Mynet | Blog Anasayfa | Email
Favorilerime Ekle | Giriş


Arşiv Aralık, 2007

Anadolu Gençlik (AGD) ile yeniden fetih ruhu

31 Aralık 2007 Pazartesi 1 Yorum »

 

 

Gençliğin milli ve manevi değerlerine bağlı bir şekilde yetişmesini ve insanlara faydalı olmasını hedefleyen, halkımızın İslam’ın ruhuyla yeniden dirilişini arzulayan Anadolu Gençlik Derneği, çalışmalarına son sürat devam ediyor. AGD, Türkiye’nin dört bir tarafında düzenlediği Mekke’nin Fethi programlarıyla İslam tarihimize karşı sorumluluğunu yerine getiriyor.

TALHA KOLCU / Ankara Gençliğin milli ve manevi değerlerine bağlı bir şekilde yetişmesini ve insanlara faydalı olmasını hedefleyen, halkımızın İslam’ın ruhuyla yeniden dirilişini arzulayan Anadolu Gençlik Derneği, çalışmalarına son sürat devam ediyor. AGD, Türkiye’nin dört bir tarafında düzenlediği Mekke’nin Fethi programlarıyla İslam tarihimize karşı sorumluluğunu yerine getiriyor. Yalova, İzmit, Konya, Trabzon, Samsun, Şanlıurfa, Van, Adana, Karaman, Sivas, Karabük, Giresun, Tokat, Kastamonu, Çorum, Osmaniye, Antalya, Niğde, K,Maraş, Samsun, İzmir, Eskişehir ve Muş olmak üzere bir çok il ve ilçede Mekke’nin fethi kutlamaları organize eden AGD, fethin manasını bütün Türkiye’ye anlatmaya çalışıyor. Kaybedilen “fetih ruhunu” yeniden kazandırmayı amaçlıyor. İslam imha değil, ihya medeniyetidir İslam Tarihi’nde fetihlerin anası olarak kabul edilen Mekke’nin Fethi dolayısıyla İslam’ın ve onun peygamberi Hz Muhammed’in gösterdiği şefkat ve merhameti bir kez daha hatırlatan dernek,  İslam’ın imha değil ihya medeniyeti olduğunu, yakıp yıkmayı değil, yapıp onarmayı esas aldığını anlatıyor. Dernek Mekke’nin fethi dolayısıyla Fethin sadece kaleleri fethetmekten ibaret olmadığını asıl fethin insanların kalplerini fethetmekten geçtiğini vurguluyor. Dünyada yaşanan zulümlerden kurtulmanın yegane adresinin İslam’dan geçtiğini, hakkın ve adaletin en iyi tesis edildiği nizamın İslam nizamı olduğunu ortaya koyan dernek, Mekke’nin fethi’nin 1377. yıldönümü programlarıyla bu gerçekleri tarihi örneklerle bir kez daha gözler önüne seriyor. Gaziantep’te çifte kutlama Tarih bilincini hiç kaybetmeyen, millî hafızayı daima dinç tutmaya gayret eden AGD, son olarak bugün “Gazi” şehrimiz “Antep’te”, Mekke’nin Fethi’ni o topraklar için savaşan, şehit olmuş ecdadın huzurunda kutlayacak. Gaziantep’in düşman işgalinden kurtulduğu günlere denk gelen Mekke’nin Fethi programı ile G. Antep, iki zaferi birden kutlama heyecanını yaşayacak. Gaziantep Kamil Ocak Kapalı Spor Salonu’nda saat 18.30’da yapılacak programa AGD Genel Başkanı İlyas Tongüç konuşmacı olarak katılacak. Programda dünyaca Ünlü Hafız Ahmet Ebul Kasimi muhteşem kıratı ile kuran tilaveti sunacak. Sanatçılar Hasan Dursun ve Mahmut Durgun ilahileriyle, semazen ekibi de gösterileriyle geceye renk katacak.

Birbirimizi yermeyelim , yüceltelim…

28 Aralık 2007 Cuma 3 Yorum »

Bir adam kötü yoldan para kazanip bununla kendisine bir inek alır.
Neden sonra, yaptıklarından pişman olur ve hiç olmazsa iyi bir şey yapmış
olmak için bunu Hacı Bektas Veli’nin dergâhına kurban olarak bağışlamak ister.
O zamanlar dergâhlar ayni zamanda aşevi işlevi görüyordu. Durumu Hacı
Bektas Veli’ye anlatır ve Hacı Bektas Veli
 
- ‘ helal değildir ‘ diye bu kurbanı geri çevirir.
 
Bunun üzerine adam Mevlevi dergâhına gider ve ayni durumu Mevlana’ya anlatır .
Mevlana ise ; bu hediyeyi kabul eder.
Adam ayni şeyi Hacı Bektas Veli’ye de anlattığını ama onun bunu kabul
etmemiş olduğunu söyler ve Mevlana’ya bunun sebebini sorar. Mevlana söyle der:
 
- Biz bir karga isek Hacı Bektas Veli bir şahin gibidir. Öyle her leşe konmaz.
O yüzden senin bu hediyeni biz kabul ederiz ama o kabul etmeyebilir.
Adam üşenmez kalkar Hacı Bektas dergâhı’na gider ve Hacı Bektas Veli’ye,
Mevlana’nın kurbanı kabul ettiğini söyleyip bunun sebebini bir de Hacı
Bektas Veli’ye sorar. Hacı Bektas da söyle der:
 
- Bizim gönlümüz bir su birikintisi ise Mevlana’nın gönlü okyanus gibidir.
Bu yüzden, bir damlayla bizim gönlümüz kirlenebilir ama onun engin gönlü kirlenmez.
Bu sebepten dolayı o senin hediyeni kabul etmiştir."
 
***
Böylesi tevazu ve incelikle, birbirlerini yermek yerine yüceltebilmeyi
becerebilen insanlar olmamız dileğiyle..

Çelişen Atasözlerimiz: Hangisine İnansak?

26 Aralık 2007 Çarşamba 2 Yorum »

1. ‘damlaya damlaya göl olur’
- ‘taşıma suyla değirmen dönmez’



