Mynet | Blog Anasayfa | Email
Favorilerime Ekle | Giriş


Arşiv Nisan, 2008

Bugün 23 Nisan, siyasette biraz gergin oluyor insan

24 Nisan 2008 Perşembe Yorum yok »

Erdoğan, Türk’ün elini sıkmadı. Baykal Köşk’e gitmedi. AKP’liler Baykal’ı Meclis’te yuhaladı

TBMM’deki törenlerde Büyükanıt, Erdoğan’la sohbet ederken, Baykal sırtını döndü.

 

  • Baykal’la Erdoğan arasındaki soğukluk 23 Nisan törenleri boyunca sürdü. Baykal, Cumhurbaşkanı Gül’ün davetine katılmazken, Erdoğan DTP’lilerle tokalaşmadı
  • MHP lideri Bahçeli’yse daha önce ağır eleştiriler yönelttiği DTP’lilerle bayramlaştı. Bahçeli DTP’li Hasip Kaplan’a ‘Gelin Meclis’in renklerini tamamlayalım’ dedi

    TBMM’nin 88. yaşgününü kutladığı törenlere hem kavga ve küskünlük hem de MHP-DTP yakınlaşması damgasını vurdu

    ANKARA - TBMM’nin 88. yaşgününü kutladığı 23 Nisan etkinlikleri DTP ile MHP arasındaki buzları eritti. MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, Başbakan Tayyip Erdoğan’ın elini sıkmadığı DTP Grup Başkanı Ahmet Türk’le tokalaştı. Bahçeli DTP Şırnak Milletvekili Hasip Kaplan’ı da "Gelin Hasip Bey, Meclis’in renklerini tamamlayalım" diyerek yanına çağırdı. Türk’le ilgili protokol sıkıntısı da Bahçeli’nin müdahalesiyle çözüldü. Uzun süredir birbirini ağır bir dille eleştiren Başbakan Tayyip Erdoğan’la CHP Genel Başkanı Deniz Baykal arasındaki soğukluksa 23 Nisan etkinliklerine de damgasını vurdu. Bu arada Genelkurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt’la kuvvet komutanlarının Meclis çatısı altındaki tören ve resepsiyonlara DTP’lilerin bulunduğu gerekçesi ile katılmayacakları iddiası da boş çıktı.

    DTP’liler kırmızılarla geldi
    23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı ile TBMM’nin açılışının 88. yıldönümü dolayısıyla ilk tören TBMM’deki Atatürk Anıtı önünde yapıldı. Bu törene neredeyse tam kadro katılan DTP’liler kırmızı renk kravatlar takması dikkat çekti. DTP Grup Başkanvekili Fatma Kurtulan’ın da kırmızı renk elbise seçmesi gözlerden kaçmadı.
    Anıtkabir’deki törenlereyse TBMM Başkanı Toptan’ın yanı sıra, Başbakan Erdoğan, bakanlar, CHP lideri Baykal, MHP lideri Bahçeli, DTP Grup Başkanı Türk, DTP’li Meclis İdare Amiri Sırrı Sakık, DSP Genel Başkanı Zeki Sezer, ÖDP Genel Başkanı Ufuk Uras, YÖK Başkanı Prof. Dr. Yusuf Ziya Özcan ve çok sayıda milletvekili katıldı.
    Tören esnasında Erdoğan ile Baykal birbirlerine uzak durmaya özen gösterdi. Heyetin Misak-ı Milli Kulesi’ne geçişi sırasında, CHP İstanbul Milletvekili Nur Serter, Anıtkabir’in merdivenlerinden düştü.

    Aslanlı Yol’da sıcak sohbet
    Aslanlı Yol’daysa Bahçeli ve Türk bir süre sohbet etti. Türk, Bahçeli’ye, "Siyasetlerimiz farklı olabilir ama insani ilişkilerimiz önemli" dedi. Bahçeli de Türk’e "Bu tür toplantılarda DTP’nin bulunmasını birlik ve beraberlik açısından çok önemsiyorum" diye yanıt verdi. Gün boyu gerçekleştirilen törenlerde de iki siyasi arasındaki diyaloglar devam etti.
    1. Meclis’te düzenlenen töreneyse Toptan’ın yanı sıra, Genelkurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt, kuvvet komutanları, çok sayıda bakan ve milletvekili katıldı. MHP, ÖDP ve DSP liderlerinin hazır bulunduğu törende DTP’den Hasip Kaplan ve Sırrı Sakık da yer aldı. MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, burada DTP’li Kaplan’ı görünce yanına giderek "Gelin Hasip Bey, Meclis’in renklerini tamamlayalım" dedi. Bahçeli ile Kaplan arasındaki sıcak sohbet bir süre devam etti.
    Genelkurmay Başkanı ve kuvvet komutanlarının Meclis çatısı altındaki tören ve resepsiyonlara DTP’liler bulunacağı gerekçesi ile katılmayacakları iddiası da boş çıktı. Askerlerle DTP’liler hem 1. Meclis’teki törenlerde hem de Toptan’ın TBMM’deki kabulünde aynı çatı altında bir araya geldi.
    Birinci Meclis’teki törende konuşan Toptan, sorunların çözüm yerinin Meclis olduğunun altını şu cümlelerle çizdi: "Açıldığı günden beri milletimizin kaderine yön veren Meclisimiz, sorunların çözüm adresi olmayı sürdürmektedir. Milletimizi bağımsızlığa kavuşturma başarısını göstermiş olan Meclisimizin bugün de çözemeyeceği hiçbir sorun yoktur. Yeter, ki; bizler Gazi Meclisimizi oluşturan milletvekilleri gibi kenetlenelim. Güçlü bir Türkiye için, güçlü bir halk iradesine, yani Meclis’e sahip olmamız gerektiğini bilerek herkesin gereken hassasiyeti göstermesi gerekir. Meclisimizin saygınlığı konusunda herkesin gereken özeni göstermesi, Cumhuriyeti kuran iradeye bağlılığın gereğidir."

    Türk: Söyleyecek bir şey yok
    Toptan, daha sonra TBMM’de kutlamaları kabul etti. Bahçeli burada da DTP Grup Başkanı Ahmet Türk ve DTP’li Meclis İdare Amiri DTP’li Sırrı Sakık’la tokalaştı. Başbakan Erdoğan tören salonuna girerken ayağı takılınca düşme tehlikesi atlattı. ÖDP, BBP ve DSP liderleri ile el sıkışan Erdoğan, DTP’li Türk ile tokalaşmadan yerine geçti. Türk gazetecilerin sorularını "Siz zaten her şeyi gördünüz. Ben bu durumda bir şey söyleme gereği duymuyorum" diye yanıtlamakla yetindi.
    DTP’li Ahmet Türk’ün pozisyonu nedeniyle kabul sırasında protokol sıkıntısı da yaşandı. Önce genel başkanların bulunduğu bölüme alınan Türk, genel başkan olmadığı için protokol görevlileri tarafından grup başkanvekillerinin yanına alındı. Daha sonra Bahçeli’nin devreye girmesiyle yeniden genel başkanların bölümüne yönlendirildi.
    Cumhurbaşkanı Abdullah Gül de, 23 Nisan nedeniyle Köşk’te öğle yemeği verdi. Yemeğe katılmayan tek lider Deniz Baykal oldu. Baykal aynı saatlerde Mamaklı muhtarlara Çağ Kebapçısın’da davet verdi. CHP’li TBMM Başkanvekili Güldal Mumcu’nun da gitmediği yemekte, TBMM Başkanı Toptan, Erdoğan, Bahçeli, Türk, DSP lideri Zeki Sezer, ÖDP Lideri Ufuk Uras ve BBP Lideri Yazıcıoğlu hazır bulundu. Yemeğe, AKP ve MHP’li Meclis başkanvekileri de gitti.

