Mynet | Blog Anasayfa | Email
Favorilerime Ekle | Giriş


Arşiv Kasım, 2007

Gül, Halman’a borcunu ödedi

30 Kasım 2007 Cuma 1 Yorum »

 
Gül, Halman’a borcunu ödedi

Cumhurbaşkanı Gül, “Refah Partisi üçe bölünmeli” diyen Halman’ı Köşk’teki içkili toplantıda ağırladı

Gül, Halman’a borcunu ödedi

1997 yılında ‘din cephesi delinmeli ve parçalanmalı’ diyen Prof. Halman, Cumhurbaşkanı Gül’ün sofrasında şarap içerek, ılımlı İslam sohbeti yaptı.

Fikir Sofrası’nın ilk konuğu
Refah Partisi’ni bölmek için ‘Kurtlar Sofrası’nda planlar yapan Prof. Talat Halman dönemin Refahlısı şimdiki Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün ‘Fikir Sofrası’na konuk oldu. Halman, 1997 yılında Milliyet Gazetesi’nde ‘RP’yi bölmek’ başlıklı yazısında, Refah Partisi’nden üç parti çıkarmanın hesabını yapıyor ve şöyle diyordu: “Refah bölünmese bile, yeni din partileri kurulması mümkündür… Milletçe okuyalım, üfleyelim de birleşik din cephesi delinsin, bölünsün, parçalansın”.

Refah’ı bölme düşü
‘Fikir Sofrası’nın ilkine ilk Kültür Bakanı, edebiyatçı Prof. Dr. Talat Halman’ın davet edilmesi dikkat çekici bulunuyor. 28 Şubat’ın geride kaldığı ve ortamın sürekli gerilmeye çalışıldığı bir dönemde Halman 30 Nisan 1997 tarihli Milliyet gazetesinde ‘RP’yi bölmek’ başlıklı bir yazıya imza atmıştı. Halman burada, Refahyol Hükümeti’nin akıbeti ne olursa olsun, RP’nin bir parti olarak bölünmesi, daha iyisi, parçalanması yönündeki görüşlerini aktarırken, “RP’de yakın gelecekte çatlamalar, kopmalar olması beklenebilir. Refah bölünmese bile, yeni din partileri kurulması mümkündür” diyordu.

MEHMET BAYDEMİR
Medyada günlerdir yer bulan ve içeriğinden çok rakı-leblebi muhabbetinin ön planda tutulduğu ‘Fikir Sofrası’nın ilki önceki gün gerçekleştirildi. Atatürk’ün sofralarına benzetildiği için gazetelerin yoğun bir biçimde içki içilip içilmediği konusunda yoğunlaştığı sofranın ilk konuğu dikkat çekti. Çankaya Köşkü’nde gerçekleştirilen buluşmada Cumhurbaşkanı Gül, ünlü tarihçi Prof. Dr. Halil İnalcık ve ilk Kültür Bakanı, edebiyatçı Prof. Dr. Talat Halman’ı ‘Fikir Sofrası’nın ilkine konuk olarak çağırdı. Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri Mustafa İsen ile Dışişleri Başdanışmanı Gürcan Türkoğlu’nun da katıldığı yemekte ‘Ilımlı İslam’ başta olmak üzere pek çok konuda sohbet edildi.

Refah’ı bölme düşü
‘Fikir Sofrası’nın ilkine ilk Kültür Bakanı, edebiyatçı Prof. Dr. Talat Halman’ın davet edilmesi dikkat çekici bulunuyor. 28 Şubat’ın geride kaldığı ve ortamın sürekli gerilmeye çalışıldığı bir dönemde Halman 30 Nisan 1997 tarihli Milliyet gazetesinde ‘RP’yi bölmek’ başlıklı bir yazıya imza atmıştı. Halman burada, Refahyol Hükümeti’nin akıbeti ne olursa olsun, RP’nin bir parti olarak bölünmesi, daha iyisi, parçalanması yönündeki görüşlerini aktarırken, “RP’de yakın gelecekte çatlamalar, kopmalar olması beklenebilir. Refah bölünmese bile, yeni din partileri kurulması mümkündür” diyordu.

“Düşünün, Refah’tan üç parti doğarsa…”
Aynı makalede Halman, “Düşünün, Refah’tan üç parti doğarsa… Milletçe okuyalım, üfleyelim de birleşik din cephesi delinsin, bölünsün, parçalansın. Demokrasi denememizin hayırlı bir gelişme göstermesi, Refah’ın zayıflamasıyla, din partisine giden oyların bölünmesiyle olacaktır. Öteki partiler akıllarını başlarına toplamadıkları için, tek çıkar yolumuz bu olsa gerek.” diyerek Refah Partisi’nin bir an önce bölünmesi gerektiğini vurguluyordu. Halman’ın düşlediği bölünme o tarihlerde gerçekleşmedi ama 2000’li yıllarla birlikte bu ‘hayal’in yavaş yavaş ‘gerçek’leştiği ortaya çıktı. Ve 2001 yılında Refah Partisi’nin varisi olan Fazilet Partisi’nin kapatılmasıyla Saadet Partisi kuruldu. Ancak AKP’nin de kısa bir süre sonra kurulmasıyla bu bölünme gerçekleşmiş oldu.

Civaoğlu, Fazilet’in bölüneceğini 3 yıl önce bildi
Öte yandan Halman’ın ‘bölme’ düşünden yalnızca bir sene 5 ay sonra 24 Eylül 1998’de yine Milliyet’te Güneri Civaoğlu, “Siyasetin odaklarında FP’yi bölme planı yapılmıştı… Recep Tayyip Erdoğan ismi iyice cilalanıp parlatılacaktı. FP’nin başına geçerse, bu partiyi –neredeyse– tek başına iktidara taşıyacağı havası estirilecekti. Erbakan elbette buna razı olmayacaktı. Erdoğan, peşine 40–50 milletvekili takarak FP’den kopacaktı. Yeni bir parti kuracaktı.” ifadelerini kullanıyordu. Civaoğlu’nun belirttiği gibi Erdoğan ismi iyice cilalandı ve tek başına iktidar olma havası verildi. Elbette Milli Görüş hareketi kurucularının bu estirilen ‘hava’ya razı olmaları mümkün değildi. Civaoğlu’nun 1998 yılında belirttiği gibi Erdoğan yeni bir parti (AKP–2001) kuracaktı.