2.. ‘iyi insan lafın üstüne gelir’
- ‘iti an çomağı hazırla’
3.. ‘bir elin nesi var iki elin sesi var’
- ‘nerde çokluk orda bo..’
4.. ‘fazla mal göz çıkarmaz’
- ‘azıcık aşım ağrısız başım’
5.. ‘ kervan yolda düzelir’
- ‘ balık baştan kokar’
6.. ’söz gümüşse,sükut altındır’
- ’sükut ikrardan gelir’
7.. ‘harama uçkur çözülmez’
- ‘güzele bakmak sevaptır’
8.. ‘iki gönül bir olunca samanlık seyran olur’
- ‘iki çıplak bir hamama yakışır’
9.. ‘bülbülün çektiği dili belası’
- ‘bilmemek ayıp değil sormamak ayıp’
10.. ‘eşeğe altın semer vursan da eşek yine eşektir’
- ‘ye kürküm ye’
11.. ‘eğri otur doğru söyle’
- ‘doğru söyleyeni dokuz köyden kovarlar’
12.. ‘düşenin dostu olmaz’
- ‘dost kara günde belli olur’
13.. ‘ava giden avlanır’
- ‘atın ölümü arpadan olsun’
14.. ‘erken kalkan yol alır ‘
- ‘acele işe şeytan karışır’
15.. ‘birlikten kuvvet doğar’
- ‘körler sağırlar, birbirlerini ağırlar’
16.. ‘tatlı dil yılanı deliğinden çıkarır’
- ‘lafla peynir gemisi yürümez’
17.. ‘gün ola harman ola’
- ‘perşembenin gelişi çarşambadan bellidir"
18.. ‘ya olduğun gibi görün ya göründüğün gibi ol’
- ‘hocanın dediğini yap, yaptığını yapma"
19.. ‘iyilik yap denize at’
- ‘merhametten maraz doğar"
20.. ‘zararın neresinden dönülse kardır’
- ‘gelen gideni aratır"
21.. ‘yüzü güzel olanın huyu da güzel olur’
- ‘yüzü güzel olanı değil huyu güzel olanı sev"
22.. ‘akıl akıldan üstündür’
- ‘aklın yolu birdir"
23.. ‘el elden üstündür’
- ‘alet işler el övünür"
24.. ‘acı patlıcanı kırağı çalmaz’
- ‘yaşın yanında kuru da yanar"
25.. ‘zorla güzellik olmaz’
- ‘zora dağlar dayanmaz"
26.. ‘öfke baldan tatlıdır’
- ‘öfke ile kalkan zararla oturur"
27.. ‘işleyen demir ışıldar’
- ‘insan yedisinde neyse yetmişinde de odur"
28.. ‘fazla mal göz çıkarmaz’
- ‘azı karar çoğu zarar"
29.. ‘insan kıymetini insan bilir’
- ‘insanoğlu çiğ süt emmiş"
30.. ‘anasına bak kızını al, kenarına bak bezini al’
- ‘beş parmağın beşi birbirine Benzemez"
31.. ‘olmaz olmaz deme, olmaz olmaz’
- ‘iş olacağına varır"
32.. ‘eski dost düşman olmaz’
- ‘güvenme dostuna saman doldurur postuna"
33.. ‘harama el uzatilmaz’
- ‘üzümü ye bağını sorma"

