Mynet | Blog Anasayfa | Email
Favorilerime Ekle | Giriş


Arşiv Ocak, 2008

TÜRBAN HALLERİMİZ TAM SKEÇLİK

22 Ocak 2008 Salı 2 Yorum »

Türbanlık hallerimiz tam skeçlik Zeki-Alasya ile Metin Akpınar’ın bir oyunundan

 

Ali Atıf BİR/Bugün

TÜRBAN HALLERİMİZ TAM SKEÇLİK

Zeki-Alasya ile Metin Akpınar’ın bir oyunundan (hangi oyunları olduğunu anımsayan varsa mesaj atsın) bir skeç anımsıyorum… Bir ülkede askeri darbenin ilk günleri. Sıkıyönetim var. Asker yolda yürüyen adamı durduruyor. "Yassah gardeşim geçemezsin" diyor. Adam "Nasıl Yani?" diyor adam "Ben evime gidiyorum." Asker bakıyor: "Sana evine gitme diyen yok gardaşım. Ama buradan gidemezsin!" Adam: "İyi de evime sadece bu yol gidiyor. Evime gidişimi nasıl engellersiniz!" Asker tekrarlıyor: "Sana evine gitme diyen yok. Ama buradan gidemezsin…" Adam bu kez çıldırıyor:

"İyi de kardeşim..Evimeee gideeeen tek yolll burasıııııı…" Asker istifini bozmuyor: "Evine gitme diyen yok. Ama buradan gidemezsin." Türkiye’deki türban konusu aynı bu skeçteki duruma geldi… Laikler diyorlar ki: Bizim dinle sorunumuz yok ama türbanlı kadın üniversiteye giremez! Dindarlar diyorlar ki: İyi de benim inancım örtün diyor, okumak istiyorum, üniversiteye giden başka yol var mı ki!

Laikler diyorlar ki: Ben dine karşı değilim, ben üniversite okumana da karşı değilim ama üniversiteye türbanla giremezsin… Dindarlar diyorlar ki: İyi de benim inancım kafanı ört diyor, örtüyorum, üniversiteye girmek istiyorum, üniversiteye giden başka bir yol var mı? Laikler diyorlar ki: İyi de ben senin inancına karşı değilim ki sadece dediğim üniversiteye türbanla giremezsin! Sorarım size bu sorun şimdi üniversite sorunu mu? Yoksa bir inancın sorgulanması sorunu mu?

Önce Laikler neye karşı olduklarını, nasıl bir inanç kimliği istediklerini tam anlamıyla açıklasalar, Dindarlar da türban üniversiteye girdikten sonraki Türkiye’nin laik kalacağını söylemleriyle garantileseler üniversiteyi daha sonra işin içine karıştırsak.. Yoksa bu sorun çözülmeyecek…

Bir AKP kapatılacak, diğer BKP açılıp bu kez % 70′le iktidara gelecek… Bu arada yazık olacak aydınlamayı isteyip de aydınlanmayan genç kızlarımıza… İster başı açık ister başı kapalı kızlar üniversitede aynı eğitimi almayacaklar mı? Başı kapalı olanlara şeriatçi eczacılık, şeriatçi tarih, şeriatçi mühendislik mi öğretilecek? Kör döğüşü gerçekten sıktı ve zaman kaybettiriyor. Hele de dünya ekonomik krizin kapısındayken..

 

www.bugun.com.tr

Bu da komplocu Papaz*

18 Ocak 2008 Cuma Yorum yok »

10. Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’in yeni kurulan Giresun Üniversitesi’ne rektör olarak atadığı, emekli binbaşı Prof. Dr. Osman Metin Öztürk, kişisel web sitesinde "Sıcak gelişmelere angaje olmuş bir Silahlı Kuvvetlerin, içeride rejimin değişmesini önlemedeki rolünü ciddi şekilde gerileteceğini" söyledi.

Rektör Öztürk, "www.habusulu.com" adlı kişisel web sitesinde kaleme aldığı "Orta Doğu’da Oyunun Yeni Adı: Sünni Cephe" başlıklı yazısında, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin yurtiçindeki rejimi koruma görevine yönelik endişelerini dile getirdi.

osman metin öztürk - komplocu rektör

 

TARAF OLMAMALIYIZ

Öztürk, Türkiye’nin Ortadoğu’daki sıcak gelişmelere taraf olmaktan kaçınmak zorunda olduğunu belirterek şöyle konuştu: "Türkiye’nin içinde bulunduğu iç ve dış koşullar, bunu öngörmektedir.

Laik ve temeli milli kültür olan Türkiye Cumhuriyeti’nin bugüne kadar, Orta Doğu’daki Türk varlığını ve Irak’taki Türkleri görmezden gelmiş iken, şimdi dinsel kimliği ile Orta Doğu’ya ve Irak’a angaje olması kabul edilemez.

