Mynet | Blog Anasayfa | Email
Favorilerime Ekle | Giriş

Din Kategorisindeki bloglar

Hoşgörü ve diyalog gerçeği!

6 Ekim 2008 , Pazartesi | Etiketler : siyaset toplum internet haber hukuk din islam atatürk tarih akp mhp chp btp ekonomi sağlık turizm mizah kültür dizi sinema tv kurtlar vadisi marmara ege karadeniz akdeniz anadolu eğitim resim müzik

Yeni Mesaj Gazetesi yazarlarından ‘Hoşgörü ve Diyalog’  yorumları:

Asrımızın bir çok hastalıkları arasında kavram kargaşası hastalığının önemli bir yer teşkil ettiğini belirtmiş, bu konuda da; “kavramlara yüklenen yanlış manalar” adı altında bir makale yazmış, şu tespitlerde bulunmuştuk;
“Ülkemizde oluşturulmaya çalışılan en büyük kargaşa nedir; diye sorulsa, hiç şüphesiz “kavram kargaşasıdır” derim. Çünkü gerek şahsi meselelerde ve gerekse toplum hayatını ilgilendiren en ciddi mevzularda, kavramlara yüklenen yanlış manalar, meseleyi asıl maksadının dışına çıkarmaktadır. Kavramlar gerçek anlamının dışında kullanılmaya başladığı zaman da, meseleler içinden çıkılmaz bir kargaşa ortamına dönüşmektedir.
İşte, milletin birliği ve devletin bütünlüğü için tehdit sayılabilecek unsurlar bu kavram kargaşasıyla toplum hayatına empoze edilmektedir. Meseleler doğru tespit ve teşhis edilmediği için, alınacak tedbir ve uygulanacak tedavi de maalesef cevap vermemektedir.
Özellikle son günlerde insanımızın en mukaddes değerleri etrafında estirilen fırtınalar, suni tartışmalar, kavram kargaşasının yol açtığı tehlikeli boyutları en bariz biçimde ortaya koymaktadır. Dinî ve millî konuların uluorta konuşulması ve "ağzı olan konuşuyor" kabilinden meselenin özüne vâkıf olmayanların en ciddi mevzuları bile tartışma zeminine sürüklemesi, işi farklı mecralara doğru saptırmaktadır. Ne yazık ki, bu konuda çok ciddi hataların sergilendiğini müşahede etmekteyiz".
                                                       ***
Kavramlar yerli yerince kullanılmadığı zaman;  her isteyen istediği gibi besledikleri niyetlerini kavramlara yüklüyor, neticede de onarılmaz yaralar açılmaktadır.
Kavram kargaşasına kurban giden, ya da kasıtlı olarak milletimize yutturulmaya çalışılan terimlerden biri de hoşgörüdür.
Hoşgörü; “Her şeyi anlayışla karşılayarak olabildiği kadar hoş görme durumu, müsamaha, tolerans” manasında kullanılır.(TDK.Sözlük)
                                                       ***
Burada dikkat edilirse müsamaha ve tolerans kavramı kullanılmaktadır. Yani belli bir konuda toleranslı müsamahalı (ölçülü) davranmaktan bahsedilmiştir. Demek ki hoşgörünün belli bir ölçüsünün olması şarttır. Çok önemli ve hassas olan hoşgörü mevzusunu  kişilerin eline bırakır, sınır ve ölçü tanımaz hale koyarsanız; nefsin oyuncağı ve çeşitli oyunların figüranı olur, hem kendinizi hem de toplumu yanlışa sürüklersiniz.
Hoşgörünün de belli bir sınırı, belli bir ölçüsü olmak zorundadır. Dinimiz İslam ifrat ve tefritten uzak, itidali seçmiştir. Yani orta yol. Ne ileri ne geri orta hal tercih edilmiştir. Mesela; Çocuğun bütün arzularını yerine getirmeye çalışırken yaptığı yanlışlara göz yummak, ya da her istediğini yerine getirmek için  eline aldığı bir ateşle evi barkı yakmasına müsaade etmek hoşgörü olmayacağı gibi, belli bir ölçü dahilinde davranıp, çocuğun ateşle oynamasına engel olmanız da aslında hoşgörüsüzlük değildir.
                                                       ***
O zaman; dini, ahlaki, hukuki ve insani davranışlarda mutlaka bir sınır ve ölçü konmalıdır. Yapılan yanışların hoşgörü mantığı içerisinde bize sunulması milli ve dini bütünlüğümüzü ne hale getirdiğini söylemeye hacet yoktur sanırım.
Hoşgörü; ama nasıl ve ne kadar hoşgörü? Mutlaka belli bir ölçü dahilinde ve işin kimyasını bozmamak şartıyla oluşacak bir davranış biçimi olmalıdır. Hoşgörü  adı altında; belli kuralları bozacak davranışlar sergilemek asla hoşgörü kavramı içerisinde değerlendirilmemelidir. Yoksa; “ayıkla pirincin taşını” durumuna düşeriz.(!)

UĞUR KEPEKÇİ

 

