Hoşgörü ve diyalog gerçeği!
6 Ekim 2008 , Pazartesi | Etiketler : siyaset toplum internet haber hukuk din islam atatürk tarih akp mhp chp btp ekonomi sağlık turizm mizah kültür dizi sinema tv kurtlar vadisi marmara ege karadeniz akdeniz anadolu eğitim resim müzikYeni Mesaj Gazetesi yazarlarından ‘Hoşgörü ve Diyalog’ yorumları:
Asrımızın bir çok hastalıkları arasında kavram kargaşası hastalığının önemli bir yer teşkil ettiğini belirtmiş, bu konuda da; “kavramlara yüklenen yanlış manalar” adı altında bir makale yazmış, şu tespitlerde bulunmuştuk;
“Ülkemizde oluşturulmaya çalışılan en büyük kargaşa nedir; diye sorulsa, hiç şüphesiz “kavram kargaşasıdır” derim. Çünkü gerek şahsi meselelerde ve gerekse toplum hayatını ilgilendiren en ciddi mevzularda, kavramlara yüklenen yanlış manalar, meseleyi asıl maksadının dışına çıkarmaktadır. Kavramlar gerçek anlamının dışında kullanılmaya başladığı zaman da, meseleler içinden çıkılmaz bir kargaşa ortamına dönüşmektedir.
İşte, milletin birliği ve devletin bütünlüğü için tehdit sayılabilecek unsurlar bu kavram kargaşasıyla toplum hayatına empoze edilmektedir. Meseleler doğru tespit ve teşhis edilmediği için, alınacak tedbir ve uygulanacak tedavi de maalesef cevap vermemektedir.
Özellikle son günlerde insanımızın en mukaddes değerleri etrafında estirilen fırtınalar, suni tartışmalar, kavram kargaşasının yol açtığı tehlikeli boyutları en bariz biçimde ortaya koymaktadır. Dinî ve millî konuların uluorta konuşulması ve "ağzı olan konuşuyor" kabilinden meselenin özüne vâkıf olmayanların en ciddi mevzuları bile tartışma zeminine sürüklemesi, işi farklı mecralara doğru saptırmaktadır. Ne yazık ki, bu konuda çok ciddi hataların sergilendiğini müşahede etmekteyiz".
***
Kavramlar yerli yerince kullanılmadığı zaman; her isteyen istediği gibi besledikleri niyetlerini kavramlara yüklüyor, neticede de onarılmaz yaralar açılmaktadır.
Kavram kargaşasına kurban giden, ya da kasıtlı olarak milletimize yutturulmaya çalışılan terimlerden biri de hoşgörüdür.
Hoşgörü; “Her şeyi anlayışla karşılayarak olabildiği kadar hoş görme durumu, müsamaha, tolerans” manasında kullanılır.(TDK.Sözlük)
***
Burada dikkat edilirse müsamaha ve tolerans kavramı kullanılmaktadır. Yani belli bir konuda toleranslı müsamahalı (ölçülü) davranmaktan bahsedilmiştir. Demek ki hoşgörünün belli bir ölçüsünün olması şarttır. Çok önemli ve hassas olan hoşgörü mevzusunu kişilerin eline bırakır, sınır ve ölçü tanımaz hale koyarsanız; nefsin oyuncağı ve çeşitli oyunların figüranı olur, hem kendinizi hem de toplumu yanlışa sürüklersiniz.
Hoşgörünün de belli bir sınırı, belli bir ölçüsü olmak zorundadır. Dinimiz İslam ifrat ve tefritten uzak, itidali seçmiştir. Yani orta yol. Ne ileri ne geri orta hal tercih edilmiştir. Mesela; Çocuğun bütün arzularını yerine getirmeye çalışırken yaptığı yanlışlara göz yummak, ya da her istediğini yerine getirmek için eline aldığı bir ateşle evi barkı yakmasına müsaade etmek hoşgörü olmayacağı gibi, belli bir ölçü dahilinde davranıp, çocuğun ateşle oynamasına engel olmanız da aslında hoşgörüsüzlük değildir.
