Mynet | Blog Anasayfa | Email
Favorilerime Ekle | Giriş


Arşiv Nisan, 2008

Duvar

29 Nisan 2008 Salı Yorum yok »

Gide gide bir duvar çıkıyor önünüze.

Kalakalıyorsunuz.

Üstelik geriye dönüş de yok.

İleriye geçit de mevcut değil.

Her şeyin sınırı çizilip buraya kadar diye hatırlatıyor duvar.

Ardınızda bıraktıklarınızı düşünüyorsunuz.

Projelerinizi.

Yarım kalan işlerinizi.

Büyütülecek çocukları.

Mürüvveti görülecek evlatları.

Alınacak evi.

Etrafına dikilecek meyve ağaçlarını.

Bir su boyunca akıp gidilecek tatilleri.

Bir hayalin peşi sıra sürüklenişleri.

Mevsim çiçeklerinin yolunu bekleyişleri.

Bütün bu listeleri sıralamak için duvarın üzerine yazmaya bile kalkışıyorsunuz.

Kolunuz kanadınız kalkmıyor.

Duvarın kalbini yumuşatmayı bile düşünüyorsunuz.

Geçit vermesini, arkada bekleyen yakınları.

Bir ara yumuşar gibi oluyor kalbi.

Açıyor gönlünü.

Bir film şeridi gibi geçmişi yansıtıyor beyaz ve soğuk yüzüne.

Ama görüntüler hep baş aşağı düşüyor.

En canlı çocukluk hatıraları.

Can yakan hastalıkları çabucak geçip de,

Zatürreeyi, ülseri, kanseri, ameliyatları…

Parasızlık problemlerini.

En fazla ağaçlıklı yerlerde, gezintilerde durdurup da görüntüyü.

Okul bilgilerini bir daha hatırlayıp.

Avustralya’yı kim bulmuştu.

On dolarlık tartın lütfen.

Matematik öğretmeni ne kadar hızla geçiyor.

Edebiyat dersleri uzun sürüyor.

Derslerden ne kadar sıkıldığını anımsıyor.

Çocukluğunun perili köşkünü tanıyor.

Derede çamurdan yaptıkları bebekleri.

Kına taşında ellerini nakışladıklarını.

Üzerlik tohumlarından boyunlarına kolyeler yapıp, papatyalardan saçlarına taçlar ördüklerini.

Günlerce süren düğününü.

Her güne ayrı elbiseler giyip kelebekler gibi mutluluktan uçtuğunu.

En fazla kıvırcık salatayı sevdiğini.

Mutfağında devleşen bu kadını bir bölük asker gelse çıkarabilir miydi acaba?

İşte şimdi şu duvarın önünde, mutfağından, sevdiklerinden uzak, tek başına.

Anneli babalı o mutluluk masalında film kopuyor.

Baba mı ölmüştür ne…

Demek şimdi babasızdır.

İki damla gözyaşı yanaklarından süzülürken, kızları seslenmişlerdir:

- Anne ne kadar çok anlattın geçmişi. Çocukluğunu. Kına taşını. Nazlı akan dereyi, dağlarını. Köyün göle bakan yamacını. Annen ve kardeşlerinle geçen günlerini. Bayramlarınızı. Güz, nevruz eğlencelerinizi. Düğünlerde pişen yemeklerinizi. Ameliyattan ayılana kadar o duvarı sayıkladın. Çamur bebeklerinin kolu kırılınca ne kadar üzüldün. En fazla babanın ölümüne hıçkırdın.

Demek duvarından çocuklarının da haberi olmuştu.

O sıkıntı veren, geçit tanımayan, sıkıcı, soğuk, beyaz betonu; demek çocukları da fark etmişti.

Mine Alpay Gün

Dualarımızda bile yer bulamayan Doğu Türkistan…

29 Nisan 2008 Salı Yorum yok »

Gözden ırak olan gönülden de ırak olur derler, ondan mı? Yanı başımızdaki Irak, Bosna, Filistin için çok gözyaşı dökmüşüzdür.

Ama Doğu Türkistan için bir marş yazıp söyleyeni duydunuz mu?

 

Ya da camilerimizde hocaların, bırakın maddi yardımları, “hadi doğu Türkistanlı kardeşlerimiz için de dua edelim” dediğini.

Veya bir protesto gösterisinde atılan sloganları da ayrıştırın.

“Filistin ve Keşmir de akan kana son” diye bağıran hançerelerde de yer bulamaz.

Keşmir de uzaktır uzak olmasına.

Fakat altı bin kilometrelik uzaklıktaki Çin esaretindeki Doğu Türkistan’la ilgili çelişkilerimiz sadece aradaki mesafe değildir.

Irkçı görünmeme konusundaki abartımızdır biraz da bizleri onlardan ayrı düşüren.

Korkup, çekiniyoruz galiba.

Müslümanları ırkçı düşünmekten alıkoymayı abartıp, mazlum Türk ise; sesimizi pek çıkartamıyoruz.

Çeçenistan ve Bosna için ayni ve nakdi yardımlar için koşturan insanımız; söz konusu Türkistan olduğunda sessizliğe bürünmekte.

Oysa mazlum nerede olursa olsun; dinine, diline, ırkına bakmadan yardım edilmeli.

Eğer biraz daha sahip çıkılmazsa, insanca bir yaşam için destek verilmezse; tarih sahnesinden silinecek Alperenlerin, Hoca Ahmet Yesevi’lerin yurdu.

Zira Çin işkencesi ile planlı bir işgal altındaki Doğu Türkistan’da nüfus kaydırması, ekolojik çevrenin bozulması ile ziraatçılık, hayvancılık gerilemekte.

Zengin zirai ürünler, nükleer denemelerden zarar görmekte; yirmi çeşit kavun yetişmez oldu.

Yirmi kiloluk karpuzlar, bir kiloya düştü.

Fakat asıl dalgalanma sosyal hayatta.

Hoten şehrinde yirmi gün önce iki bin Doğu Türkistan’lı kadın yürüyüş yaptı.

İnsanca yaşamak, din ve vicdan özgürlüğü, fikir hürriyeti için.