İşte burası teferruatın ana vatanı

23 Aralık 2007 Pazar Yorum yok »

Anadolu Gençlik

10 Kasıma yetiştirilmeliydi. Giderken bıraktığı miraslarından en ticarî olanı Atayı öyle bir anmalıydı ki, cümle alem hayran kalmalıydı, hayır banka olarak yeni müşteri hesabı, yeni kredi ihtiyaçları değildi onların derdi, onlar gül yetiştirmenin peşindeydi. Bunun için eldeki imkanlar zorlanmalıydı, büyük bir yapım, koca bir emek gerekiyordu karar verildi…
Kevin Costner, köşk davetlerinden zaman ayıramamıştı onun yerine bir Türkle idare edilecekti…Ve işte ürün; tiyatral kimliğinde ve meslekî başarısında zerre kadar şüphemiz olmayan ailecek severek izlediğimiz Haluk Bilginer, sesinin karizması ve ileri makyaj tekniklerinin üstün başarısı ile Mustafa Kemale pek bir benzemiş. 1920leri arzulayan kitlenin, duygu seline kapılmasına sebebiyet vermiştir. Lakin kimin fikridir bilinmez, kendini bilmez bir adet kırmızı gül, (gül imgesinin seçilmesi de apayrı bir mevzu) insandan münezzeh (tövbe estağfirullah) Atanın parmakcıklarına batma densizliğini kendinde bulmuş, bununla da kalmayıp o parmağı kanatma edepsizliğini de göstermiştir. Oysa ezberimizdeki Mustafa Kemal, buz mavisi bakışları olan, yemeyen, içmeyen, hata yapmayan, konuştuğunda nutuk formunun dışına hiç taşmayan, hala kalbimizde yaşamak sureti ile nefes alıp veren, günümüz takvim hesaplamalarına göre 126 yaşında olan ve hala Ankaranın Anıttepe semtinde ikamet eden bir insanüstü varlık olarak öğretildi. Ve haliyle şimdi o reklam filmindeki çocuk gibi kafamız karıştı. "Ya cidden Atanın eli kanar mıydı…"
1920 ruhunu özleyenler, bu ticari kamu spotunun da (?) etkileri ile Atanın huzurunda bir kez daha hali pür melalini arzetti, onun başucunda memleketin ne hallerde olduğunu, emanet ettiği cumhuriyetinin nasıl cumhurun iradesi ve meclis çoğunluğu ile seçilen bir taşra çocuğu tarafından yönetildiğini şikayet ediyordu…Ne mitingler çare olmuş, ne Atanın mirası partinin solda birlik ve beraberliğin teminatı olması bu derde derman bulmuştu. Türkiye Cumhuriyetinin tüm kale burçları tutulmuştu ve işte sıra vatanın işgaline gelip dayanmıştı…1920 ruhu tedirgindi; sporcunun zeki, çevik ve ahlaklı olanını seven, Türk şoförünün, en asil duygunun insanı olduğunu söyleyip kendini Türk hekimlerine emanet edecek kadar güvenen Mustafa Kemalin Balıkesir Hutbesini, hiçe sayan bu tedirgin zihniyet onun tek bir sözünü, Atatürkün 1919 yılında söylediği tek bir sözü hatırlatıyor: "Mevzubahis vatan ise gerisi teferruattır." Ve ancak bu vecizi referans alıp bir nebze olsun huzura erebiliyor…                                               
Bu sözü 2007 yılında "Atatürkün söylediği gibi" diye tekrarladığınızda ne olur? Aklınıza gelebilecek her şey "teferruat", yani sözün çerçevesine göre "gereksiz" olur. Halbuki 1923e gelindiğinde vatan kurtulmuştur. Atatürkün daha Lozan görüşmeleri bitmeden topladığı İzmir İktisat Kongresinin ele aldığı konuların neredeyse tamamı daha önce "teferruat" olan konulardır. O kongrenin sonunda alınmıştır malum "millî bankanın" kurulma kararı. Bu bakışla o banka için de "teferruat" değerlendirmesi yapılabilir pek tabi. Şimdi bugün -hem de cumhuriyetin yadigarı olan- beynelmilel zaman ölçüleri İsadan sonra 2007 yi gösteriyor, yani artık Halide Ediplerden, Perihan Mağdenlere, Gülay Göktürklere; Yakup Kadrilerden Hasan Cemallere, Emre Aközlere uzanan bir kuşak var. Erika daktilolar yerine artık son teknoloji laptopların klavye tuşları ile neşrediliyor her nev´i fikriyât…
Vatan yahut teferruat
Oğuz Atayın tutunamayanlardaki vatan tarifi şu; "Bir de vatan diye bir şey vardı ki çok iyi korunması gerekiyordu" diyor. Vatan, serin ve kuru ortamlarda muhafaza edilmeli, 40 derecenin üstünde eriyebilir, derin dondurucu kimyasını bozabilir. Evet bu "vatan" marka bir margarin olsaydı tüm bunları söyleyebilirdik…Ama bizim bahsettiğimiz vatan yaşayan bir olgu hiç şüphesiz ; uğruna ölünen, öldürülen, kimi eylemlerin bahanesi olan, kimilerine kurşun attıran, kurşun yedirten, suikast yaptıran, fail-i meçhul cinayet işleten, kimilerine yaşanan her sıkıntıyı sineye çektiren, ona olan sevgiyi gösterebilmek için dört bir yana bayraklar asılan ve yine millî marş çalındığında eldeki iş bırakılıp saygı duruşuna geçilen, siren seslerinin ardından öylece dona kalınan, ama zengininden nedense hiç vergi alınmayan, bunun hesabı tutulmayan, üzerine ağaçtan çok bina dikilen, denizleri, şehirleri kirletilen, çirkinleştirilen, ormanları yakılan, binlerce yıllık tarihî eserleri mütemadiyen tahrip edilen, birbirlerine hiç tahammülü kalmamış vatan-daşlarca paylaşılan, herkesçe sahiplenilen ama hiç kimse tarafından sahip çıkılmayan, ama birilerinin sahip çıkmak için kendine durumdan vazife çıkardığı, bağımsız sanılan ama ekonomik olarak çoktan bağlarını kaptırmış olan, yüce, kutsal, dokunulmaz, çok sevilen, çok ölünen toprak parçası. Oysa toprak dediğimiz, yaşatan olmalı; öldüren değil. Hayat veren olmalı; kelle alan değil…
İçinde yoksam eğer o vatanın Venezüeladan, Nijeryadan ne farkı var ki? Hem algılarımızı bir kontrol edelim bahsettiğimiz hangi vatan? Yoksa şu Ermeni gazeteciyi öldüren ergen bireyin sorgu için alındığı karakolun çay ocağında kartpostal tadında çekilen fotoğrafın arka fonunda dikkatleri cezbeden yazıdaki "Toprağı kutsal olup, kaderine terkedilemeyecek."olgu mu?
Peki ya insan…
İnsan, şimdi bu teferruatın içinde, en ön safında duran şey. Hiç kuşkusuz bu topraklarda en fazla ve en kolay yetişen canlı türü. Ömrünün ilk yirmi yılını doldurduğunda bu yaşadığı eşsiz dönem için üzerinde bulunduğu toprağa kanını feda edecek olan… Üstad Cemil Meriçin,  insan için buyurduğu gibi ; "Ne garip bir oyuncak şu insan! Yürür, konuşur ve acı çeker. 70 kilodur. Kendisine ve çevresine ait hiçbir şey bilmez. Bir nev´i ıstırap makinesi. İplerini başkaları çeker. Hantal ve şapşal bir robot. Neye sevinir bilinmez. Sınırsız olan hayalleri ve acı kabiliyeti. Etten bir kafes ve aciz içinde kıvranan bir ruh. Vücut araba, akıl arabacı. Ama gözleri bağlı arabacının, arabaya hükmeden, atlar… Buda haklı: Varolmak için yok olmak lazım, parça bütüne kavuşacak ki hasret dinsin. Bütün musiki, bütün şiir, bütün aşk, bu bir çuval kemik, bu asi ten, bu aptalca endişeler ne olacak? Ne olacağını bilen var mı? Kader hep oynayamayacağı roller yükler insana ve ıslıklar. Alkışlar sahtekarların…"
Merhumu rahmetle anarak şöyle sormak geliyor: Bu da haklı mı? Var olmak için yok olmak mı lazım? Oysa muazzam bir canlıdır insan. Her şeyden evvel dünyada Yüce Rahmanın halifesidir o. Hiçbir zaman da hor görülmemesi gerekendir. Tüm alemleri içinde taşıyan bir alemdir. Etrafımıza bir bakalım, ne görüyorsak hepsi insan ürünüdür. En basitinden bu vatanı yaşanılır kılan binalar, yollar, araçlar ve diğer bir çok önemsemediğimiz, nasıl çalıştığını bile bilmediğimiz mekanizma hep insandan çıkmıştır. Binlerce kilometre ötedekinden haber almamızı, onun sevgisini ve üzüntüsünü paylaşmamızı sağlayan insandır. Hastalandığınızda sizi yeniden sağlığınıza kavuşturan insandır. Anadır, kardeştir, yardır insan. Hatta ayağınızın altındaki toprağın ne olduğunu ve nasıl tepki vereceğini, neyi sevip sevmediğini, toprağın dilini çözendir insan. Eğer insan varsa ve bu insanın bir de mutluluğu, refahı, huzuru için uygun bir ortamı sağlarsanız işte o zaman ancak o "vatan" tehlikelerin uzağında korunabilir. Birey varsa, vatan vardır. Kendi insanına, vatan-daşına kaybedilebilir bir savaş zayiatı olarak ancak sosyopat devlet önderleri bakabilir. Adolf Hitler de vaktinde askerlerine esir düşmeyi ve geri çekilmeyi yasaklamıştı. Üstün ırkın(!) askerleri asla savaş kaybedemezlerdi. Gerekirse ölmeliler ama asla cephede kaybeden olmamalılar. Saf ırk için kabul edilemez bu insanî kader onların yok olmasından çok daha korkunçtu.
Nazi liderinin unuttuğu gerçeklik şu ki; en iyi askerler de ölebilir, ölmeyedebilir, esir düşebilir veya geri çekilmek zorunda kalabilir… Neticede tüm bu saydıklarımız insan için. Bu onların o vatana ihanet ettiği anlamına gelmemelidir. Hakkarideki çatışma sonunda esir alınmış askerler hakkında atıp tutmadan önce onların da birer insan olduğu hatırlanmalı, hatta ve hatta mevzubahis askerlerin bizim vatandaşlarımız olduğu hiç bir zaman akıllardan çıkarılmamalıdır. Şimdi o asker için "Kurtulmalarına sevinemedim" sözü güçlü ordu eşittir güçlü devlet anlayışıyla gaflet içinde bulunanların sarf edeceği bir tümcedir. Evet düşmana tutsak olmayı sevimli kılmak değil amaç, fakat sormazlar mı insana, bu gençleri askere alırken hangisini yeteneklerine göre cephelere gönderiyorsunuz, hangisine geniş kapsamlı testler uyguluyorsunuz. Belki o insan silah altında değil, başka türlerde vatan savunması yapabilecek biri. Belki de düşmanı dahil kimseyi öldüremeyecek kadar yumuşak kalpli, belki sırf bu yüzden kendi ölümünü göze alabilecek birisi.
"Kutsal ölümden kaçan korkak asker"
Bakalım bu ülkede kimler kurabilir bu cümleyi, sermaye sahipleri bu cümleyi kurabilirler, tuzu kurular kurabilir… Kendi çocukları asla askere gitmeyecek ya da sahil boylarında birkaç bin dolara askerlik yapacak olanlar bu cümleyi kurabilirler… Yaşamın insan için olduğuna vakıf, insanı her hali ile, onurla sevenler böyle bir cümle kuramaz. İnsana değer vermeyen, insandansa kanı, ölümü tercih edenler, ölüm üzerinden siyaset yapanlar da bu cümleyi kurabilirler. Ancak Amerikanın buyurduğu gibi hareket edebilenler, bu senaryoda rolleri çoktan biçilmiş adım adım textlerini oynayanlar, halkı "sinirlenmiş, kızgın, vatanlarını seviyormuş" gibi olduklarına ikna etmeye çalışanlar da bu cümleyi kurabilir.
Kaçırıldığını son dakika flaş haberlerden öğrenen, yediği yemeği göz yaşına karışan, günler gecelerce çocuğunun (evet onların her biri birer çocuk, esir alınanlar da öldürülenler de…) selameti için dualar eden akibeti için gözlerini dört açmış haber bekleyen hiç bir anne böyle bir cümle kurmaz." Elinde döneceğine and içen yarinden yadigar beyaz mendili ile Mehmedinin sözünü tutacağı günü  bekleyen yüreği pır pır Ayşe kız da kuramaz bu cümleyi… Roj Tvden arıyoruz, birazdan yayına bağlanacaksınız hatta kalın" cümlesi ile sarsılan esir evladını  televizyonun buğulu camında arkası dönük, üstü başı kir pas içinde görerek kalbi sıkışan baba kuramaz bu cümleyi… Keşke insan göğsü istendiğinde yarılıp içindeki sevgi, sadakat bağlılık duyguları ölçülebilir bir varlık olsaydı o zaman vatanını, insanını, gerçekten seven hiç kimsenin  böyle bir cümle kuramayacağı açıkça görülürdü.
Evet o askerler, askeri mahkemede yargılanmalı zira suçları çok büyük, ölmedi onlar…
Bir Doğu Perinçek milliyetçiliği aynı askerler için "Keşke tabutları gelseydi" der… Bu denli bir ölüsevicilikle popüler siyasetin bütün emirleri ifa edilmektedir işte. Oysa aynı ölüsevici yıllar evvel hem de kendi ayakları ile Maocu Aponun otağına gider. Bunla kalır mı kalmaz, Bekaa da terörist başının düzensiz ordusu ile teker teker el sıkışır bir de… Ha bugünkü söylemini ölçü alırsak örgütün misafiri olmuş böylesine değerlerine düşkün bu siyaset adamı ülkesine tabutla mı döner? Hayır O, ulaşım aracı olarak uçağı tercih eder, zira zaten tabut bir ulaşım aracı değildir.