Bulaç: Kehanet olsa da
Bir diğer kayda değer makale de 3 Kasım 2002 seçimlerinden önce 24 Temmuz’da Zaman yazarı Ali Bulaç tarafından kaleme alınmıştı. ‘Komplo olsa da’ başlığı taşıyan makalede Talat Halman’ın RP, Güneri Cıvaoğlu’nun FP’ye ilişkin söylediklerinin neredeyse kehanet türünden şeyler olduğunu şaşkınlıkla dile getiren Bulaç, “Sanki her şey öngörüldüğü gibi vuku buldu.” ifadelerini kullanıyordu.

Bulaç’ın da dediği gibi bu kehanetler vukuu buldu ve Erdoğan 2 dönem tek başına iktidar oldu. Refah Partisi’ni bölmek için ‘Kurtlar Sofrası’nda planlar yapan Prof. Talat Halman ise dönemin Refahlısı şimdiki Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün ‘Fikir Sofrası’na konuk oldu.

İşte Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün Fikir Sofrası’na katılıp şarap içerek, ılımlı İslam sohbeti yapan Prof. Dr. Talat Halman’ın 30 Nisan 1997 yılında Milliyet Gazetesi’nde yayınlanan ‘”RP’yi bölmek” isimli yazısının tam metni….

 

RP’yi bölmek
HÜKÜMETİN akıbeti ne olursa olsun, RP’nin bir parti olarak bölünmesi, daha iyisi, parçalanması, ülkemizin siyasal geleceği için hayırlı uğurlu olacak. 70 yıl boyunca laik yönetim egemen olduktan sonra, birleşik bir İslam cephesi oluştu. Devlet işlerinde biraz daha fazla din unsuru olmasını isteyen ılımlı dindarlardan tutun da amansız yobazlara, Batı düşmanlarından mutlak köktendincilere, nostaljik gelenekçilerden iflah olmaz gericilere kadar, türlü türlü seçmenler, RP’ye doluştular. Aleviler ve Fethullah Hocacılar RP’yi tutmadı ama laik partilerin bocaladığı ve bölündüğü bir dönemde, değişik kesimlerdeki müminler, kendileri için tek seçenek olarak RP’yi gördüler. Yurt dışında, Türk ve Müslüman oldukları için horlanan işçiler, Hıristiyanlığa karşı kırgın ve kızgın tepkilerle, RP’ye para yağdırdılar.

Suudi Arabistan ve İran için, başarılı laikliği ortadan kaldırmak, ateşli bir tutkuydu. Gizli yollardan muazzam mali destek sağladılar bu uğurda. Ama Refah’ı kılpayı farkla oy birincisi yapan, fakir halkı temsil eder gibi görünmesi, pek çok yoksul seçmene çeşitli yardımlar sağlamasıydı. 1996 Temmuz’unun başından bugüne kadar 10 aylık iktidarında, hiç değilse kendi taraftarlarından 10 numara alabilirdi: ideolojisini aşın uçtan merkeze çekebilseydi, laiklikle kavgaya tutuşacağı yerde köylüye ve işçiye hizmet verseydi, Silahlı Kuvvetler’i ve basını karşısına almasaydı, dış politikada yarım yamalak Müslüman devletlerin eline sakalı vermeseydi, içerde şaibe ve skandalları örtbas etmek uğrunda türlü oyunlar çevirmeseydi, halka bu kadar yalan söylemeseydi…

Şimdi, "sekiz yıl" anlaşmazlığı yüzünden, RP içinde çekişmeler, çatışmalar başladı. Başka inanç ve strateji ayrılıkları da baş gösterebilir. Aslında, sosyal demokratlar gibi, din partilerinde de, görüş farkları yüzünden bölünmeler olması doğaldır. RP’de yakın gelecekte çatlamalar, kopmalar olması beklenebilir. Refah bölünmese bile, yeni din partileri kurulması mümkündür. Düşünün, Refah’tan üç parti doğarsa bundan sonraki seçimlerde hiçbiri barajı aşamayabilir. Ya da, yepyeni bir din partisi kurulursa, RP ve yeni parti, belki küçümen partiler olurlar TBMM’de, Milletçe okuyalım, üfleyelim de birleşik din cephesi delinsin, bölünsün, parçalansın. Demokrasi denememizin hayırlı bir gelişme göstermesi, Refah’ın zayıflamasıyla, din partisine giden oyların bölünmesiyle olacaktır. Öteki partiler akıllarını başlarına, toplamadıkları için, tek çıkar  yolumuz bu olsa gerek.

Talat Halman 30 Nisan 1997 Milliyet

 

çağdaşlığın ölçüsü 9. senfoni (!) generation next yani…

26 Kasım 2007 Pazartesi 2 Yorum »

 

Hasan SAĞINDIK-Adamlar

Blair: Irak Savaşını Dinimiz Gereği Yaptık!

26 Kasım 2007 Pazartesi Yorum yok »

Blair:  Irak İşgalini  Dinimiz Gereği Yaptık
İngiliz Başbakanı Tony Blair, 10 yıl devam eden Başbakanlığı döneminde…

 

İngiliz Başbakanı Tony Blair, 10 yıl devam eden Başbakanlığı döneminde alınan Irak’ın işgalinin de içersinde olduğu tüm  kararlarında Hıristiyan dinine olan inancının inanılmaz derecede etkisi olduğunu açıkça itiraf etti. Blair, birlerinin kendisini “delilikle” suçlamasından uzak durmak için daha önceden bu tür itirafta bulunmaktan kaçındığını da sözlerine ekledi.

