Mynet | Blog Anasayfa | Email
Favorilerime Ekle | Giriş


Her gün yapmamız gerekenler

16 Mayıs 2008 Cuma 1 Yorum »

Her gün dünyada ve Türkiye’de olup bitenlere kısaca bir kulak verdikten sonra bu gün ben bu dünya ve dünyalılara karşı görevlerim nedir, bu dünya ve dünyalılardan benim hakkım nedir? Diyerek harekete geçmeli ve her ikisini de hakkıyla yerine getirmeli.

Şunları ise hiçbir zaman ihmal etmemeli:

Sabah kalkarken Bismillah çekerek kalkmalı.

Abdest alırken önce dişleri fırçalamalı.

Sabah namazını kılmalı.

O günlük işlerini ihmal etmemeli.

Verdiği sözleri yerine getirmeli.

Yolda giderken tanıdığına tanımadığına selam vermeli.

Büyüklere saygılı, küçüklere sevgili olmalı.

Gülümsemenin sadaka vermek gibi olduğu bilinmeli ve insanlara bakarken taciz bakışıyla değil, huzur ve güven veren bir bakışla bakmalı.

Güçlülere yaltaklanmaktan, zayıflara efelenmekten uzak durmalı.

İnsan içinde burnuyla oynamamalı.

Tükürüğünü mendiline atmalı.

Toplum içinde gerinerek esnemekten kaçınmalı.

Esnemeyi gerektiren tembellikten sakınmalı.

Öksürük ve geğirme esnasında ağzını eliyle kapamalı.

Gıybet ve iftiradan uzak durmalı.

İnsanları üzecek, utandıracak kelimeler konuşmamalı.

Fakirlik, hastalık gibi kötü durumlarını ehli olan zengin ve doktor gibi insanlardan ve Allah’tan başka kimseye söylememeli. Söylerseniz, dostlarınızı bir şey yapamadığı için üzersiniz, düşmanlarınızı sevindirirsiniz.

Kızdığınız kişiye karşı hemen dilinizi tutunuz. O halde iken bir kötü söz çıkar ki geriye dönüşü olmaz.

Kazandığınızın bir kısmını fakirlere yardım ediniz. Verdiğiniz şey malınızın en iyilerinden olsun.

Kazandığınızda şımarmayın, kaybettiğinizde üzülmeyin.

Metin olun çalışmaya devam edin. “Olanda hayır vardır” deyip kazaya rızayı devam ettirin.

Yemekten önce elleri yıkayın. Yemekten sonra da ağzınızla beraber yıkayın.

Acıkmadan yemek yemeyin.

İyice doymadan yemekten kalkın.

Lokmanız küçük olsun, çokça çiğneyin.

Yemeğin başında Bismillah çekin, sonunda Elhamdülillah deyin.

Günlük Kur’an’dan bir bölüm okuyunuz.

Yakınınızdaki camide vaaz varsa günde bir vaaz veya bir konferans dinleyiniz.

Alim ve Salih insanlarla beraber olun. “İslinin yanında is kokar, mislinin yanında mis kokar demişler. Kötü huy, bulaşıcı hastalık gibidir. Onlarla ilişki, doktorun hastasıyla olan ilişkisi gibi olmalıdır.

Herkes hakkında iyimser olunuz ama tedbiri elden bırakmayınız. İşinizi sağlam yapınız.

Hastalıkta ve sağlıkta dost ziyaretlerini ihmal etmeyiniz. Hediyeler götürünüz.

Ana-babanızın gönlünü alınız, nasihatlerine kulak veriniz.

Dostlarınızı severken göklere çıkarmayınız, düşmanlarınızı yererken yere batırmayınız.

Ayıp araştırıcısı olmayınız.

Burnunuz kötü kokulara değil iyi kokulara alışkın olsun.

Yolda giderken bakışınızla, ayak sesinizle veya yüksekten konuşarak kimseyi rahatsız etmeyiniz.

Çocuklarınıza beddua etmeyiniz. Hayır dua ediniz. Sevgiyle büyütünüz.

Kimseye haset etmeyiniz. Çalışınız.

Kimseye yük olmayınız.

Kendi işinizi kendiniz görünüz.

Sahip olduğunuz mal veya makam üzerinden sohbet etmeyiniz. Başkasının malını veya makamınıı aşağılamayınız.

Yapılan yanlışları usulüne uygun olarak gidermeye çalışınız.

Çarşıdan aldığınız eşyayı açık olarak getirmeyiniz. Komşunuz aç iken tok sabahlamayınız.

Evinize güleç yüzle dönünüz. Küçücük de olsa bir hediyeniz olsun. İş sorunlarınızı anlatarak evin tadını kaçırmayınız.

Helal yiyeceklerle bedeninizi, ibadetle ruhunuzu gıdalandırdıktan sonra abdestli olarak dualarla yatağınıza giriniz.

Kafaya bir şey takmayınız.

İş, olacağına varır.

Allahın dediği olur.

 

Mahmut Toptaş

Atatürkçülerin yazgıları, holding zedelere benzemekte

16 Mayıs 2008 Cuma Yorum yok »

 

Kanaltürk çevresinin fikirlerine karşı olsak da ortaya çıkan ilkesizlik karşısında bu satıştan memnun olamıyoruz…

İnsan ülkemizdeki ilkesizlikleri gördükçe üzülüyor. Samimi inanç ve ideoloji sahiplerine her geçen gün hasret kalmaktayız. Hani ideolojilerine katılmasak da, fikirlerini sevmesek de, tutarlı ve dürüst bir profil sunan kişileri her zaman saygı ile anmışızdır.