    Hoporlörde ‘Bond Kızları’
    19 Mayıs Stadyumu’ndaki törendeyse öğrenciler gösteriler yaptı. Geçiş töreni sırasında öğrenciler ‘Türkiye çöl olmasın’, ‘Çocuklar için sigarasız çevre’, ‘Aşılı çocuklarla sağlıklı yarınlara’, ‘Medya okuryazarlığı dersini seçin’ gibi mesajlar içeren pankartlar taşıdı. Törende, engelli öğrenciler de tekerlekli sandalye ve koltuk değnekleriyle gösteri yaptı. Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik’in Modern Dans Grubu’nun gösterisini izlerken sıkıldığı gözlendi. Öğrencilerin halk oyunları gösterisiyse Çelik’in neşesini tekrar yerine getirdi.
    Stadyumdaki gösteriler sırasında, Çingeneler Zamanı, Bond Kızları, Up is Down You Only Live Once gibi yabancı müziklerin seçilmesi dikkat çekti.

    Radikal

  • Anadolu’dan Geldik - Sümer Ezgü

    23 Nisan 2008 Çarşamba 1 Yorum »

     

     

     Flash www.TahaPInar.com’dan Alınmıştır. Kendisine bu güzel çalışmayı bizlere kazandırdığı için Teşekkür Ediyoruz…

    Bozkırlardan, yaylalardan, kıyılardan, ovalardan,
    Derelerden, tepelerden, Anadolu’dan geldik!

    Yaylalarda yiğitlerin harman olduğu,
    Güzellerin cilvelenip kısmet bulduğu,
    Analarının yüreğinin yanık olduğu,
    Anadolu’dan geldik!

    Dağlardan ilham alırız, topraktan fidan alırız,
    Fidanda orman görürüz, Anadolu’dan geldik!

    Kavimlerle biz yerleştik,
    Et tırnak olduk kaynaştık,
    Törelerle biz paylaştık,
    Anadolu’dan geldik!

    Komşusunua güvenip de kilit vurmayan,
    Karnı toksa aç olana lokma yollayan,
    Misafire döşşek verip kendi yatmayan,
    Anadolu’dan geldik!

    Atalara selam olsun, ozanlara kelam olsun,
    Bu dünyaya selam olsun, Anadolu’dan geldik!

    Sıyrılıp kibiri attık,
    Olgun başak gibi yattık,
    Hamdık piştik tövbe ettik,
    Anadolu’dan geldik!

    Eflatun da bizden dostlar Yunus da bizden,
    Bektaş Veli Dergahı’nda coşanlar bizden,
    Çağrısında Mevlana’ya koşanlar bizden,
    Anadolu’dan geldik!

    Uygarlığa beşik olduk, inançlara eşit olduk
    Sevdalara çeşit olduk, Anadolu’dan geldik!

    Türkiye’lim unutma sen, açan gülü kurutma sen,
    Bizi bize darıltma sen, Anadolu’dan geldik!

    Kardeş kavgasına kurban gittik de n’oldu,
    Aynı topraklarda düşman durduk da n’oldu,
    37 cana cana kıydık da n’oldu,
    Anadolu’dan geldik!

    Ekmeğin peşinden koştuk, gurbetin suyunu içtik,
    Diyardan diyara göçtük, Anadolu’dan geldik!

    Bedel başlık parasına, güdülen kan davasına
    Karşı çıktık hakçasına, Anadolu’dan geldik!

    Cehaleti aşmak gerek, sırtı sırta çatmak gerek,
    Hep ileri gitmek gerek, Anadolu’dan geldik!

    Sümer Ezgü

    Ulusal Egemenlik, bürokrasi ve demokrasi!

    23 Nisan 2008 Çarşamba 1 Yorum »

    Bugün Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı. Yani egemenliğin millete geçtiği günün bayramı. Bunun içindir ki “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” sözü taçlandırılıyor, Millet Meclisi’nde en görünecek bir noktaya işlenmiş durumda.

    Bütün bunlar doğru da; egemenliğin millete devrinden yani 23 Nisan 1920’den bu yana 88 sene geçmiş olmasına karşılık millete ait olması gereken egemenlik parça parça elinden alınmıyor mu? Darbelerin arkasından yapılan Anayasalarla millete karşı duyulan güvensizliğin bir sonucu milletin karşısına egemenliğe ortak birtakım güçler  çıkartılmamış mı? Bir başka ifade ile bu ülkede egemenliğin sadece ve sadece millete ait olduğunu söylemek mümkün mü? Söz gelimi milletin oyları ile Meclis’e girmiş hatta iktidar olmuş partilerin geçmişte kapatılması, bugün de yine milletin yüzde 47 oyu ile iktidar olmuş bir parti hakkında kapatılma davası açılmış olmasının millet egemenliği ile izahı mümkün olabilir mi? Elbette darbelerin ardından hazırlanmış anayasalar ve yasalarda partilerin kapatılabileceğine dair hükümler vardır. Bu bakımdan açılmış olan kapatma davası Anayasa ve yasalara uygun olabilir ama millet egemenliği ile ne kadar uyuşur?

    Böyle bir kapatma davasının açılmış olması millet iradesinin yanlış tecelli ettiği, ülkeye zarar verecek bir noktaya geldiği; bu yanlışın düzeltilmesi anlamına gelmez mi? Eğer millet bu ülkede CHP’ye ya da benzeri partilere oy verip iktidar yapmadığı sürece yanılmış kabul edilecekse o zaman sistemi demokrasi olarak adlandırmaya, ikide bir millete giderek oyunu istemeye gerek var mı?

    Aslında bu soruları ilk defa soran biz değiliz. Hemen her gün her fırsatta sistem eleştiriliyor, tartışılıyor. Buna rağmen netice değişmiyor. Lafta egemenlik millete ait iken uygulamada bürokraside kalmaya devam ediyor. Sanıyorum bu noktada Hilmi Yavuz’un, “Türkiye’de bürokrasi ile demokrasi çarpışıyor” sözünü hatırlatmakta yarar var. Yavuz’un bu sözünü tekzip için değil ama öyle görünüyor ki ülkemizde bürokrasi ile demokrasinin çarpışması da yok. Olan bürokrasinin canı istedikçe demokrasiyi terbiye etmesi(!), kendi isteklerine uydurma hamleleridir.