BBC1 kanalında Pazar günü akşamı yayınlanan “Blair’lı Yıllar” adlı belgeselde kendisinin dini kanaati hakkında Blair ilk defa “böyle hususlarda şeffaf olmak çok önemli” dedi ve kendisinin başbakan olduğu dönemde bu meseleleri açıklamaktan kaçındığını da kabullendi ve şöyle ekledi “bizim siyasi sistemimizde inanç hakkında konuşmak zor.”

Blair, şunları söyledi: “söylemek istediğim şey, eğer siz Amerikan siyasi sisteminin içersinde veya herhangi bir sistemde olsanız inanç hakkında özgürce konuşabilirsiniz ve herkes bunun doğal olduğunu, öyle olması gerektiğini söyleyebiliyor. Ama, bu konuları bizim siyasi sistemimizde açık ortaya koyarsanız halk sizin deli olduğunuzu düşünüyorlar” dedi.

1997-2003 yıllar arası Blair’in sözcüsü olarak çalışan Alistair Campbell’in “Biz, dinsel bir çıkışla uğraşmıyoruz” yönündeki sözüne de açıklama getiren Blair “benim sözcüm Alistair’i “biz dinsel bir çıkışla uğraşmıyoruz” sözü aslında problemi ortadan kaldırmak içindir. Çünkü böyle sözler hep dinle çatışan konularda değil, dinle bağlantısı olan konularda ortaya çıkmaktadır.

Belgesele konuşan Alistair Campbell’de “Blair’in düşünmesi, konuşması ve tüm tasarruflarında dinin etkisi olduğuna inanıyorum” açıklaması yer buldu.

Blair’in siyasi ortağı ve şu anki Avrupa Birliğinin ticaretten sorumlu temsilcisi Peter Mendelson, Blair’in dini inancını şu sözleri ile açıkladı: “Blair, Mukaddes Kitabı yanından ayırtmıyor ve nereye gitse gitsin onu yanında taşıyor. Her gün akşamı uyuya kalmadan önce Mukaddes kitaptan az okuyor.” dedi.

“SUNDAY TELEGRAPH” gazetesine göre, Blair’in bazı rakipleri gazeteye göre, Blair, rakiplerinin dinsel hevesin, kendi işlerinin sonuçlarını görmekten kör ettiğine inanır, ve makamından ayrıldığı gün söyleyen " Irak istilası hakkındaki kararını yargılayacak kişi Rab tır." sözünü delil gösteriyorlar.

Haberalemi.net / ÖZEL HABER

İnönü Büyük Adam mıydı, Küçük Adam mı?

25 Kasım 2007 Pazar 2 Yorum »

İSMET Paşa, Mustafa Kemal Paşa’nın öldüğüne çok üzülmüş göründü ama işin içyüzü öyle değildir… Zaten dargındılar. Hattâ bir rivayete göre Atatürk ölüm döşeğindeyken İnönü’nün öldüğünü sanıyordu. Bu yüzden onun çocuklarına burs bağlanmasını vasiyet etmişti, Atatürk’ün vasiyetinin tamamı henüz açığa çıkartılmamıştır. Gizli tutuluyor. Niçin? Onu açıklamaktan korkanlar var. Korkularının, çekinmelerinin sebepleri ve gerekçeleri nelerdir? Onları da bilmiyoruz.

İsmet Paşa Cumhurbaşkanı olunca “Millî Şef” unvanını aldı. Şef, Almancadaki Führer’în Türkçesidir. İtalya’da Duçe…

Paşa paralara ve pullara kendi resmini koydurttu. Atatürk’ün ev hapsinde tuttuğu Kazım Karabekir Paşa’yı Meclis Başkanı yaptı. Sağa sola heykellerini, büstlerini diktirdi. Zahiren ah Atatürk, vah Atatürk diyordu ama saman altından kendi saltanatının temellerini atıyordu.

Atatürk ölünce saltanat taraftarları ümide kapılmışlar, Mısır’da yaşayan Şehzade Ömer Faruk Efendiyi tahta çıkartmak için harekete geçmişlerdi. Son Halife Paris’te yaşıyordu ama ihtiyarlamıştı…

Bazıları İsmet İnönü’yü demokrat zihniyetli biri olarak göstermeye çalışıyor. Onun demokratlıkla en ufak bir alakası yoktur. Çoğulculuğa, aykırı fikir ve görüşlere, en ufak bir muhalefete, en doğru bir tenkide tahammülü yoktu.

1944’te milliyetçileri ve Türkçüleri toplattırmış, İstanbul Bahçekapı’daki Sansaryan hanındaki tabutluklara koydurtmuş, feci işkenceler yaptırtmıştı. O tarihte ben çocuktum, Galatasaray’ın Ortaköy’deki ilk kısmında yatılı okuyordum. Rahmetli Hamdune teyzem Cağaloğlu’nda kızı ve damadı ile birlikte oturuyordu. Aynı sokakta Emniyet Birinci Şube Müdürü de ikamet ediyordu. Kısa boylu bir zattı, hanımı Giritliydi, mükemmel Rumca bilirdi. Bir hafta sonu tatilinde teyzeme gelmiştim. Emniyet Müdürü ve ailesi misafirliğe geldiler. Müdür tabutluklarda yapılanları anlattıydı. Dün gibi hatırlıyorum… Daracık hücrelermiş… Tepede kocaman bir ampul, altındaki milliyetçinin beynini kaynatıyormuş. Yere çömelemesinler diye dizlerinin eklem yerlerine sopalar bağlamışlar…

İnönü zamanında bir yandan solculara ve komünistlere de baskı ve zulüm yapılıyordu ama el altından birtakım kızıl şahıslar destekleniyordu.

İnönü başa geçince Müslümanlar ümitlenmişlerdi ama hava aldılar. Onun zamanında bütün din mektepleri kapalıydı. İlahiyat fakültesi yoktu. Cami hizmetlisi yetiştiren hiçbir eğitim müessesesi yoktu. Hocasız köylerde, civardan imam getirilinceye kadar bazen cenazeler kokuyordu.

