Mynet | Blog Anasayfa | Email
Favorilerime Ekle | Giriş


Arşiv Nisan, 2008

Kralın mesajına azınlık tepkisi

27 Nisan 2008 Pazar 1 Yorum »

 

Geçtiğimiz günlerde iyi niyetli bir mesaja gösterilen akıl almaz tepkilerle karşılaştık. Türk futbolunun şimdiden efsane olmuş ismi Hakan Şükür’ün, derbi maçı öncesi taraftarlara ‘Stada güllerle gelin, Peygamber Efendimiz’e (sav.) yakışacak şekilde davranın’ diye seslenmesi ne idüğü belirsiz kesimi çileden çıkardı. Bu son derece insanca ve ayrıca Müslümanca tavsiyenin altında buzağı arayan, mesajı siyasileştiren ve Kral’ı ‘tarikatın futbol şube sorumlusu’ konumuna getiren tepkilerle, yorumlarla karşılaştık. Kimi köşe yazarları Hakan Şükür’ü gericilikle suçlarken, kimi de sorumsuzlukla, ateşe körükle gitmekle itham etti. Hatta rejim tehlikesi paranoyasıyla yatıp kalkanlar, sözümona bir gün rejim yıkılırsa bunda Hakan Şükür’ün da payı olacağını söyledi.

 

Herhangi bir Hıristiyan ülkede bir futbolcunun benzer bir söz söylemesi fairplay olarak adlandırılıp takdirle karşılanacağı halde, bu mesaj Müslüman Türkiye’deki iktidar kavgasının azınlık tarafını oluşturanlarca infiale sebep oldu. Egemenlik bayramımızın kendilerine has bir olgu gibi algılanmasına çalışan azınlık, Kutlu Doğum Haftası’nın 23 Nisan’la aynı günlere denk gelmesini, laikliğe düşen bir gölge gibi algıladı ve tabiri maruz görün ‘çemkirme’ye fırsat buldu. Türk halkının muhafazakâr kimliğini yıllardır kabul edemeyen ve son yıllarda mutsuz yaşayan azınlık, ne yapacağını, ne söyleyeceğini gerçekten şaşırmış durumda.

Örneğin Fatih Altaylı ve Adnan Öztürk’ün ‘yakışmadı’ diyerek tepki göstermesi inanılmayacak bir şey. Yakışmayan nedir? Kainatın Efendisi’nin bir şekilde, bir yerde, herhangi biri tarafından, herhangi bir organizasyona katılacak insanlara örnek olarak gösterilmesi mi yakışmayan harekettir!? Sahaya atılmak üzere pet şişe ve bozuk paralar yerine güllerle gelin demek mi yakışmayan şey?

Milliyet gazetesinden Ercan Güven’in ‘Hatim mi indireceğiz’ başlıklı yazısı da ibretlik. Hakan Şükür’ü rejimi yıkma planının bir piyonu olarak gören ‘sayın yazar’, “…futboldan kazandığı “dokunulmazlığı” cemaatinin kullanımına açmıştır… Ne yapacağız derbide şimdi; Hatim mi indireceğiz?..” gibi sözlerle, azınlığın tahammülsüzlüğünü komik bir şekilde resmediyor. Ercan Güven toplumun kimliğinden duyduğu rahatsızlığı her satırında belli ettiği yazısında, “Futbolda ‘fenomen’ olmasa Hakan Şükür’ü kim takar? Her camide, her tekkede Hakan Şükür gibi binlercesi var,” şeklindeki sözleri de bakış açısının acınırlığını kanıtlıyor. Yaptığı iş dolayısıyla sözü dinlenmeye layık bulunan bir şahsın elinden statüsünü alırsanız tabii ki kimse dinlemez onu. Öyleyse bu mantığı şöyle açabiliriz: Mevlana evliya ve şair olmasa, kim takar ‘Ne olursan ol, gel’ sözünü; Shakespeare deha olmasa kim dinler söylediklerini. Ercan Güven, kahvede bile dinlenecek kadar mantıklı olmayan düşüncelerini Milliyet’te yazmasaydı onu kim takardı. Dahası, kendisinden çok daha tecrübeli pek çok spor yazarı varken, TSYD’den ödülleri Milliyet gazetesinde yazmasaydı ona verirler miydi? Bir söz söylerken ölçüp biçip söylemek, sinirlere hâkim olmak ve tabii ki bu arada sindirmeyi öğrenmiş olmak gerekir.

Kim nerde, ne sebeple olursa olsun İslami, dolayısıyla da insani bir mesaj verse, dinin simgeleştirildiği paranoyasını öne sürerek sinir küpüne binenler gerçek mürtecilik örneği gösteriyorlar.

Hakan Şükür o kadar kötü bir şey yapmış ki, hakkında soruşturma açılması bile isteniyor. Bakın şu işe!