    Peki millet egemenliği nasıl sağlanır? Meclis’in açık olması ama her an kapatılması ihtimali olan bir ülkede millet egemenliğinin sağlanması mümkün olabilir mi? Bir diğer ifade ile milletin egemenliği seçtiği milletvekilleri marifetiyle tecelli edecekse milletin Meclis’e gönderdiği milletvekilleri bazı gerekçelerle Meclis dışına atılabiliyor ve partiler kapatılabiliyorsa, kısacası çok seslilik tek sesliliğe indirgeniyorsa o tek ses millet iradesini temsil ediyor olabilir mi? Milletin egemenliğinin sağlanacağı tek yer seçim sandığıdır. Bunun dışında milletin egemenliğini kullanması, düşüncelerini  yansıtması mümkün değilken millettin sandıkta belirlediği irade bürokrasi tarafından değiştirilebiliyorsa ortada bir terslik yok mudur?

    Bu bayram gününde çocuklara bazı makamlara kısa süreli de olsa oturtmak demokrasi değildir. Çünkü, o koltuklara milletin oyları ile oturanlar bile şu ya da bu sebeple kaldırılabiliyor. Demokrasi milletin bir makama oturttuğu kişilerin ancak millet tarafından indirilebildiği rejimin adıdır. Bunun dışındaki uygulamalar ise en hafif tabiriyle eksik demokrasidir. Bir devlet düşününüz ki vatandaşını tehdit olarak görüyor ve bu anlayış ile o ülkede demokrasinin tüm kurum ve kuralları ile yerleşmesi düşünülüyor. Bu mümkün olabilir mi?

    Halkın seçtiklerini sürekli kötüleyen, iteleyen buna karşılık bazı kurumları kutsayan bir anlayış ile demokrasinin bir arada barınması mümkün olmaz. Sanıyorum yıllardan beri yaşadığımız çelişkinin kaynağını da bu yanlış anlayış oluşturuyor. Dileyelim bu çelişki kısa zamanda sona ersin, ulusun egemenliği üzerinde başka güçler olmasın.

    Abdülkadir Özkan

    Evlâtlarımız neden düşmanımız oluyor?

    23 Nisan 2008 Çarşamba Yorum yok »

    Doğduklarında dini hassasiyetlerimizden dolayı adlarını Ahmet, Mehmet, Abdullah, Abdurrahman, Hüseyin, Hasan ve Ayşe, Fatma, Hatice, Meryem… koyduğumuz evlâtlarımız neden bir müddet sonra Hans’laşıyor ve Marya’laşıyorlar?

    Ekonomi, siyaset, bürokrasi ve eğitim dallarında bir yerlere gelince neden bir din, iman ve ahlâk düşmanı olarak milletimize kan kustururcasına tavır ve davranışlar sergiliyorlar?

    İsmi Ahmet, Mehmet, Abdullah… ama milletimizi millet yapan hassasiyetlere bunlar neden düşman kesiliyorlar?

    İsmi Ayşe, Fatma, Aliye, Fahriye, Sevda, Hatice… lâkin kendisi tesettür iffet ve hayâ düşmanı; neden böyle olmuş?

    “Benim annem başı örtülü, namaz kılar, hacılığa gitmiştir” diyorlar İslâm’a ve Müslümanlara ateş püskürüyorlar; neden böyle oldular?

    Neden sokakların çıplaklar kampına dönüşmesi tesettür düşmanlarını rahatsız etmiyor?

    Bunlar köşe kapmak için neden mukaddeslerinden ve mukaddesatlarından pervasızca taviz veriyorlar da kendileri gibi olmayanlara tahammül edemiyorlar?

    Üç günlük dünyada servet, şöhret ve şehvet düşkünü olup neden nefislerine tapınıyorlar?

    Neden böyle, niçin böyle ve nasıl böyle oluyorlar?

    Soruları daha da sıralayabilirsiniz…

    Şüphesiz ki, anne-babaları Müslüman, adları Müslüman adı, başlangıçta kendileri dindar Müslüman fakat bir müddet sonra Hans ve Marya’laşan bu insanların kızıllaşmalarının sebepleri var.

    Bunlardan bir kaç tanesine değinelim:

    1- Çocukları doğunca Müslüman anne-baba, aman çocuklarım Müslümanlığını ihmal etmesinler diye Müslüman adı koyuyorlar.

    Başlangıçta Allah’ın bir, Peygamber’in hak olduğunu öğretiyorlar. Sofra duasını öğrenmek için fırsat veriyorlar.

    Namaz sureleri, çat-pat namaz kılmalarını sağlıyorlar.

    Kız çocukları çıplacık kıyafet içinde, daha küçük gerekçeleriyle büyütüyorlar.

    2- Okul faslı başlıyor. Bundan sonra okullar, makamlar, şöhretler, rahat hayat yaşama teraneleriyle din, iman Kur’ân gibi mefhumlar konu bile edilmiyor.

    Kapitalist bir kafa oluşması için zeminler hazırlanıyor.Hedef çok para kazanmak, çok rahat bir hayat yaşamak, bir eli yağda öbür eli balda imkânlara sahip olmak telaşı, ebeveynlere ve hayata tırmanan çocuklara Allah’ı da Peygamberini de unutturuyor.

    Kapitalist kafa yapısının hedeflediği noktaya ulaşmak için verilmedik taviz bırakılmıyor. Neticede yetişen nesil mutfakla helâ arasında bir boru olmaktan başka bir işe yaramıyor.

    3- Okullarda milli ve mânevi değerleri kazandıracak, kutsallara saygıyı aşılayacak, edeb ve hayâyı techiz ettirecek bir eğitim verilmediği için, yeni nesil hayatın bu dünyadan ibaret olduğuna inandırılıyor. Böyle bir hayatın zevkini alabilmek için ne hak tanıyor ne de hukuk.

    4- Müslüman ebeveynler çocuklarımız okusun, kafasıdağılmasın, önce makamı, iyi mekânı temin etsin, dini daha sonra da öğrenir ve yaşar diyor, din eğitimini evlatlarına vermiyor. Ne zaman çocuk belli yaşa gelince âsiliğini önce anne-babaya gösterince “eyvah” demesinin faydası olmuyor.

    5-Tevhid eğitimi,

    İbadet eğitimi,

    Aile eğitimi almadan hayata atılıp önemli mevkileri işgal edenler, isimleri Ahmet, Mehmet, Hasan veya Ayşe, Fatma, Meryem de olsa milletimizin mânevi değerlerine Hans ve Marya gibi bakıyorlar.