Medyada kalemşörlük yapan biri kalkmış, “Adnan Menderes, İnönü’den daha fazla diktatördü” diye yazmış. Tamamen hezeyandır. Menderes, İnönü’nün yanında Zemzemle yıkanmış gibidir.

Menderes zamanında baskı yapılmadı mı? Çok yapıldı. En fazla uyanık, şuurlu, idealist Müslümanlar ezildi. 1953’te Malatya’da Ahmet Emin vurulunca bütün yurtta Müslümanlara karşı terör ve dehşet kasırgaları estirildi, toplu tutuklamalar yapıldı.

İnönü zamanında camilerin 10’da sekizi kapalıydı. Bunlar CHP’nin oligarşik rejimi devrildikten sonra halk tarafından tamir edilmiştir.

Hafızasını yitirmiş bir toplum haline geldik. Yakın tarihimizi bilmiyoruz. Atatürk konusunda ileri geri konuşmak yasaktır. “İnönü’nün Hatırasını Koruma Kanunu” diye bir kanun yok. Bari 1938 ile 1950 arasının gerçek tarihi yazılsın.

Atatürk ile İsmet Paşa niçin darıldılar, bozuştular, hattâ çok sert şekilde münakaşa ettiler?

İsmet Paşa Atatürk’e ne dedi ve huzurdan çıktı?

Atatürk ile bozuştuktan sonra İnönü, devrin Diyanet İşleri Başkanı Rıfat Börekçi hocaya gidip dert yanmıştır.

Atatürk’ün onulmaz bir hastalığa yakalandığını ve uzun müddet yaşamayacağını biliyordu…

Stadyuma gitmiş, halka kendisini alkışlattırarak Atatürk’e nisbet yapmış, meydan okumuştur. Atatürk buna son derece kızmış ve sinirlenmiştir.

Gazeteci ve tarihçi Nizamettin Nazif Tepedelenlioğlu anlatmıştı. Bir gece geç vakitlerde bir iki kişi Cumhuriyet matbaasına gitmişler, kalıplarda değişiklik yaptırmışlar ve birkaç nüsha gazete basmışlar. O değişiklik neydi? Kimin için yapılmıştı? Bunları yazamam.

Ölümünden yarım asır geçmeden karşımıza allanmış pullanmış, sırma saçlı, sürmeli gözlü bir İsmet Paşa çıkartılmıştır. Atatürkçü mü Atatürkçü, devrimci mi devrimci, halkçı mı halkçı, iyiler iyisi, güzeller güzeli, devletin sadık hadimi, millet ve memleketin hizmetkarı… O gerçekten böyle miydi? Yoksa tarih ve gerçekler tahrif mi edildi?

Günlük BUGÜN gazetesini yayınladığım yıllarda, yakın tarihimizi iyi bilen bir zata “İkinci Adam Efsanesi” başlığı ile bir kitap yazdırtmış ve bunu gazetede tefrika ettirmiştim. O kitapta, bugün anlatılanlara hiç benzemeyen zalim ve makyavelist bir İnönü tasvir edilir.

İsmet Paşa özbeöz Türk müydü?

Ölüm döşeğinde iken bir komaya giriyor, bir açılıyordu. Zihninin berraklaştığı bir sırada yanında bulunan Kemal Satır’a “Kemal kütüphaneye git, Ermeni alfabesinde kaç harf vardı, onu bana öğreniver…” demiştir. Bunu o zamanın Milliyet gazetesinde okumuştum. Paşa, ölümüne birkaç saat kala niçin aklını Ermeni alfabesine takmıştı.

1986’da Van’a gittiğimde eskî müftülerden Şeyh Reşid Efendi ile tanışmış ve görüşmüştüm. İnönü’nün kökeni hakkında bana acayip şeyler söylemişti…

Validesi çok dindar bir kadındı. Onu üzmemek (veya ondan korktuğu) için Ramazan’da oruç yediğini saklardı.

Çok kindardı. Adnan Menderes ve iki bakanı onun kininden asılmıştır.

Gençliğinde Halıcıoğlu’ndaki Mühendishane-i Berri-i Hümayu’nda (Kara Harp Okulunda) seccadesini göze görünür yerlere sererek namaz kılarmış.

1960’lı yıllarda bir gün Cağaloğlu’ndaki Millî Türk Talebe Birliği’ne gelmiş, gençlerle sohbet etmişti. O tarihte Birlik solcuların elindeydi. Sohbet esnasında şu mealde bir laf etmişti: “İki şeye hâlâ aklım ermiyor. Birincisi yazıyı nasıl değiştirebildik. İkincisi kadınları nasıl açabildik…” (Gazete koleksiyonlarına bakılabilir.)

Saltanat zamanında hanımı çarşaflı ve peçeli gezermiş. Hatta eve erkek misafirler geldiğinde onlara görünmez, çayları veya kahveleri kapıyı tıkardatarak verirmiş.

Bendeniz devr-i İsmet’i yaşadım, gördüm. Halkın büyük kısmı sefalet içindeydi. Köylüler genellikle çarık giyerdi. Çıplak ayakla gezen çoktu. Ülke veremden, sıtmadan, frengiden kırılıyordu. Sosyal sigorta ve sosyal adalet yoktu. Memleket bit istilasına uğramıştı. Halkın yüzde seksenini oluşturan köylülerin çoğu yırtık pırtık elbiseler giyerdi. “Halkın hali nedir?” diyeni içeri atarlar, komünistlikten mahkum ederlerdi. Eski Bayındırlık bakanlarından Sırrı isminde bir zat (Soyadını unuttum) bir generale özel bir mektup yazıyor, içinde “Paşam bu memleketin hali ne olacak” şeklinde bir cümle sarf ediyor. Mektup ele geçti, eski bakan tutuklandı, 15 sene hapis yattı.

Zonguldak vilayetinde, kömür madenlerinde mecburi işçilik vardı, kaçanlara asker kaçağı muamelesi yapılırdı.

İsmet Paşa uçağa binmeyi sevmezdi, kendisine mahsus lüks bir Beyaz treni vardı, onunla gezerdi.

