problemlere doğru sürüklüyor.Siyonistlere olan sadakatından ve bazı yerlerde onlarla işbirliği yapmasından razı değiliz.Tayyip Türk askerlerini BM çatısı altında Lübnan’a niçin gönderdi? Hizbullah’ı silahsızlandırmak için.

 

Soru: Erdoğan’la farklarınızı niçin oturup tartışmıyorsunuz? Sonuçta herhangi bir zararı bütün Türkiye Müslümanları hep  birlikte paylaşacak.

 

Erbakan: “Allah’ın dilediği olur.” denmiştir. Defalarca tavsiyelerde bulunduk kendilerine ama fayda etmedi.

 

Soru: Refah hükümetinin devrilmesinden bu yana on yıl geçmiş, geçmişi değerlendirdiğinizde sizce ordunun partinize karşı darbe yapmasının arkasındaki neden neydi?

 

Erbakan: Neden çok açık: Refan yol hükümetinin yıkılmasında arkasında Laik Siyonist odaklar vardı. Yahudilerin Nil’den Fırat’a kadar uzanan büyük İsrail ülkesini kurma hayalleri var. Siyonist güçler bu büyük İsrail devletini kurmak için İstanbul’u ele geçirmek istediler. Eğer İstanbul’u ele geçirebilseler idi bu İsrail devleti de kurulmuş olacaktı. Ama ne oldu? 600 gemi ve 600.000 askerle geldiler ve başaramadılar. Bununla birlikte Nil ve Fırat arasında bir devlet kurmak Yahudilerin en temel inançlarındandır ve bu inançlarından asla vazgeçmeyecekler.

 

80 yılı aşkın bir süredir Siyonistler, ekonomik kuşatmaya ek olarak Türkleri dinlerinden uzaklaştırmaya çalışıyorlar. 1990’da ne oldu? Komünizm çöktü ve Amerika tek süper güç olarak kaldı, fakat bu ülke Yahudilerin kontrolü altındadır. Sovyetlerin yokluğunda, Yahudi düşü olan büyük İsrail projesi tekrar canlandı. Peki ne yaptılar? NATO’nun 1990’daki toplantılarının birinde Margaret Thatcher “Biz NATO’yu Sovyet tehdine karşı kurduk. Artık Sovyetler yok, peki şimdi NATO’yu lağv mı edeceğiz? Düşmanı olmayan ideolojiler yaşayamazlar, Sovyetler yerine başka bir düşman bulmamız lazım ve o düşman mevcut: İslam!” demişti.

 

İşte bu koşullar altında Türkiye, Refah Partisinin hükümetine tanık oldu. Benim tam da söylemek üzere olduğum şeyi Brezinski söylemiş: ”Refah Partisi Türkiye’de iktidar olduğu müddetçe amaçlarımıza ulaşamayız. Refah hükümetinden nasıl kurtulacağız? Amerikan Dışişleri Bakanlığı ordunun kontrolü ele alıp seçilmiş bir hükümeti açıktan devirmesini istemiyor." Ne yaptılar peki? İktidar ortağımız olan Çiller önderliğindeki DYP’ye yöneldiler ve bu partiden 50 milletvekilini, ”Refah hükümetini desteklemeye devam etmeniz halinde tıpkı 80’deki Evren darbesi gibi bir hereketle karşılaşacaksınız“ diye tehdit ettiler. Hükümetteki ortağımız Çiller bana geldi ve “Partimin 50 milletvekili sizinle koalisyonu sürdürmeme itiraz ediyorlar, şu an ciddi bir kriz geçiriyoruz, yeniden seçimlere girelim, seçimlerden sonra yeniden bir koalisyon hükümeti kurarız” dedi.

 

Çiller’le yaptığımız prensip anlaşmasında kriz yüzünden seçimlere gitmemiz durumunda başbakanı değiştireceğimizi -yani başbakanlığı bırakıp görevi kendisine bırakacağımı ima etmiş oldum böylece- söyledim. Mecliste çoğunluğun oylarıyla birlikte üç ay içerisinde erken seçime gitme kararı aldık. Bundan sonra olanlar demokrasinin kurallarının ihlalinden ibarettir tam anlamıyla. Arkamızda bizi destekleyen 291 milletvekilinin oyu vardı ama kriz esnasında meclisteki azınlığı teşkil eden Mesut Yılmaz’ın partisine hükümeti kurma sözü verilmişti.

 

Soru: Sizce Siyonist çevreler sizden niçin rahatsızlık duydular? Benimsedikleri politikalar hangileri ve hangilerinden rahatsız oldular?