Baskılardan kurtulmak için yaptıkları bu yürüyüşle; onlar dünya basınının ilgisini çekmeyi umuyorlardı.

Ama bizim medyamız; Merkel’in dekoltesi, İspanya savunma bakanının hamileliği ile meşguldü.

Kimse duymadı o mazlum kadınların sesini.

Şimdi hepsi Çin hapishanelerine atıldılar.

Kadınların bu özgürlük yürüyüşü ve ardından gelen hapis, bir halk ayaklanmasına dönüşmesin diye Çin sert tedbirler aldı.

Okullar tatil edildi.

Yurtlarda kalan yatılı öğrencilerin dışarı çıkışları yasaklandı.

Doğu Türkistan bir açık hava kampına dönüştürüldü.

Kadınların yürüyüşüne neden olan olay ise daha vahim.

Çin; iş vaadi ile yüz binlerce Doğu Türkistan’lı genç kızı, üç dört yıldır, Şangay gibi iç bölgelere götürmekte.

Soykırımın ahlaksız boyutunu uygulamakta.

Bu kızları gayri ahlaki işlerde çalıştırıp, kötü yola düşürmekte.

Amaçları Müslümanların geleceğini tehdit etmek.

Bu kızlar geri döndüğünde iffetini kaybetmiş bir profili de birlikte getiriyor.

Çin çok iyi biliyor ki; bu masum genç kızlarla kimse evlenmeyecek.

Böylece genç nüfusun evlenip çocuk yapmasına engel olarak, bir milletin çoğalmasını engelleyerek, ahlaksızca soykırım yapmakta.

Zaten tek çocuk ile getirdiği yasakla, bir halkı yeterince nüfussuzluğa mahkûm etmekte.

Bir buçuk milyarlık Çin nüfusu içinde 35 milyonluk Müslüman Türkü daha fazla yok etmek için aklına ne gelirse yapmakta.

Bağımsızlık feryatlarını her seferinde çok kanlı bastırmakta zira en verimli, en zengin yeraltı kaynaklarına sahip bölge; Doğu Türkistan.

Bu bilgileri bir Almanya dönüşü uçakta birlikte yolculuk yaptığımız; “Dünya Uygur Kongresi” başkan yardımcısı Seyit Tümtürk’ ten aldım. Onlarda eşi ile birlikte kongreden dönüyorlardı. Cumaya devam edeceğim inşaAllah.

Mine Alpay Gün

İslâm’ın Avrupa’daki tarihi

29 Nisan 2008 Salı Yorum yok »

İslâm’ın Avrupa’daki tarihi



Avrupa ile İslâm medeniyetleri, birbiri ile yakın ilişki içerisinde olmuş iki medeniyettir. Önce İber yarımadasında kurulmuş olan Endülüs Devleti, daha sonra Haçlı Seferleri ve Osmanlı’nın Balkanları fethi, Avrupa ve İslâm toplumları arasında düzenli bir etkileşime neden olmuştur. Ortaçağ karanlığı içine gömülmüş olan Avrupa’daki gelişme ve ilerleme hareketlerinin asıl öncüsünün İslâmiyet olduğu bugün pek çok tarihçi ve sosyolog tarafından da dile getirilmektedir. Tıp, astronomi, matematik gibi alanlarda Avrupa’nın oldukça geri olduğunun bilindiği dönemlerde Müslümanların engin bir bilgi hazinesine ve gelişmiş imkanlara sahip oldukları bilinmektedir.

Avrupalıların, İslâmiyet’in hayatlarında önemli bir yeri olacağının farkına vardıkları ilk olay Hz. Ömer’in Kudüs’ü fethidir. Bu gelişmeyle birlikte Avrupa, ilk defa İslâm’ın genişlediğinin ve kendi sınırlarına doğru ilerlediğinin farkına varmıştır. Bu fetihten dört yüzyıl sonra gerçekleştirilecek olan Haçlı Seferlerinin de ana gerekçelerinden birisi, Kudüs’ün Müslümanlardan geri alınabilmesidir. Bu amaçla yola çıkan Haçlılar, seferler sırasında çok önemli bir kazanç daha sağlamışlardır. Müslüman dünyasıyla kurulan bu temas, Avrupa’da yeni bir dönemi başlatacak olan ilk gelişmedir. Karanlık, savaş ve kavgalarla dolu, despotizmin hakim olduğu Avrupa, Müslüman dünyasında çok ilerlemiş bir medeniyet ile tanıştı. Müslümanlar tıp, astronomi, matematik gibi alanlarda olduğu kadar sosyal yaşamda da son derece medeni ve refah bir hayat sürmekteydiler. Bununla birlikte çoğulculuk, hoşgörü, uzlaşma, merhamet, fedakarlık gibi o dönemin Avrupası’nda pek rastlanmayan değerler tüm toplum tarafından dini sorumluluk duygusu ile yaşanan güzel ahlâk özellikleri idi.

Haçlı seferleri bir yandan devam ederken, Avrupa toplumları Müslümanlarla, Haçlı seferlerinin yapıldığı topraklardan çok daha yakın bir bölgede, kendi kıtalarının güneyinde birebir ilişki içindeydiler. İber yarımadasının Müslümanlar tarafından fethedilmesinin ardından bu topraklarda kurulan Endülüs devleti, 15. yüzyılın sonlarına kadar Avrupa üzerinde büyük bir kültürel etki yaptı. Endülüs devletinin Avrupa üzerindeki etkisini inceleyen pek çok tarihçi, sosyal yapısı ve ulaşmış olduğu medeniyet seviyesi Avrupa toplumlarının çok ilerisinde olan bu devletin, Avrupa medeniyetinin gelişiminde en önemli faktörlerden birisi olduğu konusunda hemfikirdir. Ünlü İspanyol tarihçi Blasco Ibanez, Müslümanların İspanya’da inşa ettiği bu medeniyeti şu sözlerle dile getirmektedir: İspanya’da yenilenme kuzeyden değil, Müslüman fatihler vasıtasıyla güneyden geldi. Bu gelişme bir fetih olmanın çok daha ötesinde bir medeniyet hamlesiydi. Bu sayede İspanya’da 8. ve 15. yüzyıllar arasında bütün Ortaçağ boyunca Avrupa’nın bilinen en zengin ve en parlak medeniyeti doğup gelişti. Bu dönemde kuzeydeki halklar din savaşları yüzünden parçalanmakta ve kana susamış vahşi (barbar) sürüler halinde hareket etmekte iken, Endülüs toplumu otuz milyonu aşmakta, o dönem için çok büyük olan bu nüfus yapısı içinde her ırk ve din grubu ahenk içinde hareket etmekte ve toplum çok canlı bir nabız atışı sergilemekteydi.