Mesela İranla tarihi hesaplaşmalarımız olmuş, Safevi devleti kendi Şii propagandasını Anadolu’da yaymak için çok emek harcamış, hatta padişah kızlarından bile Şii sempatizanı olanlar çıkmış.

Yakın tarihimiz de “o komünist oldu” gibi bir ithama benzer bir suçlama ile başlarına kırmızı başlık giyip Şiilere benzeyen devlet adamları olmuş, haklarında “o Kızılbaş oldu” suçlamaları yapılmış. Bu modaya çok öfkelenen Yavuz, onbinlerce Şii sempatizanı Anadolu insanını öldürterek, hâlâ o günleri unutmayan tarihe bir acı leke bırakmıştır.

Sünni Türklerin hiç sevmediği Şiiler, 1979 yılında şahı devirerek İslam cumhuriyetini kurduğunda liderleri Humeyni, İslam dünyasının sempatisini kazandı. Zira İmam Humeyni öldüğünde tüm mal varlığını devlete bıraktı. Kendisine hediye edilen kitaplarını dahi devlete bağışladı. Bu hareket doyumsuz bir dünyaya karşı çok önemli bir cevaptı. Nasıl yaşıyorsa öyle öteye giden büyük bir ruhun ince düşünüşü idi.

Nitekim Ahmedijenad da halkı tarafından seçilmesini sade yaşantısına ve fakirane giysilerine borçlu idi.

Türkiye ekseninde ise işler hiç böyle gitmiyor.

Aç gözlü insanlar holdingler kurup, faizsiz işler yapıp, Müslümanları helal yoldan zengin edeceğiz yalanları ile gurbet elde ekmeği alırken bile kırk kere düşünen gurbetçilerin dişlerinden tırnaklarından artırdıkları paraları topluyorlar.

Trilyonlar Türkiye’de fabrikalara dönüşüp yoksullara iş, yatırımcılara yarın hazırlayacaktır.

Ne var ki para toplayıcılarının isimlerinin Müslüman olması azgın ihtiraslarının önüne geçemiyor, hepsi değilse de kimileri lüks villalarda, evlerinde hizmetçi, çocuklarını özel okullara göndererek, lüks tatil yerlerinde, tüyü bitmemiş masumların haklarını yediler. Holdingleri;  kendilerinin olmayan bu paraları hesapsız harcamalarla batırdılar. Bakalım iki dünyada da hesabını nasıl verecekler. Tuncay Özkan da o kadar çok para kokan biri olmasına karşın, samimi Atatürkçüleri bir din adamı gibi etkileyip ateşli konuşmaları ile kendisine bağladı.

“Biz kaç kişiyiz” sitesine aidat ödemeyen giremedi.

Kimileri çocuğunun ekmek parasını bile siteye yorum yazmak için cömertçe verebildi. İddialara göre, CHP nin partilere verilen devlet yardımından finans aktararak kurulan Kanaltürk’te;  “laik cihad” başlatan Tuncay Özkan, Cumhuriyet Mitinglerini organize etti.

Özellikle Atatürkçü kadınların peygamberi gibi gözyaşları ile karışık çok dualar aldı. Öyle ya O olmasa idi, İslamcılar bu kadınları zorla örtüye bile sokabilirlerdi. Ağzı laf da yapıyordu. Bol ağlıyordu. Kitleler önünde ağlayanları hep samimiyetsiz ve bir şeyleri saklamak için sığınılan bir yöntem olarak görürüm. Hayatının en acı anlarında bile başkalarının yanında değil, yalnız ağlayandır erdemli olan.

Sonunda Tuncay Özkan Atatürkçü kanalı o çok kızdığı, düşman olarak karşısına aldığı İslamcı diye bilinen para ağalarına sattı.

Kanaltürk çevresinin fikirlerine karşı olsak da ortaya çıkan ilkesizlik karşısında bu satıştan memnun olamıyoruz.

Paranın dini imanı yok. Ve ne kadar çirkin, kirli, pis bir kokusu var. Koza grubunun açıklamasında, kanala otuz milyon dolar para sayılmıştır ama Tuncay Özkan için rakam 25 milyon dolardır. Eski bir gazetecinin böyle milyon dolarları kendisine oyuncak etmesi de meslek açısından bir diğer kirli görüntü.

Şimdi samimi Atatürkçüler kan ağlamaktalar. Yazgıları ne kadar da kandırılmış holdingzelere benzemekte.

En iyisi para toplayan kimselere inanmamak.

İnsanlar infaklarını, sadakalarını, zekâtlarını götürüp yoksullara daha fazla kendi elleri ile vermeliler.

Şu büyücü ve yalan söyleyen televizyonlardan gözlerini ayırıp, çok fazla kitap okumalılar.

 

Mine Alpay Gün

Kraliçe Neden Geldi?

16 Mayıs 2008 Cuma Yorum yok »

 

İngiltere kraliçesi aniden niçin ziyaretimize geldi, bilinmez. Ama, elbette ki bayram ziyaretine gelmedi. Hatırımızı sormak için de gelmiş değildir. Bu geliş, turistik bir ziyaret değil, bize göre programlı, hesaplı bir geliştir. İngilizlerin "şark politikalarından" kısmen haberdar olanlar dahi, bunu çok iyi bilirler. İngilizler bire karşı yüz almadıkça, hiç kimseye yanaşmazlar. Onlarla pazarlığa oturmazlar. Sömürülemeyecek olanlarla da, aynı safta görünmezler. Tarih sayfaları bunun şahididir.