Oğullarından biri İstanbul Teknik Üniversitesi’nde okurken, Dolmabahçe sarayını yurt olarak kullanmıştır. (Eski Tokat milletvekili Ahmet Gürkan’ın şimdi adını unuttuğum bir kitabında bu konuda bilgi vardır.)

İnönü zamanında Ezan-ı Muhammedi okumak yasaktı. Minarelerden Tanrı uludur diye bağırılırdı. Ankara’da Hacı Bayram Veli Camii Şerifinde Cuma namazı esnasında Arapça Ezan okuyan Ticanî tarikatına mensup Müslümanlar namazdan sonra camiye yakın Birinci Şubeye getirilir ve eşek sudan gelinceye kadar dövülürdü.

Bir hususu itiraf etmeliyim: İsmet paşa zamanında bu kadar kokuşma, rüşvet, hortumlama, hırsızlık, millet malını çalma, Belediyeleri sövüşleme yoktu. Zaten fazla para da yoktu. Devletin bütçesi topu topu 300 küsur milyon liraydı…

Allah’ım bir hakikat kalmasın âlemde nihan…

Peres’i alkışlayanlara tepki…

25 Kasım 2007 Pazar 3 Yorum »

 

AKP, CHP, MHP, DTP ve DSP’li vekillere seslenen Kutan, “Eli kanlı Peres’i ayakta karşılayıp, alkışlayanlara sesleniyorum! Nasıl böyle bir gaflet içinde olabilirsiniz? Milletvekillerinden bir teki bile, toplantıya katılmayarak tepkisini ortaya koymadı. Siz Türkiye’de Peres’i ağırlarken, O’nun başında bulunduğu İsrail’in uyguladığı ilaç ambargosu yüzünden Filistinli çocuklar hayatını kaybetmeye devam ediyordu. Siz Peres’i ayakta karşılarken, Filistinli Yaşlı hastalar İsrail’in kontrol noktalarından geçemediği için hayatını kaybetmeye devam ediyordu. Siz Peres’i alkışlarken, Filistinli milletvekilleri İsrail hapishanelerinde çile çekmeye devam ediyordu” diyerek tepkisini ortaya koydu.

Ben Hep Seni Düşünürüm-Hasan SAĞINDIK

25 Kasım 2007 Pazar Yorum yok »

 

 

Aşktan yana söz duyunca,
Ben hep seni düşünürüm.
Uçsuz hayaller boyunca,
Ben hep seni düşünürüm.

Yıldızlar kayar yüceden;
Renkler sıyrılır geceden;
Yüreğim sızlar inceden;
Ben hep seni düşünürüm.

Aklın ucu değer hiçe;
Yol ararım içten içe.
Kainat uyur sessizce,
Ben hep seni düşünürüm.

Korkunun bittiği yerde
Haz duyarım perde perde.
Bir mezar görsem bir yerde,
Ben hep seni düşünürüm.

Zaman hep sonsuza akar
Meyve dökülür,dal kalkar.
Çiçekler bakar bakar,
Ben hep seni düşünürüm.

Rüzgar eser ilden il’e
Sağlıkta bitmez bu çile.
‘Var’dan öte ‘Yok’ta bile
Ben hep seni düşünürüm.

Abdurrahim Karakoç

Deniz Gezmiş’ler

23 Kasım 2007 Cuma 14 Yorum »

Mehmet Şevket Eygi / Milli Gazete

Deniz Gezmiş’ler 
Deniz Gezmiş konusunda ülkemizde fikir ve görüş birliği yoktur. Bir kısım kimseler onu göklere çıkartırken, bir kısmı da yerin yedi kat dibine indiriyor. Bendeniz Müslüman bir Türkiyeli olarak Deniz Gezmiş hakkında şu kanaatlere sahibim. Çok açık ve seçik olması ve kolay anlaşılması için maddeler halinde yazıyorum:

1. O Marksist-Leninist bir terörist veya savaşçıdır. Ben bir Müslüman olarak Marksizm-Leninizmin doğru, hak, iyi bir ideoloji olduğunu kabul edemem. A priori, materyalist ve ateist bir dünya görüşüdür; a posteriori, bu ideolojinin dünyada yaptığı tahribat ortadadır, 80-100 milyon insanın ölmesine sebebiyet vermiştir. Bir yığın faciaya, sefalete, zulme, baskıya yol açmıştır.

2. Deniz Gezmiş ve arkadaşları Türkiye’deki bozuk düzeni silah kullanarak, terör metoduyla devirip yerine daha bozuk kızıl bir düzen getirmek istiyordu.

3. Çin-Hindi ülkelerinden Kamboçya’da Pol Pot ve arkadaşları çete savaşları ile ülkeyi ele geçirdiler. Sonunda büyük bir facia oldu, halkın üçte ikisini katlettiler. Hem de korkunç bir şekilde. Bu kadar adamı öldürmeye kurşun yetişmediği için kazmalarla öldürdüler. Arzu edenler internetten binlerce hatta milyonlarca kaynağa müracaat edebilir. Hangi ülkede Marksist bir düzen kurulmuşsa arkasından az veya çok katliam yapılmıştır,

4. Deniz Gezmiş ve arkadaşları Türkiye’nin idaresini ellerine geçirebilmiş olsaydılar, Müslümanlara büyük baskı yapacakları belliydi. Çünkü, Marksist-Leninist sistemde “Din, halkın afyonudur”.

5. Amerikan güdüm ve vesayetindeki “Demokrasimsi” rejimlerde halk yumurta tavukları gibi beslenir ve sömürülür. Marksist sistemde ise “Et tavukçuluğu” baskındır. 1960’lı, 70’li yıllarda Müslümanlar “Ehven-i Şerreyn” (iki kötüden daha hafif olanını) kerhen (istemeyerek) seçmek zorunda kalmışlardır.