İngiliz tarihçi John W. Draper ise Endülüs Müslümanlarının sahip oldukları medeniyeti şöyle anlatır: 700 sene sonrasında bile Londra’da bir tek sokak lambası bulunmazken… Sonraki uzun asırlar boyu Paris’teki evinin eşiğinden yağmurlu bir günde sokağa adımını atan bir Parisli ayak bileklerine kadar çamura batarken, aydınlık ve temiz sokaklarıyla Endülüs kentleri pek ileri ve gelişmiş bir görünüm arz ediyordu.

1492 yılında Müslümanların elinde kalan son toprak olan Granada’nın (Gırnata) da kaybedilmesiyle Endülüs Devleti tamamen sona erdi. Ancak Avrupa bu defa da Balkanlar üzerinden gelen Müslümanlar ile karşı karşıyaydı. Osmanlı İmparatorluğu birbiri ardına gelen fetihlerle Balkanlarda ilerlemeye başlamış, bu arada Balkan halkları da gruplar halinde İslam’a dönmüşlerdi. Bu dönüş hiçbir zaman zorlama ve baskı yoluyla gerçekleştirilmemiş, Osmanlı’nın yaşattığı İslâm ahlâkı zaman içerisinde bu ahlâka şahit olanların kendi istekleriyle İslâmiyet’i tercih etmelerini sağlamıştır. Osmanlı, Kur’an ahlâkının gereği olan adalet, eşitlik, hoşgörü ve merhamet üzerine bina ettiği medeniyeti ile 400 yıl boyunca Balkanlar’da kalmıştır. Osmanlı’nın Balkanlar’da kurduğu medeniyetin izleri bugün dahi ayaktadır. (Bu eserlerin büyük kısmı Bosna savaşı sırasında Sırp ordu birlikleri ve milisleri tarafından tahrip edilmiştir, ancak bu tarihi gerçekleri değiştirmez). Osmanlı’nın, hoşgörü, uzlaşma ve çoğulculuk üzerine kurduğu bu medeniyet, İslâm’ı Avrupa’nın önemli bir parçası haline getirmiştir. Bugün de Avrupa Müslümanlarının oldukça büyük bölümü Balkanlar’da yaşamaktadır.
Gülay Pınarbaşı
www.gulaypinarbasi.com

Televizyonlarda görücü usulü evlilik

29 Nisan 2008 Salı Yorum yok »

Manzara I

Bilindiği gibi Peygamber Efendimiz sallallahü aleyhi ve selem, Hazreti Hatice’nin ticari işlerini yürütüyordu. Bu görüşmeler sayesinde her ticaretinden kârla dönen bu dürüst ve yakışıklı gence karşı bir sevgi ve saygı duymuştu ve güvendiği bir kişiyi aracı göndererek, bu gençle evlenmek istediğini bildirdi.

Evlilikleri işte böyle gerçekleşti. Yani ki, ticaret sebebiyle hanımını tanıyan ve bir hanımdan gelen evlilik teklifi üzerine izdivaç eden bir Peygamberin ümmetiyiz biz.

Efendimiz sallallahü aleyhi ve selem Hazreti Hatice’nin üzerine evlenmedi. İkinci ve diğer evlilikleri, Hazreti Hatice’nin vefatından sonradır.

Hazreti Ayşe’nin aynında zaman zaman Hatice, ah Hatice derdi. Sen ne iyi kadındın. Kıskanırlardı hanımlar bu sözü. Ne buluyordun o yaşlıda, diye söylenirlerdi.

O zaman başka bir hal gelirdi Efendimize. “Hatice başkadır, derdi, hiç kimse inanmazken bana ilk inanan o oldu. Herkesin reddettiği bir dönemde malı ve canı ile o idi bana destek olan. Çocuklarımın anası da odur, Allah bana çocuk nimetini onunla verdi.”

Manzara II

Bir adam geldi ve “filanca gün evleniyorum ey Allah’ın elçisi, dedi. Nikah törenime davet ediyorum sizi.”

- Peki, dedi Allah’ın elçisi, evleneceğin hanımı gördün mü hiç?

Adam, hayır dedi; görmedim.

Bunun üzerine: “Git, dedi adama Allah Rasulü sallallahü aleyhi ve selem, önce evleneceğin kadını gör. Belki karar değiştirirsin.”

Manzara III

Hazreti Fatıma Annemiz, Efendimiz sallallahü aleyhi ve selem’in risaletinden sonra doğmuştur. Yani, Peygamberlik verildikten sonra doğan tek (kız) çocuğudur; diğerleri Peygamberlikten önce doğmuştur.

Hazreti Fatıma annemiz gusül ayeti indikten sonra doğmuştur.

Hazreti Fatıma annemiz daha çocuk yaşta iken Müslüman olan, yani “cahiliye” dönemine inanç ve yaşantı olarak hiç bulaşmayan Hazreti Ali efendimiz ile evlen(diril)miştir.

Efendimiz sallallahü aleyhi ve selem bir gün Hz. Ali efendimizi çağırdı, mehirlik bir malın var mı, dedi. O da bir zırhı olduğunu söyledi Efendimize. Zırhını sat ve parasını getir dedi. O da denileni yaptı. Bu para senin hem mehrine hem düğün yemeğine (velime) yeter, dedi. Ve ilave etti: Seni kızım Fatıma ile nikâhlıyorum.

Diyeceksiniz ki Hz. Ali, Fatıma annemizi görmüş müydü? Evet, Efendimiz sallallahü aleyhi ve selem, Hz. Ali’nin bakımını üzerine aldığından ve evine götürdüğünden; o bazen Fatıma annemizle karşılaşırdı.