Irak’taki Türk varlığının malı, canı, namusu, tarihi hedef alınıp bu ülkedeki Türk izleri silinirken buna seyirci kalınıp, şimdi Şii yayılmacılığını durdurmak adına Türkiye’nin Sünni kimliği ile bölgede ortaya çıkması ve bu kimliği ile olaylara angaje olması, içte rejimi değiştirme ile sonlanabilecek bir süreci tetikleyebileceği asla göz ardı edilmemesi gereken bir ihtimaldir.

Türkiye’nin Sünni cepheye dahil olması demek, Cumhuriyetin temelinin milli kültür olduğu gerçeğinin görmezden gelinmesi demektir."

ORDU UZAK KALMALI

Türk ordusunun bölgedeki sıcak gelişmelerden uzak kalmasını isteyen Giresun Üniversitesi Rektörü Osman Metin Öztürk, "Türkiye’nin Sünni islam kimliği ile olaylara angaje olmasının, doğal olarak Türkiye’de siyasal islam’ın güç kazanmasına neden olacağı açıktır.

İlave olarak, sıcak gelişmelere angaje olmuş ve dolayısıyla gücünü buralara aktırmış ve dağıtmış bir Silahlı Kuvvetlerin, içeride rejimin değişmesini önlemedeki rolünün de ciddi şekilde gerileyeceği şüphesizdir. O itibarla Türkiye’nin Sünni cephe oluşturma çabalarının dışında kalması gerekmektedir" demesi dikkat çekti.

Türkiye’nin Suudi Arabistan ile birlikte Sünni cephe oluşturma işine soyundurulduğunu öne süren Öztürk, "Suudi Kralın Türkiye’den sonra Mısır’a gitmesi; Türkiye’nin de halkının çoğu Sünni olan Suriye Devlet Başkanı’nı Ankara’da ağırlaması ve İsrail ve Filistin tarafına ev sahipliği yapması, bu anlam yüklenebilecek gelişmelerdir" dedi.

BARIŞ ALEYHİMİZE

Öztürk, İsrail ile Filistin arasındaki olası bir barışın Türkiye’nin aleyhine olacağını savunurken sözlerini şöyle sürdürdü: "İsrail-Filistin anlaşmazlığının sona ermesi demek, bölgede dikkatlerin buradan Türkiye’nin güneyine çevrilmesi demektir. Ayrıca, Türkiye’yi sıkıntıya sokacak daha ciddi ve büyük sorunlarla karşı k a r ş ı y a bırakır."

 

*Papaz : Rektör ingilizce mahalle papazı demektir…

 

Bugün

Bob Nerde?

15 Ocak 2008 Salı 1 Yorum »

George W.Bush, uzatmalı Irak işgalinden dolayı düşen kamuoyu desteğini toparlayabilmek için düzenlenen bir dizi etkinliğin çerçevesinde, bir ilk okula gitti. Sınıflardan birinde, haklılıklarıyla ilgili bir konuşma yaptıktan sonra ve sözünü klasik "bir sorusu olan var mı?" ile bitirdi. Öğrencilerden biri elini kaldırdı, Bush sordu:
- Adın ne yavrum?
- Bob. Üç sorum var sayın başkan.
  Birincisi: ülkemiz neden BM desteği olmadığı halde Irak’a girdi?
  İkincisi: Al Gore daha çok oy aldığı halde neden siz başkan oldunuz?
  Üçüncüsü: Usame Bin Ladin’e ne oldu?
Çocuk sorularını bitirir bitirmez teneffüs zili çaldı, Bush  "teneffüsten sonra devam ederiz çocuklar" deyip çıktı.
Ders zili çaldıktan sonra Bush tekrar sınıfa girdi.
- Eveet, nerede kalmıştık çocuklar? Ah! Evet, sorularda kalmıştık. Bir sorusu olan var mı?
Başka bir çocuk elini kaldırdı. Bush eliyle işaret ederek sordu:
- Adın ne çocuğum?
- Steve. Benim beş sorum var sayın başkan.
  Birincisi; ülkemiz neden BM desteği olmadığı halde Irak’a girdi?
  İkincisi; Al Gore daha çok oy aldığı halde neden siz başkan oldunuz?
  Üçüncüsü; Usame Bin Ladin’e ne oldu?
  Dördüncüsü; Biraz önceki teneffüs zili neden 20 dakika önce çaldı?

  Beşincisi; Bob nerde?