Dünyaya barış getirme ve âleme nizâmât verme hayaliyle işi “Vatikan’ın dinlerarası diyalogu”ndan “Kofi’nin medeniyetler ittifakı”na taşıyanlar, ne hazindir ki, diyalogu bir “Mesihiyet belirtisi ve İsa’ya zemin” olarak algılamaktadırlar.
Başkan W. Bush’un da mensubu olduğu Evangelistlerin benzer “Armagedon inancı”nı sonraya bırakarak biz, yerli diyalogcularımızın bu “yeni anlayışları”na değinelim.
Bu ne biçim barış getirme ki, Yüce Allah’ın “şeksiz şüphesiz âlemlere rahmet” (1) diye takdim ettiği Hz. Muhammed’de buluşmak ve O’nun âlemleri kuşatan rahmetinde bütünleşmek yetmiyor de güya “Hz. İbrahim’de buluşma” seansları oluşturuluyor, diye düşünenler, diyalog işini üstlenenlerin Papa ile görüşmelerinin ardından bu işin “Mesihiyet cenahı”na ve “İsa’nın nüzülü zemin hazırlama”ya takıldıklarını görmelidirler. Zira bu basit bir takıntı değil…
Hz. İsa dahi Hz.
Muhammd’e koşarken,
diyalogcular nereye koşuyor?
Diyalogcu çevreler, kendilere “Mesihiyet cenahı”na takıldıkları gibi, milletimizin ve insanlığın da bu “cenaha” takılmaları için uğraş veriyorlar. Böylece İslam dünyasını, adeta “Hz. İsa’nın nüzûlüne zemin için diyalog” inancıyla, hakikatte Vatikan’ın ve kilisenin eşiğine doğru sürüklemeye çabalıyorlar.
Ne hazin bir tecellidir ki, Hz. İsa’nın nüzülüne dair hadis–i şeriflerde, Hz. İsa’nın sade bir kul olarak Hz. Muhammed’de tabi olacağı beyan ediliyor; hatta, Hz. Muhammed’e tabi olması bir yana, imam olarak dahi Ümmet–i Muhammed’in önünü geçmeyeceği bildiriliyor (2).
Hz. İsa’nın (a.s.) âhir zamanda bu ümmetten bir zâtın arkasında namaz kılmasının, Mehdinin zuhurundan bahseden sahih görüşlere delil teşkil ettiğini anlatan büyük şarih İbn Hacer el–Askalani, İmam Şafiî’den, Mehdi’nin bu ümmetten olacağı ve Hz. İsa’nın onun arkasında namaz kılacağı hakkındaki haberlerin mütevatir olduğu hususunda nakil yapmaktadır (3).
Mesihiyet cilalı vahim
bir diyalog manevrası
Hal böyleyken; “ahirzaman alameti” olarak güya “Mesihiyet belirtisi bir diyalog” namına Müslümanları Vatikan’ın eşiğine davet etmekten daha vahim bir iş olmasa gerektir. Zira, ahir zaman alametlerinden ve kıyametin eşiğindeki en büyük fitnelerinden birinin “Müslümanların grup grup müşriklere, Hıristiyanlara ve Yahudilere iltihak etmeleri” olduğu da mucizevî bir haberdir (4).
“Ehl–i Kitap ile amentüde ittifakımız var” diye ilan eden (5) diyalogcu gruptan Ahmet Şahin, “işbu rivayet yeni çıktı kabilinden riskli Mesihiyet anlayışı” hususunda ipuçları veriyor. Bu bağlamda “dinlerarası diyalog” işinin sonunun nerelere varacağını ve vardırılmak isterdiğini kestirmek bakımından kendi beyanına göre “Ehl–i kitap ile amentüde ittifakı olan” Ahmet Şahin’in Fetullah Gülen’in kendi mevkutelerindeki röportajından mülhem ve alıntılı şu satırlara dikkat etmek icab eder:
“Hz. İsa’nın şahs–ı manevisiyle inmesi konusunda ise bir kabul zorluğu yoktur. Aksine diyalog ve hoşgörü toplantılarıyla şahs–ı manevinin vereceği barış mesajları bir ölçüde başlatılmış diye düşünmek de mümkündür…
Mesih’in vazettiği mesajın ruhu nedir?.. Şefkattir, merhamettir, mülayemettir, herkesi barıştırma ve kucaklamadır!..
Şahs–ı manevi olarak gelecek demek, bir ruh, bir mana gelecek, insanlar üzerinde bir esinti belirecek. İnsanlar anlaşacak, uzlaşacaklar. Ama böyle bir hareketin önünde bu işin bayraktarlığını yapan belki rehberler olacak… Eğer bir şahs–ı manevi olarak Hz. Mesih inecekse, ben onu çok uzak görmüyorum. Olabilir, o ruh, o mana inebilir…
Diyalog ve hoşgörü adına değişik kiliselere gidilip “Gelin Kur’an’ı beraber okuyalım.” deniliyor. Değişik yerlerde “Siz de bizim İncil derslerimize iştirak edin.” diyorlar. Bu, karşılıklı olur…
Evet, Hz. İsa şahsıyla değil de şahs–ı manevisiyle inecekse bunda bir kabul zorluğu yoktur. Bunu hem makul hem de çağın barış gereği olarak görmek de mümkündür.. Hoşgörü ve diyalog çalışmalarını bu yolda gelişmeler olarak yorumlamakta da mahzur olmasa gerektir” (6).
Diyalogcuların yaşlı takımı böyle düşünüyor da, genç jeneresyon farklı mı düşünüyor? Hayır.
Genç diyalogcu
jenerasyonda da
aynı takıntı var
Bakınız, Zaman’ın Genel Yayın Yönetmeni genç meslektaşımız Ekrem Dumanlı neler çiziktiriyor bu bağlamda:
“Öyle görünüyor ki, o halim, selim, nezih peygamberin etrafındaki arayışlar, Hıristiyanları ve Müslümanları çok daha hoş bir zemine taşıyacak. O zaman gelince neden nüzul edip (geliş keyfiyeti ayrı bir konu) müşfik elleriyle ölü ruhları diriltmesin ki?” (7).
Alemlere rahmet Hz.
Muhammed’den
mucizevi ikaz ve irşad
Bu noktada sözü Alemlere rahmet Hz. Muhammed’de bırakalım ki, “hitamuhû misk” olsun…
“Şu bir gerçek ki, ümmetim adına korktuğum en önemli şeylerden biri de, dalalete saplanmış yöneticiler ve önderlerdir. Ümmetimden… bazı gruplar (Hak din olan İslam’dan saparak) müşriklere katılacaklardır. Kıyamete yakın zamanda deccallar türeyecektir. Bunların sayısı 30 (ilâ 70) civarında olacaktır. Bunların kimi kendisini peygamber, (kimi de Mesih) zannedecektir… Ve lakin ümmetimden bir grup sürekli olarak Hak üzere olacaktır. Onlar Allah’ın yardımını göreceklerdir. Allah’ın emri (olan kıyamet) gelinceye kadar, bu, kendilerine ters düşerek Hak’tan ayrılanlar onlara asla zarar veremeyecektir” (8).
Ahirzamanın bu korkunç fitnesi kendisine sorulduğunda Hz. Ömer’in oğlu Abdullah’ın (ra) Rasûlüllah’tan mülhem cevabı ise şu netlikte olmuştur: “Anası doğurmayasıca, bilmiyor musun, bu fitne Müslümanların  İslam’ı ve Hz. Muhammed’i terk ederek müşriklerin, Hıristiyanların ve Yahudilerin dinlerine iltihak etmeleridir…” (9)
“Ümmetimden bir grup, hak için muzaffer şekilde mücadeleye Kıyamet gününe kadar devam edecektir. O zaman İsa İbnu Meryem de iner. Müslümanların reisi “Gel bize namaz kıldır!” der. Fakat Hz. İsa aleyhisselam “Hayır!” der, “Allah’ın bu ümmete bir ikramı olarak siz birbirinize emirsiniz!” (10).
Allah encamımızı hayretsin…
1– Enbiya Suresi, 107
2– Buhari,Sahih, Büyû’ 102, Mezalim 31, Enbiya 49; Müslim, Sahih, İman 247, (155); Ebu Dâvud, Sünen, Melâhim 14, (4324); Tirmizi, Sünen, Fiten 54, (2234).
3– (el–Askalâni, İbn Hacer, Fethu’l–Bari, Askalanî, 6 / 570,  Riyad, 1389/1969; Taftazanî, Şerhu’l–Makasıd, 5 / 314, Nşr. Abdurrahman Umeyre, Beyrut, 1989).
4– Ebu Davud, Sünen, Fiten, 1; İbn Mace, Sünen, Fiten, 9
5– Zaman, Ahmet Şahin, 17 Nisan 2000
6– Zaman, Ahmet Şahin, Hz. İsa şahsıyla mı, şahs–ı manevisiyle mi inecek?, 6 Nisan 2004
7– Zaman, Ekrem Dumanlı, 22 Nisan 2000)
8– Ebu Davud, Sünen, Fiten, 1; İbn Mace, Sünen, Fiten, 9
9– (Buhari, Sahih, c. 8, Fiten, 16).
10– (Müslim, Sahih, İman, 247).

M.EMİN KOÇ

 

Bir haftadan beri bu köşede, “ Dinlerarası diyalog ve hoşgörü” adı altında yapılan faaliyetlerin eleştirildiği yazılar okuyorsunuz.

Gün geçtikçe, çevremizde ve eğitim çağındaki gençliğimiz üzerinde yaptığımız çok yüzeysel araştırmalar da gösteriyor ki; tehlike, bizim yazdıklarımızdan ve yansıtabildiklerimizden çok çok daha fazla ve daha büyük. Bundan ötürüdür ki, Yeni Mesaj gazetesi gösterdiği hassasiyetten dolayı milletimizin gönlünde yeniden taht kurmuştur. Bize düşen, bu gazeteyi ısrarla arayıp–soran insanımıza ulaştırmaktır.

STV’nin Mardin’den naklen yayınladığı ve duyarlı Anadolu insanının yerinde tesbitiyle “papazlar geçidi” adını taktığı program, hele ezanla çan sesinin birbirine karıştırılıp aynı anda verilmesi milletimizi derinden yaralamıştır. Israrla konunun üzerine giden Yeni Mesaj gazetesi ve Meltem TV’den sonra özellikle yazılı basında aynı doğrultuda yazıların yayınlanması bizleri sevindirdi, vatan, bayrak, bağımsızlık sevdası olan herkesi sevindirdi.

Din görevlileri adına kurulan sendikaların bu konuda ne dediklerini, ne yaptıklarını merak ediyorum, çünkü mesele İslam’ın sembollerinin diğerleri ile karıştırılması meselesi. Erzurum’daki din görevlisi arkadaşlarımızın altını çizdikleri bir konu daha var; diyorlar ki, ekranda uzun uzun boy gösteren papazı, hahamı, metropoliti, hepsi kendi özel kıyafetleri ile, boyunlarında inançlarının çeşit çeşit sembolleri ile göründüler. Fakat İslam’ı temsilen ortaya çıkan Diyanet İşleri Başkan yardımcısının da, İstanbul müftüsünün de dini kisveleri yoktu. Söz konusu, programın ne evvelinde ne ahirinde ne de ortasında dinimizin, ülkemizin, milletimizin hayırına hiçbir getirisi yoktu, maalesef götürdükleri çoktu tesbitinden sonra başlığımızı dönüyoruz.

Evet ulemanın “diyalog” çalışmalarına bakışı nasıl? Bir kaç örnek verelim ki; “sadece Haydar Hoca, sadece Yeni Mesaj ve Meltem TV karşı çıkıyor” diyenlerin iddiaları birkez daha, bin kez daha boşa çıksın.

Elimizde, İslami Araştırmalar Vakfı’nın “Tartışmalı İlmi Toplantılar Dizisi” üst başlığı ile yayınlanmış “Asrımızda Hıristiyan–Müslüman münasebetleri” adlı çalışma var. Baskı, tarihi 1993. Yani, Fetullah Hoca’nın ve gazetesi Zaman’ın rotayı Vatikan’a çevirmesinden iki sene önce.

Tebliğcilerden biri bugün “diyalog” cephesinde yer alan Prof. Dr. Suat Yıldırım. Sunduğu tebliğin başlığı ise, “Hıristiyanları Müslümanlarla diyaloğa sevkeden sebepler.”

Tebliği özetleyen 7 maddeyi aynen okuyalım:

“Diyalogun muhtemel sebepleri şunlar olabilir.

1– Kilise, varlığını sürdürebilmek için dünyaya açılmayı, böylece gündemde kalmayı kaçınılmaz görmektedir.

2– Sekülarizmin ve materyalizmin yayılması ve dinlere toptan meydan okuması karşısında müşterek bir cephe teşkil etmek, Allah’a, ahirete, nübüvvete inanan asgari müştereklerde birleşmiş insanların sayısını artırmak istemektedir.

3– Hıristiyanlık, iki din mensuplarının temasından bazı faydalı katkılar sağlanabileceğini düşünmektedir. Mesela, Müslümanlarda geniş halk kitlelerinde görülen derüni iman ve ibadet hayatının, sekülarizmin yaygın olduğu Batı insanlarına dinin anlamını göstereceğini ummaktadır.

4– Gaye, bir başka yöntemle hıristiyanlığı yaymaktır. Diyalog ile misyonerlik birbirine zıt değildir.