İşte Efendimizin soyu sopu bu evlilik sebebiyle sürmüştür, sürmektedir.

Ne demek bütün bunlar?

1. Ehlibeyt sadece günahtan değil, bedence, görünür görünmez pisliklerden de temizlenmiş insanlardan meydana gelir.

2. Efendimiz sallallahü aleyhi ve selem görücü usulü evlilikle evlenmiştir. Hazreti Ali ve kızı Fatıma’nın evliliği de görmeye dayalıdır.

3. Efendimiz sallallahü aleyhi ve selem, Hatice’nin üzerine evlenmemiştir; Hz. Ali’nin, Fatıma annemizin üzerine evlenmesine de izin vermemiştir. Hz. Ali’nin yaptığı ikinci evlilik Fatıma annemizin vefatından sonradır.

Biz Türklerde aileler (anne-babalar) oğullarına eş arıyor ve bu çok olağan kabul ediliyor da kızlarına gelince işin rengi değişiyor. Bu konuda nedense çekingen oluyor babalar. Bu zamana kadar şaka ile karışık “ben seni kendime gelin olarak alacağım” diyen nice baba gördüm ama “ben seni kendime damat seçtim” diyene rastlamadım. Vakıa, bizim başımızdan böyle bir olay geçmiştir, Kızın babası bir elçi bulmuş ve elçi aracığıyla niyetini bize açıklamıştır, bu yönde bazı teşebbüslerde bulunulmuştur ancak yeryüzünde her şey nasip ile değil mi? O teşebbüs akim kaldı. Ama doğrusu bu peygamberî tavır benim için önemlidir. Anne babalara bu konuda Türk törelerine değil Hazreti Peygambere uymak gerektiğini hatırlatalım.

Ve Türk medyası                 kadını keşfetti

Bir zamanlar bütün rolü sadece “seyircilik” olan, dil bilgisi terimine göre söylersek “nesne” olan Anadolu kadını artık “özne”liğe terfi etti. Peki nasıl bir öznelik bu? Kavgası, göz yaşı, kocasından, çocuklarından ayrılması, aile içi geçimsizliği, koca dayağı, istismara uğrayan kadınlığı, başından çekip alınan örtüsü, modacılar tarafından istismar edilen örtüsü ile “özne.”

Eskiden yüzüne bakılmazken şimdi stüdyolara konuk olarak çağrılıyor. Stüdyodaki şarkıcılara, programın sunucularına hayranlıklarını bildirsinler, televizyonların reyting çizgisini yükseltsinler ve reklâmlarla patronları zengin etsinler diye…

Şimdi yeni bir olayın kahramanı olarak gene ekranlarda… Kadın, görücü usulü evliliğin öznesi şimdi…

Anne babası hayata olanlar için evlilikte onların rızasını almaya önem veren dinimiz, dul ve yaşça olgunlaşanlar için bu şartı aramaz ve adayları teşebbüslerinde serbest bırakır. Bugün televizyonlarda gördüğümüz görücü usulü evlilik de bu norma uyuyor.

Bizde Modern tiyatro Tanzimat’la, dönemin en önemli yazarlarından Şinasi ve onun eseri Şair Evlenmesi ile başlar. İlköğretim kitaplarından liseye ve hatta üniversitelerdeki derslere kadar birçok yerde Şinasi’nin Şair Evlenmesi’nden söz edilir. Çünkü bu eserde “görücü usulü evlilik” ten olumsuz bir durum olarak bahsedilir. “Büyük kız” lafını aracı çöpçatan kadın “yaşça büyük” olarak anlar (özellikle), sonra da evde kalmış Sakine’yi verir Müştak Bey’e. Oysa şairimizin maksudu “boyca büyük” kızdır. Gerdek gecesinde her şey açığa çıkar. İş bilir Hikmet Bey, bir rüşvet karşılığında düğümü çözer.

Tabi burada okumuş, yazmış ve aydın olarak, şairleri hedef tahtasına koyar Şinasi. Şair olmuşsun ama hâlâ görücü usulü evleniyorsun, demeye getirir.

1860’tan bu yana belki binlerce defa oynamıştır bu piyes. Okul sıralarından geçenler mutlaka adını duymuş, metinden birkaç sayfa da okumuştur. Gene öyleyken memleket Müştak Bey’ler, Habbe Kadınlar ülkesi. Neden acaba?

Modernizm bütün organlarıyla geleneğe savaş açmışken hem de? Ağzını her açan görücü usulü evliliği sanki İslam emrediyormuş gibi faturayı dinimize keserken? Medya, flörtü çağdaşlaşmanın bir farzı gibi gösterirken? İşadamı mı yoksa medya patronu mu tam kestirilemeyen adamların gazetelerinde AKP’nin bazı milletvekili ve bakanlarının görücü usulü yaptıkları evlilik dillere dolanırken, sahip oldukları televizyonlarında naklen çöpçatanlık yapmanın ne hikmeti olabilir acaba? Hem bir kanalda bile değil, iki kanalda birden. Yarın bir gün diğerleri de başlayacaktır.

Gündüz saatlerini kadınların boşanmalarına, ağlamalarına, aldatmalara, aile içi kavgaya ayıranlar acaba ne kadar çözüldüğümüzü gözümüze ve Avrupa’nın gözüne sokmak mı istiyor? Eğer bu tür evliliği tasvip ediyorlarsa, programlarda görev yapan sunucular, yapımcılar acaba kendileri veya yakınları da görücü usulü evlenirler mi? Onlar nasıl evlenmiş?

Görünüşte hayır işliyormuş gibi olan bu televizyonların işlerinden; sicili epeyce kabarık olan televizyonlardan, evlilik adayı olarak çıkan kadın ve erkeklerden şüpheleniyorum açıkçası. 