 

Leyla Şevval Toprak / haber@anadolugenclik.com.tr

Yorumsuz

22 Aralık 2007 Cumartesi Yorum yok »

Baran Dergisi

Londra’da Arapça olarak yayınlanmakta olan al Awsat gazetesi Milli Görüş lideri ile Röportaj yaptı.

20 Aralık 2007 Perşembe Yorum yok »

Necmeddin Erbakan Türkiye’nin ilk İslamcı Başbakanı idi. Makina mühendisi, akademisyen ve kıdemli bir siyasetçi olan Erbakan 1996 ve 19997 yılları arasında başbakanlık yaptı. Erbakan’ın taraftarlarına göre, o politik bir liderden daha çok dini-manevi bir lider olarak görülmektedir. Örneğin, avukatları onu selamlayarak önünde eğilip üç kere ellerini öpüyorlar.

Yaşı 81 olan bu yaşlı adam bir destek olmaksızın kolaylıkla oturup kalkamıyor ama, keskin zekasıyla sizinle saatlerce sistematik bir şekilde konuşabiliyor.

Erbakan Milli Görüş hareketine ve kendisi tarafından kurulan Saadet Partisi’ne önderlik ediyor.

Eş Şark el Awsat gazetesi bu ünlü siyasetçi ile Türkiye’deki son seçimleri, İslam dünyası ve siyonizm konusundaki görüşleri, İran ve diğer konuları üzerinde bir röportaj yaptı.

El Şark el Awsat

Soru: Sizce, Adalet ve Kalkınma Partisi bu denli büyük bir seçim başarısına nasıl ulaşabildi?

Erbakan: Türkiye 75 milyon nüfusuyla büyük bir ülke, aynı zamanda dünya çapında stratejik bir önem arzediyor. Byük çapta gayri safi yurt içi hasılaya sahip. Seçim sonuçları yalnızca Türkiye’ye bağlı değil. Daha çok bütün dünya ile bir ilgisi var.

Bundan dolayı bu seçimler ve sonuçları çok önemliydi. Sonuçlar ve tablo ortada, biliniyor. Şimdi önemli olan bu tablonun ardında yatan temel sebepler. Gerçek nedir? Hakikat şu ki, Türkiye’de seçmen fırtanalı bir ortamda sandığa gitti.

Bu fırtına 5 etkenle özetlenebilir:

Birincisi: Eski Cumhurbaşkanı Ahmed Necdet Sezer’in durumu. O Başörtüsü konusunda olumsuz bir tavır içindeydi, kamusal alanda başörtüsü ile bulunmaya karşı çıkıyordu. Halbuki Laikliğin gerçek tanımıyla hareket edecek olursak bu durum sözkonusu olmazdı. Eski Cumhurbaşkanınınlaiklik anlayışı insan haklarının bir ihlali durumundaydı. Bu durum Türk hakını büyük ölçüde etkiledi, ve bu konuda parlamento seçimleri sırasında sandıklarda patladı.

İkincisi: Cumhurbaşkanlığı seçimi sürecinde, bazı gruplar Cumhurbaşkanı olacak birisinin hanımının başörtülü olamayacağını savundu. Bu durum türk halkı arasında büyük bir infiale yol açtı. Seçimlerde ortaya çıkan tablonun bir sebebi de bu duruma gösterilen tepkiydi.

Üçüncüsü: Türk Silahlı Kuvetleri 27 Nisan’da internette bir açıklama yayınladı, gerçekte bu doğrudan hükümete yönelik bir uyarıydı. Bu da Türk halkı arasında büyük rahatsızlığa yol açtı. Burada önemli bir nokta var; Kıbrıs Avrupa Birliği’ne bağlandı, ancak o zaman Türk Silahlı Kuvetleri bu konuda bir açıklamada bulunmamıştı. Buna elk olarak Ortadoğu’da, Irak ve PKK gibi önemli gelişmeler vardı. Hakeza Türk Silahlı Kuvetleri bu konularda da açıklamada bulunmamıştı.

Anı zamanda Türkiye’de sivil insanların öldürülmesinden sorumlu olan terör örgütlerinin varlığı sözkonusu. Türk Silahlı Kuvetleri’nin bu konularda da açıklaması olmamıştı. Ancak Türk Silahlı Kuvetleri 27 Nisan’da, Türkiye’de laikliğin tehlike altında olduğunu ileri sürerek Peygamberimizin doğum yıldönümü kutlamaları çerçevesinde düzenlenen programları buna örnek olarak gösterdi. Bu programların birinde başörtülü genç kızlar kutlamalara katılmıştı. Türk Silahlı Kuvetleri de bu çocukların bu halde programlara katılışını laikliğe karşı bir tehdit oluşturduğunu ileri sürdü.

Dördüncüsü: Yüksek Öğretim Komitesinin imam hatip kökenli öğrenciler üniversite kapılarının kapatılması kararı vardı. YÖK’ün bu kararı da kamuyounda büyük bir infialin ortaya çıkmasına yol açtı.

Beşincisi: Ana Muhalefet Partisi CHP ve başkanı Deniz Baykal’ın laiklik konusunda AKP’ye karşı ağır bir kampanyası söz konusu idi. AKP’yi sürekli olarak laiklik karşıtı bird parti olarak suçluyordu. Bu da halkın hükümet partisine daha çok sempati göstermesine yol açtı. Halk arasında şöyle bir kanaat oluştu: Eğer CHP hükümete gelecek olursa halkın üzerindeki baskılarını artıracak.

Tüm bu nedenler halk arasında saatli bir bombanın oluşmasına yol açtı. Seçimler öncesinde muhalefet partisi milyonlarca kişinin katılımlarıyla, laikliğin tehdit altında olduğu iddiasıyla mitingler düzenlenmesine ön ayak oldu. Öyle ki, bu mitinge katılanların bazıları "kahrolsun şeriat" diye slogan atıyordu. Türk halkının büyük bir kısmı AKP’ye yönelik bu gösterilerin İslam’a ve müslümanlara karşı bir tusunamiye yol açacağını düşündü. Türk halkı da muhalefet partisinin öncülük ettiği bu kampanyalara karşı İslam’ı savunma kaygısıyla AKP’ye yöneldi. Türk halkının ekseriyeti bu kampanyalara karşıydı. Az bir kesim ise, ülkenin borç yükü, işsizlik, yoksulluk, iç ve dış politikada yanlış yönetim, özellikle de İsrail ile olan ilişkilerden dolayı hükümet partisine oy vermedi.