 

Erbakan: İktidarımız süresince üç şeyi gerçekleştirdik biz. İlk olarak IM’yi terk ettik ve bu kurumun ekonomik programına artık bağlı olmayacağımızı açıkladık. İkinci olarak devletin bütçesinde gelir gider denkliği, cumhuriyet tarihinde ilk olmak üzere, sağladık. Üçüncü olarak D-8’i kurduk 8 gelişmekte olan İslam ülkesi arasında (Türkiye, Pakistan, Endonezya, Mısır, Nijerya, Malezya, Bangladeş ve İran) Amacımız İslam dünyası içinde gür bir ses oluşturmak ve daha adil bir uluslar arası toplum teşil etmekti. Ama bu uluslar arası güçlerin ve Yahudi mahfillerin hoşuna gitmedi. Yahudiler D-8’in potansiyel tehlikesini görebildiler ama bizdeki İslami çevreler böyle bir ittifakın nasıl bir muazzam potansiyel gücü haiz olduğunu fark edemediler.

 

Soru: İktidardan indirildikten sonra ne hissettiniz? Üzüntüye kapılıp ihanete uğradığınızı hissettiniz mi, özellikle bazı Türk işadamlarının hükümetinize karşı çıktığını gördükten sonra?

 

Erbakan: Tabii ki üzüldüm ve ihanete uğradığımı hissettim ama uğruna mücadele ettiğimiz şeyin önemine emindim. Bazı işadamları bizden rahatsız oluyorlar idi çünkü biz bütçeyi devletin maslahatlarını gözeterek hazırlamıştık, adil bir bütçe istiyorduk. İşadamları paralarını bankalara yatırıp yüksek rantlar elde ediyorlardı ve bir sürü de muafiyet… Tüm bunlar bize 10 milyar dolara mal olmuştu. Bizim bütçe planımızda o para alınıp yoksul sınıfın ihtiyaçlarına harcanıyordu ve bu durum da pek çoklarının rahatsızlığına yol açıyordu.

 

Soru: İslam dünyasının geleceğine dönük endişelerinizden söz ettiniz. Sizce ABD İran’a saldırır mı?

 

Erbakan: Şüphesiz İran ciddi bir tehlikeyle karşı karşıya. Bush, İslam’ı düşman olarak gören dindar bir muhafazakar. İran ona göre büyük tehlike. Bush’un gözünde İslami olan her şey tehlikeli İran,Türkiye ve diğerleri…

 

Soru: Türkiye’de tehdit altında mı?

 

Sadece tehdit altında değil, en büyük tehlikeyle yüz yüze. ABD’ye göre Türkiye bölgedeki en önemli ülke, eğer bu ülke İslam dünyasıyla ittifak kurma yoluna giderse ABD her şeyini kaybetmiş olacak. İşte bu yüzden ABD ve Yahudiler İslami eğilimlerle savaşıyor ve tam da bu yüzden İslam dünyası arasındaki bağlar ve işbirliği pekiştirilmeli.

 

Soru: Bazıları Türk ordusunun yüzde kırk altı gibi bir oy almış olan AKP’den daha zayıf olduğunu iddia ediyorlar, buna katılıyor musunuz?

 

Erbakan: Hayır ordunun zayıfladığına inanmıyorum, Ordu hala Türkiye’nin en güçlü kurumudur.

 

Soru: Arap dünyasındaki İslami hareketlerin deneyimleri hakkındaki görüşünüz nedir?

 

Erbakan: Her tecrübenin kendine has özellikleri var. Bu hareketler üzerimizdeki kapitalist ve sol hegemonyayı yıkmayı hedefleyen hareketlerdir ve bu, gereklidir.

 

Soru: Bununla birlikte bazı demokratik olmayan totaliter İslami örnekler de var. Onlar hakkındaki değerlendirmeniz nedir?

 

Erbakan: Totaliter İslami hükümet diye bir şey yok…

 

Soru: Ama örneğin seçimlere gidilmemesi, bu anti-demokratik değil mi?

 

Erbakan: Herhangi bir hükümet meşruiyetini halkından alır. Seçimleri iptal edip halkın görüşünü önemsememek İslami bir tavır değildir.

 

Soru:  Son olarak “Türkiye’deki siyasal İslam’ın babası” ünvanı sizi memnun ediyor mu?

 

Erbakan: Allah korusun. Ben ünvanlara aldırış etmiyorum. Ben bütün Müslümanlar ve bütün insanlar için adalet istiyorum. İslam sevgi ve merhamet dinidir. Amacımız yeryüzündeki altı milyar insanın mutluluğudur, sadece Müslümanların değil.

Operasyona İki Farklı Bakış

20 Aralık 2007 Perşembe Etiketler : amerika operasyon pkk

1. Yiğit Bulut: Türkiye Cumhuriyeti Devleti ayağa kalkıyor…

Televizyonlarda tartışılıyor; askeri harekat sonucu şu kadar terörist ölmüş, bu kadar bina yıkılmış! Karşı görüş de eksik olmuyor; bu maliyete karşılık varılan sonuç yetersiz!