Sözde ‘dini spora alet eden’ bu mesajın, herkesin kulak vereceği biri tarafından söylenmesi mi azınlığı çileden çıkardı? Tribünlerde “esrar da içeriz, şarap da..” gibi son derece yanlış tezahüratlar yapılırken, bu duyarlı gazetecilerimiz neredeydi? Madem futbol ‘temiz’ tutulmaya çalışılıyor, insani ve dini bir mesaj, kötü tezahüratlardan daha mı tehlikeli? Kasıt dine mi?

Verdiği mesajın bazı kendini bilmezler tarafından kinle yorumlanmasına cevap veren ve ‘Yanlış bir şey söylemediğini’ tekrarlayan Hakan Şükür’ü, kimsenin cesaret edemeyeceği tavrından dolayı kutluyorum. Türk futbolunda centilmenliğin simgesi durumunda olan ve Kral ünvanını hem işini yapış hem de takındığı tavır bakımından hak eden Hakan Şükür’e destek veren Sivasspor Teknik Yönetmeni Bülent Uygun’u da tebrik ediyorum. Ne olursa olsun kervan daima yürür…

Emre Miyasoğlu

Acısıyla tatlısıyla Zanzibar

27 Nisan 2008 Pazar Yorum yok »

Hint Okyanusu’nun ortasında yeşillikler arasında saklı bir ada Zanzibar. Tanzanya’ya bağlı 2 adadan oluşan özerk bölge, doğal güzelliği ile görenleri hayran bırakır kendine. Portekizli Denizci Vasco Da Gama’nın Hindistan dönüşü uğradığı yerlerden birisi Zanzibar.

8. yüzyılda Arap tüccarlar adaya gelmişler ilk olarak ve yerleşmişler bu topraklara. 1832 yılında Umman Sultanı, başkenti Zanzibar’a taşımış. O dönemde altın devrini yasayan Umman Sultanlığı, Somali’den Mozambik’e hatta Afrika’nın iç kesimlerine kadar kendi gücünü hissettirmiş.

Zanzibar, topraklarında yetiştirilen baharatları ile o kadar ün salmış ki bir zamanlar adına Baharat adası denilir olmuş. Zengibar, bizim dilimizde de zamanla Zenzibar sonrasında da Zanzibar’a dönüşmüş. Tıpkı bir dönem ismi Kamer adaları olan Comor adaları gibi.

 

Okyanus üzerinde Zanzibar’a doğru yol alırken eğer havada rüzgâr da yoksa durgun okyanus sularının arasından deniz altı dünyası size kapılarını aralar. Suyun berraklığı sizi balıkların dünyasında yolculuğa bile çıkarıverir. Buralar deniz altı dünyası meraklılarının daldıkları popüler yerlerdenmiş.

Yük gemileri ve balıkçı tekneleri okyanusu kıyı boyunca kaplamış. Halkın geçim kaynağı balıkçılık ve turizm olunca teknelerin çok sayıda olması anlam kazanıyor. Karşı adalara teknelerle sürekli bir turist akını söz konusu.

Zanzibar’a ayak basar basmaz hemen kıyıda bir yapı dikkati çeker. Araplar tarafından inşa edilen Arap kalesi zamanında Portekiz saldırılarına karşı yapılmış. Bina bir dönem adanın en yüksek binasıymış. Kalenin hemen yanı başında Beyt-ül Acayip olarak adlandırılan Zanzibar’ın en acayip evi yer alıyor. Zanzibar adasında elektriğin ve asansörün ilk kullanıldığı ev olmasından dolayı adını “Beyt-ül Acayip” koymuşlar. Beyt-ül Acayip sömürge döneminin başlamasıyla İngiliz valisinin konutu olmuş. Simdi ulusal müze olarak kullanılıyor.

Zanzibar’da siyahî insanların yanı sıra, Arap ve Hint asıllı insanlar da yaşıyor. Yüzde 99’u Müslüman olan bu yerde insanlar, medrese eğitimine büyük önem veriyor. Dini yaşama hassasiyeti yüksek olan bir toplum var adada.

Ada mimarisinde genel olarak Arap etkilerine rastlıyorsunuz. Daracık sokaklar, süslü dış kapılar, baharat kokulu çarşı ve pazarlar hep o eskinin ihtişamından arkada kalanlar. Kapıların gösterişli ve süslü oluşu, ev sahibinin ne kadar varlıklı olduğunu anlatıyormuş eskiden Arap kültüründe. Hâlâ bu gelenek devam ediyor adada. Bu sebeple bir banka binasının kapısını, son derece süslü, ağaç oymacılığının en muhteşem hali ile görmeniz mümkün.

Zanzibar’ın irili ufaklı adacıkları var etrafında. Onlardan birisi de üzerinde kara kaplumbağalarının yaşadığı Çangu adası. Adada gezmeye başlayınca hemen her yerinin kaplumbağalarla sarılı olduğunu görürsünüz. Ancak bu kaplumbağalar bizim bildiğimiz kaplumbağalardan biraz farklı. Cüsseleri büyük, kiloları ağır. 300 kilogram gelen kara kaplumbağalarını görmek mümkün. Zaten ağır yürüyen bu hayvanların kiloları da artınca yürüyüşleri daha da ağırlaşmış. Bu kaplumbağaların bir özelliği de çok uzun seneler yaşayabilmeleri. Yaklaşık 150-200 yaşını görüyor ada kaplumbağaları.