 

ismetsoner.spaces.live.com’dan alıntıdır…

Madrid çağrışımları

15 Ocak 2008 Salı Yorum yok »

 
Madrid çağrışımları

Madrid çağrışımları

Güzel mekanlarda bu toplantıları yapmak, güzel yemekler yemek, sonra dağılmak, ne yazık ki netice getirmiyor."
Başbakan Erdoğan, 27 Kasım 2005′te Mayorka’daki "Medeniyetler İttifakı Girişimi" forumunda konuşmasını böyle noktalamıştı.
Aradan 26 ay geçti. Bu iki yılı aşkın sürede Doha, Dakar, New York ve İstanbul’da geniş katılımlı konferanslar yapıldı. Erdoğan, Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi’nde, İslam Konferansı Örgütü’nün çeşitli etkinliklerinde, Arap Birliği’nde yaptığı konuşmalarda ve birçok liderle ikili görüşmelerinde konunun önemini vurguladı. BM bünyesinde "Akil Adamlar Komitesi" oluşturuldu. Kalın raporlar yazıldı, sayısız öneri paketi hazırlandı…
Önce bir uyarı: "Medeniyetler"i "Kültür" olarak algılayın, "Kültür"ü ise "Din" bağlamında.
"Medeniyetler İttifakı" adına kanmayın, girişim aslında İslam-Hıristiyan diyalogunu ve uzlaşmasını arıyor. Amaç gerçekten tüm medeniyetlerin ittifakı olsaydı, Hindular, Budistler, Şintoistler, Yehova Şahitleri, Paganlar, Animalistler, hatta Ateistler de temsil edilirdi. (Not: " Renk olsun " diye birkaç haham var grupta ama hiçbiri İsrail’den değil!)
(ERDAL ŞAFAK / SABAH)

Evlerinin Önü Boyalı Direk

14 Ocak 2008 Pazartesi 4 Yorum »

ABDullah Gül: ‘Sınır ötesi’ karşılığında bir şey vermemiz söz konusu olamaz’

14 Ocak 2008 Pazartesi Yorum yok »

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, ABD’nin Türkiye’nin terör örgütü PKK’ya karşı yaptığı sınır ötesi harekata destek vermesi karşılığında Türkiye’nin herhangi bir şey vermesinin söz konusu olmadığını belirterek, ”Çünkü terörle mücadele etmek ABD’nin sorumluluğunda” diye konuştu.

 

 

Cumhurbaşkanı Gül, geçen hafta ABD ziyareti sırasında İngilizce ve Arapça yayınlanan El Hayat gazetesinin New York temsilcisi ve köşe yazarı Raghida Dergham’a özel demeç verdi.

Gül, bugün yayınlanan mülakatta, Dergham’ın Türkiye’nin terör örgütü PKK’ya karşı yaptığı sınır ötesi askeri harekat kapsamında ABD ile işbirliği, Orta Doğu sorunları kapsamında Türkiye’nin rolü ve İran konularında sorularını yanıtladı.

-TERÖR ÖRGÜTÜ PKK İLE MÜCADELE-

Gül, ABD Başkanı George W. Bush ile görüşmesi çerçevesinde Türkiye’nin terör örgütü PKK’ya karşı sınır ötesi harekat düzenlemesiyle ilgili bir soru üzerine, komşu ve dost ülke olan Irak’ın kendi topraklarının tümünü kontrol edemediğini ve o yüzden orada terör örgütü PKK’nın bulunduğunu söyledi.

Terör örgütü PKK’nın ABD ve AB’nin terör örgütleri listesinde bulunduğunu hatırlatan Gül, PKK’nın Irak’ın kuzeyindeki bölgeden Türkiye’ye saldırdığını, hem güvenlik görevlilerini, hem de sivilleri öldürdüğünüvurguladı.

Gül, şöyle konuştu:

”Mesele, böyle bir terör örgütüyle mücadele etme, sonuna kadar savaşma ve bunu yok etme meselesidir. Bunun için Irak hükümetine (bunu siz yapın) dedik, onlar güçleri olmadığı için bunu yapamadılar. O zaman Amerikalılara (siz işgal kuvveti olarak bütün hava sahasını ve bütün Irak’ı kontrol ediyorsunuz, teröristlerle sadece Basra’da, Bağdat’ta savaşmak yetmez, burada da savaşacaksınız) dedik. (Ama siz de yapamıyorsanız o zaman biz kendimiz yapacağız, o zaman bizimle işbirliği yapın) dedik. Amerikalılar buna evet dedi.”

Gül, ABD’nin Türkiye’nin sınır ötesi harekatına destek vermesi karşılığında Türkiye’den ne gibi bir beklentisinin olduğunun sorulması üzerine, ”Bunun karşılığında bizim bir şey vermemiz söz konusu değil, çünkü terörle mücadele etmek ABD’nin sorumluluğunda, zaten çok gecikmiş bir iş olduğu için çok mahcuplar da. Ama tabii ki büyük bir ülkenin dikkatini çekmek kolay olmuyor. Nihayet bunu anladılar, gördüler ve gayet açık, dürüst bir şekilde Başkan Bush, Başbakan Erdoğan’a da bana da (PKK ortak düşmanımızdır) dedi ve işbirliği devam ediyor. Dolayısıyla sorumluluklarını yerine getiriyorlar” diye konuştu.