Sevgili dostlar; konuşmaların hepsini saygıyla karşılıyor, en fazla ‘hasarı yaptığımızı’ umuyor ve olaya izninizle farklı bir açıdan bakarak konuyu ‘ele almak’ istiyorum.

Yapılan operasyonda ‘kaç adamın’ yok edildiği, ne kadar yıkım olduğu hiç önemli değil!

Önemli olan tek bir gerçek var; ‘hareketin’ kendisi, varlığı, olabilmiş olması…

Daha açık ifadesiyle; yapılan bu harekatla, isterse sonucu ‘sıfır’ olsun, paradigma kaydı ve 2001 krizi sonrası Kemal Derviş’in IMF ve Dünya Bankası’yla birlikte teslim aldığı, sonrasındaki hükümetlerle ‘sessizlik katsayısı’ artan Türkiye Cumhuriyeti Devleti, yeniden ayağa kalktı, yeni bir dönem başladı…

Fatih’in İstanbul’u alması, 11 Eylül saldırısı, yüksek petrol fiyatı, nasıl paradigma kaymasına yol açtıysa, bu operasyon da ‘üzerine ölü toprağı serpilen’ ve yok edilmek üzere ‘her alanda’ nefesi kesilmeye çalışılan Cumhuriyetimize ‘yeni bir nefes’ verdi…

Bu noktada teknik bir detayı belirtmem gerekli; operasyona katılan uçaklara havada ‘yakıt ikmali’ yapıldı ve vuruş ‘gece’ gerçekleşti. O uçaklar, bir gün önce bölgeye konuşlanıp, Diyarbakır’da yerde de ‘ikmal’ yapabilirdi, önemli olan ‘havada’ ikmaldi ve mesaj çok açıktı: “Bu bölgede binlerce kilometrelik bir daire içinde, merkez burası olmak kaydıyla, istediğim her coğrafyaya ulaşabilirim.” Bu mesaj aynı zamanda ‘Büyük Türkiye’nin teknik-askeri olarak da tarif edilmesi’. Peki, bu paradigma kayması bundan sonra neleri değiştirecek?

Anlamak istemeyenlere ve “Hayır abartıyorsunuz” diyenlere yaşadığım bir olayı da aktararak devam etmek istiyorum. Bundan 2 yıl önce ‘Avrupa Birliği senaryosunun’ pazarlaması ‘zirvedeyken’ katıldığım bir askeri davette, çok üst düzey bir yetkili bana şunu söyledi: “İçeride terörist unsurlara karşı hava desteğini Avrupa Birliği baskısı yüzünden kullanamıyoruz…”

O gece eve geldiğimde ülkemin ‘olmayan bir boş hayal uğruna’ nasıl köşeye sıkıştırıldığına inanın ağlamıştım. Silahlı Kuvvetler, 2 yıl içinde bu noktadan ‘120 km Irak içinde, hem de her şeye ve herkese rağmen’ gider hale geldi… İşte paradigma kayması bu…

Diğer alanlara yansımasına gelince. Son 7 yılda bu ülkede ‘akademisyen, gazeteci, siyasetçi, sivil toplum lideri’ kılığında birçok insanın ‘her şeyimize küfür ettiğine’ ve ‘Cumhuriyetimizin temel ilkelerine su katmak derecesinde’ korkusuzca davrandıklarına şahit olduk. Bu insanlara karşı hiçbir hukuki girişim yapılmadı. Herkes istediğini söyledi, dilimiz, dinimiz, kanımız ne varsa hakaret ettiler. Kimileri ‘laik’ Cumhuriyet’e düşmandı, kimileri ‘varlığına’… Bu ‘renk dönemi’ de ‘bu harekat’la bitti. 2001-2007 arasında herkes rengini ortaya koydu ve herkesin ‘foyası’ ortaya çıktı.

Kandil’i vuran dalga ve kayan paradigma, şimdi ‘ayağa kalkma çabasında olan Türk Devleti’nin, dış kaynaklardan desteklenen ‘bu sürüye’ karşı da, bir an önce harekete geçeceğinin işareti. Değişen tez sadece Kandil’i değil ‘içimizde yanan kendini meşale sananları da etkileyecek’.

Sonuç: Operasyonun ‘verdiği maddeye dayalı’ hasar hiç önemli değil. İsterse bir sinek bile ölmesin. Atılan adım her alanda ‘paradigma kaymasına’ sebep olacak, çok güzel planlanmış mükemmel bir ‘bilek hareketi’. Göreceksiniz bugünden sonra ‘her alanda Türk Devleti’nin ayağa kalkması’adına çok şey değişecek.