6. Deniz Gezmiş ve arkadaşları İsrail’in İstanbul konsolosu Elrom’u kaçırmışlar ve kıtır kıtır keserek öldürmüşlerdir.

7. Suçları sadece bu cinayetten ibaret değildir. Soygunlar, gasplar, silahlı çatışmalar…

8. Birtakım solcu Atatürkçüler Deniz Gezmiş ve arkadaşlarını demokrat, vatansever, idealist “fidancıklar” olarak gösteriyor. Realitede ise onlar masum fidancıklar değil, dehşetli zehirli dikenlere sahip çalılardır. Gezmiş ve arkadaşları neyi yıkmak istiyorlardı? Kemalizm’i yıkmak istiyorlardı. Bir insan hem samimi Kemalist, hem Deniz Gezmiş hayranı olabilir mi?

9. Deniz Gezmiş asıldı. Asılmalı mıydı? Bunun tartışmasını tarihçiler, hukukçular, büyük düşünürler yapabilir. Asılmadan önce sarıklı bir hoca getirmişler, görüşmeyi kabul etmemiş. 1925’ten sonra Türkiye’de inançlarından, fikirlerinden, görüş ve tenkitlerinden dolayı hayli insan idam edilmiştir. Deniz Gezmiş’in asılmasına hayıflananlar, her nedense Müslüman hocaların, şeyhlerin, vatandaşların asılmasına pek üzülmüş görünmüyorlar… Solcuların, canı can da Müslümanların patlıcan mı?

10. Sovyetler Birliği dağıldıktan sonra onun uydusu olan hiçbir ülke ve devlet Marksist rejimi devam ettirmedi. Faraza Deniz Gezmiş ve ekibi Türkiye’yi ele geçirmiş olsalardı, Sovyetler Birliği’nin çöküşünden sonra bizdeki Marksist rejim de çökecekti. (Marksizm’de ısrar eden Küba ve benzeri birkaç marjinal ülke istisnadır…)

Birilerinin göklere çıkardığı, öbürlerinin cehennemin en dibine indirdiği Deniz Gezmiş hakkında insaflı, adil, ciddi eserler yazılmalıdır. O söylenildiği gibi bir aziz midir, yoksa şeytan mıdır?

Gezmiş ve arkadaşları Amerikan emperyalizmine karşıymışlar. Sadece bu iddia, onların aklanıp paklanmasına yeter mi?

Fikirlerin ve görüşlerin çatışmasından hakikat şimşekleri çakar… Gezmiş ve arkadaşları konusunda TV’lerde açıkoturumlar tertiplensin, şarlatanlık, demagoji, hokkabazlık yapılmasın, doğru bilgilerin, belgelerin ışığında konuşulsun ve isabetli hükümler/yargılar verilsin… Asla peşin fikirli olunmasın.

Benim, bir Müslüman olarak Deniz Gezmiş’i beğenmem, desteklemem, ona sempati duymam mümkün ve muhtemel bir iş değildir. Dinimi ve kimliğimi inkâr etmiş olurum.

Ateist, Marksist, materyalist kimseler onu beğenebilirler.

Doğru olan nedir? Ben mi haklıyım, onlar mı? İşte bu, iki tarafın gerekçelerinden anlaşılır. Gerekçesiz yermeler, mahkûm etmeler; övmeler, baş tacı etmeler kıymetsizdir.       

Deniz ve arkadaşları Türkiye’ye hâkim olsalardı iyi mi, olurdu, kötü mü? Bu sorunun doğru cevabını bulabilirsek mesele halledilmiş olur.

Büyük Doğu Marşı, Necip Fazıl Kısakürek

22 Kasım 2007 Perşembe 2 Yorum »


Yurt Dışındaki Osmanlı Mimarisi

22 Kasım 2007 Perşembe Yorum yok »

Türkiye dışındaki Osmanlı mimari yapıtları gerek zaman gerek mekân içinde çok geniş bir tarihsel sürece ve coğrafi alana

yayılır. Osmanlı mimari eylemi Osmanlı hakimiyetinin yayıldığı tüm coğrafi bölgelerde karşımıza çıkar. Yapı faaliyeti değişik

bölgelerin Osmanlı İmparatorluğu’ndan koptukları farklı tarihlere kadar devam eder. Böylece, Osmanlı hakimiyetinin bulunduğu

bölgelerde inşa edilen yapılar, mimari uslûplarına bakılmadan tarihsel bir olgu olarak Osmanlı yapısı kabul edilir. Ancak, bu

yapılarda Osmanlı öncesi geleneklerin devam ettiği tislûp özellikleri (Orta Doğu ülkelerinde olduğu gibi), Osmanlı uslûbu

veya ilk ikisinin bileşiminden ortaya çıkan uslûp özellikleri ile XVIII yüzyıldan sonra görülmeğe başlayan Avrupa sanatı

uslûpları, beraberce görülebilir.

Dış İşleri Bakanlığı’nın "Türkiye Dışındaki Osmanlı Mimari Yapıtları" adlı yayınından faydalanılmıştır.

Arnavutluk - Akçahisar

Kale mahallesinde bir ev

Arnavutluk- Avlonya

Muradiye Camii

Arnavutluk - Belgrad

Bekarlar Camii

Arnavutluk- Ergiri

Palorto Mahallesi

Arnavutluk - İskodra

Kir nehri üzerinde köprü

Arnavutluk - Tiran

Ethem Bey Camii

Bosna Hersek- Banya Luka

Yeni Camii

Bosna Hersek - Bılagay

Tekke

Bosna Hersek - Mostar

Köprü

Evler

Bosna Hersek - Saray Bosna

Gazi Hüsrev Bey Camii

Gazi Hüsrev Bey hanı

Bulgaristan - Cebel

Cami

Bulgaristan - Ruscuk

Seyyid Mustafa Paşa Camii

Bulgaristan- Silistre

Bulgaristan - Sofya

Seyfullah Efendi Camii

 

Hain Araplar” diyen hainler!