    Müslüman anne-babalar, çockularınıza doğunca verdiğiniz isim hassasiyetini yetiştirirken de vermezseniz, onlar hem kendinizin başınıza hem de milletimizin başına belâ kesilirler. Şimdiki yetmeler gibi…

    Mevlüt Özcan

    Milli Egemenlik Bayramımız ve devredilmek istenen egemenliğimiz

    23 Nisan 2008 Çarşamba 3 Yorum »

    Barroso geldiğinde neden o kadar şaşırmıştı? Çünkü o bir komisyon başkanıydı sadece ama devlet bakanı töreniyle karşılanıyor, askere “merhaba” diyordu. Avrupa Konseyi’nde de, icradan sorumlu bir komisyon başkanı olan bu zat, sadece eski Portekiz başbakanıydı ve hiçbir yerde böyle bir muamele görmediği için de çok şaşırmıştı.

    Avrupa’da “Ermeni soykırımı yalandır” demek yasaktır biliyorsunuz. Doğu Perinçek bunu söylediği için az daha içeri atılıyordu. Şimdi, orda değil burda içeri atıldı.

    Peki bu adamlar niye ısrarla 301 üzerinde duruyorlar?

    Kendileri Almanya’ya girmek için Almanca bilmeyi şart koşan bir kanun maddesi çıkarmışlarken bizde neden azınlık saydıkları kardeşlerimize dil özerkliği istiyorlar? Neden Avrupa okullarında Türkçe konuşmak yasak edildi? Almanya’da 9 Türk neden yakıldı?

    Başbakanımızın ve Dışişleri Bakanımızın AB Anayasasını imzaladıkları yerde hangi heykel onlara kanat açmıştı? Türk düşmanı bir Papa’nın heykeli değil mi?

    AB bayrağındaki 12 yıldızın anlamı nedir? İsa’nın 12 havarisi veya kayıp 12 Yahudi boyunun sembolü değil mi?

    Barroso hangi hak, selahiyet veya nezakete dayanarak Meclis’teki konuşmasında Kıbrıs’ın limanlarından, Patriğin ekümenlikliğinden (bu patriğin adı esasen Türk metinlerinde patrik değil başpapaz olarak geçiyormuş) bahsediyor?

    II. Mahmut Han ve Atatürk nedenPatrikhaneyi kapadılar? Fener Patrikhanesi’nin, Mora isyanındaki rolü neydi ve işbirlikçi Halet Efendi II. Mahmut’un baş murahhası değil miydi? O da patrikle birlikte idam edildi.

    ***

    Bülent Arınç birkaç yıl önce “canım, egemenliğin bir kısmının devri ayıp da değildir günah da” dediği vakit Millî Görüş neden hop oturup hop kalkmıştı? Şimdi bu vesayet lafları karşısında niye sesi çıkmıyor?

    AB ülkelerinin de dahil olduğu bir koalisyon, Afganistan’da Müslüman öldürmüyor mu? Irak’ta hem öldürüp hem işkence yapmıyor ve Irak’ı mezhepler temelinde birbirine kurşun sıkar hale getirmiyor mu? Afrika Müslümanlarının o bir deri bir kemik halinin müsebbibi Avrupalı sömürgeciler değil mi? Aynı zihniyetin bir parçası olan İsrail Filistin’e kan kusturmuyor mu? Arz-ı Mevud’tan vazgeçtiklerini mi sanıyorsunuz? Irak’ın yeni petrol anlaşmasında neden onca ülkenin adı var da Türkiye’ninki yok? Çünkü bütün bu zulüme Türkiye dur diyecek. Dedirtmek istemiyorlar. İttihatçılar o kadar büyük hatalarına rağmen Çanakkale’de ve Kurtuluş savaşında köylüyle, hocayla, hacıyla omuz omuza savaştılar. Şimdi Türkiye’deki millî güçlerin birleşmesinden bunun için korkuyorlar.

    ***

    Şimdi size iki liderin, bağımsızlığımız ve millî egemenliğimiz konusundaki konuşmalarından iki bölüm sunacağım:

    “…Yani Cumhuriyetimiz ve vatanımız, bağımsızlık ve bekamız, ilelebet muhafaza edeceğimiz en mühim şeydir. Ama bugün AB hayaliyle ve küreselleşme gibi bahanelerle adım adım, bağımsızlığımız dış güçlere devredilmektedir.” (Bitmeyen Mücadele Erbakan,Metin Hasırcı, Akşam Gazetesi’nden Adnan Akgünel’le yapılmış röportaj)

    Sayın Erbakan’dan sonra Atatürk’ten bir alıntı:

    “Türk milleti şimdiye kadar olduğu gibi, fıtratındaki asalet ve maneviyatındaki ferasetle doğru ve haklı yolu mutlaka görecektir. Onu yolundan saptırmak istiyenler kahr ü perişan edilecektir.”

    Afet Ilgaz

    Egemenlik kayıtsız şartsız yabancılara aittir

    23 Nisan 2008 Çarşamba 1 Yorum »

    Evet, maalesef, egemenlik kayıtsız şartsız yabancılara aittir. Bize ait değildir.

    Gerçi Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin toplantı salonunun alnında hâlâ, “EGEMENLİĞİN KAYITSIZ ŞARTSIZ MİLLETE AİT OLDUĞUNA” dâir bir ibâre vardır. Fakat bu ibârenin içi boşaltılmıştır. Ben anlatayım hükmü sizler veriniz:

    Buna rağmen, görüldüğü gibi 23 Nisan’da hâlâ “Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı kutlanmaktadır. Egemenlik yabancılarda olduğu için, bu bayram sadece “çocukların gönlünü hoş” etme bayramı hâline gelmiştir. Bu konudaki gerekçeleri özet olarak açıklayayım:

    1. Egemenlik milletindir demek, devletin yönetiminde son sözü millet söyler demektir. Oysaki mevcud seçim kânunlarından, milletvekili adaylarının, tek adam olarak siyasi parti liderleri tarafından tesbit edileceği kabul edilmiştir. Böyle bir seçim sistemi yürürlükte iken, millet egemenliğinden bahsedilmesi mümkün değildir.

    2. Diyelim ki seçim sistemi millet egemenliğini hayâta geçirecek şekilde düzenlendi. TBMM üyeleri milleti ve devleti yönetmek için, ihtiyacımız olan kanunları yapmaya başladı. Ama uygulamalar günümüzde böyle olmuyor.

    Olmuyor çünkü, Türkiye, AB’ye aday olmaya karar verdiği için, şimdiye kadar yapılmış kânunlarımızın hemen hepsi, sil baştan, reform adı altında, noktasından virgülüne kadar, hiç değiştirilmeksizin, Meclis tarafından ele alınarak AB kanunları kopya edilerek değiştiriliyor. Böylece AB’nin direktiflerine uyularak kanunlarımızı AB düzenlemiş oluyor.

    Bu durumda sorarım sizlere, egemenlik yabancılara mı aittir? Yoksa milletimize mi aittir?

    Kopenhag kriterleri, Avrupa müktesebatı, mevzuat olarak kabul edildiği için YASAMAYA ilâveten, YÜRÜTME ve YARGI erklerimiz de, otomatikman yabancıların emri altına sokulmuş bulunuyor. Hatta hatta AB’nin empoze ettiği kanun metinleri Anayasamızdan da üstün sayılmıştır. Anayasa Mahkememize bile bu metinler aleyhinde iptal davası açılması, Anayasa’nın 90’ıncı maddesine tevfikan yasaklanmıştır.