Türkiye’nin hedefinin sadece terör örgütü olduğunu belirten Gül, hedefin ne Irak, ne Irak’ın kuzeyindeki Kürtler olduğunu söyledi ve Türkiye’nin bu kapsamda gizli bir gündeminin olmadığının altını çizdi. Irak’ınistikrarının ve huzurunun sağlanmasını Irak’tan sonra ilk Türkiye’nin istediğini belirten Gül, Irak’taki Kürtlerin Türkiye’deki insanların kardeşi, akrabası olduğunu ifade etti.

Gül, terör örgütü PKK’nın Türkiye’ye kuzey Irak’tan geçip katliam yaptığını, en son Diyarbakır’da yaptığı saldırıda lise öğrencisi çocukları öldürdüğünü, Türkiye’nin bu yüzden sınır ötesi harekat yaptığını belirtti.Gül, ”Biz terör örgütünü yok edene kadar bu mücadele kararlılıkla sürecek” dedi.

Türkiye’nin askeri harekat düzenlerken oradaki sivillere zarar vermemek için son derece dikkatli hareket ettiğini vurgulayan Gül, ”Eğer biz bu konuya dikkat etmeseydik bunu çok önce ve çok daha farklı bitirirdik” diye konuştu.

Gül, ”Irak hükümetinin sınır ötesi harekattan memnun olmadığı” yönündeki bir yorum üzerine ise ”Peki o zaman ben size şunu sorayım: Irak hükümeti kendi topraklarını kontrol edemeyip, kendi toprakları içerisinde kardeş bir ülkeye saldırı yapan terör örgütünü misafir mi ediyor orada, onlara güvenli sığınak vermekten mutlu mu?” dedi.

Cumhurbaşkanı Gül, terör örgütü PKK’ya karşı düzenlenen harekatla İsrail’in Hizbullah’a karşı Lübnan’a girmesinin karşılaştırılması üzerine ise ”Bu iki konu birbiriyle hiç ilgili değil, biz hiç kimsenin toprağınıişgal etmiyoruz ki” diye konuştu.

Gül, ABD’ye Türkiye’nin Irak’ı işgal etmeyeceği yönünde garanti verip vermediğinin sorulması üzerine de ”Bizim garanti vermeye ihtiyacımız yok, çünkü bizim böyle bir niyetimiz yok, tam tersine biz komşu bir ülkeyeyardım ediyoruz” dedi.

Gül, Irak’a en büyük ekonomik yardımı yapan ülkenin Türkiye olduğunu belirterek, Habur Kapısından günde 4 bin TIR’ın Irak’a gittiğini ifade etti. ”Bizim kuzey Irak’la hiçbir problemimiz yok” diyen Gül, Türkiye’ninbölgede intihar saldırısı düzenlendiğinde yaralıları uçakla alıp tedavi ettiğini de anımsattı.

-ORTA DOĞU’DAKİ SORUNLAR-

Cumhurbaşkanı Gül, Orta Doğu’daki sorunların çözümünde sadece ABD’ye sorumluluk yüklenilmemesi gerektiğini, bölge ülkelerinin de bu anlamda sorumlulukları olduğunu, Türkiye’nin de bu çerçevede elinden gelen her şeyi yaptığını anlattı.

Türkiye’nin Suriye ile ilişkilerini ABD Başkanı Bush’un nasıl karşıladığının sorulması üzerine Gül, Suriye’nin dışlanmasının doğru olmadığını belirterek, Suriye’nin Annapolis toplantısına katılmasınınönemli olduğunu söyledi.

Gül, Türkiye’nin bölgedeki sorunların çözümünde Suriye’nin yapıcı rol almasını kendisine tavsiye ettiğini ifade ederek, Türkiye’nin bu konuda yardımcı rol oynadığını, bunun da takdir edilmesi gerektiğini kaydetti.

Filistin devletinin 2009′da kurulmasının mümkün olup olmayacağının sorulması üzerine ise Gül, Orta Doğu barış sürecini ABD Başkanı Bush ile görüşmesinde ele aldıklarını, kendisinden bu konuda çok daha fazla inisiyatif alıp, çözüm için zorlaması gerektiğini söylediğini anlattı. Gül, bu kapsamda (İsrail tarafının) yeni yerleşim yerleri kurmaması gerektiğini, Filistinlilerin birliğinin sağlanmasının çok önemli olduğunuBush’a aktardığını ve kendisine cesaretli olması gerektiğini söylediğini ifade etti.

Gül, şöyle konuştu:

”Aslında 2008 yılında önemli şeyler olabilir çok çalışılırsa. Sadece Amerikalılara da bırakmamak gerekir, herkesin bölgede bunun için yoğun gayret göstermesi gerektiğine inanıyorum, biz bunu yapıyoruz.”

Gül, Lübnan ile ilgili bir soru üzerine ise Türkiye’nin bu ülkedeki taraflarla görüştüğünü, bu ülkede devlet başkanlığı seçimlerinin düzgün bir şekilde yapılmasını, ülkede siyasi istikrarın sağlanmasını istediğini belirtti. Türkiye’nin Lübnan’a yardım ettiğini kaydeden Gül, BM barış gücü UNIFIL’de askerlerinin olduğunu, Lübnan’da 50′nin üzerinde okul yaptırıldığını, Türk sivil toplum örgütlerinin Lübnan’da halka yardımcı olduğunu söyledi.