Ben bayrama umutla giriyorum, size de iyi bayramlar diliyorum.

 

2. Necati Doğru: Öpüştük

Haberler, “barışıp öpüştüler” yorumlarıyla geliyor. Öpüşmüş oluyoruz. Yine de uzak tarih ve yakın tarih bize; “eğer yatağa gireceksek” çok dikkatli olmak gerektiğini söylüyor.

Hoş bir tablo!

Herkes memun!

Amerikan Marshall Yardımı gibi “dost-müttefik el” uzanıverdi, “Amerika’nın her anlamda hükümranlığı altına girmiş Irak’ın” hava sahasını açıverdiler. Barzani’nin peşmergelerine, “siz olduğunuz yerde ölü yılan gibi pısın, sesinizi çıkartmayın” emri verdiler.

Ortak istihbarat çalıştı.

ABD Predator’u buldu.

Türk F-16’lar havalandı.

LANTIRN sistemi diyorlar; alçak irtifada kızıl ötesi görüş ve hedefleme gerçekleşti.

Nitelik!

Mesafe!

Hız!

Bilgileri alındı.

Hedefler lazerle aydınlandı. Türk F-16’lardaki lazer güdümlü füzeler, hedeflerden gelen lazer yansımalarını izleyerek hedefe kiltilendiler. Kandil’de PKK yuvaları 12’den vuruldu.

Üstelik gece karanlığıydı.

Ve milim aksama olmamıştı.

***

Savaş ve askeri bilgisi olanlar da söylüyor: TSK bu harekâtla; kara-hava koordineli olarak çok büyük operasyonlar yapma yeteneğine sahip dünyanın 5 büyük ordusu arasında yer aldığını gösterdi.

Çok güzel!

Fakat!

Niçin bu kadar geç?

Çok şehit verdik.

Aynı diplomatik girişimler 3 yıl önceden yani PKK’nın Kandil Dağı’nda ve Kuzey Irak’taki kamplarda ilk yuvalandığı sırada da yapılabilir, ABD Başkanı George Bush ile Türkiye Başbakanı Tayyip Erdoğan 3 yıl önceden de buluşabilir; Türkiye “askeri-siyasi-diplomatik boyutları aynı anda çalıştırma kabiliyetini” 3 yıl önceden de gösterebilir ve terör örgütünün manevra alanı “tek bir kurşun daha atamayacak” kadar daraltılabilirdi.

Neyi bekledik?

Neden bekledik?

Öpüşmeyi geciktirdik.

Gerçekçi olalım, batılı kaynaklardan haberler; “ABD ile Türkiye öpüşüp barıştı” yorumlarıyla geliyorsa demek ki dostumuz-müttefikimiz ABD, “öpüşmenin şartlarının olgunlaşmasını” beklediği için sarılıp kucaklaşmayı 3 yıl geciktirdi.

***

Aklıma şeytan giriyor.

Kirlenme olmuştu.

Temizlik gerekiyordu.

ABD’nin Orta Doğu petrollerini kontrol etmek için bu coğrafyada “ikinci İsrail olsun” diye kurdurmayı hedeflediği “Başkan Barzani’li Kürt Devleti”nin içine terörist Kürtler, PKK adı altında sızmıştı.

Hem peşmerge!

Hem PKK!

İster yeni kurulmakta olsun ister bin yıllık olsun, bir devlete iki ordu kalın geliyordu ve bunlardan “terörist olanı” yani PKK’nın temizlenmesi gerekiyordu. Fakat temizliği kim yapacaktı?

Kürt, Kürt’ü mü vuracaktı?

Düşündüler!

Uygun olana karar verdiler.

Öpüştük!

Irak’ın hakimi ABD, hava sahasını açtı, Türk ve ABD ortak istihbaratı çalıştı, ABD insansız uçağı predator’lar hedefleri buldu, Türk F-16’ları lazerli LANTRIN sistemleriyle hedefleri gece saat 02’de hatasız vurdu.

Ayrılıkçı Kürtçüler!

Böl kurtulcular!

Gördünüz mü?

Amerika sizi de sattı!

Barış Akarsu - Kimdir O: Amerika Karşıtı Klip

20 Kasım 2007 Salı Etiketler : barış akarsu amerika karşıtı klip

 

 

 

 

Kimdir O’nun sözleri

Tepede beyaz bir saray /
Sarayda soytarı bir kral / Kara
haber onun işi / Sıra kimde /
Kanlı resimler ressamı /
Sergide insan mezarı / Satılık
olan karanlıktır / Çerçevede

Sayfalar : [1] 2 3 4 5 6 ...
Mynet Blog WordpressMU alt yapısını kullanmaktadır.