***
O zaman; dini, ahlaki, hukuki ve insani davranışlarda mutlaka bir sınır ve ölçü konmalıdır. Yapılan yanışların hoşgörü mantığı içerisinde bize sunulması milli ve dini bütünlüğümüzü ne hale getirdiğini söylemeye hacet yoktur sanırım.
Hoşgörü; ama nasıl ve ne kadar hoşgörü? Mutlaka belli bir ölçü dahilinde ve işin kimyasını bozmamak şartıyla oluşacak bir davranış biçimi olmalıdır. Hoşgörü adı altında; belli kuralları bozacak davranışlar sergilemek asla hoşgörü kavramı içerisinde değerlendirilmemelidir. Yoksa; “ayıkla pirincin taşını” durumuna düşeriz.(!)
UĞUR KEPEKÇİ
Dünyaya barış getirme ve âleme nizâmât verme hayaliyle işi “Vatikan’ın dinlerarası diyalogu”ndan “Kofi’nin medeniyetler ittifakı”na taşıyanlar, ne hazindir ki, diyalogu bir “Mesihiyet belirtisi ve İsa’ya zemin” olarak algılamaktadırlar.
Başkan W. Bush’un da mensubu olduğu Evangelistlerin benzer “Armagedon inancı”nı sonraya bırakarak biz, yerli diyalogcularımızın bu “yeni anlayışları”na değinelim.
Bu ne biçim barış getirme ki, Yüce Allah’ın “şeksiz şüphesiz âlemlere rahmet” (1) diye takdim ettiği Hz. Muhammed’de buluşmak ve O’nun âlemleri kuşatan rahmetinde bütünleşmek yetmiyor de güya “Hz. İbrahim’de buluşma” seansları oluşturuluyor, diye düşünenler, diyalog işini üstlenenlerin Papa ile görüşmelerinin ardından bu işin “Mesihiyet cenahı”na ve “İsa’nın nüzülü zemin hazırlama”ya takıldıklarını görmelidirler. Zira bu basit bir takıntı değil…
Hz. İsa dahi Hz.
Muhammd’e koşarken,
diyalogcular nereye koşuyor?
Diyalogcu çevreler, kendilere “Mesihiyet cenahı”na takıldıkları gibi, milletimizin ve insanlığın da bu “cenaha” takılmaları için uğraş veriyorlar. Böylece İslam dünyasını, adeta “Hz. İsa’nın nüzûlüne zemin için diyalog” inancıyla, hakikatte Vatikan’ın ve kilisenin eşiğine doğru sürüklemeye çabalıyorlar.
Ne hazin bir tecellidir ki, Hz. İsa’nın nüzülüne dair hadis–i şeriflerde, Hz. İsa’nın sade bir kul olarak Hz. Muhammed’de tabi olacağı beyan ediliyor; hatta, Hz. Muhammed’e tabi olması bir yana, imam olarak dahi Ümmet–i Muhammed’in önünü geçmeyeceği bildiriliyor (2).
Hz. İsa’nın (a.s.) âhir zamanda bu ümmetten bir zâtın arkasında namaz kılmasının, Mehdinin zuhurundan bahseden sahih görüşlere delil teşkil ettiğini anlatan büyük şarih İbn Hacer el–Askalani, İmam Şafiî’den, Mehdi’nin bu ümmetten olacağı ve Hz. İsa’nın onun arkasında namaz kılacağı hakkındaki haberlerin mütevatir olduğu hususunda nakil yapmaktadır (3).
Mesihiyet cilalı vahim
bir diyalog manevrası
Hal böyleyken; “ahirzaman alameti” olarak güya “Mesihiyet belirtisi bir diyalog” namına Müslümanları Vatikan’ın eşiğine davet etmekten daha vahim bir iş olmasa gerektir. Zira, ahir zaman alametlerinden ve kıyametin eşiğindeki en büyük fitnelerinden birinin “Müslümanların grup grup müşriklere, Hıristiyanlara ve Yahudilere iltihak etmeleri” olduğu da mucizevî bir haberdir (4).