İngilizlerle ünsiyetimiz çok gerilere dayanır. Bazen yardımlarımıza nail oldular. Bazen bize müttefik oldular. Bazen de karşımıza düşman olarak çıktılar. İngilizler zaman ve şartlara göre politika üretirler. Zayıf düştüğümüz dönemlerde üzerimize çullandılar. Kıbrıs’ı aldılar. Çanakkale’de yüz binleri aşan evlatlarımızı katlettiler. Musul, Kerkük meselesinde de, bize ihanet ettiler.

İngilizler oldum olası, bugün de dahil, emperyalisttirler. Sömürme adına girmeyecekleri kılık kıyafet yoktur. Menfaatlerini emniyete almak için zaman kollarlar. Zamanı gelince de, sırtlan gibi tüm güçleri ile en ağır darbelerini vururlar. Filistin cephesinde yaptıkları gibi.

İngiliz kraliçesinin ülkemizi ziyaretinin gizli gündemini bilememekteyiz. Ancak, hayırhah niyetlerle geldiğini düşünmek, fazlasıyla safdillik olur. Tahminlerimize göre İngilizler, ABD’nin Ortadoğu ülkeleri üzerindeki hakimiyetinden rahatsızlık duymaktadırlar. ABD’nin Ortadoğu’da mevcut yer altı ve yer üstü kaynaklarını ülkelerine kanalizinden de endişelidirler. Onun için, Ortadoğu’da yeniden varlığını hissettirmek, bölüşümden pay almak için hamleye hazırlanmaktadırlar.

Hamlenin başarıya ulaşması için oyunu çok iyi oynamak gerekir. Önce, taraftarlarından emin olması, taraftarların da özellikleri itibariyle seçilmesi gerekir. Türkiye, Ortadoğu oyunu için bulunmazdır. Çünkü, Türkiye’nin Ortadoğu ülkeleri ile tarihi ve dini bağlar açısından müşterekliği vardır. Kraliçe geldiği soy itibariyle bunu çok iyi bilenlerdendir. Yani kraliçe, rahat kullanabileceği yandaş aramakta ve ekolünün tesirini hissettirmek istemektedir.

Türkiye’de yetişen ve yetişmeye çalışan siyasilerin birçoğu, eskiden olduğu gibi, bir ekole dahildir. Bazıları Alman, bazıları İngiliz, bazıları Fransız ve diğer bazıları da Rus ekolüne dahil olmuşlardır. Son dönemlerde de yeni bir ekol oluşmuştur, o da ABD ekolü.

Merhum Ecevit, Süleyman Demirel, Tansu Çiller ve Tayyip Erdoğan’ın Amerikan ekolünden, Enver Paşa ve Mesut Yılmaz’ın Alman ekolünden, Abdullah Gül’ün de İngiliz ekolünden olduğu söylenmektedir. Amerika’nın tutumu sonucu, ülkemizde Amerikan aleyhtarlığı doruk noktasına ulaşmıştır. Bunun için ABD, hükümetin başına olan siyasi desteğini azaltmış ve AKP’nin kapatılması davasına sessiz kalmıştır. Türkiye’de meydana gelen bu siyasi boşluğu doldurmak için, İngilizlerin atağa geçmesi ve kendi ekolünde bulunanlara destek vermesi, çok tabiidir. Bunu hissettirmek için de kraliçe Türkiye’ye gelmiş olabilir.

Çünkü, AKP içinde oldum olası, devletin başı ile başbakan arasında görünmeyen ve fakat her gün biraz daha tırmanan siyasi bir rekabet vardır. Devletin başı, başbakanı elimine etmek için fırsat kollamakta ve taraf toplamaya çalışmaktadır. Başbakanı yalnızlığa itmek için, acayip manevralar çevirmektedir. Dış ülkelerden ve bilhassa İngiltere’den itibar ve destek sağlamak için, adeta başbakanı bir gölge gibi takip etmektedir. ABD’nin desteğinden mahrum kalan başbakanı şutlamak için de, fırsat kollamaktadır.

Güç gösterisinde devletin başı şimdilik öndedir. Kraliçenin ülkemizi ziyareti gücünü daha da kuvvetlendirmiştir. Daha rahat hale gelmiştir. Kraliçenin gücü de, kendisini takip eden uçak gemisinden ve uyguladığı protokol kaidelerinden bellidir.

İngiliz kraliçesinin ülkemize gelişinde, bizce iki önemli sebep vardır. Birincisi Ortadoğu’da yeniden söz sahibi olmak için müttefik temin etmek, bu iş için Türkiye’yi devreye almak. Diğeri ise kendi ekolleri içinde saydıkları birini güçlendirmek, siyasette muktedir kılmak için projeler iletmek.

Ancak, İngilizlerin bu amaçlarına ulaşmaları son derece zordur. Zira, Türkiye’nin siyasetinde devletin başı ikinci planda, başbakan birinci plandadır ve partisine hakimdir. Dolayısıyla siyasi alanı kolay kolay kaptırmaya da niyetli değildir.