-İRAN-

Cumhurbaşkanı Gül, İran’la ilgili sorular üzerine, son dönemde ABD ile İran arasındaki sorunların diplomatik yollarla çözümünün daha doğru olduğu yönünde bir anlayışın geliştiğini gördüğünü bildirdi.

Türkiye’nin komşusu olan İran ile farklı siyasi yapısı olmasına rağmen iki ülkenin birbirinin içişlerine karışmadan komşuluk ilişkilerini sağlam tutmak istediğini belirten Gül, İran’ın nükleer programı kapsamında ise Türkiye’nin bölgede kitle imha silahlarının olmamasını istediğini, bu konuda diğer bölge ülkeleri gibi hassasiyeti olduğunu ifade etti.

Türban…

11 Ocak 2008 Cuma 2 Yorum »

Mevzu güncel, reytingleri de pek yüksek. Yazılanlara bakıyorum da şöyle bir gülüp geçiyorum bazen.

Bugün bir rektörümüz türbanlı kızlar ODTÜ ve Bilkent’i kazanamaz o kadar puan almıyorlar demiş. Öyle okudum. Bu nasıl bilim adamlığıdır? Nasıl bir eğitimciliktir hayret. Vallahi hayret. Billahi hayret. Söylediğinin tam aksi olduğunu biliyor tabii. Bizler de biliyoruz. Bilmediğimiz koca koca adamların bu halleri. Bir diğer saygıdeğer Prof. umuz türban konusunda AİHM nin kararlarının bizim anayasamızdan önce geleceği konusunda açıklama yapmıştı. Gazetelerde okudum, elinden hukuk diplomasını alın nasıl şey bu diye yazdı dinle ilgisi olmayan yazarlar. Bir hukuk profesörü bütün ilkelerini ve birikimini böyle ziyan edebiliyor işte. Bakalım üniversiteye döndüğünde öğrencilerinin karşısında nasıl açıklayacak bu çelişkiyi, hep birlikte göreceğiz.

Artık her yerde herkes bir şeyler yazıyor, söylüyor. Kendi dediklerinin aksine bir düşünceye de tahammülü yok nedense. Burada bile bir arkadaşımız bu konuda yazdığı yazı ile ilgili yaptığım yorumları kaldırmış sayfasından. Şaştım kaldım. İlginç geldi bana bu tahammülsüzlük.

Deniliyor ki türban serbet kalırsa açık kadınlar huzursuz edilecek. Neden? Çünkü türban dini bir simge ve dinin emri. Herkesi zorla kapatacaklar. Allah’ım aklıma mukayyet ol Yarabbim diyorum bunları okuyunca. Türban bizim hayatımızda, evimizde, çarşımızda her yerde. Bu zamana kadar kim kimi zorla kapamış? Ayrıca dinin diğer bir emri de namaz. Camilerimizin bahçesinde oturuyoruz. Ağaçların altında dinleniyoruz. Kimden duydunuz şimdiye dek cami bahçesinde oturan birinin namaz vakti zorla camiye sokulduğunu? Üstelik namazı çok kişi hem de günde beş vakit kılıyor. Günde beş defa dini bir uygulamayı herkesin içinde yapıyor. Kadını da erkeği de kılıyor. Kılmayana kim ne diyor? Türban dini bir simge ise namaz ne peki? Namaz kılanlar hangi karanlık çağı sokuyor gözümüze?

Türban sadece saçları kapatıyorsa insanların beyinlerini böyle kapatan ne o zaman? Burada başörtüsüne dil uzatan biri yurt dışında bir rahibenin kıyafetine dil uzatabilir mi? Türbanlı kızlara ”başı bohçalı” gibi terbiyesiz bir ifade kullanan kişiler söyleyebilir mi bir rahibeye bunu? Aydın olmanın gereği değil mi inanca saygı? Aydın olduğunu söyleyen birileri nasıl bu kadar ”yobaz” olabiliyor tuhaf şey.