Ancak, bu seçimler olağan koşullar içinde gerçekleşmedi. Daha çok muhalefet partisinin öncülüğünde hükümet partisine yönelik sürdürülen tusunami ortamında gerçekleşti. Türk halkının bu tehdite karşı durması için başka seçeneği neydi? Saadet Partisi’nin içinde olduğu az bir seçenek söz konusuydu. Saadet Partisi’nin son seçimlerde aldığı oy da % 3 kadardı. Bundan dolayı Saadet Partisi seçimlerde gerçek gücünü ortaya çıkaramadı. sonuçta AKP oyların büyük bir kısmını almış oldu. Bu sonuç, AKP’nin siyasetlerinden ziyade seçim öncesi süreçte ülkede otaya çıkan istasnai durum ve koşulların etkisiyle oldu.

Normalde Saadet Partisi’nin seçmeni olan vatandaşlarımız, oylarının zayi olacağı endişesini taşıyarak Saadet yerine AKP’ye verdi. Milletimizin büyük bir çoğunluğu Laiklik adı altında oluşturulan tusunami dalgasını İslam’a bir tehdit olarak algılayarak, AKP’ye oy vermeyi tercih etti. Son seçimlerin anlamı budur…

Soru: İnsanların AKP’ye oy verme kararı alırken zorlandıklarına inanıyor musunuz?

 

Erbakan: Oy verenlerin yarısı AKP’ye oy vermede haklıydılar çünkü başka seçenekleri yoktu, diğer yarısı ise haksız idiler. Halk kendisini o tsunami dalgasına karşı güvence altına almak için oy verdi, fakat AKP’nin bizzat o dalganın müsebbibi olduğu gerçeğini gözardı ederek yaptı bunu. AKP iktidara geldiğinde milli görüş gömleğini atmıştı üzerinden ve kurucuları da bunu inkar etmiyorlar, kendileri kamuoyuna ilan ettiler bu durumu. İmam hatipleri ve Kuran kurslarını kapattıktan sonra AB normlarına uyum sağlamak için zinayı suç sayan kanunları da kaldırdılar. Üstelik okullardaki müfredatta olan bazı ayetleri çıkardılar. Yahudi ve hristiyanları kızdırmamak için Fatiha’nın son ayetlerini de çevirmediler. "Bizi Sırat-ı Mustakim’e ulaştır; gazaba uğrayanların ve delalete düşenlerin yoluna değil" bu ayetleri müfredattan çıkardılar, niçin? Çünkü burada hristiyanlar ve yahudiler kastediliyor. 

 

AKP Avrupa ve Amerika’yla kurduğu ilişkilere çok önem veriyor, İslami bir birliğin kurulmasının imkansız olduğunu ve Türkiye’nin Avrupa’ya daha yakın olduğunu söylüyorlar. AKP bu retoriği 5 yıldır tekrar ediyor.Yeni nesil nasıl yetiştirilecek? Medya kamuoyunu zehirliyor… Kısacası AKP’ye verilen oylar bu parti çok sevildiği için verilmiş oylar değil, laikçi aşırılığa duyulan nefretin sonucudur.

 

Soru: AKP’nin bu seçimi kendi başarısıyla değil tepkisel oyları toplayarak kazandığını söylediniz.Peki ya sizin partiniz? Saadet partisi niçin sadece yüzde iki buçuk oranında oy alabildi? Acaba partinizin politik söylemi ve ideolojisi sokaktaki vatandaş tarafından anlaşılmaz bulunmuş olabilir mi,mesela sürekli olarak IMF’’nin ve Dünya Bankası’nın ülke ekonomisi aleyhindeki etkilerinden söz ediyordunuz?

 

Erbakan: Partimizin söyleminin çok anlaşılmaz, komplike olduğuna inanmıyorum, aksine halkın söylemimizi ve hedeflerimizi çok iyi anladığını ve politik programımızın en iyisi olduğunu teslim ettiğini sanıyorum ama bahsettiğim gibi o siyasi tsunami dalgası çok etkili oldu ve halkın AKP’den başka bir seçim şansı da kalmamıştı. Bu durum CHP’nin büyüyor gözükmesinden kaynaklandı. Ve Türk halkının bu mantığı kullanarak seçime gitmesinin ilk örneği de değildi bu. Bundan otuz yıl önce, 1980 darbesi öncesi, sağcı bir parti olan AP’nin politikalarının ülke aleyhinde olduğunu MNP (Milli Nizam Partisi) olarak söylediğimizde de aynı durumla karşılaştık, halkımız parti politikalarımızı benimsemesine rağmen aşırı soldan korktuğu için AP’ye oy verdi. O zaman biz sol komünist partiyle sağcı parti arasındaki farkın solcuların anestezi yapmadan ameliyat etmesinde, sağınsa uyuşturarak kesmesinde yattığını söylüyorduk. Uyandığınızdaysa sağ elin komünistlerden daha çok kestiğini göreceksiniz. MNP seçimi kaybetti ama umudunu yitirmediğinden 1997’deki seçimleri kazanıp hükümet tesis etme başarısını gösterebildi.

 

Soru: Erdoğan sizin partinizin üyesiydi ve Abdulah Gül’le birlikte partiyi terk ederek AKP’yi kurdu. Erdoğan’ın okulunuzdan kaçtığı duygusuna kapıldınız mı hiç? Sizce sınıfını geçti mi yoksa kaldı mı?

 

Erbakan: Evet Erdoğan sınıfta kalmıştır ve okulun arka kapısından kaçmıştır. Okula yazılmış ama dersleri dinlememiş hiç. Din derslerine girmiş olmasına rağmen davranışları bunun aksi yönündedir. Müslüman uygarlığının Batı uygarlığıyla yarışamayacağı iddiasındadır kendisi ama Efendimiz (s.a.v) İslam’ın en yüce olduğunu buyurmuştur. Bilgili bir insanın söyleyebileceği bir söz mü bu? Erdoğan AB’nin her talebine boyun eğiyor ve İslam Birliğinin tesisini imkansız buluyor. Bu akli bir şey midir? Biz İslam’a mı yoksa siyonizme mi hizmet edeceğiz?

 

Şark-el Evsat gazetesi çok etkili ve büyük bir gazete olduğundan sizin vesilenizle gazetenize bir mesajım olacak, gazetenizin AKP’yi desteklediği görünüyor.

 

(Gazetenin buna cevabı ”Hiçbir partiye eğilimli değiliz, üstelik Erdoğan’ın İsrail yanlısı politikalarını eleştiren Türk vatandaşlarının da görüşlerini sayfalarımıza yansıttık ve okuyucularımız arasında sizi seven ve başbakanlığınız süresince uyguladığınız siyasetleri takdir edenler de bulunuyor.” şeklinde oldu. Bunun üzerine Erbakan gülerek ”Desenize gazeteniz de Türk halkı gibi, beni seviyor ama AKP’ye oy veriyor!” diyor.)

 

Arap ve İslam dünyasının bütün entelektüelleri ve akademisyenleri gazetenizi yakından takip ediyorlar ama ben gazetenizi okuduğumda Saadet Partisi’yle AKP arasındaki farkın farkında olmadığınızı görüyorum. Şark-el Evsat’taki kardeşlerimiz doğruyla yanlışı karıştırmamalı.