“Ehl–i Kitap ile amentüde ittifakımız var” diye ilan eden (5) diyalogcu gruptan Ahmet Şahin, “işbu rivayet yeni çıktı kabilinden riskli Mesihiyet anlayışı” hususunda ipuçları veriyor. Bu bağlamda “dinlerarası diyalog” işinin sonunun nerelere varacağını ve vardırılmak isterdiğini kestirmek bakımından kendi beyanına göre “Ehl–i kitap ile amentüde ittifakı olan” Ahmet Şahin’in Fetullah Gülen’in kendi mevkutelerindeki röportajından mülhem ve alıntılı şu satırlara dikkat etmek icab eder:
“Hz. İsa’nın şahs–ı manevisiyle inmesi konusunda ise bir kabul zorluğu yoktur. Aksine diyalog ve hoşgörü toplantılarıyla şahs–ı manevinin vereceği barış mesajları bir ölçüde başlatılmış diye düşünmek de mümkündür…
Mesih’in vazettiği mesajın ruhu nedir?.. Şefkattir, merhamettir, mülayemettir, herkesi barıştırma ve kucaklamadır!..
Şahs–ı manevi olarak gelecek demek, bir ruh, bir mana gelecek, insanlar üzerinde bir esinti belirecek. İnsanlar anlaşacak, uzlaşacaklar. Ama böyle bir hareketin önünde bu işin bayraktarlığını yapan belki rehberler olacak… Eğer bir şahs–ı manevi olarak Hz. Mesih inecekse, ben onu çok uzak görmüyorum. Olabilir, o ruh, o mana inebilir…
Diyalog ve hoşgörü adına değişik kiliselere gidilip “Gelin Kur’an’ı beraber okuyalım.” deniliyor. Değişik yerlerde “Siz de bizim İncil derslerimize iştirak edin.” diyorlar. Bu, karşılıklı olur…
Evet, Hz. İsa şahsıyla değil de şahs–ı manevisiyle inecekse bunda bir kabul zorluğu yoktur. Bunu hem makul hem de çağın barış gereği olarak görmek de mümkündür.. Hoşgörü ve diyalog çalışmalarını bu yolda gelişmeler olarak yorumlamakta da mahzur olmasa gerektir” (6).
Diyalogcuların yaşlı takımı böyle düşünüyor da, genç jeneresyon farklı mı düşünüyor? Hayır.
Genç diyalogcu
jenerasyonda da
aynı takıntı var
Bakınız, Zaman’ın Genel Yayın Yönetmeni genç meslektaşımız Ekrem Dumanlı neler çiziktiriyor bu bağlamda:
“Öyle görünüyor ki, o halim, selim, nezih peygamberin etrafındaki arayışlar, Hıristiyanları ve Müslümanları çok daha hoş bir zemine taşıyacak. O zaman gelince neden nüzul edip (geliş keyfiyeti ayrı bir konu) müşfik elleriyle ölü ruhları diriltmesin ki?” (7).
Alemlere rahmet Hz.
Muhammed’den
mucizevi ikaz ve irşad
Bu noktada sözü Alemlere rahmet Hz. Muhammed’de bırakalım ki, “hitamuhû misk” olsun…
“Şu bir gerçek ki, ümmetim adına korktuğum en önemli şeylerden biri de, dalalete saplanmış yöneticiler ve önderlerdir. Ümmetimden… bazı gruplar (Hak din olan İslam’dan saparak) müşriklere katılacaklardır. Kıyamete yakın zamanda deccallar türeyecektir. Bunların sayısı 30 (ilâ 70) civarında olacaktır. Bunların kimi kendisini peygamber, (kimi de Mesih) zannedecektir… Ve lakin ümmetimden bir grup sürekli olarak Hak üzere olacaktır. Onlar Allah’ın yardımını göreceklerdir. Allah’ın emri (olan kıyamet) gelinceye kadar, bu, kendilerine ters düşerek Hak’tan ayrılanlar onlara asla zarar veremeyecektir” (8).