Not: Bursa’dan ileti gönderen İbrahim Güleç kardeşimiz 22.04. 2008 tarihinde yayımlanan naat ve münacat’ta “Tanrı” kelimesini niçin kullandığımı soruyor. Bizi takip eden ve bu konuyu sorun edinen diğer kardeşlerimiz için şu açıklama sanırım yerinde olur: Bu kelimeyi öncelikle Yunus Emre ve Süleyman Çelebi Hz.leri, sonra da Sezai Karakoç kullandığı için kullanmakta bir beis görmedim. Tercih etmemin sebebi de kelimenin “sesi”dir. Edebi bir metinde kelimenin sadece anlamına bakılmaz, ses ve ahenk olarak katkısına da bakılır. Kelime bundan dolayı tercih edilmiştir.

Kamil YEŞİL

Laik Paranoya!

29 Nisan 2008 Salı 12 Yorum »

Laik cephede dikkat çekici bir paranoya yaşanıyor! Laik dostlarımız her şeyden pireleniyor, her şeyden nem kapıyorlar!

Adeta herkesi düşman gibi görmeye başladılar!

Eğer bir siyasi parti laik kesimden biraz farklı bir söylem ile konuşuyorsa, halkla daha yakın duruyorsa laik cephe hemen isyanları oynamaya başlıyor!

Ve o siyasi partiyi saf dışı bırakabilmek için de ellerinden geleni yapıyorlar!

Laik paranoya öylesine tavan yapmış durumdaki, bu cephede yerini almış insanlar “Türkiye’de bizim istemediğimiz bir şey yapılamaz” diyecek kadar pervasızlaşmış ve ölçüyü kaçırmış durumdalar!

Laik cephenin siyaset dünyasındaki bu vehimlerini şimdi de spor dünyasına taşıdıklarına tanık oluyoruz.

Yakın bir gelecekte Galatasaray Spor Kulübünün kapatılmasını istemeye başlarlarsa hiç şaşmayız! Zira şu günlerde Galatasaraylı futbolcuların söylemlerini dillerine dolamış durumdalar!

Neymiş efendim bir Galatasaraylı futbolcu konuşurken Kutlu Doğum Haftası ile bağlantı kurmuşmuş!

Bu nasıl olurmuş!

Laik paranoya artık spor dünyasına da sıçramış durumda!

Yarın “Galatasaray, laiklik karşıtı faaliyetlerin odak merkezi haline geldi” gerekçesi ile kapatılmasını isterlerse hiç şaşmayın!

Çünkü bazı Galatasaraylı futbolcular da konuşurken “Allahın izni ile” diye başlayan temennilerde bulunuyorlar.

Laik paranoya bu tür söylemlerden fena halde etkileniyor.

Siyasetten sonra spor dünyasının da ellerinden kaçırdıklarını görüp evhamlanıyorlar!

Ve spor dünyasını da kendi dünya görüşleri çerçevesine hapsedebilmek için akıl almaz baskılara başvuruyorlar!

Kendi görüşlerine ters gelen söylemleri kullanan futbolcuları adeta aforoz edip spor dünyasından dışlamaya çalışıyorlar!

Kulüp Başkanlarına baskı yapıp, yöneticileri köşeye sıkıştırıp onları tasfiye etmeye uğraşıyorlar!

Bu yolla başarılı(!) olamazlarsa hiç şüpheniz olmasın ki spor dünyasını yasalar ile hizaya getirmeye de kalkışacaklardır.

Bu bağlamda da laiklik karşıtı faaliyetlerin odak merkezi haline gelmiş spor kulüplerinin kapatılmasını talep edeceklerdir.

Laik paranoya alıp başını gidiyor.

Laik cephe halktan koptukça yalnızlaşıyor, yalnızlaştıkça da hırçınlaşıyor ve evhamlarının esiri haline geliyorlar!

Laik cephede saf tutmuş dostlarımıza acil şifalar dilemekten başka elimizden bir şey gelmiyor!

Bu kadar evham hayra alamet değil!

Malum keskin sirke küpüne zarar verir ve laik küp kırk yerinden çatlamak üzere! Bizden söylemesi, gerisi onlara kalıyor!

Zeki Ceyhan

Sabataycı Medya Din Düşmanlığını Bırakmalıdır!..

29 Nisan 2008 Salı Yorum yok »

SABATAYCI ve “Benzetilmiş” medyanın İslâm aleyhindeki saldırgan, hakaretâmiz, fitne ve fesat çıkartıcı, yalan dolan, iftira yayınları mutlaka önlenmelidir.

Bu adamların işi gücü yok mu ki, her gün İslâm ve Müslümanlar ile uğraşıp duruyorlar?

Yolcu vapurunda bir vatandaş namaz kılar, yaygarayı basarlar… Namaz kılmak suç mudur?

Bir okulun alt katında küçük bir odada birkaç öğrenci ibadet eder. Bunlar yine yaygara kopartır…

Pikniğe giden tesettürlü kadınlar, bahçedeki küçük mescide sığmazlar, birkaç tanesi dışarıda kılar. Bizim Sabataycı medyada bir feryat, bir figan…

Hıristiyan bir futbolcu sahada maç başlamadan önce istavroz çıkartır, buna sinir olmazlar; Müslüman bir sporcu bir kenarda iki rekat namaz kılsa yeri göğü inletirler.

Bir Müslüman dinî nikâh yaptırır, gerici olur; bir Sabataycı “Sazan” Efendiye nikah kıydırırsa, bundan hiç bahs etmezler.

Din düşmanlığında o kadar ileri gidiyorlar ki, korkudan ve baskıdan başını örtemeyen bir hanım peruk takıyor, ona da karşı çıkıyorlar.

Laiklik elden gidiyor… Yalan…

Cumhuriyet tehlikede… Kuyruklu yalan…

Tesettür köleliktir… Hezeyan…

İslâm, Müslüman, din ve iman düşmanlığı bunları ruh ve akıl hastası yapmıştır. Senede 365 gün dine saldırırlar.

Okullarda namaz kılınmasını ele alalım:

Devlet bütün okullara resmî ve mecburî din dersi koymamış mıdır? Bu derslerde abdest, namaz, dua etmek öğretilmemekte midir?.. O halde birkaç öğrenci bodrum katında küçük bir odada namaz kılsa ne olur? Laikliğe aykırı mı olur? Böyle diyen deli değil, zır deli değil, hınzır delidir. Bu adamlar ve kadınlar Büyük Britanya’daki kolejlerde, 1944’ten beri, sabah derslere başlanmadan önce okulun kilisesinde ibadet yapıldığını, buna katılmanın mecburî olduğunu, katılmak istemeyenlerin velilerinden kağıt getirmeleri gerektiğini bilmiyor mu?