 

Soru: Sizin Erdoğan’la ilişkiniz ve iki parti arasındaki farklılıklar hakkında genelde bir bilgi eksikliğinin olduğu doğru. Son zamanlara dek yaygın anlayış Erdoğan’ın hükümet tecrübesinin, sizin 97’deki iktidarınızın bir uzantısı olduğu şeklindeydi.

 

Erbakan: AKP bizim adımlarımızı takip etmiyor. Aslında işin gerçeği daha neyin olup bittiğini de algılamış değiller. Peygamber (s.a.v): ”Müminin ferasetinden korkun çünkü o Allah’ın nuruyla bakar.” diye buyurmuş, AKP’nin ihtiyaç duyduğu şey de bu feraset. İslam dogmatik bir din değil, akla, anlamaya ve farkındalığa dayanan bir din. İslam’dan korkulmasının nedeni de bu. Günümüzün Şeriat okullarında da iki şey eksik. Şeriatın günümüz sorunlarına verdiği cevapları çıkarsayacak bir de İslam’ın doğru anlaşılmasını sağlayacak fakültelerin kurulmamış olması. Bir Müslüman uyanık ve İslam hakkında doğru kavrayış sahibi olmalı. Yahudi ve hristiyanları Müslümanların velisi, yöneticisi olarak görmemeli. Gerçek bir Müslüman Yahudilerle alışveriş eder mi günümüzde? Bu bilinç eksikliği probleminine bütün İslam dünyasında tanık oluyoruz.

 

Soru: Erdoğan’ı Refah Partisi’nden ayrılıp yeni ve rakip bir parti kurmaya sevk eden etkenlerden bahsedebilir misiniz bize?

 

Erbakan: Hepimiz İsrail’in kurucusu Theodor Hertzl’, Yahudi düşünür ve eylemci Haim Naum’u ve Amerika’nın milli güvenlik danışmanı olan Zbigniew Brezinski’yi biliriz. Brezinski ne dedi? ”İslam dünyasına baktığımızda iki tip insanla karşılaşıyoruz: Ehl-i dünya olanlar ile gerçekten dindar olanlar. Bizler din ehlini zayıflatmak, diğerleriyle de işbirliği yapmak istiyoruz!” Siz Erdoğan’ın bizden niçin ayrılıp yeni bir parti kurduğunu soruyorsunuz. Size cevabım Brezinski’nin sözleridir. Tayyip bu partiyi kendi başına kurmadı, aldığı emirlerle kurdu. Peki Erdoğan niçin bu projenin kuklası olmayı kabul etti? Çünkü makama, paraya ve liderliğe karşı zaafı var.

 

Soru: Peki şimdi Erdoğan’la ilişkileriniz ne düzeyde? Kişisel temasınız var mı örneğin?

 

Erbakan: Tayyib sağlığımı sormak için arar bazen ama bunun hiç anlamı yok. ”Nasılsın?”, ”Ne yapıyorsun?”un değil “gerçek İslami şuurun geri gelmesi”nin önemi var asıl.

 

Soru: Erdoğan’ın politikalarından rahatsız olduğunuzu mu söylüyorsunuz?

  

Erbakan: Eylemlerinden ve gittiği doğrultudan rahatsızım.Kendisinden şikayetçiyiz çünkü Türk halkını büyük problemlere doğru sürüklüyor.Siyonistlere olan sadakatından ve bazı yerlerde onlarla işbirliği yapmasından razı değiliz.Tayyip Türk askerlerini BM çatısı altında Lübnan’a niçin gönderdi? Hizbullah’ı silahsızlandırmak için.

 

Soru: Erdoğan’la farklarınızı niçin oturup tartışmıyorsunuz? Sonuçta herhangi bir zararı bütün Türkiye Müslümanları hep  birlikte paylaşacak.

 

Erbakan: “Allah’ın dilediği olur.” denmiştir. Defalarca tavsiyelerde bulunduk kendilerine ama fayda etmedi.

 

Soru: Refah hükümetinin devrilmesinden bu yana on yıl geçmiş, geçmişi değerlendirdiğinizde sizce ordunun partinize karşı darbe yapmasının arkasındaki neden neydi?

 

Erbakan: Neden çok açık: Refan yol hükümetinin yıkılmasında arkasında Laik Siyonist odaklar vardı. Yahudilerin Nil’den Fırat’a kadar uzanan büyük İsrail ülkesini kurma hayalleri var. Siyonist güçler bu büyük İsrail devletini kurmak için İstanbul’u ele geçirmek istediler. Eğer İstanbul’u ele geçirebilseler idi bu İsrail devleti de kurulmuş olacaktı. Ama ne oldu? 600 gemi ve 600.000 askerle geldiler ve başaramadılar. Bununla birlikte Nil ve Fırat arasında bir devlet kurmak Yahudilerin en temel inançlarındandır ve bu inançlarından asla vazgeçmeyecekler.

 

80 yılı aşkın bir süredir Siyonistler, ekonomik kuşatmaya ek olarak Türkleri dinlerinden uzaklaştırmaya çalışıyorlar. 1990’da ne oldu? Komünizm çöktü ve Amerika tek süper güç olarak kaldı, fakat bu ülke Yahudilerin kontrolü altındadır. Sovyetlerin yokluğunda, Yahudi düşü olan büyük İsrail projesi tekrar canlandı. Peki ne yaptılar? NATO’nun 1990’daki toplantılarının birinde Margaret Thatcher “Biz NATO’yu Sovyet tehdine karşı kurduk. Artık Sovyetler yok, peki şimdi NATO’yu lağv mı edeceğiz? Düşmanı olmayan ideolojiler yaşayamazlar, Sovyetler yerine başka bir düşman bulmamız lazım ve o düşman mevcut: İslam!” demişti.

 

İşte bu koşullar altında Türkiye, Refah Partisinin hükümetine tanık oldu. Benim tam da söylemek üzere olduğum şeyi Brezinski söylemiş: ”Refah Partisi Türkiye’de iktidar olduğu müddetçe amaçlarımıza ulaşamayız. Refah hükümetinden nasıl kurtulacağız? Amerikan Dışişleri Bakanlığı ordunun kontrolü ele alıp seçilmiş bir hükümeti açıktan devirmesini istemiyor." Ne yaptılar peki? İktidar ortağımız olan Çiller önderliğindeki DYP’ye yöneldiler ve bu partiden 50 milletvekilini, ”Refah hükümetini desteklemeye devam etmeniz halinde tıpkı 80’deki Evren darbesi gibi bir hereketle karşılaşacaksınız“ diye tehdit ettiler. Hükümetteki ortağımız Çiller bana geldi ve “Partimin 50 milletvekili sizinle koalisyonu sürdürmeme itiraz ediyorlar, şu an ciddi bir kriz geçiriyoruz, yeniden seçimlere girelim, seçimlerden sonra yeniden bir koalisyon hükümeti kurarız” dedi.

 

Çiller’le yaptığımız prensip anlaşmasında kriz yüzünden seçimlere gitmemiz durumunda başbakanı değiştireceğimizi -yani başbakanlığı bırakıp görevi kendisine bırakacağımı ima etmiş oldum böylece- söyledim. Mecliste çoğunluğun oylarıyla birlikte üç ay içerisinde erken seçime gitme kararı aldık. Bundan sonra olanlar demokrasinin kurallarının ihlalinden ibarettir tam anlamıyla. Arkamızda bizi destekleyen 291 milletvekilinin oyu vardı ama kriz esnasında meclisteki azınlığı teşkil eden Mesut Yılmaz’ın partisine hükümeti kurma sözü verilmişti.