5– Değişen dünya şartları içinde, Batılı Hıristiyanlar, on asırdan fazla bir zamandır, İslam hakkında kendilerine öğretilen şeylerin iftiradan başka şey olmadığını gördüler. Bu durum çoğunu, dini makamlarına karşı güvensizliğe götürdü. İslam ise, insan tabiatına ve değişen hayat şartlarına, ilmi gelişmelere uygunluğu sebebiyle ortaya koyduğu muazzam hayatiyet kabiliyeti ve yön verici özelliği ile ilgi alanı olmaya devam ediyordu. Papalık bu arzuyu kanalize etmek yeni bir taktikle Hıristiyanlığı muhafaza etmek istemektedir.

6– Batı medeniyetinin değer hükümlerinin ve yaşayış tarzının dünyada ve bu arada İslam dünyasında yayılmasının semerelerini (meyvelerini) Hıristiyanlık lehine fikri ve dini planda devşirme zamanı geldiğini düşünmektedir.

7– Bazı samimi, dindar ruhlu beşeriyetin çektiği sıkıntılardan rahatsız olarak diğer din mensubu dindarlarla bazı problemleri çöz mede işbirliği arzu etmektedirler.

Müslümanların bu hususları değerlendirerek konu ile ilgilenmelerinde fayda vardır. 

Aziz KARACA

 

Geçtiğimiz hafta Şanlıurfa’da dinlerarası diyalog merkezi Halepli Bahçe’nin temelleri Başbakan Erdoğan tarafından atılmıştı.
Birkaç ay önce de Antalya belekte yine bir dinlerarası diyalog merkezi Başbakan tarafından açılmıştı hatırlarsanız. Belek’te açılan bu “dinler bahçesi” adlı içerisinde kilise, havra ve mescit bulunan merkeze ilköğretim çağındaki çocuklarımız, uygulamalı din dersi adı altında götürülüp kilise ve havraya sokulmaktadır. Hala da bu çalışmalar devam ediyor.
Dinlerarası diyalog sürecini hükümet, Türkiye sınırlarından daha öteye taşımak için kolları sıvamış olmalı ki, Başbakan Erdoğan, Avrupa Konseyi toplantısında yaptığı konuşmada, dinlerarası diyalogun yaygınlaştırılmasını istedi.
Her zaman gazeteniz Yeni mesaj’ın çeşitli yazarları dinlerarası diyalog sürecinin amacına değinmesine rağmen hala devam ettirilmeye çalışılan bu diyalog süreci Türkiye’ye her geçen gün yenileri eklenen ve sayıları 40 bine ulaşan kilise evleri kazandırmıştır.
Açılan bu kilise evlerinde on binlerce gencimiz önce Hıristiyanlaştırılıyor sonra senin aslın Rum’dur, Ermeni’dir denilerek, Anadolu’nun Hıristiyanlaştırılması konusunda hızla yol alınıyor.
Dinlerarası diyalog fikrini Vatikan ortaya atmış ve ne anlama geldiğini de açık seçik olarak ortaya koymuştur.
1962 yılında Vatikan’da toplanan bir konsil ilk defa diyalog konusunu görüşmek için toplandı. Daha sonra devam eden olan bu konsil birkaç toplantı sonra misyonerlik faaliyetlerinin bir parçası olmak üzere “Diyaloga” önem verilerek devam ettirilmesini karar altına aldı.
Bu karardan anlaşılmaktadır ki, temel olarak bilinmesi gereken şey dinlerarası diyalog fikrinin Türkiye’den çıkan bir fikir olmadığı Vatikan’ın dayattığı bir fikir olduğudur.
Papa II. Paul 1991 yılında ilan ettiği Redemptoris Missio (Kurtarıcı Misyon) adlı genelgede, “Dinler arası diyalog, Kilisenin bütün insanları Kiliseye döndürme amaçlı misyonunun bir parçasıdır. Bu misyon aslında Mesih’i ve İncil’i bilmeyenlere ve diğer dinlere mensup olanlara yöneliktir” şeklinde açıklamıştır.
Yine Vatikan yayınladığı Kateşizm kitabında da diyalog şu şekilde tarif edilmiştir; “Bu diyalogun tek amacı İncil’i tanıtmaktır. Muhatapların ikinci Âdem’i (Hazret–i İsa’yı) Tanrı olarak kabul etmek zorundadırlar ki, birinci Âdem’i de (Hazret–i Âdem’i de) yaratan odur” şeklinde tarif etmektedir.
1964 yılında 2. Vatikan Konsilinde kurulan Hıristiyan Olmayanlar Sekreteryasının 1973 yılında, sekreteryanın sözcülüğü görevine getirilen Pietro Rossano, Sekreterya’nın yayın organı Bulletin’deki bir yazısında;
“Diyalogdan söz ettiğimizde, açıktır ki bu faaliyeti, kilise şartları çerçevesinde misyoner ve İncil’i öğreten bir cemaat olarak yapıyoruz. Kilisenin bütün faaliyetleri, üzerinde taşıdığı şeyleri yani Mesih’in sevgisini ve Mesih’in sözlerini nakletmeye yöneliktir. Bu sebeple diyalog, Kilisenin İncil’i yayma amaçlı misyonunun çerçevesi içinde yer alır.” (Bulletin, Pietro Rossano )
Pietro Rossano, ayrıca diyalogun şartlar gereği ortaya çıktığını şöyle ifade etmektedir;
“Kilisenin henüz bulunmadığı yerlerde tesis edilmesi için yapılan bir faaliyet olarak anlaşılan misyon, artık diyalog olmadan başarıya ulaşamaz.”
Burada alıntıda bulunduğum bütün bu gerçekler dinler arası diyalog’un ne anlama geldiğini ortaya koymaktadır. Bu gerçekler dinler arası diyalog’un Müslüman Türk milletinin dini ve milli bütünlüğünü tehdit ettiğini bütün açıklığıyla ortaya koymaktadır.
Ne hazin tecellidir ki, bu gerçeklere ve yapılan misyonerlik çalışmalarına rağmen misyonerlerin ilk hedeflerinde olan Türkiye cumhuriyetinin Başbakan’ı Avrupa konseyi toplantısında dinlerarası diyalog’un daha da yaygınlaşmasını teklif eden taraf oldu.
Bakalım başımıza daha neler gelecek…

Orhan DEDE

www.yenimesaj.com.tr

 

 

 

Atatürk ve İslam

4 Eylül 2008 , Perşembe | Etiketler : siyaset toplum internet haber hukuk din islam tarih atatürk akp mhp chp düzce kültür sağlık ekonomi karadeniz akdeniz marmara ege anadolu sinema tv mizah spor

İŞTE ATATÜRK’ÜN İSLAM HAKKINDAKİ DÜŞÜNCELERİ

Atatürk Araştırma Merkezi’nce hazırlanan "Atatürk’ün İslam’a Bakışı" adlı kitapta, Atatürk’ün İslam dini hakkındaki düşünce ve söylemleri belgelerle ortaya konuluyor.

Kitapta, Atatürk’ün halka hitabelerinde sıkça, "Bizim dinimiz en makul ve en tabii bir dindir. Ve ancak bundan dolayıdır ki son din olmuştur. Bir dinin tabii olması için akla, fenne, ilme ve mantığa tahakkuk etmesi lazımdır. Bizim dinimiz bunlara tamamen mutabıktır" dediği bildiriliyor.

İslam dini konusunda geniş bir bilgiye sahip olan Atatürk’ün, İslam dininin layıkıyla halka öğretilememesinden son derece üzüntü duyduğu belirtilen kitapta, "İnsanlara ilk emri okumak ve ilim yapmak olan İslam dini ile, Türk milletine ilmi ve fenni rehber olarak bırakan Atatürk’ün ters düşmesi mümkün değildir" deniliyor.
Atatürk için dinin, "kendi hayatında hem toplumsal bir realite ve hem de iç dünyasında alışılmışın dışında gizli ve özel bir duygu" olarak yerini aldığı vurgulanan kitapta, Atatürk’ün saf, temiz ve sade bir din anlayışına sahip olduğu kaydediliyor.

Atatürk’ün, İslam dinine sonradan girmiş olan her türlü safsata, hurafe ve boş inanışlara karşı durduğu ve rasyonel bir din anlayışını benimsediği ifade edilen kitapta, şunlar kaydediliyor:
"Atatürk, İslam dininin özüyle uyuşmayan hurafeleri dine sokanlarla, İslam’ın sadeliğinde ve temelinde var olan canlı, yapıcı ve hamleci ruhunu birtakım laf kalabalığına boğanlarla ve her şeyden önemlisi dini özellikle siyasi ve dünyevi bir çıkar aracı olarak kullanmak isteyen zihniyetin temsilcileri ile amansız bir mücadele etmiştir."