İngilizlerin yeniden Ortadoğu’da ve Türkiye’de, eskiden olduğu gibi, söz sahibi olması da düşünülemez. Çünkü, ABD’nin menfaati ile kendi menfaatleri çatışır. Türkiye’nin dış politikasında, İngiltere’den ziyade ABD’nin ağırlığı hissedilmektedir. Onun için, kraliçenin oynamak istediği, oluşturmak istediği yeni politikaların geçerliliği fazla önem taşımaz. Ama buna rağmen, İngiltere de, Ortadoğu Bölgesini karşılık almadan başkalarına bırakmayacaktır. Türkiye ise, akıllı bir politika takibi ile, ABD’nin ve İngiltere’nin kendisine muhtaciyetini iyi değerlendirmezse, pay almadan, seyirci kalacaktır.

 

İsmail Müftüoğlu

Daha Laik Olmak!

16 Mayıs 2008 Cuma 1 Yorum »

AKP kurtuluşu “Daha laik olmak”da aramaya devam ediyor!

Daha laik olabilmek için ellerinden geleni yapıyorlar!

Sanılıyor ki daha laik olurlarsa başlarındaki sorunlar kendiliğinden çözümlenecek!

Oysa başlarına ne gelirse bu daha laik olma merakından geliyor farkında değiller!

Millî Görüş gömleğini çıkartmaları sırf bu yüzden!

“Millî Görüş gömleğini çıkardık, aynen sizin gibi oluyoruz” dediler ama kimseye bunu kabul ettiremediler!

Adamlar hâlâ ağızlarını her açışlarında Millî Görüş ile AKP arasında bağlantı kurmaktan kendilerini alamıyorlar!

Mecburen Cuma namazına gittiklerini söylemeleri de böyle bir nedenden kaynaklanıyor olmalı!

Böyle konuşurlarsa bir yerlerden aferin alıp “Tam istediğimiz gibi oldular” dedirtmeye çalışıyorlar ama bu yöntemde pek hüsn-ü kabul görmüyor. Şarap görünümlü elma suyu formülü daha laik görünebilmek için geliştirilmiş bir formül olsa gerekti!

Biz bu tür gelişmelerin hayra alamet olmadığını söylüyoruz ama AKP’liler hiç oralı olmuyorlar!

Onlar daha laik görünmenin telaşı içinde yeni adımlar atıyorlar.

Bu adımlardan biri de mahkemelerde edilen yeminle ilgili değişiklik çalışması olarak karşımıza çıkıyor!

Gazeteler bu haberi “Daha laik ayarlama” başlığı ile verdiler.

Mahkemelerde yemin teklif edildiği zaman yemin edecek kişiler artık eskiden olduğu gibi “Allah’ım ve namussum üzerine yemin ediyorum” diyemeyecekmiş!

Peki, ne diyecek, nasıl yemin edecekmiş?

“.. Namussum, şerefim ve kutsal saydığım bütün inanç ve değerlerin üzerine yemin ediyorum” diyecekmiş, yeminini böyle edecekmiş!

Yemin böyle edilirse ateistlerin de gönlü alınmış olacakmış!

Ateistlerin gönlünü alıyorum derken inanmış, iman etmiş insanları rencide etmek niye, anlayabilmiş değiliz!

Allah lafzı birilerini niye bu kadar rahatsız eder ki?

Hadi birileri “Allah” lafzından rahatsız olup böyle formüller geliştiriyorlar peki AKP’lilere ne oluyor da böylesine abuk tekliflere balıklama atlıyorlar?

Bunlar hep “Daha laik” görünme telaşından!

Yok, beyler daha laik görünmeniz de sizi kurtarmaya yetmeyecektir!

Daha laik görünmenin de ötesinde bir şeyler yapmanız gerektiğini görmüyor musunuz?

Yani tam onlar gibi olmadıkça, tam onların kutsallarını kutsal bellemedikçe sizi kendilerinden olarak görmeyeceklerdir!

Bize inanmıyorsanız açın bir Kur’an-ı Kerim mealine bakın.

Benzer ifadeleri orada da bulacaksınız!

Daha laik görünme yerine olduğunuz gibi görünmeyi tercih etseniz ve yalnız Allah’a güvenip, Allah’tan yardım dileyerek yolunuza devam etseniz, fena mı olur?

 

Zeki Ceyhan

Ölüm işportaya düştü, pisipisine yaşıyoruz…

16 Mayıs 2008 Cuma Yorum yok »

Bir toplum burnundan solumaya başladığı zaman, o toplumdan korkun. Yıllık suç oranı, işlenen cinayetlerin sayısı istatistikler arasında kendine sosyolojik ya da kriminal bir yol bularak unutulup gider.

İşlenen suçun yıllara göre dağılımı elbette o toplumun nereye gittiğini göstermesi bakımından çok önemli bir veridir. Ama asıl tehlike çanlarının çaldığını gösteren şey; bir toplumda işlenen cinayetlerin fındıkkabuğunu bile doldurmayan sebeplere dayanmasıdır.

Düşünün ki, bir toplumda öldürülmeye teşebbüs edilen kişi niçin öldürülmek istendiğini, öldüren de neden öldürmeye davrandığını bilemeyecek durumda ise korku sınıra dayanmış demektir.

Özür dilemeyi bile gerektirmeyecek davranışları gerekçe göstererek karşısındakini öldürmekte hiçbir beis görmeyen insanların kol gezdiği bir ortamda yaşamak, ortalama her insana ne zaman ne yapacağı hiç belli olmayan potansiyel suçlu muamelesi yapmaya sebep olabilir.

Taşıran damla

Boş bir bardağı tek bir damlacık nasıl oluyor da taşırabiliyor, şaşmamak elde değil. Son zamanlarda işlenen cinayetlerin sebeplerine bir bakın, hiç birisi adam öldürmek bir yana, surat asmayı gerektirecek vakalar bile değil.