Ahirzamanın bu korkunç fitnesi kendisine sorulduğunda Hz. Ömer’in oğlu Abdullah’ın (ra) Rasûlüllah’tan mülhem cevabı ise şu netlikte olmuştur: “Anası doğurmayasıca, bilmiyor musun, bu fitne Müslümanların İslam’ı ve Hz. Muhammed’i terk ederek müşriklerin, Hıristiyanların ve Yahudilerin dinlerine iltihak etmeleridir…” (9)
“Ümmetimden bir grup, hak için muzaffer şekilde mücadeleye Kıyamet gününe kadar devam edecektir. O zaman İsa İbnu Meryem de iner. Müslümanların reisi “Gel bize namaz kıldır!” der. Fakat Hz. İsa aleyhisselam “Hayır!” der, “Allah’ın bu ümmete bir ikramı olarak siz birbirinize emirsiniz!” (10).
Allah encamımızı hayretsin…
1– Enbiya Suresi, 107
2– Buhari,Sahih, Büyû’ 102, Mezalim 31, Enbiya 49; Müslim, Sahih, İman 247, (155); Ebu Dâvud, Sünen, Melâhim 14, (4324); Tirmizi, Sünen, Fiten 54, (2234).
3– (el–Askalâni, İbn Hacer, Fethu’l–Bari, Askalanî, 6 / 570, Riyad, 1389/1969; Taftazanî, Şerhu’l–Makasıd, 5 / 314, Nşr. Abdurrahman Umeyre, Beyrut, 1989).
4– Ebu Davud, Sünen, Fiten, 1; İbn Mace, Sünen, Fiten, 9
5– Zaman, Ahmet Şahin, 17 Nisan 2000
6– Zaman, Ahmet Şahin, Hz. İsa şahsıyla mı, şahs–ı manevisiyle mi inecek?, 6 Nisan 2004
7– Zaman, Ekrem Dumanlı, 22 Nisan 2000)
8– Ebu Davud, Sünen, Fiten, 1; İbn Mace, Sünen, Fiten, 9
9– (Buhari, Sahih, c. 8, Fiten, 16).
10– (Müslim, Sahih, İman, 247).
M.EMİN KOÇ
Bir haftadan beri bu köşede, “ Dinlerarası diyalog ve hoşgörü” adı altında yapılan faaliyetlerin eleştirildiği yazılar okuyorsunuz.
Gün geçtikçe, çevremizde ve eğitim çağındaki gençliğimiz üzerinde yaptığımız çok yüzeysel araştırmalar da gösteriyor ki; tehlike, bizim yazdıklarımızdan ve yansıtabildiklerimizden çok çok daha fazla ve daha büyük. Bundan ötürüdür ki, Yeni Mesaj gazetesi gösterdiği hassasiyetten dolayı milletimizin gönlünde yeniden taht kurmuştur. Bize düşen, bu gazeteyi ısrarla arayıp–soran insanımıza ulaştırmaktır.
STV’nin Mardin’den naklen yayınladığı ve duyarlı Anadolu insanının yerinde tesbitiyle “papazlar geçidi” adını taktığı program, hele ezanla çan sesinin birbirine karıştırılıp aynı anda verilmesi milletimizi derinden yaralamıştır. Israrla konunun üzerine giden Yeni Mesaj gazetesi ve Meltem TV’den sonra özellikle yazılı basında aynı doğrultuda yazıların yayınlanması bizleri sevindirdi, vatan, bayrak, bağımsızlık sevdası olan herkesi sevindirdi.
Din görevlileri adına kurulan sendikaların bu konuda ne dediklerini, ne yaptıklarını merak ediyorum, çünkü mesele İslam’ın sembollerinin diğerleri ile karıştırılması meselesi. Erzurum’daki din görevlisi arkadaşlarımızın altını çizdikleri bir konu daha var; diyorlar ki, ekranda uzun uzun boy gösteren papazı, hahamı, metropoliti, hepsi kendi özel kıyafetleri ile, boyunlarında inançlarının çeşit çeşit sembolleri ile göründüler. Fakat İslam’ı temsilen ortaya çıkan Diyanet İşleri Başkan yardımcısının da, İstanbul müftüsünün de dini kisveleri yoktu. Söz konusu, programın ne evvelinde ne ahirinde ne de ortasında dinimizin, ülkemizin, milletimizin hayırına hiçbir getirisi yoktu, maalesef götürdükleri çoktu tesbitinden sonra başlığımızı dönüyoruz.