ATATÜRK: TEMELİ ÇOK SAĞLAM BİR DİNİMİZ VAR"

Kitapta, Atatürk’ün halka hitap ve demeçlerinde İslam dini hakkında söylediklerine de yer veriliyor.
Kitapta, Atatürk’ün 31 Ocak 1923 yılında İzmir’de halka yönelik yaptığı bir konuşmada, İslam dininin tarihsel süreçte birçok batıl fikirlerin saldırısına uğradığını dile getirdiği ve İslam dini hakkındaki düşüncelerini soranlara da, İslam dinine sokulan ve onu çepeçevre kuşatmaya çalışan hurafe ve batıl fikirlerden yakındığı bildiriliyor.
Atatürk, Ankara Orman Çiftliği’nde Asaf İlbay’ın "Paşam din hakkındaki düşüncelerinizi öğrenmek istiyorum" sözleri üzerine şunları söylüyor:

"Din vardır ve lazımdır. Temeli çok sağlam bir dinimiz var!’
Malzemesi iyi. Fakat bina uzun asırlardır ihmale uğramış. Harçlar döküldükçe yeni harç yapıp binayı takviye etmek lüzumu hissedilmemiş aksine olarak birçok yabancı yorum, unsurlar, boş inançlar binayı daha fazla hırpalamış." Kitapta, Atatürk’e "dine karşıymış" gibi bakılması veya gösterilmeye çalışılmasının bu din anlayışından kaynaklandığı vurgulanarak, oysa Atatürk’ün gerçek dine ters düşen hurafe ve eklemelere itibar etmenin yanlışlığına işaret ettiği belirtiliyor.

ATATÜRK’ÜN BALIKESİR KONUŞMASI

Kitapta, Atatürk, 7 Şubat 1923 yılında Balıkesir Zagnos Paşa Camii’nde ise dine ilişkin şunları söylüyor:
"Allah birdir. Şanı büyüktür… Peygamber efendimiz hazretleri, Allah tarafından insanlara dini gerçekleri duyurmaya memur ve elçi seçilmiştir. Bunun temel esası hepimizce bilinmektedir ki, yüce Kuran’daki anlamı açık olan ayetlerdir. İnsanlara feyz ruhu vermiş olan dinimiz son dindir. Çünkü dinimiz akla, mantığa, gerçeğe tamamen uyuyor ve uygun düşüyor. Eğer akla, mantığa, gerçeğe uymamış olsaydı, bununla ilahi tabiat kanunları arasında çelişki olması gerekirdi.Çünkü alem kanunlarını yapan Tanrı’dır."

ATATÜRK ARAŞTIRMA MERKEZİ BAŞKANI SARAY

Atatürk Araştırma Merkezi Başkanı Mehmet Saray, A.A muhabirine yaptığı açıklamada, Atatürk’ün, Türk milletinin dinine bağlılığının devam etmesini istediğini, ancak laik Cumhuriyeti kurarken, dinin devlet iş ve güçlerine karıştırılarak yaşanmasına izin vermediğini hatırlattı.

Atatürk’ün, "laik sistemi dinsizlik manasında anlamayın. Herkes dininde inancında hürdür" dediğini bildiren Saray, Atatürk’ün, İslam dini hakkında asla menfi bir sözü olmadığını vurguladı.Saray, kitabı, birçok insanın "Atatürk İslam’a şöyle bakmış, böyle bakmış" şeklinde kitap yazması üzerine, konuyu netleştirmek için hazırladıklarını söyledi.

Bu çerçevede, Atatürk’ün gençlik yıllarından vefatına kadar İslam ile ilgili söylediği bütün sözlerin belgeleri ile ortaya konulduğunu, bilim adamlarınca tartışıldığını ifade eden Saray, şunları kaydetti:
"Belgeler ve yorumlarda Atatürk’ün, ateistlikle, dinsizlikle, İslam’ı yermeyle hiçbir alakası olmadığı ortaya çıkıyor. Atatürk İslam dininin siyasete sokulmasını asla istememiş, tahammül edememiş ve bu laik rejimi kurarak, İslam’a değişik bir ivme kazandırarak, dinimizin güzellikler içerisinde yaşanmasını sağlamıştır. Bu İslam’a en büyük hizmet olmuştur." Saray, Atatürk’ün bu yaptıklarının İslam dünyasına örnek olduğunu ve İslam alimlerince rehber olarak görüldüğünü kaydetti.

Saray, ayrıca laik sistemde İslam’ı en güzel ve en nezih yaşayan yegane Müslüman ülkenin Türkiye olduğunu ifade ederek, "Ben bunu herkesle tartışırım. Gitsin Müslüman’ım diyen ülkelerde İslam nasıl yaşanır görsünler ve bir de Türkiye’ye baksınlar. Aradaki farkı tespit edeceklerdir" dedi.

 

SAYGILARIMLA

İslam’da 32 Farz ve İmanın Şartları!

4 Eylül 2008 , Perşembe | Etiketler : siyaset toplum internet haber hukuk din islam tarih atatürk akp mhp chp düzce kültür sağlık ekonomi karadeniz akdeniz marmara ege anadolu sinema tv mizah spor

32 FARZ

İMANIN ŞARTLARI
1- Allah’ın varlığına ve birliğine inanmak.
2- Allah’ın meleklerine inanmak.
3- Allah’ın kitablarına inanmak.
4- Allah’ın peygamberlerine inanmak.
5- Ahiret gününe inanmak.
6- Kadere, hayır ve şerrin yaratıcısının Allah (Celle Celâlühû) olduğuna inanmak.

İSLAMIN ŞARTLARI
1- Kelime-i şehadet getirmek.
2- Namaz kılmak.
3- Oruç tutmak.
4- Zekat vermek.
5- Haccetmek.

ABDESTİN FARZLARI
1- Yüzünü yıkamak.
2- Kollarını (dirsekleriyle beraber) yıkamak.
3- Başının dörtte birini meshetmek.
4- Ayaklarını (topuklarıyla beraber) yıkamak.

GUSLÜN FARZLARI
1- Ağzına su vermek.
2- Burnuna su vermek.
3- Bütün bedenini yıkamak.

TEYEMMÜMÜN FARZLARI
1- Niyet.
2- İki darb ve mesih.

NAMAZIN FARZLARI
Dışında olanlar:
1- Hadesten taharet
2- Necasetten taharet
3- Setr-i avret
4- İstikbal-i Kıble
5- Vakit
6- Niyet

İçinde olanlar:
1- İftitah tekbiri
2- Kıyam
3- Kırâet
4- Rükû
5- Secde
6- Kaide-i ahire.

İSLAM’DA İMANIN ŞARTLARI!

İmanın şartları altıdır. Kim bunlardan bir tanesine dahi Allah’ın istediği şekilde iman etmezse mü’min olamaz.

Allah (c.c) şöyle buyuruyor:

“Ey inananlar! Allah’a, rasulüne, rasulüne indirdiği kitaba ve daha önce indirdiği kitaba inanmakta sebat gösterin. Kim Allah’ı, meleklerini, kitablarını, rasullerini ve ahiret gününü inkar ederse şüphesiz derin bir sapıklığa sapmıştır.”  [Nisa: 136]                                         

Allah’a (c.c) imanın geçerli olabilmesi için de şu altı şarta eksiksiz olarak iman edilmesi gereklidir. Bu şartlar ise:

 

1 - Allah’a İman: Allah vardır ve kemal sıfatlara sahiptir. Yarattıklarının hiçbirine benzemez. Hiçbir şey O’nun dengi ve benzeri değildir. Alemlerde, yerde ve gökte yalnız O yasama (kanun koyma) hakkına sahiptir. Bütün ibadetler yalnızca  O’na yapılır.

 

2 - Meleklere İman: Meleklere Allah’ın (c.c) Kur’an’da, Rasulullah’ın (s.a.s) sahih hadislerinde onları vasfettiği şekilde iman etmek lazımdır ve bu iman şöyle olmalıdır: Melekler Allah’ın kullarıdır. Onlarda dişilik ve erkeklik yoktur. Nurdan yaratılmışlardır. Bir an bile Allah’a karşı isyan etmez, günah işlemezler. Devamlı Allah’a ibadet ederler. Kur’an-ı Kerim’de ve sahih hadislerde isimleri zikredilenlere isimleriyle; (Cebrail, Mikail, İsrafil, Malik, Rıdvan gibi) isimleri zikredilmeyenlerin de hepsine birden iman edilmesi gerekir.

 

3 - Kitaplara İman: Allah katından gelen kitaplara Kur’an-ı Kerim’de ve sahih hadislerde ismi zikredilenlere ismiyle; (Kur’an, Tevrat, İncil, Zebur) zikredilmeyenlere ise genel olarak iman etmek gerekir. Kur’an’ın dışındaki diğer kitaplar tahrif edilmiş olduğu için onlara Allah (c.c) katından geldiği şekliyle iman edilmesi gerekir. Kur’an ise Allah tarafından korunmak suretiyle kıyamete kadar baki kalacak ve yalnızca O’na bağlananlar kıyamet gününde kurtuluşa ereceklerdir.

 

4 - Nebi ve Rasullere İman(Peygamberlere İman): Kur’an-ı Kerim ve sahih hadislerde ismi zikredilenlere ismiyle, ismi zikredilmeyenlerin ise hepsine birden  iman edilmesi gerekir.

5 - Ahiret gününe İman: Ölüm, berzah (ölümden kıyamete kadar olan olaylar), hesap, mizan, cennet, cehennem, kabirde azab veya mükafat göreceklerin acı ve lezzeti beden ve ruhlarıyla duyacaklarına ve en önemlisi öldükten sonra dirilmeye iman edilmesi gerekir.

 

6 - Kaderin Hayır ve Şerrin Allah’tan olduğuna İman:

Kadere imanın  geçerli olabilmesi için şu dört şeye mutlaka inanılması gerekir:

Birincisi: Allah’ın ezeli ve kadim ilmine iman etmek. Allah (c.c) ezeli ve kadim olan ilmiyle ne olacağını bildi ve bu ezeli ilmiyle bildiği şeyleri yazdı.