    3. Geriye ne kaldı egemenlik olarak?EKONOMİK POLİTİKA. Ekonomik politikamızı ise yine bir yabancı kuruluş olan IMF’ye teslim etmiş bulunuyoruz. Bütçemizi onlar yapıyor, işçilerimize, emeklilerimize onlardan izin almadan bir kuruşluk zam bile yapamıyoruz. IMF yüzünden, pancar, tütün, buğday, ziraatımız batmıştır.

    Kaldı ki, bir bağımsız devletin “sadece gümrüklerini, yabancı bir otoritenin kontrolüne teslim etmesi”, EGEMENLİĞİN ELDEN GİTMESİ demektir. (Rahmetli Faruk Erem Hoca, Hukuk Fakültesi’nde bize bunları öğretmişti. Bilindiği gibi eski hükümetlerin kabul ettiği Gümrük Birliği Anlaşması, tek taraflı Gümrüklerimizi AB ülkeleri idâre edecektir, bizim itiraz ve söz hakkımız olmayacak.

    Yani sözün kısası AB’ye tam üye olmadan önce bile, bizim AB hayranı olan hükûmetlerimiz, Türkiye’yi âdetâ, geriye dönülmesi ebediyyen yasak olacak şekilde KATOLİK NİKAHI İLE AB’nin egemenliği altına sokulmuşlardır.

    4. Aslında KISMEN DE OLSA EGEMENLİĞİN DEVRİ YASAKTIR VE SUÇTUR.

    Yâni hâlen yürürlükte olan Türk Ceza Kanunu’nun hükümleri de eskiden yürürlükte bulunan TCK’nın 125’inci maddesi de. EGEMENLİĞİN kısmen veya tamâmen yabancılara devrini, VATANA İHANET SUÇU SAYMIŞTIR, idamlık olan bu suç idam cezâsı kaldırıldığı için bugün, MÜEBBET AĞIR HAPİS cezâsı ile cezalandırılacaktır.

    Hâsılı kelâm SAADET PARTİSİ hariç, AB’ye ülkemizi sokmak için çaba sarfeden, çabadan da öte bu işi adeta bir KARA SEVDA haline getirmiş olan bütün siyasi kadrolar, milletimizin kutsal saydığı EGEMENLİĞİMİZİ, bir an önce AB’ye devretmek niyet ve kararı içerisindedirler.

    Bu kadrolar şaşkınlık, tezat ve gaflet içerisinde bulunuyorlar.

    Eğer fikir haysiyetine sahip ve gerçekçi iseler biz bu bayramı kaldırıyoruz. Açıkça “egemenliği devretmek kararındayız desinler” ya da AB’ye girmekten vazgeçsinler.

    Eğer, siyasi dürüstlük ilkesine önem veriyorlarsa biz kurtuluş savaşını kazanan ecdadımız, meselâ Birinci TBMM’nin rahmetli üyeleri, Egemenliğe ne kadar değer veriyorlarsa bizler de o kadar değer veriyoruz civanmertliğini göstersinler.

    Ama böyle yapmıyorlar. Egemenliği kısmen bile AB’ye devretmeden AB’ye girmek asla mümkün olmadığı halde milletimize karşı, dürüst davranmıyorlar. EGEMENLİĞİMİZİ DEVRETMEDEN DAHİ AB’ye girmemiz mümkündür diye milletimizi aldatmaya çalışıyorlar.

    EGEMENLİĞİMİZ TEHLİKE ALTINDADIR. Aziz Milletimizi, bu TEHLİKEYE KARŞI UYARIYOR, egemenliğimize sahip çıkmaya davet ediyor, bu uğurda temiz kanını döken şehid ve gazilerimizi rahmetle anıyoruz.

    Süleyman Arif Emre

    23 Nisan’ı kutlayamayan çocuklar

    23 Nisan 2008 Çarşamba Yorum yok »

    1921 yılında esas olarak gazi ve şehit çocuklarının bakımını üslenmek amacıyla kurulan Himaye-i Etfâl Cemiyeti (sonradan adı Çocuk Esirgeme Kurumu olarak değiştirildi) 1929 yılında bir kurum içinde geçerli olmak üzere genelge yayınlayarak 23–29 Nisan günlerini "Çocuk Haftası", 23 Nisan’ı da Hâkimiyet-i Milliye Bayramı’na paralel olarak "Çocuk Bayramı" olmasına karar verir.  Yani Atatürk’ün 23 Nisan hakkında, bu bayramın kutlanış şekli, gelenekselleştirilmesi ve milli bayram yapılması hususunda bir demecinin veya talimatı yoktur. Şehit ve gazi çocuklarının daha iyi şartlarda eğitilmesi, bakılması ve yetiştirilmesi için dikkatleri yetim çocuklara çekmeyi amaçlayan bu uygulama kısa sürede yozlaşır. Zira zamanın sol basınından Resimli Ay dergisinde önemli yazarlardan Sabiha Zekeriya (Sertel) imzasıyla çıkarılan yazı şöyledir:"23 Nisan çocukları eğlendirmek günü değildir. Himaye-i Etfâl’in yaptığı programı yanlış tatbik edenler, bunu bir eğlence günü kabul ettiler… 23 Nisan açların, hastaların, işte çalışan çocukların günüdür. Onların dertlerinin konuşulacağı gündür."

    Gelin Sertel’in hatırasına günümüz 23 Nisan’larına bir göz atalım ve soralım. 23 Nisan hangi çocukların bayramı değil?

    Türkiye’de çalışan her 100 kişiden 5′inin 6–14 yaş grubu çalışan çocuklar, her 100 kişiden 14′ünün ise 15–19 yaş grubu çalışan gençlerin oluşturuyor ki bunların hiçbirine 23 Nisan’da "bayram" gelmiyor. Çünkü çalışan çocukların yüzde 38′i günde 10 saatten fazla, yüzde 37’si ise günde 8–10 saat arasında çalıştırılmakta. Bayramla ilgilenecek dermanlarının kaldığını sanmıyorum. Türkiye’de çalışan yaklaşık 3 milyon 850 bin çocuk olduğu tahmin ediliyor ki eski bir istatistiğe dayanan bu rakam, pek de güvenilir değil. Çalışan çocukların yüzde 54′ünün sigara, yüzde 6’sının ise içki içtiği tahmin ediliyor. Yarısından çoğu ise okuma-yazma dahi bilmiyor. Yani 23 Nisan’la ilgili o çok manalı "sloganları" okuyamıyor bu çocuklar.