Daracık, baharat kokulu sokaklarında kurulan pazarların keyfi de bir başka buraların. Hava sıcak olunca ellerinden geldiğince güneş ışığını kesmek için ellerine geçen örtülerle pazarın üstünü kapatmaya çalışmışlar. Tezgâhları, yemeklik muzlar, mangolar, kasavalar, ekmek meyveleri ve hindistancevizi gibi tropikal meyve ve sebzeler süslüyor. Bu sabit pazarların oluşu da canlı bir hayatın sürüp gitmesine neden oluyor Zanzibar sokak aralarında.

Çok büyük baharat bahçeleri var Zanzibar’da. Hatta Araplar adanın diğer ismini de baharat adası olarak koymuşlar. Adanın baharat bahçeleri de turistlere açık. Bir baharat bahçesinden içeri daldınız mı kendinizi kaybetmemeniz imkânsız. Birbirinden farklı binlerce baharatın arasında kokulardan mest oluyorsunuz. Bir rehber eşliğinde de gezebileceğiniz bu baharat bahçelerinde, rehberiniz tek tek bahçe içerisinde yer alan bütün baharat çeşitlerini size tanıtır. Özelliklerini ve nerelerde kullanıldıklarını öğrenme fırsatı bulursunuz. Karanfil, tarçın, vanilya, karabiber, safran, zencefil… devam edip gidiyor, ismini bilmediğiniz türden baharatlara kadar. Bu bahçelerde hoşunuza giden baharatlardan alma şansınız da var.

Bahçe içerisinde gezerken size hindistancevizi ikram etmek isteyen çalışanlar çıkabilir. Sıcak havada hem susuzluğunuzu giderir hem de serinlersiniz. Bahçede bulunan dalsız budaksız hindistancevizi ağaçlarına çok rahat bir şekilde tırmanan yerli insanları görmek bile bir şölen havası yaşatır size. 20-30 metre yüksekliğindeki ağaçlara ayağına doladığı iple, dilinde bir şarkıyla tırmanıveriyor yerli Zanzibarlı. Ağzınız açık seyrederken bir de bakmışsınız Zanzibarlı inivermiştir dik, yüksek ağaçtan, çıktığı gibi aynı rahatlıkta. Ada sıcağında soğutulmuş bir bardak hindistancevizi suyu içinizi ferahlatmaya yeter de artar bile.

Ada içerisinde “dala dala” denilen dolmuşlarla seyahat ediliyor. Kamyonetin kasa kısmına karşılıklı oturaklar yapılmış ve ortaya Zanzibar usulü dolmuşlar çıkmış. Hiç cam, pencere yok yolcu taşıyan arka kısımda. Dala kelime anlamı olarak 5 şilin demek. Eskiden bu dolmuşlar yolcuları şehiriçi 10 şiline taşıdığından insanlar iki 5’er şilini yan yana getirmişler ve olmuş bu dolmuşların ismi “dala dala”. Şimdi ise fiyatlar tabii yukarıya fırlamış ama bir kere isim konmuş.

 

Okyanus kenarında çocuklar alabildiğine serbest. Sabahtan gece geç saatlere kadar suyun içinde oynuyor, yüzüyorlar. Güneşin batması onlar için bir şey ifade etmiyor, suyun güzelliğini doyasıya çıkarmak istiyorlar.

Güneş batıp akşam olunca Beyt-ül Acayip’in önünde bulunan Forozani denilen yerden yemek kokuları yükseliverir. Her türlü deniz ürününü pişiren bu açık hava lokantaları gelen turistlerin en uğrak noktalarıdır. Zanzibar usulü pizzadan kızartılmış muzlara kadar geniş bir alanda hizmet veren bu lokantalar, farklı tatlar denemek isteyen turistlerin en son duraklarından. Bu açık hava lokantalarında pişen yemeklerin temizliği hiç önemli değil gelen turist için. Onlar için önemli olan ülkelerine dönerken yaşadım diyebilecekleri ne kadar farklılık varsa bunu yaşayabilmiş olmaları. Bu farklılıklardan biri de bugüne kadar hiç tatmadıkları adını bile duymadıkları yiyeceklerin tadına bakmak, keyifli bir akşam geçirmek.

Festivaller dönemi Zanzibar’ın en hareketli günlerini oluşturur. Sokak ve meydanlarda dans eden, şarkı söyleyen insanlar renkli bir görsel şölen sunar ziyaretçilerine.