İkincisi: Allah’ın olmasını dilediği şeyin mutlaka olacağına, olmamasını dilediği şeyin mutlaka olmayacağına gökte ve yerde meydana gelen bütün hareketlerin ve sessizliklerin Allah’ın izniyle olduğuna iman etmek.

Üçüncüsü: Allah’ın bütün mahlukatı yarattığına ve kainatın içindeki herşeyin Allah’ın yaratmasıyla ve takdiriyle meydana geldiğine iman etmek.

Dördüncüsü: Hayır ve şer ancak Allah’ın takdiri iledir. Dolayısıyle kendisine isabet eden şerrin  başkasına isabet edebileceği halde kendisine  isabet ettiğini zannetmemek, kendisine isabet eden hayrın bir tesadüf sonucu kendisine isabet ettiğine inanmamak.

 

SAYGILARIMLA

Üç büyük din yalanı!

4 Eylül 2008 , Perşembe | Etiketler : siyaset toplum internet haber hukuk din islam düzce akp mhp chp tarih atatürk ekonomi sağlık kültür karadeniz akdeniz marmara ege anadolu sinema tv

HRİSTİYANLIK,YAHUDİLİK VE DİN

 

Bugünlerde hristiyan ve yahudi kafirleri’nin kuklası olan bazı BOP’çu sahte İslamcı ilahiyatçılar ‘Üç büyük din!’ adı altında iftar yemekleri düzenliyor,Türk medyasına ustalıkla reklam ediyor  ve müslüman Türk milletini aldatıyorlar.Oysaki İslam düşmanı hristiyan ve yahudi kafirleriyle aynı masada iftar etmek müslümanlara ve İslam’a ihanettir.Çünki Türk-İslam tarihi ve Kur’an-ı Kerim’in bazı ayetleri hristiyan ve yahudi kafirleri’nin müslümanlara ve İslam’a düşman olduklarını kanıtlamaktadır.Bu nedenle hristiyan ve yahudi kafirlariyle aynı masada iftar eden bazı sahte İslamcı ilahiyatçılar Türk-İslam tarihimizle çelişmekte ve Kur’an-ı Kerim ayetlerine karşı gelmektedir.

 

Eskiden yani İslam gelmeden önce ‘Hristiyanlık ve yahudilik’ diye bir vardı ve hak dinlerdi.Ama sonra hristiyan din adamları Allah kelamı olan kendi kitaplarına insan kelamı karıştırarak bozdular ve ‘İsa,Allah’ın oğludur!’ dediler.Aynı şekilde yahudi din adamları Allah kelamı kendi kitaplarına insan kelamı karıştırarak bozdular ve ‘Üzeyr,Allah’ın oğludur!’ dediler.Hristiyan ve yahudi kafirleri Allah’ın rasulü ve elçisi son peygamber H.Z.Muhammed Mustafa(S.A.V)’ye iman etmedikleri için İslam’da imanın altı şatlarından biri olan ‘Peygamberlere iman’ kuralına karşı geldiler.Bu nedenle küfre düştüler,Allah tarafından lanetlendiler ve hristiyan-yahudi kafirleri’nin dini İslam ve Kur’an-ı Kerim geldikten sonra din olma özelliğini kaybetti.İşte bu yüzden hristiyanlık ve yahudilik diye bir din yoktur.Çünki Allah katında tek ve hak din İslamdır.Yani hristiyan ve yahudi kafirleriyle aynı masada iftar eden o bazı sahte İslamcı ilahıyatçıların dediği gibi üç büyük din değil sadece Allah katında tek ve hak din olan İslam vardır.Bu nedenle üç büyük din hayal ürünü koca bir yalandır ve gerçekleşmesi imkansızdır.

 

SAYGILARIMLA 

Şimdi de ben vazifemi yapıyorum!

3 Eylül 2008 , Çarşamba | Etiketler : siyaset toplum haber hukuk atatürk sinema tv islam din akp mhp chp düzce marmara ege karadeniz akdeniz anadolu

Kafir hristiyan ve yahudiler İslam’da İmanın altı şartından birisi olan ‘Peygamberlere İman’ şartına yani Allah rasülü ve elçisi son peygamber H.Z.Muhammed Mustafa(S.A.V)’ye Arap soyundan geldiği için iman etmediler ve bu  nedenle Allah rasülü ve elçisi son peygamber H.Z.Muhammed Mustafa(S.A.V) ve İslam dinine düşman oldular.Bu yüzden kafir hristiyan ve yahudiler Allah tarafından lanetlendiler.Şu bir hakikattir ki Allah tarafından lanetlenen kafir hristiyan ve yahudiler cennete giremeyeceklerdir.Filistin,Irak,Afganistan,Çeçenistan,Bosna-Hersek gibi müslüman ülkelerde müslüman kardeşlerimizi katleden İslam düşmanı hristiyan ve yahudilerin cennete girmesi’nin tek şartı kafirliklerinden vazgeçip, Allah rasülü ve elçisi son peygamber H..Z.Muhammed Mustafa(S.A.V)’ye iman etmekten geçer.

 

SAYGILARIMLA

 

Türkiye Cumhuriyeti’nde Atatürkçülüğü ve İslam’ı menfaatleri için kullanan sahtecilere dikkat!

1 Eylül 2008 , Pazartesi | Etiketler : siyaset toplum internet haber hukuk din islam akp mhp chp atatürk tarih düzce karadeniz marmara ege akdeniz anadolu ekonomi sağlık müzik mizah sinema tv

LAİKLİĞİN VE DİNİN ÖNEMİ!

 

Malumunuz laiklik,altı ok denilen kemalizm yani Atatürk ilkelerinden biridir.Laiklik,vatandaşlarına din ve vicdan özgürlüğünü kazandırdığı gibi sahtekar din sömürücülerin dini siyasi ve ticari kazanç kapısı olarak kullanmalarını engellemek amacıyla din ile devlet işlerini ayırmıştır.Yani laiklik, dinsizlik veya din düşmanlığı olmadığı gibi dine engel değildir.

 

Bakınız! Dikkat ederseniz ben laikliği anlatmak için başörtüsü,sakal ve türban gibi  kıyafet ve simgelere değil işlere vurgu yaptım.Yani sizlere laikliğin,kıyafetlerin ve simgelerin değil işlerin laikliği olduğunu ifade etmeye çalıştım.Bu nedenle başörtüsü,sakal ve türban gibi kıyafet ve simgeler gerçek amacı işleri düzenlemek olan laikliğe aykırı olamaz.Bu nedenle ‘Başörtüsü,sakal ve türban gibi kıyafet ve simgeler laikliğe aykırıdır!’ diyen geri kafalı cahiller yanlış yapıyor.Çünki laiklik siyaseti ve ticareti din sömürücülerinden korumak için Türkiye Cumhuriyeti anayasamıza koyulmuştur. Bu nedenle kamusal(toplumsal) alanda hatta TBMM’de başörtüsü,sakal ve türban takmanın veya kullanmanın laikliğe aykırılığı yoktur.Türkiye Cumhuriyeti anayasamızda bile ‘Başörtüsü,sakal ve türban takmak veya kullanmak yasaktır!’ diye bir ibare yoktur.Asıl aykırılık başörtüsü,sakal,türban taktığı veya kullandığı için bazı vatandaşlarımızın hakkını gasp etmektir.

 

Tabii ki cumhuriyet rejimimizi,Atatürk ilke ve devrimlerini hatta laikliğimizi korumalıyız.Ama bunu yaparken kul hakkını düşünmeli,başörtüsü,sakal ve türban takan veya kullanan bazı vatandaşlarımızın hakkını gaspetmemeliyiz.Yani cumhuriyet rejimimizi,Atatürk ilke ve devrimlerimizi hatta laikliğimizi koruduğumuz gibi tek ve hak dinimiz İslam değerlerini de korumalıyız.

 

Türkiye Cumhuriyeti kurulduğundan bugüne kadar sömürgeci hristiyan-yahudi kaynaklı örgüt ve devletler biz Türk milletini bölmek,parçalamak ve yok etmek için Alevi-Sünni,Sağcı-Solcu,Türk-Kürt oyunları oynadı.Şimdi de üzerimizde Laik-Müslüman oyunu oynuyorlar.Unutmayalım ki dinsiz millet olmaz.Unutmamalıyız ki laiklik ve din kavgası bizi bölmek,parçalamak ve yok etmek isteyen sömürgeci hristiyan-yahudi kaynaklı örgüt ve devletlere yarar sağlar.Artık bundan sonra Türkiye Cumhuriyeti sınırları içerisinde yaşayan,havasını soluyan,ekmeğini yiyen ve suyunu içen Laikçi,Müslüman,Atatürkçü,Alevi,Sünni,Kürt,Çerkez,Laz,Arap topyekün Türk milleti birlik olarak bizi bölmek,parçalamak ve yok etmek isteyen sömürgeci hristiyan-yahudi kaynaklı örgüt ve devletlere hatta onlara ortaklık ve kuklalık yapan AKP’ye karşı olmalıdır.