“Selam vermedi diye öldürdü.”

“Yan baktı diye bıçaklayarak öldürdü.”

“Laf attı diye öldürdü.”

“Ayağına bastı diye öldürdü.”

“Kendisine güldü diye altı çocuklu adamı öldürdü.”

“Bozuk para çalmakla suçladığı iş arkadaşını göğsünden bıçaklayarak öldürdü.”

“Televizyon kumandası ile oynadığı için sinirlenen baba, tekme tokat oğlunu öldürdü.”

“Tokat’ın Almus ilçesinde, televizyon izleyen iki kardeş arasında kanal değiştirme yüzünden çıkan kavgada kardeşlerden biri hayatını kaybetti.”

“Balıkesir’de kanal değiştirme kavgasında bir kişi yaralandı.”

“Kapalıçarşı’da tuvalet sırası yüzünden üç kişinin ölümü, beş kişinin de yaralanmasıyla sonuçlanan olaya ilişkin görülen davanın sanıklarından İsmet Doyranlı, duruşma çıkışı öldürüldü.”

Daha birkaç gün önce, İstanbul’da Aksaray-Taksim dolmuşunda lahmacun yiyen kişileri nazikçe uyarmak isteyen bir vatandaş, uyarılanlar tarafından dolmuştan yaka paça indirilerek dövüldükten sonra kasığından bıçaklanarak öldürüldü.

İnsan yaşamak mı bu kadar ucuz yoksa ölüm mü, diye sormadan edemiyor.

Sınır kavgalarından, kan davalarından, siyasi hesaplaşmalardan, namus cinayetlerinden falan bahsetmiyoruz, en ufak bir hata yapana karşı silaha sarılıp öldürmeyi düşünen denge yoksunu insanların bir virüs gibi her tarafa yayıldıklarından bahsediyoruz.

Sevgisizlik çağı

Sevgisizlikle büyüyüp çoğalan, sadece insana değil, aynı zamanda insani olana kastetmiş bir virüs bu.

 Masumiyetin üzerine suçla giden, cinayetine suç ihdas eden hasta ruhları yakalayıp hapsetmek de çözüm değil. Çünkü salyalarını topluma akıtıp virüslerini dört bir yana yaymış durumdalar. Taciz, tecavüz ve sudan sebeplerle işlenen cinayetler toplumu saran tanımsız öfkenin nasıl bir şiddet sarmalına dönüştüğünü gösteriyor. Birbirimizden esirgediğimiz tebessüm nasıl bir yerlerde birilerinin elinde bir kıvılcıma dönüp yangınlar çıkarabiliyor?

Öfkeyle birbirimizin suratına bağırdığımız siyasi kelimeler nasıl da bir yerlerde, köprü altlarında, masum insanların başında patlayacak zaman ayarlı bombalara dönüşebiliyor.

Dün şehitliği gezmeye gelmiş başı bağlı anneleri örtülülerinden dolayı otele almayıp ayazda bekleten rektör, bugün hayat şartlarına sığınarak anne babasını sokağa atan evlat, çocuğunu camii avlusuna bırakan anne…

Basit sebeplerin sık dokunmuş kumaşını üzerlerine geçirmiş bu insanlar vicdanları üşümesin diye kendi elleriyle ördükleri mazeretlere sığınıyorlar. Benimse avazım çıktığı kadar, sokağa dönüp, kalabalıklara karşı son bir kez gücümü toparlayarak bağırasım geliyor: Sebep Ey!

 

Hüseyin Akın

Kanunî Zamanında ve Bugün İstanbul’da Yaşamak

16 Mayıs 2008 Cuma Yorum yok »

1500‘lü yıllarda Kanuni Sultan Süleyman zamanında İstanbul’da yaşıyorsunuz. Muazzam bir imparatorluğun başkenti. Sokaklarında caddelerinde meydanlarında yetmiş iki millete mensup insan var. Asayiş ve güvenlik mükemmel. Papaz Morand, Fransız elçisinin maiyetinde o tarihlerde İstanbul’a gelmiş, şöyle yazıyor: “İstanbul’da bir kimse avucunu altınla doldurup kalabalık yerlerde dolaşsa yan gözle bakan çıkmaz…” Adalet var. Bir suç işleyen hemen tepeleniyor, zaten halk genellikle ahlâklı olduğu için fazla suç işlenmesini engelliyor. Güneşin doğmasından bir saat önce, Padişahtan en hakir dilenciye kadar bütün Müslümanlar ayaklanıyor, sabah namazına hazırlanıyor.

O tarihlerde sosyal sigorta falan yok, lakin hiçbir miskin, fakir, yoksul aç kalmıyor. Vakıf imarethaneler var, parası yiyeceği olmayanlar oralara gidip karnını doyuruyor.

O asırda karada atla, deveyle; denizde, yelkenli gemiyle yolculuk yapılıyor. İstanbul’dan Ankara’ya on dört günde gidiliyor. Yollarda kervansaraylar var, yolcular üç güne kadar kalabiliyor, insanlara yemek, hayvanlara yem bedava veriliyor.

İşte siz böyle bir İstanbul’da huzur içinde yaşayabilirdiniz. Adalet var, güvenlik var, aş var, huzur var.

2008 İstanbul’undayız, yetmiş milyon halkın yirmi milyonu buraya toplanmış, dağ taş bina dolmuş. Bina ve zina…

Güvenlik yok… Tavuk boğazlar gibi adam kesiliyor.