 

Soru: Sizce Siyonist çevreler sizden niçin rahatsızlık duydular? Benimsedikleri politikalar hangileri ve hangilerinden rahatsız oldular?

 

Erbakan: İktidarımız süresince üç şeyi gerçekleştirdik biz. İlk olarak IM’yi terk ettik ve bu kurumun ekonomik programına artık bağlı olmayacağımızı açıkladık. İkinci olarak devletin bütçesinde gelir gider denkliği, cumhuriyet tarihinde ilk olmak üzere, sağladık. Üçüncü olarak D-8’i kurduk 8 gelişmekte olan İslam ülkesi arasında (Türkiye, Pakistan, Endonezya, Mısır, Nijerya, Malezya, Bangladeş ve İran) Amacımız İslam dünyası içinde gür bir ses oluşturmak ve daha adil bir uluslar arası toplum teşil etmekti. Ama bu uluslar arası güçlerin ve Yahudi mahfillerin hoşuna gitmedi. Yahudiler D-8’in potansiyel tehlikesini görebildiler ama bizdeki İslami çevreler böyle bir ittifakın nasıl bir muazzam potansiyel gücü haiz olduğunu fark edemediler.

 

Soru: İktidardan indirildikten sonra ne hissettiniz? Üzüntüye kapılıp ihanete uğradığınızı hissettiniz mi, özellikle bazı Türk işadamlarının hükümetinize karşı çıktığını gördükten sonra?

 

Erbakan: Tabii ki üzüldüm ve ihanete uğradığımı hissettim ama uğruna mücadele ettiğimiz şeyin önemine emindim. Bazı işadamları bizden rahatsız oluyorlar idi çünkü biz bütçeyi devletin maslahatlarını gözeterek hazırlamıştık, adil bir bütçe istiyorduk. İşadamları paralarını bankalara yatırıp yüksek rantlar elde ediyorlardı ve bir sürü de muafiyet… Tüm bunlar bize 10 milyar dolara mal olmuştu. Bizim bütçe planımızda o para alınıp yoksul sınıfın ihtiyaçlarına harcanıyordu ve bu durum da pek çoklarının rahatsızlığına yol açıyordu.

 

Soru: İslam dünyasının geleceğine dönük endişelerinizden söz ettiniz. Sizce ABD İran’a saldırır mı?

 

Erbakan: Şüphesiz İran ciddi bir tehlikeyle karşı karşıya. Bush, İslam’ı düşman olarak gören dindar bir muhafazakar. İran ona göre büyük tehlike. Bush’un gözünde İslami olan her şey tehlikeli İran,Türkiye ve diğerleri…

 

Soru: Türkiye’de tehdit altında mı?

 

Sadece tehdit altında değil, en büyük tehlikeyle yüz yüze. ABD’ye göre Türkiye bölgedeki en önemli ülke, eğer bu ülke İslam dünyasıyla ittifak kurma yoluna giderse ABD her şeyini kaybetmiş olacak. İşte bu yüzden ABD ve Yahudiler İslami eğilimlerle savaşıyor ve tam da bu yüzden İslam dünyası arasındaki bağlar ve işbirliği pekiştirilmeli.

 

Soru: Bazıları Türk ordusunun yüzde kırk altı gibi bir oy almış olan AKP’den daha zayıf olduğunu iddia ediyorlar, buna katılıyor musunuz?

 

Erbakan: Hayır ordunun zayıfladığına inanmıyorum, Ordu hala Türkiye’nin en güçlü kurumudur.

 

Soru: Arap dünyasındaki İslami hareketlerin deneyimleri hakkındaki görüşünüz nedir?

 

Erbakan: Her tecrübenin kendine has özellikleri var. Bu hareketler üzerimizdeki kapitalist ve sol hegemonyayı yıkmayı hedefleyen hareketlerdir ve bu, gereklidir.

 

Soru: Bununla birlikte bazı demokratik olmayan totaliter İslami örnekler de var. Onlar hakkındaki değerlendirmeniz nedir?

 

Erbakan: Totaliter İslami hükümet diye bir şey yok…

 

Soru: Ama örneğin seçimlere gidilmemesi, bu anti-demokratik değil mi?

 

Erbakan: Herhangi bir hükümet meşruiyetini halkından alır. Seçimleri iptal edip halkın görüşünü önemsememek İslami bir tavır değildir.

 

Soru:  Son olarak “Türkiye’deki siyasal İslam’ın babası” ünvanı sizi memnun ediyor mu?

 

Erbakan: Allah korusun. Ben ünvanlara aldırış etmiyorum. Ben bütün Müslümanlar ve bütün insanlar için adalet istiyorum. İslam sevgi ve merhamet dinidir. Amacımız yeryüzündeki altı milyar insanın mutluluğudur, sadece Müslümanların değil.

Operasyona İki Farklı Bakış

20 Aralık 2007 Perşembe Yorum yok »

1. Yiğit Bulut: Türkiye Cumhuriyeti Devleti ayağa kalkıyor…

Televizyonlarda tartışılıyor; askeri harekat sonucu şu kadar terörist ölmüş, bu kadar bina yıkılmış! Karşı görüş de eksik olmuyor; bu maliyete karşılık varılan sonuç yetersiz!

Sevgili dostlar; konuşmaların hepsini saygıyla karşılıyor, en fazla ‘hasarı yaptığımızı’ umuyor ve olaya izninizle farklı bir açıdan bakarak konuyu ‘ele almak’ istiyorum.

Yapılan operasyonda ‘kaç adamın’ yok edildiği, ne kadar yıkım olduğu hiç önemli değil!

Önemli olan tek bir gerçek var; ‘hareketin’ kendisi, varlığı, olabilmiş olması…

Daha açık ifadesiyle; yapılan bu harekatla, isterse sonucu ‘sıfır’ olsun, paradigma kaydı ve 2001 krizi sonrası Kemal Derviş’in IMF ve Dünya Bankası’yla birlikte teslim aldığı, sonrasındaki hükümetlerle ‘sessizlik katsayısı’ artan Türkiye Cumhuriyeti Devleti, yeniden ayağa kalktı, yeni bir dönem başladı…

Fatih’in İstanbul’u alması, 11 Eylül saldırısı, yüksek petrol fiyatı, nasıl paradigma kaymasına yol açtıysa, bu operasyon da ‘üzerine ölü toprağı serpilen’ ve yok edilmek üzere ‘her alanda’ nefesi kesilmeye çalışılan Cumhuriyetimize ‘yeni bir nefes’ verdi…

Bu noktada teknik bir detayı belirtmem gerekli; operasyona katılan uçaklara havada ‘yakıt ikmali’ yapıldı ve vuruş ‘gece’ gerçekleşti. O uçaklar, bir gün önce bölgeye konuşlanıp, Diyarbakır’da yerde de ‘ikmal’ yapabilirdi, önemli olan ‘havada’ ikmaldi ve mesaj çok açıktı: “Bu bölgede binlerce kilometrelik bir daire içinde, merkez burası olmak kaydıyla, istediğim her coğrafyaya ulaşabilirim.” Bu mesaj aynı zamanda ‘Büyük Türkiye’nin teknik-askeri olarak da tarif edilmesi’. Peki, bu paradigma kayması bundan sonra neleri değiştirecek?