 

Milli görüşçü Erbakan kadrolarından gelen Hristiyan ve yahudi kafirleri’nin ortağı ve kuklası BOP eş başkanı Recep Tayyip ERDOĞAN AKP’si 3 Kasım 2002 seçimleri öncesi ‘Camiler kışla;minareler süngü;müminler asker!’ deyip dini siyasallaştırarak siyasete alet ettiği ve siyasi kazanç sağladığı için laikliği çiğnemiştir.Vatandaşlarımızın dini inançlarını sömüren AKP siyasi kazanç sağlayıp 4 Kasım 2002 sabahı iktidar olduktan sonra takiyye yaparak hristiyan ve yahudi kafirleriyle ortak olarak onların kuklası haline gelmiştir.Bu olaylar gösteriyor ki İslam’a hatta cumhuriyet rejimimize en büyük zararı ’Elhamdüllillah Ben müslümanım!’ diyerek müslümanlığı kendi siyasi ve ticari menfaatleri için kullanan ve bu nedenle laikliği çiğneyen din sömürücüleri vermiştir.Aynı şeyi Atatürkçüler içinde düşünebiliriz.Çünki bazı sahte Atatürkçüler ‘Ben Atatürkçüyüm!’ deyip Atatürkçülük adı altında Atatürkçülüğü kendi siyasi ve ticari menfaatleri için kullanıyor,aynı şekilde cumhuriyet rejimimize zarar veriyor.Maalesef bu sahte Atatürkçüler ve İslamcılar bizi bölmek,parçalamak ve yok etmek isteyen hristiyan-yahudi kaynaklı örgüt ve devletlere fırsat sağlıyor.Bloğumdaki ‘Sahte Atatürkçüler ve İslamcılar!’ adlı yazımı okursanız ne demek istediğimi daha iyi anlarsınız.Türkiye Cumhuriyeti’ndeki her türlü sahtecilere ve sahtekarlıklara karşı uyanık olalım lütfen!

 

SAYGILARIMLA   

“İnneddine indallahil İslam.”(3 ALİ İMRAN-19)

1 Eylül 2008 , Pazartesi | Etiketler : siyaset toplum internet haber hukuk din islam akp mhp chp atatürk tarih düzce karadeniz marmara ege akdeniz anadolu ekonomi sağlık müzik mizah sinema tv

Kutlama Mesajı!

 

Sevgili ve değerli okurlarım! Sizlerin hatta tüm Türk ve İslam dünyası’nın ramazan ayını kutlar,dünyamızın hristiyan-yahudi zulmünden ve işgalinden kurtulup barışa,adalete ve huzura ulaşmasını yüce rabbimden niyaz ederim.Tabii ki dilediğim barış,adalet ve huzur Türk-İslam Birliği’ne destek vermekle sağlanabilir.

 

SAYGILARIMLA

SAHTE MÜSLÜMAN FETHULLAH GÜLEN HOCA EFENDİ!

16 Haziran 2008 , Pazartesi | Etiketler : siyaset toplum din islam hukuk akp mhp chp eğitim
YAHUDİ MAFYASI ADL ve GÜLEN İLİŞKİSİ

“3 gündür Türkiye’de bulunan Yahudi Liderler Heyeti, Başbakan Yılmaz, Orgeneral Çevik Bir, TBMM Başkanı Çetin ve Dışişleri Bakanı Cem’den sonra Fethullah Gülen ile görüştü… 55 Yahudi örgütünü temsilen Türkiye’de bulunan 59 kişilik (AYÖBK) Amerikan Yahudi Örgütleri Başkanları Konferansı Heyeti, Fethullah Gülen’in Türkiye’deki ve yurtdışındaki çabalarını önümüzdeki yüzyılın ‘barış’ asrı olması açısından önemsediklerini ve sözkonusu projeye büyük ilgi duyduklarını belirttiler…’ 10 Mart 1998 - Zaman

* * *

Al sana “ABD’de Yahudi mafyası: ADL” ve “Gülen Efendi’nin ADL teklifli diyalog masalı”

25 Mart günkü “ABD’de Yahudi mafyası: ADL ve Gülen Efendi’nin diyalog masalı” başlıklı makalem, bazı diyalogcu aymazları şok etmiş olacak ki, internete sarıldılar… Zaman gazetesinin internetteki ilgili sayfasına gittiler; heyhat, baktılar ki haber traşlanmış. Haberin “ADL tarafından Gülen Efendi’ye yazdırtılan diyalog kitabı” kısmı çıkartılmış. Aynı Zaman’ın yine köşemde sunduğum 2 Mart 2005 tarihli ve Serkan Talan imzalı “Misyonerler faaliyetini yaygınlaştırdı. Türkiye’de 25 bin kilise ev açıldı” haber, internetten çıkartılmış.

El an Vatikan’da mevta Papa’nın elini öpen Müslüman kılıklı diyalog evlatları, bu “vahim Haçlı işler”ini internetten veya arşivlerden kaldırabilirler; ama milletimizin hafızasından ve Kiramen Kâtibîn Melekleri’nin ilahi kayıtlarından çıkartamazlar.

Kabil, kardeşi Habil’in canına kastettiğinde, bir “kara karga”nın toprağı eşeleyip kendi pisliğini gömmesini gözlemleyerek Habil’i toprak altına gizlemeye çalıştı… Lakin “yerin de kulağı var” derler büyükler.

Kara karga, kardeşinin ölüsünü toprağa gömmeye çalışan Kabil’in ahaline güldüğü gibi, kendi herzelerini suçluluk psikolojisi içinde oraya buraya gömmeye çalışan, arşivlerden yok etmeye kalkışan, sonra da pişkin pişkin “Yok canım nerede kilise varmış, kaç kişi Hıristiyanlaştırılmış, neredeymişler…” diye lakırdılara ve yalanlara yapışanlara ve dahası en cahil Müslüman’a dahi nispet edilemeyecek iftira senaryolarıyla Müslüman milletimizin namus anlayışıyla Samanaltı’ndan oynayanlara gülmektedir.

“Yerin de kulağı var” diyen büyükler, kara kargadan imdat bekleyenler için “Kılavuzu karga olanın gagası…” da derler.

Kılavuzu karga olanların bu diyalog mızrakları ve bu “haçlı işleri” artık çuvala sığmıyor, çalınan minarelere hazırlanan kılıflar dar geliyor.

Gelelim ADL ve Gülen Efendi’nin Zaman’a yansıyan haberlerine… Bakın bakalım kimin eli kimin cebinde, kim kimlerin adamı, kim kimler adına diyalog işine taşeronluk yapıyor, kim kimlerin teklifiyle diyalog masalı yazıyor?

Önce, 20 Kasım 1992 günkü Zaman’ın 2. sayfasındaki “ABD’de Yahudi mafyası: ADL” başlıklı ve Yunus Altınöz imzalı araştırmadan bazı bölümleri aktaralım:

“İngiliz Farmasonluğu’nun Yahudi kolu olan B’nai Brith’in etkisi altındaki ADL (Anti–Defamation League) 1913 yılında kurulmuştur…

ADL adeta, Amerikan mafyasının halkla ilişkiler bürosu gibidir…

Kurdukları “Denizaşırı Yatırımcılar Servisi” adlı şirketle milletlerarası silah ve uyuşturucu kaçakçılığı, kirli parayı aklama gibi işleri yürütmektedir.

İşgal altındaki Filistin topraklarında ve Kudüs’ün Hıristiyan ve Müslüman bölgesinde geniş arazilerin kanunsuz alım–satımının ortaya çıkarıldığı emlak skandalı da yine işin içinde ADL’nin varlığını ortaya koyuyor…

ADL, Amerika içinde FBI kanallı muhtelif operasyonlarla ilişkisini sürdürdü. FBI ise kongre tarafından suçlandığı zaman suçu daima ADL’nin üzerine attı…

ADL’nin bilinen cinayetleri şunlardır: 15 Ağustos 1985’te Kafkasyalı Müslüman lider Tscherim Sobzocov, evinin önünde bombalı saldırı sonucu öldürüldü… Musevi iken Hak din olan İslam’a dönüş yapan Prof. İsmail Raci Faruki ve eşi 1985’in Ramazan’ında sabaha karşı evlerinde bıçaklanarak öldürüldüler… Gandhı ve Palme suikaslerinin arkasında da ADL’yi görmekteyiz…

ADL, tam mesai ile çalışan gizli istihbarat memurlarının bir kısmını Amerikan Hükümeti Adalet Bakanlığı’na bağlı Özel soruşturmalar Ofisi’nde (OSI) , bir kısmını da İsrail otoriteleriyle Tel Aviv’de çalıştırmaktadır…

İsrail Devleti kurulduğundan beri ADL, İsrail Gizli Servisi MOSSAD ile hususi ilişkilerini daima sürdürmüş, İsrail mafyasıyla da yakın bağlantılar kurmuştur… ADL–Sharon grubu ihtilaflı bölgelerde satın aldıkları evlerde militan Yahudiler’i yetiştirdiler…”

Kim yazıyor bütün bunları ve dahasını; 20 Kasım 1992 günkü Zaman gazetesi… Dilerseniz ADL’ye ilişkin bilgileri tekrar okuyun.