İdam cezası kaldırılmış… Sekiz yaşındaki çocuğun ırzına geçip başını taşla ezen katil hapishanede besleniyor.

Ahlâksızlık diz boyu… Riba yaygın vaziyette… Ürettiğinden çok tüketen bir toplum… Halkın büyük kısmı yarı aç yarı tok yaşarken mutlu, kutlu, egemen bir azınlık vur patlasın çal oynasın yiyor, içiyor, eğleniyor.

Kanuni zamanında, trafik sıkışıklığı olmasın diye herkes ata, eşeğe, katıra binemezmiş, Padişahın camiini (Süleymaniye) inşa eden baş Mimar Sinan bile yaşlı olmasına rağmen binitle dolaşma iznini kopartamamış.

O zamanlar, hileli mal satan esnafı, muhtesibler hemen oracıkta falakaya yatırır, güzelce döver rezil ederlermiş. Bugün İstanbul’da halka muazzam miktarda domuz, yaban domuzu, eşek, at, kanguru eti yediriliyor, kimsenin haberi yok, ilgilenen engelleyen de yok.

Kanuni devrinde Eyüp’teki kaymakçı dükkânlarında bazı karılar uygunsuz işler yaparlarmış ama fuhuş, zina, pislik, rezalet, ahlâksızlık bu kadar yaygın değilmiş.

Şimdi muhterem dindar, sofu, ahlâklı ve faziletli Müslüman okuyucularıma soruyorum:

Biz, Kanuni İstanbul’unda değil, 2008 İstanbul’unda yaşadığımıza göre bizim bu şehirde rahat, gel keyfim gel, huzurlu, bir hayat sürmemiz mümkün müdür?

Bu şehirde 450 sene önce yaşamış bir Müslüman mezarından kalkıp şehre girse feryat ve figan kopartarak kara toprağın bağrına geri döner.

Şehrin küffar tarafından alınmış olduğunu sanır. Hem günde beş kez ezan okunduğunu işitir, hem de bunca fısk, fücur, günah, isyan, fuhuş nasıl oluyor bir türlü anlayamaz.

Bu devirde bir Müslüman’ın bu günahkar şehirde huzur içinde, keyf içinde yaşaması onun için çok büyük bir ayıptır.

Kötülükler olumsuzluklar bir Müslüman’ı çıldırtacak boyuttadır.

Kanuni zamanında gayr-i müslim tebeanın, reâyânın, ehl-i zimmetin din, kimlik, kültür hürriyeti varmış. Ülkede milyonlarca Rum yaşarmış. Türkçe öğrenmeleri şart bile değilmiş. Osmanlı devleti  bir "Milletler Birliği" imiş.

Bugünkü İstanbul’da çoğunluğu oluşturan Müslümanların, Kanuni zamanındaki Rumlar, Ermeniler, Yahudiler kadar. Din, inanç, inandığı gibi yaşamak, kendi kimlik ve kültürlerini korumak hürriyeti yoktur.

Benim çok sevgili, çok muhterem, çok aziz, pek rahat sever, pek konfor-perest, lüks-sever, gel keyfim gel; oh kekâh, yan gel de yat Müslüman kardeşlerim. Merak ediyorum, siz bunca olumsuzluk, fısk, fücur, isyan, tuğyan, fuhşiyat, dinsizlik, densizlik, münkerat içinde nasıl gününüzü gün ederek huzur içerisinde yaşayabiliyorsunuz?

Bu huzurunuzun sihirli ve şeytanî formülünü açıklayabilir misiniz?

Mehmet Şevket EYGİ

Bana bugün sabır düştü…

15 Mayıs 2008 Perşembe Yorum yok »

 

Öyle zor bir zaman içinde
Bir ağır kelime bende
Girmedi mühürlü kalbe
Bana Nuh’un sabrı düştü…
Anlatamadım kimseye
Bana bugün sabır düştü…

Yıkılır önümde dağlar
Bana denizler yol olur
Çözülür dilimde bağlar
Bana o gün şükür düştü…
Geçer sahrayı Musa’lar
Bana o gün şükür düştü…

 

Grup Genç

Kime Kin Ettin de Giydin Alları… Hakan Yeşilyurt

15 Mayıs 2008 Perşembe Yorum yok »

kime kin ettin de giydin allari
yakin iken uzak ettin yollari
mihnet ile yetirdigim gulleri
varip gittin bir soysuza yoldurdun

sen beni sevseydin arar bulurdun
zulfunun teline baglar dururdun
madem ayrilmakti soysuz senin muradin
niye beni ateslere yandirdin

hicrani’yem der ki bakin halima
daglar dayanmiyor ah-i zarima
elim ermez oldu kisp-i karima
cunku gul yuzlumu elden aldirdim

Hicrani - Hakan Yeşilyurt

Eşarp modası ve Alman kadını

15 Mayıs 2008 Perşembe Yorum yok »

Sanki ruj pazarlıyorlar. Çilek kokulu, portakal kokulu eşarplar. İşportacılar  tesettüre el atınca ortaya komik ve seviyesiz tesettür defileleri çıkmakta.

 

Örtü bir anda “dış giysi”, “ iç giysi” gibi algılanıp, kavramsal olarak içi boşaltılıp bir “ baş çamaşırı” gibi işportaya düşüyor:

En naylonu, su geçirmezi, ütü istemeyeni, çikolata kokulu eşarp burada ilanları her geçen gün kültürel bağlamda yaşadığımız gerileme serüvenini biraz daha anlatmakta.