Eskileri düşündükçe huzursuz oluyorum. Provokasyonlar olacak, açık kadınlara saldırılar yapılacak, türbandan bilinecek. Çirkin oyunlar servis edilecek. Gazete ve televizyonlarda ne mizansenler sahnelenecek. Örneklerini çok gördük. Hatırlayın geçmişte yaşadıklarımızı. 12 Eylül öncesini, çok değil. Birileri kendi din düşmanlıklarını ortaya koymak için en küçük fırsatı bile kaçırmayacak. Birileri kendi hezeyanlarını dökecek ortaya. İnsanlarımız doğru mu acaba bunlar demeden inanacaklar olanlara. Hem üzülüyorum hem de gülüyorum. Kedi yavrularının önüne oynamaları için yumaklar atarsınız ya. Bakar gülersiniz sevimli hallerine, yumak peşinde kendilerini şekilden şekile sokmalarına. Bir metrelik kumaş parçasını avucunuzda buruşturup ortaya attınız sanki. Koca koca adamlar ucunu bucağını yakalayacağım diye ne hallere giriyorlar kedi yavruları gibi. Bir de namaz tespihi atsak önlerine fena olmayacak sanki. Gülüyorum desem de hüzünleniyorum aslında. Örtülü olmasam da hüzünlendiriyor beni bu olanlar. O zaman yaşlıların bilgeliğini örnek almaya çalışıyorum. Görmüş geçirmiş bir ninenin gözlerindeki dinginliğe sığınıyorum. Dudaklarındaki o ”bu da geçer” gülümseyişini ödünç alıyorum. Başını hafifçe yana sabırla eğişini istiyorum bir de. Caminin bahçesindeki ulu çınarın verdiği huzurun sükunetiyle yazılmış söylenmiş bütün o çirkinlikleri o ipek başörtüsünde toplayıp silkeliyorum usulca bahçenin bir köşesine.

gruplarmazi@gmail.com dan alıntıdır…

Chp Parti Değildir!

10 Ocak 2008 Perşembe 3 Yorum »

Aykırı adamız ya, herkes DP yazar, biz CHP yazarız.

İki umutsuz vakadan ikincisi daha çok oy alıyor çünkü.

Ve de müzik anlatınca hiçkimseden olumlu ya da olumsuz hiçbir tepki gelmediğinden, gene siyasal çıkıntılık yapayım da ortalık karışsın.

Hem böylece “emekçi halkımın anlayacağı” bir konuya da değinmiş oluruz.

Kimdi o yahu, geçenlerde biri bir laf etti, dedi ki “CHP aslında 1945’te bitmiştir”…

Yani, 1950 yılında iktidardan bir daha dönmemek üzere düşünce değil de, çok partili sisteme geçildiği, DP kurulduğu zaman işi bitmişti aslında… Haksız değil.

Bütün Türk siyaset bilimi camiasından da, üniversite kürsülerinden de, Türk basınından da rica ediyorum: Artık şu “çok partili sisteme geçmek” lafından vazgeçiniz, onu “çok partili sisteme geri dönmek” yapınız. Çünkü yanıltıcı oluyor. Türkiye’de 1908 yılından 1925 yılına kadar çok partili sistem vardı! Bunu “Milli Şef icat etmiş ve Türk milletine armağan etmiş” gibi bir sahtekârlığı bırakınız, size faydası yoktur! Onu ortadan kaldıran da İnönü oldu, geri getirmek zorunda kalan da…

Elbette… Çünkü CHP, bilinen şekliyle bir “parti” değildir.

Bir bürokrat yönetim mekanizmasıdır. Zorlama ve yapay bir oluşumdur.

CHP, imparatorluğun yıkılması ve işgale uğramamız üzerine yurdun çeşitli yerlerinde kurulmuş olan “müdafaa-yı hukuk cemiyetlerinin”, yani “hakları savunma derneklerinin” birleştirilmesiydi… Bunları kuranlar, iktidardan düşmüş İttihat ve Terakki Fırkası’nın yerel yöneticileriyle oralarda işsiz kalmış Teşkilat-ı Mahsusa ajanlarıydı…

Bu örgütlenme filizleri, yeni bir partiye dönüştürüldü.

Varlık nedenini açıklamak üzere de “imtiyazsız, sınıfsız, kaynaşmış bir kitleyiz” yalanı ortaya atıldı. Oysa, imtiyazsız ve sınıfsız toplum olmazdı, bu ancak Karl Marx’ın gündüz gözüyle kurduğu düşlerde geçerliydi.

Aristokrat sınıfı yoktu, işçi sınıfı yok denecek kadar cılız, burjuva sınıfı büyük ölçüde gayrımüslimdi, onların da çoğunluğu yeni sınırlarımızın dışında kalmışlardı, bir kısmı öldürülmüş, bir kısmına göçettirilmişti. Memlekette iki “başat” zümre vardı: Bir köylü kitlesi, bir de bürokrasi… CHP, bu iki unsurun “zoraki” ittifakı oldu.

Sonra, ikinci savaş yıllarında “taş gibi memur ekonomisi artık herkesi boğar duruma gelince” öküz öldü, ortaklık ayrıldı, zengin köylüler ve İstanbul burjuvaları, yoksul köylünün sırtına binerek bürokrasiyi iktidardan indirdiler.

CHP, hiçbir serbest seçimi kazanamamıştır. Kazanamaz da.

Şimdi ben söyleyince elektrik çarpmış gibi olacaksınız: Atatürk de, İnönü de, siyasi rakiplerine karşı hiçbir seçim kazanmamışlardır, ayrıca özel sektörde de hiç çalışmamışlardır! Askeri okula kayıt yaptırdıkları günden beri 10 Kasım 1938 ve 25 Aralık 1973 günlerine kadar ücret değil maaş almışlardır ve hiçbir geçim kaygısı da yaşamamışlardır!