Gelelim 10 Mart 1998 günkü aynı Zaman gazetesinin “Diyalog çabaları devam ediyor” başlıklı ve Selçuk Gültaşlı imzalı haberine:

“3 gündür Türkiye’de bulunan Yahudi Liderler Heyeti, Başbakan Yılmaz, Orgeneral Çevik Bir, TBMM Başkanı Çetin ve Dışişleri Bakanı Cem’den sonra Fethullah Gülen ile görüştü… 55 Yahudi örgütünü temsilen Türkiye’de bulunan 59 kişilik (AYÖBK) Amerikan Yahudi Örgütleri Başkanları Konferansı Heyeti, Fethullah Gülen’in Türkiye’deki ve yurtdışındaki çabalarını önümüzdeki yüzyılın ‘barış’ asrı olması açısından önemsediklerini ve sözkonusu projeye büyük ilgi duyduklarını belirttiler…

Görüşmede; Gülen’in, ABD’nin en etkili Yahudi Lobisi olan “ADL’nin (Anti–Defamation League) teklifi”yle hazırladığı “hoşgörü ve diyalogla ilgili kitap” da gündeme geldi. Gülen, İngilizce olarak hazırlanan kitap üzerindeki çalışmalarının tamamlanmak üzere olduğunu, bittiğinde insanların hizmetine sunacağını söyledi. Kitap, ADL tarafından basılarak dünyanın dört bir yanında dağıtılacak…”

Tek harf dahi ilave etmeden aktardım; günkü Zaman gazetesi aynen böyle yazıyor a dostlar.

Şimdi anladınız mı ADL kim, Fetullah Efendi ne iş yapar, “hoşgörü masalı ve diyalog kitabı” ne? Hala fark edemediyseniz her iki “Zaman haberi”ni tekrar okuyun lütfen; gerçekler zamanla anlaşılır çünkü.

Hayırdır, bazıları şoklanmış gibi… Bu 10 Mart 1998 haberi soğuk duş etkisi yaptı herhalde?

Şimdi tekrar değerlendirin bakalım; bu diyalog işi Türk orjinli miymiş, ABD uzantılı Vatikan orjinli mi, yoksa ADL orjinli miymiş?

Alemlere rahmet Hz. Muhammed’i ve O’nun Medine Vesikası’nı Vatikan’ın ve ADL’nin diyalog işinde diline dolayanların, Ümmet–i Muhammed’in seçkin topluluğu yüce milletimize neler yapabileceklerini varın siz hesap edin…

M. Emin Koç - 6 NİSAN 2005 - Yenimesaj

 

İşte Osmanlı’nın altına dinamit koyan hain yahudiler!

16 Haziran 2008 , Pazartesi | Etiketler : siyaset toplum din islam hukuk akp mhp chp eğitim

Yahudilerin İspanya`dan Kovuluşu: Osmanlı Ağacının Gövdesine Kurt Sokulması
İspanya kraliçesi İsabella `nın hıristiyan kilise ile işbirliği yaparak 31 Mart 1492 tarihinde ülkedeki bütün yahudilerin, 2 Ağustos 1492 tarihine kadar ülkeyi terk etmeleri üzere ferman çıkarması 300 bin kadar İspanya yahudisini iyice zor durumda bırakmıştı. İspanya yahudileri bu ferman üzerine çeşitli Avrupa ülkelerinden sığınma hakkı istediler ama Osmanlı İmparatorluğu`nun dışında onlara sürekli kalmaları üzere kapıları açan olmadı. Osmanlı İmparatoru Sultan II. Bayezid `in kendilerine sığınma hakkı tanıması üzerine 150 bin kadar İspanya yahudisi Akdeniz yolu üzerinden doğrudan Osmanlı topraklarına geldi. Diğerleri de Rusya üzerinden Osmanlı topraklarına geldiler. Kendilerine “sefarad yahudileri” denilen İspanya yahudilerinin büyük çoğunluğu Selanik ve İstanbul`a yerleştirildi. Mal varlıklarının çoğunu İspanya`da bırakan, yanlarına almış oldukları malları da İtalya`da uğradıkları limanlarda soyulan sefarad yahudileri Osmanlı topraklarına eli boş gelmelerine rağmen, Osmanlı devletinin kendilerine sağlamış olduğu imkanlarla kısa zamanda durumlarını düzelttiler. Bunların bazıları ticari alanda ilerlerken bazıları da devlet kademelerinde önemli mevkilere geldiler.
Osmanlı`nın Avrupa karşısındaki yenilgisinin alt yapısının oluşturulması işleminin 1492 yahudi göçüyle başladığını söylemenin yanlış olmayacağını sanıyoruz. Çünkü kuvvetli bir ihtimalle Avrupa 1492 sürgününde, yahudileri özellikle Osmanlı ağacının gövdesine bir kurt gibi sokmayı hedeflemişti. Bilindiği üzere Müslümanların büyük bir medeniyet merkezi haline getirdikleri Endülüs`ü İspanyollar işgal edince Müslümanları toplu katliama tabi tutmuşlardı. Ama yahudileri her hangi bir katliama tabi tutmadan sürgün etmeyi tercih ettiler. Zira yahudilerin fitne çıkarma, devletleri içinden yıkma konusundaki maharetleri onların tarihlerinden biliniyordu. O zaman Osmanlı`nın sürekli genişlemesinden ve güçlü bir dünya devleti haline gelmesinden rahatsız olan Avrupa, hiçbir savaşta bu devletin karşısında tutunamamıştı. Osmanlı, 1453`te İstanbul`u fethederek hıristiyanlığın köklü bir devleti olarak görülen Bizans İmparatorluğu`nu ortadan kaldırmıştı. Avrupa`nın ortalarına kadar uzanmıştı. Dıştan savaşlarla yıkılması ve yıpratılması mümkün olmayan bu devletin içten yıpratılabilmesi için içine kurt sokulmasına ihtiyaç
vardı. Bu işi en iyi yapabilecek güruhun ise bu konuda binlerce yıllık tecrübeye sahip oldukları bilinen yahudiler olduğu düşünülmüş olmalı. Bu yüzden İspanya krallığı Endülüs`ü ele geçirdikten sonra Müslümanları
topluca katletmesine rağmen yahudileri katletmeyerek Osmanlı topraklarına sürgün etmeyi tercih etti.
Yahudiler, 1492`de İspanya`dan çıkarılınca Avrupa ülkelerinin hiçbiri onları kabul etmedi. Olayı inceleyenler bunu genellikle Avrupa ülkelerinin onları istememesine veya bu ülkelerin yönetimlerinin insafsızlığına bağlamaktadırlar. Oysa bunun bu ülkeler arasındaki gizli bir ittifak sebebiyle yapılmış olması da muhtemeldir. Kudüs`ü ve Filistin topraklarını işgal için aralarında haçlı ittifakı oluşturan Avrupa ülkelerinin göçe zorlanan yahudileri kabul etmeme konusunda aralarında ittifak sağlamaları zor değildi. Yahudiler Avrupa devletlerinin hepsi tarafından reddedilince varacakları yer Osmanlı topraklarıydı. Osmanlı devletinin onları reddedip geri çevireceği veya İran`a ya da Yemen`e doğru ilerlemelerini isteyeceği ihtimalinin olmadığı tahmin ediliyordu. Çünkü Osmanlı`nın o zaman kendi topraklarında yaşayan ama henüz çok küçük bir azınlık olan ve devlete de herhangi bir zararları olmayan yahudilere gayet iyi davrandığı biliniyordu. Osmanlı biraz da bunu haçlı zihniyetine karşı bir politika olarak yapıyordu.
 Yahudiler, İspanya`dan kovulduktan sonra muhtelif Avrupa ülkelerine uğradılar. Ama bu göç esnasında yahudilerin üstlerindeki elbiselerine varıncaya kadar bütün her şeyleri alındığı halde bir tek kişinin canına dokunulmadı. Üstelik sürgün edilen yahudilerden bir tek kişinin herhangi bir Avrupa ülkesine yerleşmesine de fırsat verilmedi. Bizce bunun iki sebebi vardı: Avrupa, sürgün edilen yahudilerin her şeylerini soyark onları miskin ve ilgiye muhtaç bir halde Osmanlı topraklarına sokmak istiyordu. Çünkü bu halde gitmeleri Osmanlı devletinin onlara ilgi göstermesi ve kendilerine bazı imkanlar vererek durumlarını düzeltmeleri için onlara yardımcı olması zorunluluğunu doğuracaktı. Yahudiler ise kendilerine sağlanan imkanları ileriye dönük hesapları için değerlendireceklerdi. Çünkü onların bir yere kazık çaktıktan sonra oraya çiftlik kurma konusundaki maharetleri biliniyordu. İkinci olarak bir tek yahudinin canına dokunulmamış, bunun yanı sıra bir tek yahudinin uğradığı Avrupa ülkelerinden birine yerleşmesine de fırsat verilmemişti. Çünkü Osmanlı ağacının gövdesine ne kadar çok kurt sokulursa o kadar iyi sonuç elde edileceği umuluyordu.
Bu göçte dikkatimizi çeken bir husus da yahudilerin göçte iki farklı yolu kullanmalarına rağmen sonuçta hepsinin Osmanlı topraklarında toplanmasıdır. Yukarıda da belirtildiği üzere bunlardan bazıları deniz yoluyla İtalya üzerinden direk gelirken, diğerleri Rusya üzerinden geldiler. Ama hepsi uğradıkları ülkelerden kovularak Osmanlı topraklarına toplanmaya zorlandılar. Osmanlı Devleti`nin çöküş ve yıkılma süreci incelendiği zaman bu tespitlerimizin realiteden hiç de uzak olmadığı görülecektir. Çünkü Osmanlı Devleti, dış güçlerle yaptığı savaşlar yüzünden değil içerden yıpratılarak yıkılmıştır. Bu görüşlerimizi doğrulayan önemli bir husus da Avrupa`nın kendi topraklarından kovduğu, kovarken üstlerindeki elbiselerine varıncaya kadar her şeylerini aldığı yahudilerle onların Osmanlı devletine girmelerinden sonra sıkı bir irtibat içine geçmesidir. Osmanlı`nın çöküş ve yıkılma döneminde yaşanan olaylar incelenirse içeride özellikle yahudilerin ve dönmelerin kışkırttığı olaylar yaşanırken başta İngiltere olmak üzere muhtelif Avrupa ülkelerinin bu olaylarda yahudilerle sıkı bir irtibat içinde oldukları görülür.