    Bu 23 Nisan elbette ki sokaklarda yaşayan çocukların da bayramı değil. Suça itilen, çetelerin "aleti" olan çocukların da "bayram" ettiğini sanmıyorum. 1 Ocak 2007′den o yılın 15 Haziran’ına kadar geçen altı ay içinde çocuklarca işlenmiş 6 bin 196 suçun failiyle ilgili bir bayram değil 23 Nisan. Yine istatistiklerde yer alan sokakta çalışan 17 bine yakın, sokakta yaşayan 1. 500’ün üzerinde ve madde bağımlısı 3. 500 çocuğun da "bayram" dinleyecek durumda değil. İstatistikler soğuk nesneler. Rakamı söyleyip geçiyoruz ama bunların her biri birer çocuk. Madde bağımlısı 3 bin 500 çocuğu zihninizde birer birer canlandırmaya çalışsanız eminim kendimi daha iyi ifade etmiş olacağım. Lütfen gözünüzün önünde size bakan üç bin beş yüz çocuk getirin. Zor ama anlamlı bir uğraş olacak emin olun. Bunun için harcayacağınız zaman kesinlikle boşa gitmeyecek.

    Çocuk İstismarı ve İhmalini Önleme Derneği Başkanı Doç. Dr. Figen Şahin, bölgesel araştırmaların sonuçlarına göre, Türkiye’de çocukların yaklaşık yüzde 35′inin fiziksel, yüzde 4-30′unun ise cinsel istismara maruz kaldığını söylüyor. 23 Nisan bu çocuklar için adım atmaya vesile olacağına hamasi şiirlerin, grapon kâğıdı israfının bayramı oluyor buna karşılık. Bir çocuğun sembolik olarak beş dakikalığına filanca makama oturması çocukların maruz bırakıldığı hayatı değiştirmeye yetmiyor nedense…

    Daha yoksulluk yüzünden yetersiz beslenen, hak ettiği sağlık hizmetine kavuşamayan, parçalanan ailelerin sıkıntısını sırtında taşıyan çocuklardan bahsetmedim bile. Uzun sözün özü 23 Nisan Bayramı çocuklarımızı hak etmiyor, "hamasi nutuklarla" geçiştirileceği, o bildik klişeleri kafamıza sokarcasına tekrar etmeyi "bayram kutlamak" zannettiğimiz sürece de 23 Nisan çocuklarımızı hak etmeyecek.

    suavi kemal

    Çocuk ve diğer şeyler…

    23 Nisan 2008 Çarşamba Yorum yok »

    Bugün 23 Nisan, Milli Egemenlik ve Çocuk Bayramı. Demek ki bayramın iki yüzü var; biri millet egemenliğine diğer yüzü çocuklara bakıyor.

    Çoğunluk ve çoğulculuk rejimi olarak % 47 ile bir partiye destek vermiş milletin oy verdiği parti için kapatılma davası açılmışsa; 23 Nisan Bayramının Milli Egemenlik tarafı felç olmuş demektir. Siyasiler ve bazı gazeteciler işin bu yönüne eğildikleri için aynı şeyi biz de değişik sözlerle tekrar etmeyelim.

    Biz bayramın ikinci yönüne muhatap edilmiş çocuklarımıza bakalım.

    Çocuk denilince ne gelir insanın aklına?

    Çocuklara büyükler gibi selam veren bir peygamber geliyor benim aklıma. Çocuğunu öpmediğini söyleyen adama "Merhamet etmeyene merhamet edilmez" diye sitem eden bir Peygamber. Savaşta öncelikle çocukları koruyan bir peygamber… Bir de modern zamanların savaşlarına bakın. En büyük mağduru çocuklardır savaşların. Çocuk hakları, UNICEF’miş. Yemişim sizin çocuk haklarınızı, UNICEF’inizi.

    Peygamberimizin Mısırlı cariyesi Mariye’den doğan çocuğu İbrahim’in cenazesi geldi aklıma şimdi. Efendimiz bu masum yavruyu kendi elleriyle indirdi mezara. Baktı ki küçücük sivri bir taş var zeminde. Na’şı bir kenara koydu ve dakikalarca o sivri taşı çıkarmak için uğraştı, terledi. Sonunda çıkardı taşı yerinden, ayağıyla mezarın zeminini düzeltti, düzledi ve sonra indirdi na’şı yere. Ashap "Ey Allah’ın elçisi dedi, bu taşın ölüye zararı mı vardı ki o kadar uğraştınız, yoruldunuz?"

    "Hayır, dedi Allah’ın elçisi, bir zararı yok; ama gören gözü rahatsız ediyor."  

    Çocuk ve Allah Resul’ü denilince neler görüyoruz kitaplarda? Şefkat, sonsuz bir sabır, hoşgörü, cömertlik…

    Çocuğa, çocuğun dünyasına bitişik olan neyse onlar… Mesela benim aklıma Çocuk ve Allah gelir. Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın o müthiş şiir kitabı. Ve unutulmaz şu şiir: Allah ne kadar büyüktür / Ekinlere güneş verir çocuğum. / Beni mavi sabahlara devreder / Mavi güller gibi uykum. // Allah ne kadar büyüktür  / Kuşlar gönderir dallarımıza / Karanlıklar kalbe dolduğu vakit / Nasibi terk ederiz bir yıldıza. // Allah ne kadar büyüktür / Yol verir gemimize denizler üstünden / Garip sonsuzluklar duyarız / Sular akarken, bulutlar yürürken.

    Ve sonra şu şiir: Bu eller miydi kesen mavi serçeyi /  Birkaç damla kan ki zafer ve kahramanlık / Yorganın altına saklanarak / Bu eller miydi sevmeyen geceyi.

    Ayrılmış sevgili oyuncaklardan / Kırmış küçücük şişelerini / Ve her şeyden ve her şeyden sonra / Bu eller miydi Allaha açılan!

    Ve içinde uçurtmaların kanatlarına binmiş, maviliğin derinliklerine, analarının aydınlık yüzlerine sığınan çocuklar gelir aklıma.

    Sonra Sezai Karakoç’un "Anneler ve Çocuklar"ı:

    Anne ölünce çocuk / Bahçenin en yalnız köşesinde / Elinde bir siyah çubuk /Ağzında küçük bir leke

    Çocuk öldü mü güneş /Simsiyah görünür gözüne / Elinde bir ip nereye / Bilmez bağlayacağını anne

    Kaçar herkesten / Durmaz bir yerde / Anne ölünce çocuk / Çocuk ölünce anne

    Cahit Zarifoğlu gelir aklıma. Motorlukuş’u, Ağaçkakanlar’ı, Yürek Dede ile Padişah’ı ile Zarif şairimiz gelir.

    Çocuk denildi mi bir masumiyet kaplar bizi. Sanki çocuğun ruhundan çıkar da bizi sımsıkı bürür bu masumiyet. Hep öyle kalmak isteriz. Hiç bitmese horoz şekerim(iz) deriz.