Anlamak istemeyenlere ve “Hayır abartıyorsunuz” diyenlere yaşadığım bir olayı da aktararak devam etmek istiyorum. Bundan 2 yıl önce ‘Avrupa Birliği senaryosunun’ pazarlaması ‘zirvedeyken’ katıldığım bir askeri davette, çok üst düzey bir yetkili bana şunu söyledi: “İçeride terörist unsurlara karşı hava desteğini Avrupa Birliği baskısı yüzünden kullanamıyoruz…”

O gece eve geldiğimde ülkemin ‘olmayan bir boş hayal uğruna’ nasıl köşeye sıkıştırıldığına inanın ağlamıştım. Silahlı Kuvvetler, 2 yıl içinde bu noktadan ‘120 km Irak içinde, hem de her şeye ve herkese rağmen’ gider hale geldi… İşte paradigma kayması bu…

Diğer alanlara yansımasına gelince. Son 7 yılda bu ülkede ‘akademisyen, gazeteci, siyasetçi, sivil toplum lideri’ kılığında birçok insanın ‘her şeyimize küfür ettiğine’ ve ‘Cumhuriyetimizin temel ilkelerine su katmak derecesinde’ korkusuzca davrandıklarına şahit olduk. Bu insanlara karşı hiçbir hukuki girişim yapılmadı. Herkes istediğini söyledi, dilimiz, dinimiz, kanımız ne varsa hakaret ettiler. Kimileri ‘laik’ Cumhuriyet’e düşmandı, kimileri ‘varlığına’… Bu ‘renk dönemi’ de ‘bu harekat’la bitti. 2001-2007 arasında herkes rengini ortaya koydu ve herkesin ‘foyası’ ortaya çıktı.

Kandil’i vuran dalga ve kayan paradigma, şimdi ‘ayağa kalkma çabasında olan Türk Devleti’nin, dış kaynaklardan desteklenen ‘bu sürüye’ karşı da, bir an önce harekete geçeceğinin işareti. Değişen tez sadece Kandil’i değil ‘içimizde yanan kendini meşale sananları da etkileyecek’.

Sonuç: Operasyonun ‘verdiği maddeye dayalı’ hasar hiç önemli değil. İsterse bir sinek bile ölmesin. Atılan adım her alanda ‘paradigma kaymasına’ sebep olacak, çok güzel planlanmış mükemmel bir ‘bilek hareketi’. Göreceksiniz bugünden sonra ‘her alanda Türk Devleti’nin ayağa kalkması’adına çok şey değişecek.

Ben bayrama umutla giriyorum, size de iyi bayramlar diliyorum.

 

2. Necati Doğru: Öpüştük

Haberler, “barışıp öpüştüler” yorumlarıyla geliyor. Öpüşmüş oluyoruz. Yine de uzak tarih ve yakın tarih bize; “eğer yatağa gireceksek” çok dikkatli olmak gerektiğini söylüyor.

Hoş bir tablo!

Herkes memun!

Amerikan Marshall Yardımı gibi “dost-müttefik el” uzanıverdi, “Amerika’nın her anlamda hükümranlığı altına girmiş Irak’ın” hava sahasını açıverdiler. Barzani’nin peşmergelerine, “siz olduğunuz yerde ölü yılan gibi pısın, sesinizi çıkartmayın” emri verdiler.

Ortak istihbarat çalıştı.

ABD Predator’u buldu.

Türk F-16’lar havalandı.

LANTIRN sistemi diyorlar; alçak irtifada kızıl ötesi görüş ve hedefleme gerçekleşti.

Nitelik!

Mesafe!

Hız!

Bilgileri alındı.

Hedefler lazerle aydınlandı. Türk F-16’lardaki lazer güdümlü füzeler, hedeflerden gelen lazer yansımalarını izleyerek hedefe kiltilendiler. Kandil’de PKK yuvaları 12’den vuruldu.

Üstelik gece karanlığıydı.

Ve milim aksama olmamıştı.

***

Savaş ve askeri bilgisi olanlar da söylüyor: TSK bu harekâtla; kara-hava koordineli olarak çok büyük operasyonlar yapma yeteneğine sahip dünyanın 5 büyük ordusu arasında yer aldığını gösterdi.

Çok güzel!

Fakat!

Niçin bu kadar geç?

Çok şehit verdik.

Aynı diplomatik girişimler 3 yıl önceden yani PKK’nın Kandil Dağı’nda ve Kuzey Irak’taki kamplarda ilk yuvalandığı sırada da yapılabilir, ABD Başkanı George Bush ile Türkiye Başbakanı Tayyip Erdoğan 3 yıl önceden de buluşabilir; Türkiye “askeri-siyasi-diplomatik boyutları aynı anda çalıştırma kabiliyetini” 3 yıl önceden de gösterebilir ve terör örgütünün manevra alanı “tek bir kurşun daha atamayacak” kadar daraltılabilirdi.

Neyi bekledik?

Neden bekledik?

Öpüşmeyi geciktirdik.

Gerçekçi olalım, batılı kaynaklardan haberler; “ABD ile Türkiye öpüşüp barıştı” yorumlarıyla geliyorsa demek ki dostumuz-müttefikimiz ABD, “öpüşmenin şartlarının olgunlaşmasını” beklediği için sarılıp kucaklaşmayı 3 yıl geciktirdi.

***

Aklıma şeytan giriyor.

Kirlenme olmuştu.

Temizlik gerekiyordu.

ABD’nin Orta Doğu petrollerini kontrol etmek için bu coğrafyada “ikinci İsrail olsun” diye kurdurmayı hedeflediği “Başkan Barzani’li Kürt Devleti”nin içine terörist Kürtler, PKK adı altında sızmıştı.

Hem peşmerge!

Hem PKK!

İster yeni kurulmakta olsun ister bin yıllık olsun, bir devlete iki ordu kalın geliyordu ve bunlardan “terörist olanı” yani PKK’nın temizlenmesi gerekiyordu. Fakat temizliği kim yapacaktı?

Kürt, Kürt’ü mü vuracaktı?

Düşündüler!

Uygun olana karar verdiler.

Öpüştük!

Irak’ın hakimi ABD, hava sahasını açtı, Türk ve ABD ortak istihbaratı çalıştı, ABD insansız uçağı predator’lar hedefleri buldu, Türk F-16’ları lazerli LANTRIN sistemleriyle hedefleri gece saat 02’de hatasız vurdu.

Ayrılıkçı Kürtçüler!

Böl kurtulcular!

Gördünüz mü?

Amerika sizi de sattı!

Bayrama Özel - Sezai KARAKOÇ

20 Aralık 2007 Perşembe 1 Yorum »

Mutlu Bayramlar

Mutlu Bayramlar

19 Aralık 2007 Çarşamba 2 Yorum »

 

 

 

 

 

 

Ufuklar hep gülüyor, cihan başka cihandır
Bayram ne kadar hoş, ne neşeli zamandır!
Bayramda güler masum yüzü çocukların
Umut, temiz yüzlerinde görünür hep onların…


(Mehmet Akif Ersoy)

 

Bütün İslam Aleminin Mübarek Kurban Bayramını Tebrik Eder; Yüce Allah’tan Sağlık, Mutluluk ve Hayırlar Getirmesini Dilerim…

uTKu Ünal ÇuLcu


 

Biz Bu Bayram da Vurulduk

18 Aralık 2007 Salı Yorum yok »

Mynet Blog WordpressMU alt yapısını kullanmaktadır.