Ucuz Çin mallarının istila ettiği çarşı pazarı bu kez içi boşaltılmış bir tesettür kavramı da işgal etmekte.

Keşke, örtü siyasidir diyenler haklı çıksa idi.

Keşke Türkiye kadınının pek çoğu İslamcı olduğu için taksa idi.

Ya da samimi dindarlar ve günün modasına takılanlar ayrımına varabilse idi her meraklı göz.

Oysa yok böyle bir şey.

Filistinli başı örtülü gerilla Leyla Halid’in yurdunun özgürlük direnişine yaptığı katkıyı kim umursar ki buralarda.

Hele okumayan, magazinle beslenen, arabesk dinleyen kızların başlarında limon kokulu eşarplarına uygun rujları gördükçe.

Geçenlerde bir arkadaşım, “Ortalıktaki bu kadar lümpen örtülüye tahammül edemiyorum, eğer Allah’ın emri olmasa idi, şu örtüyü başımdan çıkarırım” dedi, hiç şaşırmadım.

Gelecek nesillere örnek yine Anadolu kadınında.

Erzurum’ un ihramını, Rize’nin keşanını, özgün Konya atkılı şalvarını bir kez daha saygı ile selamlıyorum. Çok uzaklara bile gitmeyin.

 Evrensel kadın örtüsünün ne olduğunu anlamak için Ayasofya’ya gidip mozaiklerde 1500 yıldır sizi hüzünle seyreden Hz. Meryem’ in tesettürüne bir bakın.

Asaleti fark edin.

Bugün kimilerinin işine gelmeyip “kara çarşaflı” diye burun büktüğü kıyafeti onurla taşımakta Meryemana.

Son günlerde Hilmi Ziya Ülken’in bir kitabını okuyorum: İnsan Meddücezri serisinden “Yarım Adam”.1941 yılında basılmış nüshası elimdeki.

Roman 1919 sonbaharı ile başlar.

Almanya’dan dönen genç adama, yakın çevresindekiler sorular sorarlar.

Romanın kahramanı soruyu soran kadının mübalağalı giyinişine bakar:

“Kıyafetleri göze çarpacak kadar sadedir. O başkalarından çok kendi için giyinmeyi tercih eder. Bazı hanımlarımız gibi, onun başlı başına bir elbise derdi yoktur”. Fakat alayla karşılaşır:

- Desenize, bu kadınlar süslenmesini bilmiyor.

- Hayır! İyi ve güzel yaşayabilmek için, bu işleri en az üzücü hale getiriyorlar.

- Bence kibar kadın, herhalde iyi giyinmesini bilmeli.

- Şüphe yok! Kimseyi itham etmemek için, size yakınımdan bir misal getireyim:

Akrabamdan birinde misafirdim. Bir kır eğlencesine hazırlanıyorduk. Ev sahibi hanımın yeni kostümleri henüz terziden gelmişti. Hanım, pembe çiçekli ince bir kumaştan yapılmış bu yazlık fantezi elbisenin kendine çok yakıştığından, oldukça neşeli ve mağrur görünüyordu. Hepimiz giyinmiş onu bekliyorduk.

O bizden evvel başladığı halde, tam çıkacağımız sırada birden geri döndü; ayna karşısında hırçınlaşarak soyunmaya kalktı. Başörtü ve maşlahın bu renge uymadığı bahanesile eski esvaplarından birini giymek istedi. Fakat artık bir kere iş çileden çıkmıştı. Bütün dolap boşalarak, sinir buhranı içinde hepsi birer defa tecrübe edildi. Boş yere bu kadar üzüldüğünü bize göstermekten utandığı için, odasına kapanıp hüngür hüngür ağladığı, kocasile içeride adeta uzun ve harab edici münakaşalara girdiği şüphesiz misafirlerden kimsenin gözünden kaçmamıştı… Ama Alman kadını fikir kadınıdır… En basit bir aile de kızlarına tam insani kültür vermeye çalışıyor. Bulunduğum pansiyonun oda hizmetçisi lise mezunu bir kızdı. Bana Wagner’den bahsediyordu.”

Bizde de hizmetçi değil, zenginlerin bile kitap okumadığı bir düzlemde artık başı açık ya da kapalı hep birlikte düşmüşüz bir kıyafet derdine, okumamaya yemin etmişiz.

Kimi bluzuna uygun oje seçerken, kimi de eşarbına uygun ruj sürmekte; biraz daha birbirimize benzeyerek yaşayıp gidiyoruz işte.

Alman kadını, Hilmi Ziya Ülken’in gördüğü yıllardan yaklaşık yüz yıl sonra hâlâ kafasını kaldırmadan kitap okuyor. İşte aramızdaki en büyük fark bu.

 

Mine Alpay GÜN/Milli Gazete

Sayın Dağı, Tekel Milli bir kuruluş, Erbakan Hoca ise Milli Görüş Lideri öyle ise…