Kenya’ya 1585’li yıllarda tek Kadirga’yla gelen Emir Ali Bey komutasındaki Osmanlı askerleri ta Zanzibar’a kadar ulaşmışlar ve buralarla ticari ilişkiler kurmuşlar. Sonraki yıllarda Cennetmekan II. Abdülhamid Han, ta Zanzibar’dan Müslüman gençler davet etmiş İstanbul’a ve bu gençler İstanbul’da eğitim görmüşler. Hatta 1876-1909 yılları arasında İstanbul’da kalan Ahmet bin Samit bunlardan sadece biri. Samit aynı zamanda II. Abdülhamid’den başarılarından dolayı bir nişan bile almış. İşte Osmanlı’da eğitim alan bu gençler, ülkelerine döndüklerinde tıpkı bir Osmanlı elçisi gibi çalışmışlar. Ahmet bin Samit, Zanzibar’ın en önemli âlimlerinden biri haline gelmiş. Daha yakın tarihlere kadar hutbelerde Osmanlı sultanlarının isimleri zikredilmiş bu topraklarda.

İstanbul’daki bir camiden esinlenerek inşa edilmiş 1925 tarihli bir bina olan Peace Memorial Müzesi, Barış Hatırası müzesi olarak kullanılıyor şimdi.

Yüzde 99’u Müslüman olan Zanzibar’da kiliselerin nüfusa oranla çok olması dikkatlerden kaçmıyor. Kiliselerin hepsi de Batılı sömürge dönemlerinde yapılmış. Bir dönemin köle pazarının hemen kenarına bir kilise dikmiş onlar. Misyonerlik faaliyetleri de yine bu Batılı sömürge dönemlerinde çok ciddi anlamda artmış. Dr. David Livingstone da bu misyonerlerden biri. Hem doktor hem de Hıristiyan misyonerlerinden olan Livingstone, Hıristiyanlığı yaymak için gelmiş bu topraklara. Londra Misyonerler Derneği’ne üyeymiş.

Fakat bütün bu misyonerlik faaliyetlerine rağmân Müslüman halk dinine daha da sarılmış ve misyonerlik faaliyetleri başarısız kalmış.

Saim ORHAN

 

 

 

Bu âyini protesto ediyorum!

27 Nisan 2008 Pazar 1 Yorum »

Bu âyini protesto ediyorum!

Çanakkale kara savaşlarının yıldönümünde, her yılki gibi, “emperyal” ülkelerin, kendi askerleri için yaptıkları ayin, her seferinde beni düşündürür.

Oraya gelen “kimi Hintten, kimi bilmem ne bela” olarak Akif’in şiirinde yerini bulan saldırının ölüleri için şehid denmesini de, onlar için âyin yapılmasını da, askerlerinin sert adımlarla yürüyerek borazan çalmasını, bayrak çekmesini de protesto ediyorum.

Onlar oraya Çanakkale’yi savunmak için gelmediler. Ülkesini savunan bir avuç kahraman Türk askerinin (67. alay) imha edişlerini, kendilerinin de yenilişlerini anmak için geldiler ama bunu zafer gibi kutluyorlar.

Yeni Zelanda’nın mı, Avustralya’nın mı, temsilcilerinden birinin gür sesiyle okuduğu İstiklal Marşı’nı “saygı” ile karşıladım, kabul, ama onlar ayinlerini kendi ülkelerinde yapmalıdırlar. Atatürk’ün dediği gibi, evlatları artık bizim evlatlarımız olmuştur ve Mehmetçikle koyun koyuna, huzur içinde uyumaktadır.

Eskiden, âyinden sonra Çanakkale sokaklarına yayılırlar ve türlü sarhoşluk gösterileri yaparlardı. Şimdi yapmıyorlar herhalde, yapıyorlarsa da benim haberim yok. Bütün bunları, kendi ülkelerinde yapmalıdırlar.

Biz, Plevne’ye gidiyor muyuz, şehidlerimize yerinde ayin yapmak, hatta tören yapmak için? Birinci Dünya harbinin çeşitli cephelerinde verdiğimiz şehitler için Medine’ye, Yemen’e, Kafkasya’ya, Galiçya’ya, Balkanlar’a gidiyor muyuz? Böyle bir âdet, dünyanın hangi ülkesinde var?

***

Onlar, müstevliler (istilacılar) idiler ve bu amaçla Çanakkale’ye geldiler, bu amaçla Çanakkale’ye çıktılar. O koyun adının da Anzak olmasını hayretle karşılıyorum. İyi hâtıralar için bir yere isim koyulur. Anzakların çıkarma yaptığı yere, o çıkarmayı püskürten paşalarımızdan birinin adı verilmeli, yahut doğrudan doğruya Mehmetçik koyu denmeliydi.

Konuşmalarında bir tek kere bile savaşın sebebinden bahsetmiyorlar. Bu sırtlan saldırısını sanki insani sebeplerle yapılmış bir savaş gibi gösteriyorlar. Türkler orada haksız bir müdafaa yapıyor gibi, şafakta ufuklara yaşlı gözlerle bakıyorlar.