Deniz Baykal bunu çok iyi biliyor.

Sekiz aydır Deniz Baykal’a yoğun şekilde hakaret ediliyor ama Deniz Baykal hiçbir şey yapamayacağını, hiçbir seçimi kazanamayacağını çok iyi biliyor… “Ana muhalefet liderliğine dünden razı” görünmesi, kimilerinin sandığı gibi bir zaaf değil, son derece gerçekçi bir politikadır. Ayrıca, kendi yerine kim gelirse gelsin hiçbir şey değişmeyecektir, o zaman o koltukta kalmasının ne sakıncası var?

Bürokrasinin örgütü, sağa da yatsa seçim kazanamaz, sola da yatsa seçim kazanamaz. Ancak bazı “olağanüstü” dönemlerde iktidara bir ucundan tutunur, o kadar. Ona da el darbesiyle gerdeğe girmek derler.

Ecevit de solla molla ilgisi olmayan, solculuğu lafta kalan milliyetçi bir politikacıydı. Epeyce de çağdışıydı. O kadar. Başka bir şey değildi.

Dolayısıyla, AKP iktidarına kafa tutmak isteyenlerin, bir parti kurmaktan başka yolları yoktur. CHP gibi yapay bir oluşum değil, gerçek bir parti.

Bu parti, ülkeyi AKP hükümetinden daha iyi yönetebileceğine seçmeni ikna etmek zorundadır.

Mümkün müdür? Bugün için hayır. Ama on yıl sonra…

Kimbilir?

Bazı arkadaşlar bu yeni partinin “sol” olması gerektiğini ısrarla yazıyorlar. Demek ki hiçbir şeyden hiçbir ders almamışlar ve meslek hayatları boşa geçmiş

Engin Ardıç

İnancın İğfali

10 Ocak 2008 Perşembe 2 Yorum »

Çok küçükken dini bayramlarda ailemizin neredeyse tek adresi vardı:

Düzce…

Anne tarafımdan hemen herkes halen Düzce’de yaşar, yaşamasa da köklerimiz hiç sökülemez şekilde oradadır.

Yengemin cenazesi münasebetiyle hafta sonu tekrar Düzce’nin Çilimli İlçesi’ne ailece gittik.

Kuşaklar boyu tüm sülaleye tatlı acı her zaman mütevazı bir ev sahipliği yapan artık köhnemiş durumdaki o tek katlı yapının içi tanıdık tanımadık onlarca kadın, etrafı ise gene çeşitli yaşlarda onlarca erkekle doluydu.

Cenazemiz evin önüne park etmiş Çilimli Belediyesi’ne ait morglu cenaze yıkama aracında (böyle faydalı bir icat var!…) yıkanırken bizler sabahın ayazında bekleşiyorduk.

Büyük şehirlerden çok daha farklı olarak buralarda hayatın o ağır döngüsünü; tıpkı mevsimlerin sessiz değişimi gibi, ani bir takım işaretlerden okumak mümkün…

Bayram sabahları gibi… Hasat zamanı gibi… Düğün gibi… Ölüm gibi…

Hayatımın her döneminde bir vesileyle mutlaka uğradığım bu döngü bu kez daha anlamlı geldi.

Tanıdık yüzler çoktan yaşlanmış, gençliğimde kundağa yeni konanlar çoluk çocuğa karışmıştı…

Kırışıklıklarını zihnimde ayıklayabildiğim suretler beni aynalara itti…

Aynadaki suret hüzünle gülümsedi…

Yolda geçerken tanımayacağım çocuklar yeğenim, koca koca kızlar kuzenim çıktı.

Hayatın aniden önüme koyduğu bu zaman dersinden daha anlamlı olan bir başka şeydi aslında…

Türk toplumununun siyasi dinamiklerini okuma kılavuzuma çok ciddi bir fasikül ekledi o birkaç saat…

Milli Nizam Partisi’nden AK Parti’ye Düzce hep sağ muhafazakâr siyasetin kalesi olageldi.

Çocukluğumdan bu yana hep içlerinde olduğum ve samimi Müslümanlıklarını kalbimde hissettiğim o cemaatle yan yana durdum.

Bol bol sohbet etme; dinleme imkanım

oldu…

AK Parti’nin iktidara nasıl perçinlendiğini biraz daha iyi gördüm.

Erdoğan’ın iktidar vadesinin ne denli uzun olduğunu İstanbul’un dışına çıkınca daha iyi anlıyoruz.

İnsanlar, aynı siyasi görüşe sahip olmasa da, tuhaf bir çekingenlik ve hayranlık bulamacı ifadelerle, onun başarılı olduğunu düşünüyorlar.

Siyasetteki alternatifsizliğe mutlaka atıfta bulunuyorlar… Yakınıyorlar.