    Çocuk günahsızlığın adıdır bizim kültürümüzde. Hıristiyanlık bu noktada da haksızlık ediyor insanlara/çocuklara. Onları doğarken günahkâr damgası vuruyor önce, sonra da temizlemeye kalkıyor. Yahudilik çocuğu annesiyle tanımlıyor. Baba Yahudi olsa bile anne Yahudi değilse insan kabul etmiyor onu. Eğer çocuğun annesi Yahudi değilse öldürülebilir buluyor o cenini, sabiyi. Bundan dolayı tonlarca tankın altında bir çocuğu ezmekten çekinmediği gibi, bu caniliği zevk haline de getirebiliyor. Filistin’de bomba, kurşun ve açlık-sefaletle öldürdüğü çocuklar yetmiyormuş gibi dünyanın başka yerlerinde cinsel sömürünün nesnesi haline getirdi çocuğu. 

    Oysa Cennet meyvesidir, Cennet kokusudur çocuğun diğer adı. Bağışlanamayacağı bir suçu, günahı yoktur onun. Zaten çocuk kelimesi suç ile, günah ile, ceza ile yan yana gelmez. Çocuğun yan yana geleceği kelimeler sayılıdır: masumiyet, oyun, gülücük, bayram, içtenlik, anne, cennet…

    Peki, Türkiye’de çocuklara bayram olarak hediye edilen bu günde çocuklar nasıl bayram ediyor? Geçit resmi, rap rap yürüyüş, manzumeler ve büyüklerin dakikalarca süren konuşmalarıyla. Yıllardır bu böyle. Çocuklar üzerinden siyaset yapmanın adına bayram demişiz biz de. Oysa bu kutlamalar birbirinden ayrılmalıdır. Bırakın çocuklar oyunları, oyuncakları ile bayramlarını yapsın; Milli Egemenlik törenleri de farklı etkinliklerle, farklı mekânlarda icra edilsin. 

    Eğer bir milletin geleceğinden söz ediliyorsa; aslında çocuklardan söz ediliyor demektir. Ama onları resmi geçitlerle bunaltmak, koltuklara oturtmak geleceği garanti altına almak değildir.

    Modern zamanlar; çocukla, çocuklukla asla bir arada düşünülemeyecek olan kavramları, olayları sıradan, günlük olaylar haline getirdi. Tarlada, sanayide çalıştırılan çocukların durumu olağan kalıyor bu olanların yanında. Hatta dilendirmeyi bile masum sayabiliriz. Çünkü çocuk denilince akla artık Çocuk ve Allah, Çocuk ve Oyun, Çocuk ve Masumiyet, Çocuk ve Bayram, Çocuk ve Sevgi gelmiyor. Artık meydan Çocuk ve Ölüm’ün, Çocuk ve Organ Kaçakçılığı’nın, Çocuk ve Çocuk İstismarı’nın, Çocuk ve Tecavüz’ün, Çocuk ve Pornografi’nin… Ne kadar adice, ne kadar zalimce ve utanmasızca bir ifade bu böyle… Hangi anne-baba ister böyle bir muamele ile karşılaşmasını çocuğunun? Acaba çocuğunun ileride fuhuşla, zina ile cinsel sömürü aracı olacağını bilseydi; doğurur muydu, doğurduğu çocuğun başında uykusuz sabahlar mıydı annesi?

    Annesi Yahudi olmayan için her bir şeyi mubah gören bir anlayışın ürünü bu. Dünyada pornografiyi sanayi haline getirenler Yahudiler olduğuna göre çocukla bu kelimeyi, olguyu bir araya getirenler de Yahudiler olsa gerek.

    Ama Müslüman ülkelerde olanlara ne demeli? Mesela, Türkiye’de olanlara?

    Her fırsatta çocukları kucağına alan, onları öpen, bazı hediyeler veren siyasilerimiz fotoğraf karelerinin dışına düştüklerinde acaba ne düşünüyor çocuklar hakkında?

    Çocuk büyütmemiş, çocuk sevmemiş, ağlayan bir çocuk görünce ciğeri parçalanmamış siyaset, bilim, ticaret adamlarının elinde kalmış bugün Dünya ve Türkiye. Yoksa nasıl olur da çocuğun hayatını bir pula değiştirebilirlerdi?

    Modern zamanlar en büyük haksızlığı, zulmü çocuğa yaptı, yapıyor: Çocuğun iki yüzü var ama artık bunlar masumiyete, neşeye, sevgiye bakmıyor.

    Bir yönü suça, ahlaksızlığa, zulme bakıyor diğer yönü ticarete, ölüme, açlığa, sefalete…Ve biz çocukların bayramını kutluyoruz.

    Ne diyeyim? Allah sonumuzu hayretsin.

    Kamil Yeşil

    Avrupa ve Amerika’da NÜFUS PLANLAMASI..!

    22 Nisan 2008 Salı Yorum yok »

    - Almanya: Hükümet, doğan çocuk başına aylık 100 Euro ödüyor.
    Kadınların çocuk sahibi olup, çalışabilmesi için yuvaların çoğu ücretsiz…

    - İtalya: çocuk doğuran her kadına 1000 Euro,
    2 ve daha fazla çocuk sahibi olan ailelere ise 5 yıl içerisinde 10 bin Euro "bonus" veriliyor.

    - İspanya: çocuk sahibi olan aileler, yılda çocuk başına 1000 Euro daha az vergi ödüyor.
    Hükümet, "Bir kendiniz, bir eşiniz, bir de ülkenizin geleceği için 3 çocuk yapın" sloganıyla çiftlere çocuk başına yılda 3 bin dolar ödemeyi taahhüt ediyor.

    - Fransa: çocuk sahibi kadınlar 4 ay "tam maaşlı bebek izni" alabiliyor.
    çocuklu ailelere ulaşım, kent ve eğitimde büyük fırsatlar sunuluyor. Hükümet ,"3 çocuk sahibi olun, otomobiliniz bedavaya gelsin" çağrısı yapıyor.

    - İsveç: İsveç hükümeti, çocuk sahibi olan annelere 15 ay maaşlı izin imkânı tanıyor.

    -İsrail: Çocuk yapılması için o kadar çok teşvik var ki bi madalya vermedikleri kaldı.

    Elin oğlu; "Bir kendiniz, bir eşiniz, bir de ülkenizin geleceği için 3 çocuk yapın" diyerek, "3 çocuk sahibi olun, otomobiliniz bedavaya gelsin" diyerek; nüfusunu "artırmak", daha doğrusu "gençleştirmek" için adeta kıçını yırtıyor!..

    DüNYAYA KAMPANYA, ABD’YE ŞAMPANYA
    Hemen ifade edelim: Avrupa’yı, bir "ihtiyarlar kıtası" haline getiren olay, bir "Amerikan tuzağıdır

    Avrupa’nın, ileride kendisine "rakip" olacağını düşünen Amerika, bir "Nüfus Planlaması" kampanyası başlattı ve bu kampanyanın başını da, Henry Kissinger gibi "Yahudi siyasetçiler" çekti!..

    Amaç, "Avrupa’nın nüfus artış hızını düşürmek"ti!.. İsteniyordu ki; Avrupalı kadınlar, "kucaklarında bebeklerle" değil, "kucaklarında köpeklerle" dolaşsınlar!..
    Uzatmayalım… Bu kampanyalar meyvesini verdi… Avrupa, "ABD tuzağı"na düştü!.. Batılı kadın, evinde "bebek" değil, "köpek" beslemeye başladı!..