İstilacılar istila yürüyüşleri, müzikleri ve heyecanlarıyla orada rap rap yürümekte, bayrak göstermektedirler. Çanakkale’de sadece mevlitlerle, hatimlerle yapılacak bir ibadet haklı bir ibadet olur. Üstelik bu işe çok sarılan sahip çıkma telaşında olan iktidara da küçük Anafarta köyündeki şehid kafa taslarını, bacak ve kol kemiklerini hatırlatmak isterim. Bunlar ortada duruyor ve ordan burdan hâlâ çıkıp bizi utandırıyorlar.

Ben turistlerden bahsetmiyorum. Onlar istedikleri kadar gelsinler. Ben askeri kıyafetleri, bayrakları, borazanları ve marşlarıyla şekillenen bir istila görüntüsünden bahsediyorum.

Afet ILGAZ

Âşık olunmaz Âşık doğulur

24 Nisan 2008 Perşembe 2 Yorum »

— Bilmiyorum dedi genç! Kız – Elimi tut. Dedi. –Tutamam dedi yılgın gözleriyle çocuk… Kız ani bir irkilmeyle kendine geldi, sarsıntıda ne kadar öylesine kalakalmıştı bilmiyordu. Birden koşmaya başladı, sokağın sonundaki köşeyi dönünce yerinden fırlayacakmış gibi atan kalbini duvara yasladı ve sordu: Hani seviyorum demişti, bitti mi yani?

evrensel sevgi

  Sevgi biter miydi, bilemedi düşünmek istemedi, işine öyle geldi devam etti yoluna…

 Ve böylesine binlerce kırılış vardı hayatın içinde akıyordu sessiz akan ırmak gibi.”Seviyorum” derken acaba kendimizi mi kandırıyorduk karşımızdakini mi? Yoksa sevmekle tutkuyu mu karıştırmıştık da haberimiz olmamıştı. O halde seviyorum demek yerine sana tutkuluyum daha doğru bir kavram kullanımı olmaz mıydı?

   Milattan önce Aristo evrenin beş elementten oluştuğunu söylemiş. Hava, toprak, ateş, su ve ESİR!  Toprak, hava, su ve ateşi biliyoruz ancak peki ya esir? Esir bu dört elementi bir arada tutan görünmeyen bir element. Yani evrenin bünyesinde her daim sabit olarak kaybolmadan duran –belki şekil değiştiren- ama asla kaybolmayan bir element; EVRENSEL SEVGİ!

  Hepimiz biliriz, Yaratıcı sevgiyle bir nur yarattı. Bu nur Yaratıcısından öylesine etkilendi ki, O’na  “la ilahe illallah” dedi, Yaratıcı ondan hoşnut oldu ve bu cümleye “Muhammed un resulullah “ diyerek lütufla karşılık verdi. Böylece yaratılan ilk nur o güzeller güzelinin ruhu oldu… Sonrasında  Yaratıcı diğer ruhları yarattı ve onlara sordu “elestü bi Rabbikum?”Ben sizin Rabbiniz değil miyim? Ve ruhlar cevaben “Kalu bela” dediler. İşte ruhlar o anda orada sevgiyle donatıldılar… Sevgiyle yaratılan, sevgiyle yoğrulan bu ruhlar bedene büründüklerinde zaten sevgi istidadıyla doğdular… Kimisi keşfetti bu istidadı asıl sahibine teslim etti; Yunus oldu, Hallaç oldu, Mevlana oldu… Kimisi açmadan sandukasını göçüp gitti… Kimisi sandukayı nahoş mekânlara açtı da helak oldu… Sır da onlarla kayboldu…

  O büyük sır aşktı da insanlar zamanla bunu tutkuyla karıştırır oldu… Tutkunum demek yerine daha hoş diye aşığım dediler. Oysa aşk sarmaşık manasındaki” ışk” tan gelirdi. Nasıl ki ışk yapıştığı duvarı nemli  olsa da bırakmazsa aşk da öyle bırakmazdı sevdiğini… Sevgi bitmezdi, tutku biterdi…

  Âşık olunmazdı, Âşık doğulurdu…

  Kız durdu ve düşündü… Devam edemedi yoluna kafasındaki yığınla soruyla… Gidecek bir yer bulamadığından kalbine döndü… Evine! Dost’un evine!.. Gördü Sırrı ve sustu… Gülümsedi geleceğine, Güneş doğdu geçmişine… Gördü kız; Aşk ona gülümserken hiçbir şey kaybetmeden yerli yerinde… Ve sessizce fısıldadı yanındaki güle: Allah’ı bulan neyi kaybeder, Allah’ını kaybetmişsen halin zaten derbeder!

 

SinHa

Sevgisizlik

24 Nisan 2008 Perşembe Yorum yok »

sevgisizlik

Sevgisizliktir İçimizde Büyüyen

Kalbimizi Köreltip Hayatı Unutturan

Yalnızlığı Umutsuzluğu Mutsuzluğu

Her seferinde Yüreğimize Aşılayan.