Benim elimden gelse, her liseye kocaman bir mescid yaptırırım. Düzen laik olduğu için kimseyi namaza zorlamam, kendi iradesiyle kılmak isteyenlere kolaylık gösteririm. Laiklik bu demektir.

Namaz kılan öğrencilerin laikliğe aykırı hareket ettiklerini iddia etmek, laiklik değil, laikçiliktir, jakobenliktir, demokrasi ve insan hakları düşmanlığıdır.

Bizim Sabataycı medya, okul kapısına kadar başları örtülü olarak gelen, orada baskılar yüzünden başlarını açıp giren Müslüman kızlara da verip veriştiriyor. Ne büyük tahammülsüzlük… Eskişehir’de bir üniversiteli kız fuhuş yaparken yakalandığı zaman böyle tepki göstermemişlerdi.

Merhum cennetmekân Sultan Abdülhamid-i Sânî Han zamanında bütün liselerde namaz kılmak mecburiydi. Ülkemizin medar-ı iftiharı Galatasaray sultanîsinin (Konferans salonunun altında) büyük bir mescidi vardı, benim zamanımda depo idi; okul talebeleri orada günde dört vakit, resmî imamın arkasında namaz kılarmış. Cemaate katılmak mecburî imiş… İslâm okulu dediğin böyle olmalı.

Laik Fransa’da Katolik kilisesinin liseleri var, bunlara “Hür Okullar” deniliyor. Laik devlet, bu okullara bütçesinden resmen yardım yapıyor…

Türkiye’de de Müslümanların İslâm okulları açmalarına izin verilmelidir. Fransız papazlarının İstanbul’da Saint Joseph, Saint Michel, Notre Dame de Sion liseleri var. Bu üç isim de kutsal isimlerdir, dinî isimlerdir. Papazlar, misyonerler, laik Fransa böyle okullar açabiliyor da, Müslümanlar kendi vatanlarında niçin açamasınlar? Bizde de Mevlana, Hacı Bayram, Gümüşhanevî Ahmed Ziyaüddin, Halid-i Bağdadî, Şaban-ı Veli, Emir Sultan ve benzeri liseler açılabilmelidir. Büyük Britanya liselerinde derslerden önce nasıl kilisede ibadet edilebiliyorsa, bizim Müslüman okullarında da günlük namazlar kılınabilmelidir.

Medeniyet, insan hakları, demokrasi ve laiklik (evet laiklik) böyle yapılmasını gerektirir.

Namaz kılanları kötülemek laiklik değil, dinsizliktir. Başını örtenleri aşağılamak terbiyesizliktir.

Bu milletin tertemiz kadın ve kızlarını, çarşaf giyiyorlar diye horlamak edepsizliktir.

Müslüman, kendi vatanında elbette namaz için, din için, tesettür için çalışacaktır.

Dindarların kendi ahlakları vardır, dinsizlerin de kendi ahlakları… Biz İslâm ahlakının kurallarını ve ilkelerini hakim kılmaya uğraşacağız. Onlar da kendi bozuk ahlaklarını. Bizi kösteklemeye asla hakları yoktur.

Bu ülkede din ve inanç hürriyetine karşı çıkmak, namaz kılanları ve kapananları tahkir etmek insan haklarına ve demokrasiye aykırı diktatörce bir tutumdur. Böyle yapan Sabataycıları uyarıyoruz. Müslüman Türkiye’de agresif din düşmanlığı yapmak toplumsal barışı ve millî uzlaşmayı dinamitlemek demektir.

Batı Batı diyorlar… O halde Batıdaki uygulamaya iyi baksınlar. Orada geniş bir din hürriyeti var. Orada Müslüman kızlar üniversitelerde başları örtülü olarak okuyabiliyor… Danimarka parlamentosuna başörtülü bir hanım milletvekili seçilmiştir. Komşumuz Yunanistan’da bile, Batı Trakyalı bir Müslüman kız, başörtülü olarak hukuk fakültesini bitirmiş ve şu anda başörtülü olarak avukatlık yapmaktadır.

Türkiye’de gerçek demokrasinin, insan haklarının, gerçek laikliğin, millî barış ve uzlaşmanın önündeki en büyük engel bir kısım Sabataycıların (hepsini kasd etmiyorum, herkes üzerine almasın) azgın din düşmanlığıdır.

Şayet yürekten Batı medeniyeti ve sistemi taraftarı iseler, Batıya baksınlar, utansınlar, kendilerine çeki düzen versinler. Yetti artık!

Tasavvuf ve Tarikatlar Serbest Olmalıdır

DEMOKRATİK ve laik bir rejimde vatandaşları inançlarından, düşüncelerinden, görüşlerinden, tenkitlerinden, farklılıklarından dolayı suçlamak, cezalandırmak, onlara baskı yapmak, onları tehdit etmek, onları sindirmek en büyük zulümdür.

Hakaret etmemek, şiddeti somut bir şekilde davet etmemek, âdil kanunları açık ve seçik şekilde çiğnememek şartıyla bütün dinî faaliyetler, ibadetler, ayinler, zikirler, dinî eğitim, dinî teşkilatlanma tamamen hür ve serbest olmalıdır.

1930’lu yıllarda Mason locaları kapatılmıştı. 40’lı yıllarda tekrar açıldı… İslâm tarikatları ise hâlâ kapalıdır. Bu “hâlâ” kapalı tutma, yasaklama keyfiyeti bir zulümdür.

Demokrat, hukukun üstünlüğü ilkesine bağlı, insan haklarına saygılı ülkelerin hukukçularına sorsunlar, “Tasavvuf tarikatlarının kapalı ve yasak olması demokrasiye, hukuka, insan haklarına uygun mudur?” Bir tek, “Uygundur” cevabı alamazlar.