    Peki, "ABD kıskacındaki Avrupa"da bunlar olurken, Amerika’da durum neydi?..
    Prof. Dr. Toktamış Ateş; geçenlerde kaleme aldığı bir yazıda, bu soruya şu cevabı veriyordu:
    "Nüfus planlamasının en hararetli savunucusu olduğum ve kimi ABD fonlarının da bunu desteklediği 1960′lı yıllarda; ABD nüfus idaresi, ABD’nin nüfusunun 200 milyon olduğunu bilgisayarda saptayınca derhal şampanyalar açılmış ve bu ‘mutlu olay’ kutlanmıştı. Doğrusu çok şaşırmıştım. Acaba ‘bize verir talkını, kendi yutar salkımı’ durumuyla karşı karşıya mıyız demiştim."
    Bu "tesbit" çok önemli!..
    Düşünebiliyor musunuz;
    Avrupa başta olmak üzere, bütün dünyada "nüfus planlaması" kampanyaları başlattıran ABD, kendi nüfusunun 200 milyon olduğunu görünce, bu "mutlu olay"ı, hem de "şampanyalar patlatarak" kutluyor!..
    Yani;
    Dünya ülkelerine "nüfus azalsın" diye "kampanya!"
    ABD "nüfus artışı"na "şampanya!"

     

    mailimden

    Türkiye’deki %10′luk Azgın Azınlık Çırpındıkça Batacak

    22 Nisan 2008 Salı Yorum yok »

    Akıl alır gibi değil… Bunca yazıyoruz, çiziyoruz, anlatıyoruz, ya harbiden kulaklarında kocaman tıkaç var yahut kin ve garezleri o kadar kocaman ki anladıkları halde anlamazdan geliyorlar. Yaşı gitmiş bilmem nereyi bulmuş adam hâlâ ‘biri bana örtünmenin nasıl özgürlük olabileceğini anlatsın’ diyor…

    Hani artık ağaçların bile karşısına bir obje konulduğunda, ahşabın da bir süre sonra karşısına konulan objeyi algıladığını ispatladı bilim. Şöyle mi desek: ‘Bak amca, dede! Örtünmek özgürlük değildir. Açılmak da özgürlük değildir. Hani Pigmeler yeryüzünün en özgür insanları filan değildirler. Özgürlük, kimsenin örtünüp örtünmeyeceğine karışmamaktır. İşte izlediniz YouTube’da; bir üniversitenin tesislerinde bir araya gelen koca koca teyzeler nasıl da öfkeli, nasıl da kızgınlar. ‘Şöyle parlak şeylerle başlarını örtüp dimdik şekilde yanımdan geçmiyorlar mı? Hazmedemiyorum’ diyor yaşlı teyze. Zihniyetin siyasî kolu ise 70 yıllık türküsünü -buralarda söylemeye yüreği yetmediğinden olsa gerek- yurtdışında tekrar ediyor. ‘Türban, Nazi giysisidir.’ Sonra da bu zihniyete kalkıp jakoben, katı laikçi, ideolojinin militan zihniyeti deyince bozulup köpürüyorlar…

    Hep söylüyoruz oysa, mesele türban, başörtüsü filan değil. Adamlar böyle insandan rahatsız. Öyle başı dik bir şekilde karşılarına çıkıp, demokrasiden filan bahsedince bozuluyor, kızıyorlar, her türlü kural dışılığı mubah görüyorlar… Durum böyle olunca, ülkeyi babalarının malı gibi gören yüzde 10′luk azgın bir azınlığın karıştırabilme kapasitesi devreye giriyor tabii… Okuyorsunuz işte, kapalı kapılar ardında birbirlerine; ‘bırakın çıkarsınlar yasayı, siz de emir verin, çıkarın olayları, millet birbirini yesin!’ Hani bu zihniyet için bir şey yapmanıza gerek yok da zaten. Direkt Kur’an’dan, ezandan rahatsız olan biri için sizin ağzınızı açmanıza bile gerek yok. Varlığınız zaten suç unsuru!

    Şimdi biraz paçaları tutuşunca hem hırçınlıkta sınır tanımıyorlar hem de artık derenin eski dere, köprünün de eski köprü olamayacağını yavaş yavaş fark etmeye başladılar sanırım. Elin oğlu yapılan şaklabanlıkları görüyor ve eskisi kadar gizlenmiyor zihniyetin gerçek yüzü. Hani artık, ‘patlat bir iki bomba, düşür birbirine gençleri, bırak birbirlerini yesinler, sonra el koy’ senaryosu da pek yutulmayacak gibi. Bu nedenle öfkeliler ve saçmalıyorlar. Onlara göre özgürlükler konusunda en ufak bir cümle sarf etmeniz bile bölücülük, inanç ile ilgili en basit isteğiniz bile gericilik, hak ve hukukla ilgili en ufak bir talebiniz bile haddini bilmezlik. Baksanıza nasıl utanmadan bağırıyor yaşlı teyze; ‘İstikrar senin neyine Vesayet!’ Bugün Avrupa’da değişik mahfillerin bu ülkede yaşanan şaklabanlıklar hakkında görüş bildirmesine ateş püskürenlerin suratına, çok değil birkaç yıl önce elin Amerika’sında, ‘Terörü bitirmeyin, AKP’nin işine yarar’ diye ekip ve ekipman yolladığı, demokrasi havarisi gibi görünen yaşlı yazar amcaların günün 24 saati küfrettiği Amerikalara özel elçiler yollayıp, ‘rica etsek şunu indirseniz, şunu bindirseniz’ diye yüz karası lobicilik yapmaya çalıştıklarını çarparız.

    Şahsen Anayasa Mahkemesi’nin kapatılma davasıyla ilgili müracaatı kabul etmesinin bile bazı mahfiller için istenilen sonucun alınmış olarak varsayıldığını düşünüyorum. Zira bu ülkede artık gizlenmeye bile gerek durmayan ‘AKP yıkılsın da gerekirse dünya da yıkılsın’ diyen zihniyet var ve mahkeme uzadıkça her fırsatı değerlendireceklerine eminim. Ama bir şeyden daha eminim, -hiç sanmıyorum ama- isterse kapatmasın mahkeme, isterse kapatsın; birtakım kriz tüccarlarının, bu milletin değerlerine olan düşmanlarının artık pek şansı yok. Sonuç ne olursa olsun gerek çağdaş dünyanın geldiği demokrasi ve özgürlük noktası, gerek Türk milletinin üzerinde oynanan oyunları artık fark etmesinden dolayı sonuç ne olursa olsun kaybedenler onlar olacaklar. Öyle bir kaybediş ki, kurtulmak için çabaladıkça kendi bataklıklarına daha çok gömülecekler!

     

    M Nedim Hazar/Zaman zkr. İsmet Soner

    Mynet Blog WordpressMU alt yapısını kullanmaktadır.