Küçük Bir Dünya Kuruyoruz,

Sadece Tek Kişilik

Kapılar Kilitlenmiş

Gözler Çevrilmiş

Bilmiyoruz Sevmeyi

Yalnızlıktan Medet Ummuşuz

Fırsat Vermiyoruz Sevilmeye

Bilmiyor Kalplerimiz Gülmeyi

Önemsemiyoruz Kendimizi

Tanıyamıyoruz Bile Kendimizi,

Kayboluyoruz Karanlık Düşüncelerde,

Kayboluyoruz Bilinmezlerde…

Kaybediyoruz Kendi İçimizde Kendimizi…

Ağlamaya Meyilli Gözlerimiz

 Hep Solgun Hep Kapalı

Ve Unutmuş Gülerek Işık Saçmayı

Bütün İçimizi Kaplamış

Bir Işık Yakamayan

Bir Umuda Yer Vermeyen

 Sevgisizliktir İçimizde Büyüyen

88. YIL

24 Nisan 2008 Perşembe Yorum yok »

 

Milli  iradenin tecelligâhı olan Yüce Meclis’imizin açılışının 88. yılındayız. 23 Nisanı aynı zamanda dünya çocukları için bayram şeklinde kutluyoruz. Çok yerinde bir girişimdir…
Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin 1. dönem meb’uslarını, rahmet, şükran ve büyük saygı ile anıyoruz.
Osmanlı Meclis-i Meb’usânı, henüz seçilmiş milletvekilleri ile İstanbul’da toplanmıştı. 16 Mart 1920 günü, süngülü İngiliz askerleri tarafından basıldı. İleri ve lider durumundaki milliyetçilerden (meselâ Rauf Orbay, Ziya Gökalp, Süleyman Nazif) seçtiklerini, sömürgeleri Malta adasına sürdüler. Bu son Osmanlı Meclisi’ne Erzurum milletvekili olarak giren Mustafa Kemal Paşa, tehlikeyi sezmiş, İstanbul’a gelmemişti. İngilizlerden kurtulan milletvekillerini Ankara’ya çağırdı. Eksik milletvekilleri için yıldırım hızıyla seçim yaptırdı. 18 Mart’ta dağıtılan Meclis 1 ay 6 gün sonra Ankara’da Türkiye Büyük Millet Meclisi adını alarak toplandı. Atatürk’ün ne derecede hızlı davranabildiğinin misallerinden biridir. Millî Mücadele’yi millî iradeye dayandırarak meşru kılmak şarttı.
Osmanlı Meclisi’nin İstanbul’da tek muhalif çıkmadan oy birliği ile kabûl ettiği Misak-ı Millî’yi Ankara’da Türkiye Büyük Millet Meclisi, virgülüne dokunmaksızın aynen benimsedi. Orada belirtilenler gerçekleştirilmeden dağılmayacağına and içti. Mustafa Kemal Paşa’yı Meclis başkanı seçti. Kurtuluş Savaşımız, böylesine bir millî irade ile gerçekleşecektir. Türk, ateşle imtihan edilecek ve kazanacaktır. Kutluyoruz…
(YILMAZ ÖZTUNA / TÜRKİYE)

Birinci Meclis’i Kutlarken…

24 Nisan 2008 Perşembe Yorum yok »

 

Bugün TBMM’nin kuruluşunun tam 88’inci yılı. Birinci Meclis’le ilgili çok şey söylendi, söyleniyor. ‘Kurtuluş Savaşı’nı yapan Meclis’
‘Egemenliği ulusa veren Meclis’
‘En demokratik Meclis’
Bu tanımların doğruluğu, biraz da tarihsel gerçeklere nasıl bakıldığıyla ilgilidir. ‘Doğru da ne kadar doğru’ sorusunun yanıtlarıyla ilgilidir. Kurtuluş Savaşı’nın önderi Mustafa Kemal, kurtuluşun, ancak milletin de katılımıyla başarıya ulaşabileceğini biliyordu. Millete mal edilmeyen bir direnişin, dönemin en güçlü işgacilerine karşı yeterli olmayacağını biliyordu. Biliyordu, çünkü, genç bir subay olarak yer aldığı Osmanlı ordusunun, millet desteği olmadan Balkan Savaşları’nda nasıl perişan olduğunu görmüştü. ‘Saltanat’ların sonunun geldiğini de görmüştü. O Meclis’te gerçekten ve inanarak ‘ulusal egemenlik’ yanlısı olanlar, bir avuç azınlıktı.
(HİKMET BİLA / CUMHURİYET)

Gönlü gani Gazanfer!