Mevlevîlik tarikatının hâlâ kapalı ve yasak olması Türkiye için ne büyük bir kayıptır… Dünyanın aradığı sulh, kardeşlik, uzlaşma, hoşgörü zihniyeti bu tarikatta vardır ve bizim sistemimiz onu hâlâ kapalı tutuyor.

Tarikatlar açılırsa din sömürüsü yapılabilirmiş… Ne boş bir bahanedir bu. Sanki şu anda din ve mukaddesat sömürüsü yapılmıyor mu? Böyle diyenler, kendileri Atatürk sömürüsü yapmıyor mu?

Din sömürüsünün, mukaddesat bezirganlığının en güçlü ve şifa verici ilacı tasavvuftur, tarikatlardır.

Toplumumuzu saran genel kokuşmanın tedavisi için tarikatlara, tasavvufa son derece muhtacız.

Gerçek mutasavvıf, gerçek derviş, gerçek tarikatlı (tarikatçı demedim…) asla yalan söylemez, asla gıybet etmez, asla haram yemez, asla fitne ve fesat çıkartmaz, asla emanetlere hıyanet etmez.

Türkiye’nin fütüvvet ahlakına ihtiyacı vardır. Bu da tarikatların hizmet ve faaliyetleri ile olur.

Bugünkü ahlaksızlığın, faziletsizliğin, kokuşmanın, kirliliğin, şekavetin, hırsızlığın, rezilliğin ana sebebi; toplumdaki tasavvuf kontrolünün zayıflamış olmasıdır.

Gerçek tasavvuf, gerçek tarikatlar, gerçek şeyhler ve dervişler olsa toplum düzelmeye başlar, kötülükler azalır, salah aydınlıkları ortalığı nurlandırır.

İslâm tasavvufu, tarikatlar üzerindeki yasaklar, baskılar, tabular Kıyamet’e kadar devam eder mi?

Edemez. Ya bu gayr-i âdil yasaklar kalkacak, yahut Türkiye batacaktır.

 

Mehmed Şevket EYGİ

‘Çağdaş’ dünya neredesin!

29 Nisan 2008 Salı Yorum yok »

‘Çağdaş’ dünya neredesin!

Soykırımcı İsrail, dünyanın gözlerine baka baka, Filistinlileri pervasızca katlediyor

‘Çağdaş’ dünya neredesin!

Bir askeri esir düşünce taş üzerinde taş bırakmayan terörist devlet İsrail, sivil Filistinlilere soykırım uyguluyor. Gazze’de bir eve füzelerle saldıran İsrail, bir anne ve dört küçük çocuğunun da aralarında bulunduğu 7 kişiyi şehit etti.
Pilotsuz uçaklar bombaladı
İsrail askerlerinin dün sabah Gazze Şeridi’nin kuzeyinde, tanklarla girdiği Beyt Hanun bölgesindeki operasyonda, pilotsuz uçaklardan atılan füzelerle vurulan bir evde anne ve 4 küçük çocuğunun da aralarında bulunduğu 7 kişi hayatını kaybetti, 13 kişi de yaralandı.
İki çocuk da ağır yaralı
Bir eve füzelerle saldıran İsrail, anne ve 4 küçük çocuğunun da aralarında bulunduğu 7 kişiyi katletti. Saldırıda 13 kişi de yaralandı.
İsrail askerlerinin sabah Gazze Şeridi’nin kuzeyinde, tanklarla girdiği Beyt Hanun bölgesindeki operasyonda, vurulan bir evde anne ve 4 küçük çocuğunun da aralarında bulunduğu 7 kişi hayatını kaybetti, 13 kişinin de yaralandığı bildirildi.
Görgü tanıklarının verdiği bilgiye göre, tanklar ve buldozerlerle desteklenen İsrail askerleri, saat 05.30 sıralarında bölgeye girdi. Tankların Beyt Hanun’un sınıra en yakın konumdaki Şeyh Said bölgesindeki apartmanların arkasında mevzilendiği sırada, apartmanların yakınındaki Muhammed Ebu Matik ailesine ait ev vuruldu.
Görgü tanıklarının bazıları, eve pilotsuz uçaklardan 2 füze atıldığını, bazıları ise tankların ateş açtığını belirtirken, ailenin kahvaltı yaptığı sırada meydana gelen bombalamada, evdeki 1, 3 ve diğer ikisi 6 yaşında 4 kardeş ile anneleri saldırıda öldü. Diğer 2 çocuğun da ağır yaralı olarak hastaneye getirildiği bildirildi.
Beyt Hanun’da, sabah tankların girdiği alanda İslami Cihad’ın Saraya El Kudüs gerillaları ile çatışmalar olduğu, İslami Cihad’ın en az bir üyesinin çatışmada öldüğü, 7’sinin de yaralı olduğu belirtildi.
Filistinli kaynaklar ölü sayısını 7 olarak verirken, bölgeden sağlıklı haber alınamaması nedeniyle ölen diğer kişinin kim olduğu konusunda henüz bilgi alınamadı.
İsrail, Batı Şeria’ya uyguladığı ablukayı kaldırdı
Öte yandan İsrail’in, Hamursuz Bayramı (Pesah) nedeniyle 10 gündür Batı Şeria’ya uyguladığı ablukayı kaldırdığı bildirildi. Ordu sözcülüğünden yapılan açıklamada, 18 Nisanda uygulanmaya başlanan ablukanın dün sabah kaldırıldığı kaydedildi. Gazze ise Hamas’ın geçen yıl haziranda denetimi ele geçirmesinden bu yana İsrail ve Mısır tarafından fiilen abluka altında tutuluyor.

HAKAN ŞÜKÜR BAK KOÇUM !

28 Nisan 2008 Pazartesi 6 Yorum »

Aslında biraz tarih ile hadiseye başlamak gerek …İspanyol’ların sevinç çığlıkları… Matador ve boğa arenada,kırmızı pelerin havalanıyor ve etraftan OLEY; OLEY!…çığlıkları yükseliyor… Hatırladınız değil mi? Oley bu işin Türkçesidir .Aslı ise olaaa !olaaa ! diye stadlarda arenalarda çığrılan şeyin gerçek manası yani ispanyolca sözcük olan ‘OLA”nın anlamı ALLAH demektir..Yani matadorlar ve dövüşçülerin arenada toplanıp ve bugünde İspanyol nidasını stadlara taşıyan insanların her oleyyyy diye sevinç çığlığını bastığı esna’da ALLAH dediklerini bilseydi batıcı_laik tabaka bence oleyy’i de yasaklardı şimdiye değin….