15 Mayıs 2008 Perşembe Yorum yok »

Sayın Dağı’nın hilkat garibesi savlarını geçip gidemedik, gidemezdik. Sayın Dağı öyle önermeler ileri sürüyor ki, aklımız dimağımız kurudu, şaştık. Bakın Sayın Dağı neler ileri sürüyor: “AK Parti bugün Erbakan’ın çizgisinde olsaydı hakkında kapatma davası açılır mıydı? Hiç sanmıyorum. Bu fikirleri bugün kimler savunuyor? İçinde CHP’nin de bulunduğu ulusalcı-Kemalist blok. Erbakan’ın ‘herkes bir gün Millî Görüşçü olacak’ öngörüsü hiç yabana atılacak gibi değilmiş, baksanıza CHP-Kemalist blok ‘Millî Görüş’ çizgisinde.” Deniz Baykal’ın ileri sürdüğü tezlere dayanarak söylüyor bunları. Sanki Erbakan’ın partileri hiç kapatılmamış, hiç yasaklı olmamış, hiç siyaset dışı bırakılmamış gibi. Doğrusu Sayın Dağı hangi ülkede yaşıyor merak ediyoruz. Biz de bu düşüncelere yaslanarak bir takım önermelerde bulunacağız. Sayın Dağı’nın bu yazısı yayımlandığı sıralarda, dışarı çıktım baktım bakkalın önünde bir Tekel aracı. Bakkallara ürünlerini bırakıyor. Sigara, içki vs. Aracın ön kaportasının üzerinde “Tekel Millî bir Kuruluş  Doğrusu bir şafak attı bende. Tamam dedim Sayın Dağı’nın önermesine göre. “Tekel millî bir kuruluş ise, bu önermeye göre Erbakan Hoca [haşa] şarapçıdır. Öyle ya Erbakan Hoca da Millî Görüş’ün lideridir. Ortak bir kavram var. Ulusalcılar Erbakan Hoca üzerinden AKP’yi ve Sayın Erdoğan’ı vuruyorlar ya. Öyle ise bunlar ortaktır ve aynıdır. Hem bir başka milli kuruluş daha var Milli Piyango. Öyle ise Hoca milli piyangocudur da.” Bu önermelerden çıkan sonuç budur. Sayın Dağı’nın eşleri Bayan Zeynep Dağı’nın AKP’de milletvekili olduğunu sonradan öğrendik. Demek ki ikbal Sayın Dağı’nın düşünce bilincini karartmış. Koca kalem sahibi, kerli ferli, titr sahibi Sayın Dağı öyle önermelerde bulunuyor ki, şaşılır. Siyasa ikbali insanın bilincini de karartıyor. Peki Sayın Dağı Sayın Başbakan’ın Siirt’te seçimlere katılmasını sağlamak için Anayasa değişikliği için destek veren kim? Biz bu önermeden yola çıkarak şunu söyleyeceğiz Sayın Dağı gibi. Deniz Baykal Sayın Erdoğan’ın siyaset yapmasını, başbakan olmasını sağladığı için Başbakan Erdoğan Cehepe çizgisindedir ve İttihatçıdır. Bu doğru olur mu sayın Dağı. Garabetleri bitmiyor Dağı’nın. Peki Sayın Dağı, İsrail Amerika AB üçgeninde dönüp duran demokrasiyi, demokrasinin geleceğini oralarda arayan kim? Yani Sayın Erdoğan sistem dışı mıdır demek istiyor? Türkiye’nin siyasal sistemi nereye dayanıyor, merak ediyoruz. “Sonuç;  ne AK Parti’nin kapatılması, ne siyasi yasaklar Erdoğan’ı siyaseten yok edebilir. Ama vesayet demokrasisine razı, siyaset yapmak yerine bürokratlığa talip bir görüntüyle Erbakan veya Demirel çizgisine çekilen bir Erdoğan’ın siyasi geleceği yok. Cumhurbaşkanı olsa bile!” Sayın Dağı: Burada da bir bühtanda bulunuyorsunuz. Erbakan ile Demirel hiçbir zaman, hiçbir tarihte aynı düzlemde olmadılar. Ama Sayın Erdoğan ile sayın Demirel aynı düzlemde buluştular. İMF, AB, Abede, İsrail ve batıcı politikalarda aynı düzlemde oldular. Hoca’nın 3. Dönem meclis konuşmalarını hazırladım. Meclisteki konuşmalarında Demirel’in tavrı ile Hoca’nın tavrı arasında zerre ilgi yok, ortak bir tek nokta bile yok. AB’ci olmak bir erdem ise, Sayın Demirel ile Sayın Erdoğan aynı erdemi bölüşüyorlar. İsrail ile birlikte olmak bir erdem ise onlar aynı yol üzeredirler. Amerikan politikalarında aynı düzlemde bulunuyorlar. İMF vaz geçilmezleridir. Hoca bu düzlemde olmadığı gibi, bunlara karşı büyük bir mücadele verdi. Erbakan özelleştirmeden yana tavrını yerli sermayeden yana koydu, peşkeşçi olmadı. Hele hele Yahudi sermaye ortaklarına ve onların uzantılarına hiç olmadı.Sayın Dağı, bir bilim insanına, bir kalem sahibine bu yaklaşım yakışır mı? Hele bunu Zaman gazetesinde yaparak. Amacınız ve niyetiniz ne, niçin böyle yaparsınız? Millî Görüş’ün önünü kesmek uğruna, siyasal bir angajman ile bunu yapmak sizin kaleminize yakışır mı, diye soracağız, ama maalesef yakışmış. Doğrusu böyle bir tartışmanın içinde olmayı hiç istemezdik. Ama bu haksızlığın karşısında da susamazdık. Sevmediğimiz bir üslubun içine düştüğümüz için de üzgünüz.

 

Ali Haydar HAKSAL/Milli Gazete

 

Bağlantılı Yazılar

 

Millî Görüş hiçbir batıcı siyasal görüş düzleminde değildir

Erdoğan hâlâ ‘milli görüşçü’ olsaydı!

Sayfalar : [1] 2 3 4 5 6 ...


Mynet Blog WordpressMU alt yapısını kullanmaktadır.