24 Nisan 2008 Perşembe Yorum yok »

 

 

Gazanfer Bilge, Cumhuriyet’le yaşıttı, 1923 doğumluydu. Karamürsel’de doğmuştu, o yıllarda Karamürselliler, Karamürsel’e "Karamsarlı" derlerdi. Karamsarlı’dan iyimserlik, yenilmezlik, başarı, aydınlık timsali bir genç adam çıktı. Başlangıçta futbol oynuyor, çok iyi yüzüyordu. Karamsarlı Gazanfer! 17 yaşındaydı. Yağlı güreşçi oldu. Ama ne güreşçi! Kim çıkarsa yendi. Türkiye onu tanıdı. Çok alkışladı… Güreşi bıraktı… Otobüs şirketi kurdu. Çok para kazandı. Parasını Suadiye’de bir otel yaparak değerlendirdi. Sonra bu oteli ve arazisini sattı, elde ettiği 3 trilyon lirayı olduğu gibi götürdü Kocaeli Üniversitesi’ne bağışladı… Gönlü gani (zengin) Gazanfer, 3 trilyon servetini eğitime bağışlayıp, hayata pencerelerini kapadı. Yeni zenginler örnek alsa…
(NECATİ DOĞRU / VATAN)

Yabancılar AKP ile iyi kazandı

24 Nisan 2008 Perşembe Yorum yok »

Yabancılar AKP ile iyi kazandı

Yabancı yatırımcılar 5 yılda Türkiyede kazandıkları 23.2 milyar doları ülkelerine taşıdılar

ANKA


Yabancı yatırımcılar, AKP’nin iş başında olduğu beş yılı aşkın sürede Türkiye’de doğrudan yatırımlar ve portföy yatırımlarından yüksek tutarda kar elde ederek, ülkelerine götürdüler. Yabancı yatırımcıların Ocak 2003-Şubat 2008’i kapsayan dönemde Türkiye’deki bu yatırımlarından yaptıkları kar transferleri 23.2 milyar dolara ulaştı.

ANKA’nın Merkez Bankası ödemeler dengesi istatistiklerinden yaptığı hesaplamaya göre anılan dönemde yabancılar, Türkiye’deki doğrudan yatırımlarından elde ettikleri karların 5 milyar 986 milyon doları ile Borsa, devlet iç borçlanma senetleri gibi finansal araçlara yaptıkları portföy yatırımlarından kazandıkları 17 milyar 233 milyon doları yurt dışına transfer etti. Böylece anılan dönemde Türkiye’de elde edilen 23 milyar 219 milyon dolarlık bir kaynak ülkeden çıkarak, başka ekonomilere aktı.


-KAR TRANSFERİ KATLANARAK ARTTI-

Doğrudan yabancı sermaye girişleri, son iki yılda Türkiye’nin gayri safi milli hasılasının yüzde 8’i dolayında gerçekleşen cari işlemler açığını sürdürebilmesini kolaylaştırırken, “doğrudan” yatırımlardan elde edilen karlardan yapılan transferlerin de son yıllarda adeta katlanarak büyüdüğü görüldü. Bu gelişme, gelinen noktada doğrudan yabancı sermaye yatırımlarının gelecek yıllarda cari işlemler açığını nasıl etkileyeceği tartışmasını gündeme getirdi.

2000’li yılların başında 300-400 milyon dolar arasında seyreden, 2003 yılında 643 milyon dolar olan doğrudan yatırımlardan kar transferleri 2004 yılıyla birlikte belirgin bir şekilde arttı. Doğrudan yatırımlarda anılan yıl 1 milyar 43 milyon dolara ulaşan kar transferi, 2005’te 1 milyar 51 milyon, 2006’da 1 milyar 181 milyon ve 2007 yılında 1 milyar 988 milyon dolara ulaştı. Bu yılın ilk iki ayında ise 80 milyon dolarlık bir kar transferi yapıldı. Böylece doğrudan yatırımlarda anılan dönemde gerçekleşen toplam kar transferi 5 milyar 986 milyon dolara ulaştı.

-KAR TRANSFERLERİ CARİ AÇIK İLİŞKİSİ-

Anılan dönemde 50 milyar doları aşan doğrudan yabancı sermaye fiili sermaye girişinin büyük bölümünü bankacılık ve mali aracı kuruluş faaliyetleri ile telekomünikasyon başta olmak üzere hizmetler sektörüne ve gayrimenkul alımına yönelik yatırımların oluşturduğu dikkat çekiyor. Madencilik, imalat sanayii ve enerjiyle tarım gibi üretken sektörlere gelen yabancı sermayenin payının ise düşük kaldığı görülüyor.

Ağırlıkla bankacılık, sigortacılık, sermaye piyasası aracılığı, telekomünikasyon ve toptan ve perakende ticaret gibi üretken olmayan sektörlerde faaliyet gösteren yabancı
sermayenin bir süre sonra yapacağı kar transferleriyle Türkiye’nin cari işlemler açığının da büyümesine yol açacağı savunuluyor.

-YABANCI PORTFÖY YATIRIMLARINDA DA İYİ KAZANDI-

Türkiye’de Borsa ve devlet iç borçlanma senetleri (DİBS) başta olmak üzere çeşitli finansal yatırım araçlarına yatırım yapan yabancıların, buradan elde ettikleri kazançlardan yurt dışına transfer ettikleri tutarların da aynı dönemde yıllar itibariyle hızla büyüdüğü dikkati çekiyor.