Mesele teröre gelince çok ciddi bir

şüphe var…

ABD ile yan yana fotoğraf karesi şüphe ile karşılanıyor.

Kürdistan meselesinde bir şeyler döndüğünü, ancak gene de somut bir takım işaretler görmek gerektiğini ifade ediyorlar.

Ve en mühimi; büyük şehirlerde yaşayanlar kadar politize değil kimse…

Akrabalarımın, tanıdıkların yüzlerine

baktım o gün…

Herkes işinde gücünde, namazında…

Dürüst, onurlu, esprili, çalışkan ve imanı tam Müslümanlar hepsi…

Belki işin çok içinde olmamdan ötürü, nedense, dönüşte yol boyu aklıma hep Kur’an-ı Kerim’den ayetler geldi…

Bu saf, samimi, dürüst takva sahibi muhafazakâr insanlar onlarca yıldır hep kendileriyle aynı dili konuştuğunu gördükleri siyasete destek verdiler.

Onları iktidara taşıdılar.

Mütevazı yaşamlarında ciddi bir iyileşme

olmadı.

İçlerinden çıkardıkları siyasetçiler ise daima neo liberalizmin bölgemizdeki iki yüzlü ve görgüsüz esirleri oldu…

Acı olan ne sundukları sanal refah ne de zerk ettikleri sadaka kültürüdür…

Acı olan bu saf İslam’ı yaşayan onurlu insanların inancının iğfalidir…

 

Serdar Akinan

Batı’nın Türkler uyanırsa korkusu

9 Ocak 2008 Çarşamba 7 Yorum »

Medeniyetler çatışması teorisi Batı’yı korkutmaya devam ediyor. Türkler’in tarihi rollerine dönmesi üzerine kurulan korku analizleri bu kez de New York Times’da yayınlandı. Lübnan uyruklu Şii profesör Fouad Ajami tarafından kaleme alınan haber-makalede Batı’nın Türkiye korkusunun bitmediği vurgusu yapıldı.

New York Times Gazetesi Türkiye’nin tarihi rolünü inceleyen bir makale yayınladı. Lübnan uyruklu Şii profesör Fouad Ajami tarafından kaleme alınan haber-makalede Batı’nın Türkiye korkusunun bitmediği vurgusu yapıldı. Makalede Huntington’la başlayan medeniyetler çatışması teorisinin Türkler’in son dönemdeki Ortadoğu ve Balkanlar’daki politikaları ile ekonomik başarılarını sürmesi sürecinde yeniden uyandığı belirtildi.

HUNTINGTON NE DEMİŞTİ?

Samuel P. Huntington Foreign Affairs dergisinde yayımlanan bir makalesinde "Medeniyetler Çatışması ve Dünya Düzeninin Yeniden Yapılması" başlıklı kitabında, küreselleşme ve "sınırsız" dünya savıyla ters düşerek, soğuk savaşın ardından "bir medeniyetler çatışması" yaşanacağını söylemişti. Birçok müşteşrik bu görüşünü etrafında birleşerek Batı dünyasını tehdit eden kültür olarak İslam’ı gösterdiği gibi Türkler’in de bu noktada çok işlevsel bir rol oynayacağını iddia etmişti.

Ajami, Huntington, "İslamın, Hristiyanlık -ve hem Ortodoks hem de Batı- ile ilişkileri her zaman fırtınalı olmuştur. 20. yüzyıldaki liberal demokrasi ve Marksist Leninizm arasındaki çatışma; İslam ve Hristiyanlık arasındaki, derinden çatışma içeren ilişkiyle kıyaslandığında sadece yüzeysel ve yapay bir tarihsel fenomendir" yorumuyla İslam’ı ortaya koyduğunu iddia ediyor

BATILILAŞMA TAMAMLANMADI

Ajami, "Türkiye dahil doğu ülkelerinde İslam iddialı bir konuma geldi. Türkiye İran, Arap dünyasında Batılılaşma evresi bir türlü bitirilemedi. Batı ideoloji ve kavramlarını uygulanmaya çalışan ülkelerde müthiş bir ivme ile ‘yerellik’ başdöndürücü bir güç kazandı" diyor.

ANADOLU YENİDEN GELİYOR

Makalede, “Eğer Türkler Batı’yı değilde Mekke’yi tercih etmeye kalkışırsa, Pan-Türkist bir heyecana yeniden kapılırsa İslam’ın sözcüsü olma iddiasıyla siyaset sahnesine çıkarsa bu tarihsel rolü Batı ülkeleri için ağır bir dönemi başlatabilir. AB kapısında bir dilenci kimliğinde bekletilmekten ve sinir bozucu bir kontrol sürecinden geçmeyi reddetmesiyle Türkler’in tarihsel rolleri Batı aleyhine dönebilir" parantezi açılıyor.

bugün

Mynet Blog WordpressMU alt yapısını kullanmaktadır.