Stadlar kamusaldır ya !!!!

Öyle ya DİN ‘i kamusal alana sokmayacaklar…

Kısa Tarih bilgisinden sonra günümüze hemencecik dönerek HAKAN isimli futbolcu Kutlu Doğum Etkinlikleri haftası esnasında ( bunu kendi söylemiştir ,başkasının isteğini dillendirmiş,bazı odaklarca yönlendirmiş veya ılımlı islamcı ,diyalogclarla arası iyiymiş …burası bizi şu anda pekte ilgilendirmiyor) demiş ki:"Kutlu Doğum Haftası içindeyiz. Peygamberimize layık olmalıyız. Herkesin derbide bu haftanın atmosferi içinde hareket etmesini temenni ediyorum. Allah kime nasip ederse o kazansın"İyi hoş kelam eylemişsin de Hakan biz doğrusu Futbol camiasından özellikle samimi ise söylediklerinde HAKAN ŞÜKÜR’DEN şu aşağıda da Giydiği Tişörtünde GAZZE ye SELAM yollayan Mohamed Aboutrika gibi protestosunu gerçekleştirmesini isterdik..

YA DA IRAK!A AFGANİSTAN’A SOMALİYE,DOĞU TÜRKİSTANA,ÇEÇENYA’YA …SELAM YOLLAYACAK FUTBOLCULARIMIZ YOK MU ? HAKAN


Futbolun içine siyaset mi sokuyoruz ? diyorsunuz

yok ya !

OLEYY!

Mesela Müslüman Futbolcuların eğer samimiler ise HAKAN ŞÜKÜR’E gösterilen tepkiler karşısında bu gazzeye selam duran cesareti ile göz dolduran adam gibi adam "Mohamed Aboutrika" gibi göğüslerinde "CANIMIZ ,KANIMIZ, MALIMIZ SANA FEDA OLSUN YA Hz. MUHAMMED!" Tişörtleri ile stadlara çıkmasını isteriz….Taraftar olarak biz..


 


 



OLEYY !

Mısırlı futbolcu Afrika Kupasında gol attıktan sonra formasının altındaki tişörtü kameralara gösterdi. Tişörtteki mesaj İsraillileri çılgına çevirdi…

ÇILGINA ÇEVRİLEN ALLAH, İSLAM VE PEYGAMBER DÜŞMANLARIDIR…

Afrika Kupasında Mısır-Sudan maçında gol atan Mısırlı orta saha oyuncusu Mohamed Aboutrika, gol sevincini formasının altındaki tişörtü kameralara göstererek yaşadı.Mısırlı futbolcunun tişörtünün “Gazze’ye sevgilerle” yazıyordu..Bir sarı kart gördü …..
OLEYY!

Çarşı İsrail’e de karşı!

VE FENER TARAFTARININ MUHTEŞEM DERBİ ÖNCESİ İSTİKLAL MARŞINDAN SONRA YAPTIĞI TÜM TARAFTARLARA ÖRNEK OLACAK TEZAHÜRATI…"KAHROLSUN İSRAİL" SLOGANINI TÜM STADDA YAYILMASI…

 

Anadoluhaber

bir kedi gördüm sanki :)))

28 Nisan 2008 Pazartesi 2 Yorum »

Şahika’ya… Bir Gün Anlarsın!

27 Nisan 2008 Pazar Yorum yok »

Uykuların kaçar geceleri, bir türlü sabah olmayı bilmez.
Dikilir gözlerin tavanda bir noktaya,
Deli eden bir uğultudur başlar kulaklarında
Ne çarşaf halden anlar ne yastık.
Girmez pencerelerden beklediğin o aydınlık.
Onun unutamadığın hayali,
Sigaradan derin bir nefes çekmişçesine dolar içine.
Kapanır yatağına çaresizliğine ağlarsın.
Sevmek ne imiş bir gün anlarsın.

Bir gün anlarsın aslında her şeyin boş olduğunu.
Şerefin, faziletin, iyiliğin, güzelliğin.
Gün gelir de sesini bir kerecik duyabilmek için,
Vurursun başını soğuk taş duvarlara.
Büyür gitgide incinmişliğin kırılmışlığın.
Duyarsın,
Ta derinden acısını, çaresiz kalmışlığın.
Sevmek ne imiş bir gün anlarsın.

Bir gün anlarsın ne işe yaradığını ellerinin.
Niçin yaratıldığını.
Bu iğrenç dünyaya neden geldiğini.
Uzun uzun seyredersin aynalarda güzelliğini.
Boşuna geçip giden günlerine yanarsın.
Dolar gözlerin, için burkulur.
Sevmek ne imiş bir gün anlarsın.

Bir gün anlarsın tadını sevilen dudakların.
Sevilen gözlerin erişilmezliğini.
O hiç beklenmeyen saat geldi mi?
Düşer saçların önüne, ama bembeyaz.
Uzanır, gökyüzüne ellerin.
Ama çaresiz,
Ama yorgun,
Ama bitkin.
Bir zaman geçmiş günlerin hayaline dalarsın.
Sonra dizilir birbiri ardına gerçekler, acı.
Sevmek ne imiş bir gün anlarsın.

Bir gün anlarsın hayal kurmayı;
Beklemeyi, ümit etmeyi.
Bir kirli gömlek gibi çıkarıp atasın gelir
Bütün vücudunu saran o korkunç geceyi.
Lanet edersin yaşadığına…
Maziden ne kalmışsa yırtar atarsın.
O zaman bir çiçek büyür kabrimde, kendiliğinden.
Seni sevdiğimi işte o gün anlarsın.
Şair: Ümit Yaşar OĞUZCAN

Seslendiren: Selçuk Yöntem

Kaynak: Hasretimsin.net

Mynet Blog WordpressMU alt yapısını kullanmaktadır.