2003 yılında 2 milyar 616 milyon olan yabancıların portföy yatırımlarından elde ederek yurt dışına aktardığı tutar, 2004 yılında 2 milyar 905 milyon, 2005 yılında 3 milyar 326 milyon dolara çıktı. Yabancıların portföy yatırımlarından yaptığı kar transferleri, 2006 yılında 3 milyar 463 milyon, 2007’de de 3 milyar 735 milyon dolara yükseldi. Anılan dönemde yabancıların Türkiye’de portföy yatırımlarından elde ederek yurt dışına aktardığı tutar 17 milyar 233 milyon dolara ulaştı.

Bu dönemde doğrudan yatırımlar ve portföy yatırımları kapsamında elde edilerek yurt dışına transfer edilen toplam tutar 23 milyar 219 milyon dolar oldu.

Yabancı yatırımcıların Türkiye’den kar transferleri(Milyon$)
Doğrudan Portföy
Yatırımlar Yatırımları Toplam
2003 643 2.616 3.259
2004 1.043 2.905 3.948
2005 1.051 3.326 4.377
2006 1.181 3.463 4.634
2007 1.988 3.735 5.723
2008 (Ocak-Şubat) 80 1.188 1.268
TOPLAM 5.986 17.233 23.219

vatan

Ücretin yüzde 39’u vergiye gidiyor

24 Nisan 2008 Perşembe Yorum yok »

Türkiye, işçi ve memurun vergi yükü bakımından OECD ülkeleri arasında 8. sırada yer alıyor. Ülkede 1455 YTL olan brüt ortalama ücretten; bekar işçi ve memurlarda 712,4 YTL, evli ve 2 çocuklularda ise 689,6 YTL kesinti yapılıyor.

ANKARA - Maliye Bakanlığı Gelir Politikaları Genel Müdürlüğü’nden edinilen bilgiye göre, 2007 yılında ortalama ücret üzerindeki vergi yükü bakımından 30 Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Teşkilatı (OECD) ülkesi arasında yüzde 42.7’lik oran ile birinci sırada yer alan Türkiye, 1 Ocak 2008’de yürürlüğe giren asgari geçim indirimi sonrasında 8. sıraya geriledi.

 

Asgari geçim indirimi, SSK ve işsizlik sigortasını da kapsayan ortalama ücret üzerindeki vergi yükünde 3,8 puanlık bir indirime neden oldu. Böylece ülkemizde ortalama ücretteki vergi yükü yüzde 38.9’a düşerken, İsveç, Polonya, Almanya, Belçika, Fransa, Macaristan ve Yunanistan, sıralamada, Türkiye’nin önündeki ülkeler olarak sıralandı.

İtalya, Avusturya, Finlandiya, İspanya, Çek Cumhuriyeti, Danimarka, Hollanda, Norveç, Slovakya, Portekiz, Japonya, Kore, Meksika, İrlanda gibi ülkelerin de aralarındaki bulunduğu grubun ortalama ücretten aldığı vergiler ise Türkiye’nin altında kaldı.

 

İsveç’in yüzde 42.6’lık vergi yükü ile listenin başında, İrlanda ise yüzde 9.6’lık vergi yükü ile listenin sonunda yer aldı. Söz konusu oran Meksika’da yüzde 12.2, Güney Kore’de yüzde 16, ABD’de yüzde 19, Japonya ve İngiltere’de yüzde 25.5, Hollanda’da yüzde 32.2, İtalya’da ise yüzde 38.1 olarak hesaplandı.

ORTALAMA ÜCRETİN NE KADARI KESİLİYOR?
Gelir Politikaları Genel Müdürlüğü verilerine göre, imalat sanayinde çalışan ve 16 yaşından büyük işçiler için belirlenen 1455 YTL’lik ortalama brüt ücretin, 2007’de 757,99 YTL’si vergi, işsizlik sigortası ve SSK primi adı altında kesiliyordu. 1455 YTL ücretli işçinin işverene maliyeti de bu kesintilerle 1767,83 YTL’yi buluyordu. Bu ücretliden yapılan 757,99 YTL’lik kesinti sonrasında, çalışanların eline de 1009,84 YTL geçiyordu.

Asgari geçim indirimi sonrasında ise günümüzde 1455 YTL ortalama ücreti olan bir çalışanın, işverene maliyeti yine 1767,83 YTL. Ancak, asgari geçim indirimi ile birlikte bekar bir işçiden bu yıl 712,39 YTL, evli ve eşi çalışmayan bir işçiden 703,27 YTL, bir çocukludan 696,43 YTL, 2 çocukludan 689,59 YTL, 3 çocukludan 685,03 YTL, 4 çocukludan da 680,47 YTL kesinti yapılıyor.

Böylece ortalama ücret üzerinden yapılan kesintilerin işveren maliyeti üzerinden toplam yükü, bekar bir ücretlide yüzde 40.3, evli-eşi çalışmayanlarda yüzde 39.78, 1 çocuklularda yüzde 39.39, 2 çocuklularda yüzde 39.01, 3 çocuklularda yüzde 38.75, 4 çocuklularda ise yüzde 38.49 olarak hesaplanıyor.

 

Aa-Ntvmsnbc

Mynet Blog WordpressMU alt yapısını kullanmaktadır.