 

 
Osmanlı Döneminde Yahudi Lobiciliği ve Osmanlı Devleti`nin İçten Yıpratılmasında Yahudilerin Rolü
 
İspanya`dan göç eden Yahudiler, Osmanlı Devleti bünyesinde lobi faaliyetlerini fazla vakit kaybetmeden başlatmışlardır. Onların ilk lobi faaliyetlerinde öne çıkan isimlerden biri 1520`de Portekiz`de dünyaya gelen 1553`te de İstanbul`a göç eden Yasef (Joseph) Nassi`dir. Bu kişi İstanbul`a gelir gelmez devlet yetkililerine yanaşma çabalarını başlattı. Bu çabalarında Şehzade Selim`in (Sarı Selim olarak da bilinen II. Selim`in) karısı ve III.Murad`ın annesi olan yahudi asıllı Nurbanu Sultan`dan yararlandı. Onun sayesinde o zamanki padişah Kanuni Sultan Süleyman`la da tanışmayı başaran Nassi yahudi azınlıkla devlet yönetimi arasında bir köprü oluşturdu. Nassi zaman içinde Kanuni Sultan Süleyman`la arasındaki bağı o kadar kuvvetlendirdi ki Kanuni onu özel müşavir tayin etti. Böylece ona şehzadelerle doğrudan ilgilenen “müteferrika” unvanı verildi. Yasef`in kardeşi Samuel Nassi de Kanuni`den özel aylık alan elemanlar arasına seçildi. (1) Böylece yahudiler saltanat sarayıyla irtibat kurmuş oldular. İşte bu irtibatlarını bazı seçkin yahudileri önemli konumlara getirmek için değerlendirdiler. Yasef Nassi`nin Osmanlı Sarayı`yla bu kadar sıkı bir münasebet içine girmesinden sonra yürüttüğü bazı faaliyetler dikkatimizi çekiyor:
 Nassi, Avrupa devletleriyle Osmanlı Sarayı arasında bir köprü görevi görmeye başladı. Bu kişi özellikle İspanya kralı II. Philip ile Osmanlı Sarayı arasında arabuluculuk görevi görmesiyle ün kazanmıştı. (2) Bu, yahudilerin Osmanlı devletinin içerden yıpratılması için gönderilmiş olması kanaatini destekleyen bir durumdur. Yahudileri İspanya topraklarından sürgün eden İspanya krallığının Osmanlı topraklarına yerleşen yahudileri Osmanlı Sarayı`yla irtibat için değerlendirmeleri bu açıdan son derece düşündürücüdür. Nassi, sadece İspanya krallığıyla irtibat kurmakla yetinmiyor diğer Avrupa ülkeleriyle Osmanlı Sarayı arasında köprü görevi görmeye de çalışıyordu. Hatta Venedik yönetimiyle Osmanlı Sarayı arasında aracılık etmesinden dolayı Venedik yönetiminden rüşvet aldığı tarihi kayıtlara geçmiştir.

 

 Bu dönemde Osmanlı Devleti güçlü olduğundan yahudilerin Osmanlı Sarayı`yla Avrupa ülkeleri arasında irtibat kurmaları Osmanlı Devleti`ne bir zarar vermiyor belki yarar sağlıyordu. Ama zaman içinde Osmanlı Devleti`nin içine iyice sızınca artık devleti içten çürütmeye, yıkıma doğru sürüklemeye başladılar. Bunda da Osmanlı yönetiminin onların geçmişlerini iyi tahlil edememesinin ve onları Avrupa karşısında kullanmanın Osmanlı devletine sağlayacağı yararlara öncelik vermelerinin büyük rolü olmuştur.
Osmanlı Devleti`nde İlk Yahudi Lobisi Nassiler Sözünü ettiğimiz Yasef Nassi, Osmanlı Sarayı`yla bu kadar yakın irtibata geçince devlet yönetimi üzerinde etkinliği olan bir yahudi lobisi oluşturdu. İşte bu lobi yani Nassiler, Osmanlı Devleti`nde kurulmuş ilk yahudi lobisidir. Yasef (Yusuf) Nassi aynı zamanda dünyanın değişik yörelerine dağılmış durumdaki yahudileri Filistin topraklarına toplama fikrini taşıyordu. Bu yüzden o, siyonizmin Teodor Hertzl`den önceki asıl fikir babası olarak bilinmektedir. Bu idealini gerçekleştirmek için de Kanuni Sultan

Süleyman`la iyi ilişkilerinden yararlanarak kendisine Filistin`in Taberiye gölü çevresinde bir miktar arazi verilmesini sağladı. Bu toprak parçasını alınca bölgede büyük bir yahudi yerleşim merkezi kurma çabaları içine girdi ve yahudileri oraya göç etmeye çağırdı. O orada kuracağı yahudi yerleşim merkezine Sultan tarafından muhtariyet verileceğini umuyordu. Ancak idealini gerçekleştiremedi.

KAYNAK:WWW.WORDPRESS.COM

SAYGILARIMLA

Büyük Tehlike!

14 Haziran 2008 , Cumartesi | Etiketler : siyaset din islam toplum hukuk akp mhp chp

DİNLER ARASI DİYALOG VE ILIMLI İSLAM TEHLİKESİ

Kürtleri,rumları,ermenileri,arapları ve Osmanlı reayası içindeki etnik milliyetleri Osmanlı’ya karşı ayaklandıran;Irak’ta sünni-şii çatışması oluşturan ve şimdi de Türkiye Cumhuriyeti’nde solcu-sağcı;ilerici-gerici;laik-müslüman;alevi- sünni;Türk-Kürt çatışması oluşturan ABD,Avrupa Birliği’ne üye hristiyan devletler ve İsrail gibi BOP’çu sömürgeci ülkelerin Dünya üzerinde egemen olmak için ortaya attığı diğer bölücü unsurlar ise Dinler Arası Diyalog ve Ilımlı İslam’dır.Bilinmelidir ki ABD’de CIA tarafından korunan Fethullah GÜLEN’in üstlenmiş olduğu Dinler Arası Diyaloğ ve Ilımlı İslam’da BOP’un diğer kollarından iki tanesidir.Dinler Arası Diyalog ve Ilımlı İslam’ın amacı ‘Dinlerin kardeşliği ve Hepimiz Tanrı’nın çocuklarıyız!’ sloganlarıyla müslümanları Hristiyan ve Yahudi kaynaklı BOP işgaline karşı tepkisiz,etkisiz ve ılımlı bir hale getirerek müslümanların topraklarını daha kolay işgal edip Dünya egemeliğini kurmaktır.

Fakat Allah ayetinde ‘Onları dost edinmeyiniz!’ demiştir.Ayrıca İslam’da Allah’tan başkasından korkulmaması ve kulluk edilmemesi öğütlenmiştir. müslüman görünümlüler Dinler Arası Diyaloğ ve Ilımlı İslam’ı savunarak İslam’a ters düşmektedir.İşte BOP bağlantılı Dinler Arası Diyalog ve Ilımlı İslam’ın isteği müslümanlık görevlerini yerine getiren fakat ‘Hepimiz Tanrı’nın çocuklarıyız!’ diyerek ve Kur’an-ı Kerim’e aykırı olarak yahudi ve hristiyanları dost edinen bir mümin anlayışı oluşturmak böylece müslüman topraklarını tepkisiz ve kolay işgal ederek Dünya egemenliğini kurmaktır.

Öte yandan din odaklı bu iki bölücü unsurun mimarı BOP’çular İran’ı vurmak isteyerek savundukları ‘Kardeşlik ve Tanrı’ odaklı sloganlarına ters düşmektedir.Türkiye Cumhuriyeti BOP’tan kaynaklanan terör sorununu bitirmek için İran ve Suriye’yle işbirliği yapmalıdır.Bilinmelidir ki İran’ı vurmak ve buna ortak olmak BOP’tan kaynaklanan terör sorunu’nun bitirilmesi için büyük bir kayıp ve iki müslüman ülkenin(Türkiye Cumhuriyeti ve İran’ın) karşı karşıya gelmesi demektir.İran’la işbirliği ise BOP’çuların planları’nın bozulması demektir.Bunu bilen BOP’çular ve destekçileri İran’ı,Türkiye Cumhuriyeti’ne sanki bir ucubeymiş gibi göstermeye çalışmaktalar.Çünki Türkiye Cumhuriyeti’nin İran ve Suriye’yle işbirliği yapması halinde BOP’çu sömürgecilerin tüm planları bozulacaktır.BOP’çular bundan endişe etmektedir.

SAYGILARIMLA…

Sayfalar : [1] 2 3

Mynet Blog WordpressMU alt yapısını kullanmaktadır.