22 Kasım 2007 Perşembe 1 Yorum »

“Hain Araplar bizi en zayıf olduğumuz bir anda arkadan vurdu” iddiası peygamber efendimizin ırken “Arap” olduğunu öğrendiğim yıllara rastlar. Bir zamanlar özellikle belli bir “milliyetçi” kesimin diline pelesenk olan ve zamanla toplumun diğer bölümlerine de ucuz bir sakız gibi yayılan bu iddianın tamamen bir iftiradan ibaret olduğunu öğrenmem çok zaman almadı. Yazımda tamamen çürüteceğim bu çirkin iftiraya bugünlerde bir de malesef “Irak ve Filistin’de olanların asıl sebebi ABD, İsrail falan değil, buraların ahalisi olan Arapların geçmişte Türklere ihanet etmesidir, işte Türklere ihanet edenlerin sonu böyle olur” ifadesi eklendi. Bu cümleyi son bir ayda en az on kez farklı farklı kesimlerden işittim ve bu yazıyı kaleme alma ihtiyacını hissettim.

“Hain Araplar” sözünün ortaya çıkışı Osmanlı Devleti’nin yıkılış sürecine denk düşer. I. Dünya Savaşı öncesi, esnası ve sonrasında bazı Arap kabilelerinin yer yer İngilizlerle ve Fransızlarla işbirliği yaparak, Yahudinin oyununa gelerek Osmanlı Devleti’ne karşı isyan etmesine dayanarak, tüm Arap milletini ilzam eden bu çirkin iftira atılmıştır. Madem bunun hikayesi Osmanlı’ya kadar gidiyor, gelin biraz Osmanlı tarihine bakalım ve bu iddiayı değerlendirelim.

Türkler, Tanca’dan Sana’ya, yani Fas’tan Yemen’e kadar bugün üzerinde 22 bağımsız Arap devletinin bulunduğu bölgeyi 400 yıl idare etmişlerdir. İdare etmekle kalmayıp, Kudüs’ün, Mekke ve Medine’nin de dâhil olduğu tüm coğrafyayı tek amacı İslam’ı yok etmek olan “Haçlı Orduları”na karşı korumuşlar, daha önce Kudüs’e kadar gelebilen Haçlıları Tuna nehrine ulaşamadan darmadağın etmişlerdir. Filistin lideri rahmetli Yasir ARAFAT’ın da vefatından hemen önce bir mülakatında belirttiği gibi Kudüs’e “Kudüs-ü Şerif” ismini verenler de, bugün Suud Krallarının dahi kullandığı "Hadim-ül Harameyn" sıfatını ilk ortaya çıkaranlar da  yine Türkler olmuştur. İdare ve korumanın yanında, tüm Arap beldelerini Anadolu’ya yapmadıkları yatırımları yaparak imar etmişlerdir. Tüm bunları yaparken de asla Arap memleketlerini ve milletlerini sömürmemişlerdir.

Araplar da son ana kadar Osmanlı’ya sadakatten bir an bile ayrılmamışlardır. Bunun en önemli delili en son yaşanan ve “Hain Araplar” iftirasına neden olan İngilizlerin ifsad ettiği “Vehhabi Hareketi” ve “Şerif Hüseyin” isyanına kadar Osmanlı idaresindeki Arap memleketlerinde çıkan tek isyan ve ihanet hareketinin, aslen Arap değil, “Arnavut” olan “Kavalalı Mehmet Ali Paşa”nın Mısır’da çıkardığı isyan olmasıdır. Tüm Osmanlı hatta Türk tarihinde milletimize en uzun süre sadakat gösteren toplum Arap toplumudur. Bunun en büyük sebebi de elbette hem Türklerin hem de Arapların bütün Müslümanları “kardeş” ve İslam alemini de tek bir “devlet” kabul etmeleridir. Bu anlamda Türkü, Kürdü, Lazı, Boşnakı ve Çerkeziyle hepimizin ecdadı olan Osmanlı, İslam tarihine altın harflerle yazılacak uygulamalara imza atmış, resmi belgelerinde devletini "Saltanat-ı Muhammediye" olarak nitelemiştir. Bırakın İslam milletlerini, gayri Müslimlerden devşirdiği ve Müslümanlaştırdığı kişilere ülke yönetimini gönül ferahlığı ile verebilmiştir. Sokullu Mehmet Paşa, Hersek Ahmet Paşa ve Kuyucu Murat Paşa bunun en güzel örnekleridirler. Osmanlıya atıfta bulunduğumuz için bizi kötü niyetle “milliyetçi” olmakla ithama kalkışan zavallılara en güzel cevabı aslında ismini taşımakla müftehir olduğumuz Yavuz Sultan Selim’in iki uygulaması vermektedir. İlki, Sultan Selim’in Türk hanedanı olan Safevilerle olan mücadelesi. Sultan Selim Türk, Kızılbaş ve Rafızi Şah İsmail’e karşı  Kürt aşiretleri ile ve onların lideri Kürt ve Sünni Şeyh İdrisi Bitlisi ile birlikte savaşmış ve Kürtlerle ittifak kurarak bir Türk devletini alt etmiştir. Bu güzel örnek, af edersiniz cangul-cungul, dangul-dungul, vırt-zırt, yerli-yersiz “Kürt Meselesi”, "Kürt Sorunu", "Kürt Realitesi" diye sayıklayan, zırvalayan açık ve gizli Kürtçülere ve kozmopolit, romantik, kırk baharın otunu yemiş, döne döne saat yelkovanı haline gelen sözde İslamcılara ithaf olunur. İkinci örnek ise daha net ve çarpıcı: Yavuz Selim Han, Mısır’ın fethini müteakiben dönerken yolda, Mısır Beylerbeyliği’nin elinden alınmasına tepki göstererek at üstünde kendisine:

“Bu kadar zahmet çektik, Mısır’ı gene bir Çerkez’e verdik (Ridaniye Zaferi ile yıkılan Memlükler-Kölemenler ırken çerkezdi). Çekilen emekler boşa gitti” diyen Vezir-i Azam Yunus Paşa’yı derhal idam ettirmiştir. Vezir-i Azam bugünkü siyaset dilinde Başbakan demektir. Şu levhaya bir bakar mısınız? Bir Sultan sadece ve sadece “ırkçı” bir ifade kullandı diye, devletinin 2. adamını gözünü kırpmadan idam ettiriyor. Bunun dünya tarihinde tek bir örneği yoktur. Osmanlıyı büyük yapan ve 6 asırdan  fazla bir süre dünyaya hakim kılan bu cihanşümul yaklaşım ve ümmetçi tasavvurdur. Şimdi biz bu şahane yaklaşıma hayranlık ve taktir hisleri besliyoruz diye “milliyetçi” hatta “ırkçı” damgası mı yiyeceğiz? Ne mutlu böyle ümmetçi zihniyete sahip olan ve şiirini “Özü sağlam, sözü sağlam adam ol, ırkına çek”, “Ebediyen sana yok, ırkıma yok izmihlal”, “Hakkıdır Hakka tapan milletimin istiklal” diye bitiren Arnavut asıllı İstiklal Şairi “ırkçı” Mehmet Akife…

Konumuza dönersek. Dedik ki, Araplar Türklere en sadık millet olmuştur ve bunun en büyük delili de son döneme kadar asla en küçük bir isyan hareketi içine girmemiş olmalarıdır. Oysa buna mukabil, Osmanlının İslamlaştırdığı Balkanlarda yüzlerce isyan hareketine rastlıyoruz aynı dönemlerde. Bırakın Balkanları, Anadolu da başta Celali isyanları olmak üzere yüzlerce Türk kökenli isyana sahne olmuştur. Ne diyeceğiz o zaman? Gereksiz ve maksatlı bir genelleme yaparak “Hain Türkler” mi diyeceğiz?

“Hain Araplar” diyen hastalıklı zihniyetin diline doladığı en büyük olay 20. asırda gerçekleşmiştir. Gaflet, dalalet ve ihanet derecesinde Yahudi ve Alman kuklası olan İttihat ve Terakki tarafından Mekke Emiri yapılan Şerif Hüseyin’in ihaneti doğrudur. Ancak bu ferdidir, bir ailenin tasarrufudur ve asla kardeş Arap halkını bağlamaz. Hele hele bu ihanet hadisesinden 100 yıl sonra dünyaya gelen masum Arap bebeklerini hiç bağlamaz. Arapların I. Dünya savaşına girdikten sonra, İttihat ve Terakki’nin yıkıcı gürühunun elinde iradesiz bir oyuncak haline gelen Sultan Reşat tarafından ilan edilen ve aslında Halife iradesinden daha çok Alman menfaatlerini temsil eden “Cihad Fetvası”na uymadıkları da atılan iftiralar arasındadır. İftiradır, zira, Mısır’da, Mağrip’de, Ceziret-ül Arab’da bu fetvaya uyulmuş, yine bir Arap memleketi olan Libya’da İtalyanlara karşı vatan savunması halinde iken fetvayı işitir işitmez İstanbul’a gelen Şerif Ahmed es-Senusi (manşetteki resimde Gazi Mustafa Kemal ve Latife Hanımın yanındaki Arap kıyafetli yaşlı zat) Patagonyalı mıydı, Laponyalı mıydı yoksa Arap mı?

Büyük Resim

Halifenin fetvasına gönüllü olarak icabet eden birçok Arap da görülmüştür ki, bunlardan teşekkül eden iki tabura bizzat Mustafa Kemal Paşa kumanda etmiştir. Yandaki resimde de Mustafa Kemal’in Trablusgarp Savaşında Arap askerlerle bir enstantanesi görülmekte. Bu Araplar nasıl hainlermiş ki, Devletimizin kurucusunun emrine itaat etmişler?

Yine I. Dünya Savaşı’nın en şanlı direniş ve mücadelesine sahne olan Çanakkale Harbi’ne kısaca bir bakın. Şehitlikleri bir gezin bakayım ne göreceksiniz? Bingazi’den, Halep’ten, Şam’dan, Kudüs’ten, Kahire’den, İskenderiye’den, Mekke’den, Medine’den gelerek Hilafet için savaşan yiğitler Arap değil miydi? Peki bu ana kuzusu binlerce Müslüman Arap kardeşimiz gelip Türk vatanının işgalden kurtulması için şehadet şerbetini içerken, Siyonist Yahudiler ne yapıyordu dersiniz? Onlar da Çanakkale’de bize kasteden düşman ordularının içine iliştirilmiş "katır birlikleriyle" harim-i ismetimizi çiğnemeye çalışıyorlardı. Şimdi bu Siyonist Yahudiler bize dost olacak, gelip meclisimizde hitap edecek ama 1000 yıldır İslam kardeşliği bağı ile hemhal olduğumuz aziz peygamberimizin milleti “Hain” olacak öyle mi? Buna müsaade etmeyeceğiz.

Ucuz ve tadı kaçmış bir sakız gibi her türlü belgeden yoksun ve maksatlı biçimde ağızdan ağza aktarılarak çiğnenen “Hain Araplar” sakızını ve İslam kardeşliğini zedeleyen bu çirkin iftirayı zihinlerden ve yüreklerden atana kadar yazacağız. Konumuza, bir sonraki yazıda en büyük Türk dostları olarak Milli Mücadelemize destek olan Reşidiler, Uceymi Sadun Paşa ve yukarıda ismini zikrettiğim Şeyh Ahmed es Senusi örneklerini,  bizlerin İslamla şereflenmemize vesile olanların Araplar olduğunu, Türk İslamı safsatasını ve tüm bu iftiraların ardında İslam kardeşliğine zarar vermek ve Türkleri peygamberlerinin milletine düşman etmek olduğunu yazarak devam edeceğim. Bugünlük noktayı İstiklal Şairimiz Akif’in muhteşem ve manidar beyitiyle koyalım: 

 

Türk Arapsız yaşamaz, kim ki ‘yaşar’ der delidir,
Arab’ın, Türk ise hem sağ gözü, hem sağ elidir.

Mynet Blog WordpressMU alt yapısını kullanmaktadır.