Evet ulemanın “diyalog” çalışmalarına bakışı nasıl? Bir kaç örnek verelim ki; “sadece Haydar Hoca, sadece Yeni Mesaj ve Meltem TV karşı çıkıyor” diyenlerin iddiaları birkez daha, bin kez daha boşa çıksın.
Elimizde, İslami Araştırmalar Vakfı’nın “Tartışmalı İlmi Toplantılar Dizisi” üst başlığı ile yayınlanmış “Asrımızda Hıristiyan–Müslüman münasebetleri” adlı çalışma var. Baskı, tarihi 1993. Yani, Fetullah Hoca’nın ve gazetesi Zaman’ın rotayı Vatikan’a çevirmesinden iki sene önce.
Tebliğcilerden biri bugün “diyalog” cephesinde yer alan Prof. Dr. Suat Yıldırım. Sunduğu tebliğin başlığı ise, “Hıristiyanları Müslümanlarla diyaloğa sevkeden sebepler.”
Tebliği özetleyen 7 maddeyi aynen okuyalım:
“Diyalogun muhtemel sebepleri şunlar olabilir.
1– Kilise, varlığını sürdürebilmek için dünyaya açılmayı, böylece gündemde kalmayı kaçınılmaz görmektedir.
2– Sekülarizmin ve materyalizmin yayılması ve dinlere toptan meydan okuması karşısında müşterek bir cephe teşkil etmek, Allah’a, ahirete, nübüvvete inanan asgari müştereklerde birleşmiş insanların sayısını artırmak istemektedir.
3– Hıristiyanlık, iki din mensuplarının temasından bazı faydalı katkılar sağlanabileceğini düşünmektedir. Mesela, Müslümanlarda geniş halk kitlelerinde görülen derüni iman ve ibadet hayatının, sekülarizmin yaygın olduğu Batı insanlarına dinin anlamını göstereceğini ummaktadır.
4– Gaye, bir başka yöntemle hıristiyanlığı yaymaktır. Diyalog ile misyonerlik birbirine zıt değildir.
5– Değişen dünya şartları içinde, Batılı Hıristiyanlar, on asırdan fazla bir zamandır, İslam hakkında kendilerine öğretilen şeylerin iftiradan başka şey olmadığını gördüler. Bu durum çoğunu, dini makamlarına karşı güvensizliğe götürdü. İslam ise, insan tabiatına ve değişen hayat şartlarına, ilmi gelişmelere uygunluğu sebebiyle ortaya koyduğu muazzam hayatiyet kabiliyeti ve yön verici özelliği ile ilgi alanı olmaya devam ediyordu. Papalık bu arzuyu kanalize etmek yeni bir taktikle Hıristiyanlığı muhafaza etmek istemektedir.
6– Batı medeniyetinin değer hükümlerinin ve yaşayış tarzının dünyada ve bu arada İslam dünyasında yayılmasının semerelerini (meyvelerini) Hıristiyanlık lehine fikri ve dini planda devşirme zamanı geldiğini düşünmektedir.
7– Bazı samimi, dindar ruhlu beşeriyetin çektiği sıkıntılardan rahatsız olarak diğer din mensubu dindarlarla bazı problemleri çöz mede işbirliği arzu etmektedirler.
Müslümanların bu hususları değerlendirerek konu ile ilgilenmelerinde fayda vardır.
Aziz KARACA
Geçtiğimiz hafta Şanlıurfa’da dinlerarası diyalog merkezi Halepli Bahçe’nin temelleri Başbakan Erdoğan tarafından atılmıştı.
Birkaç ay önce de Antalya belekte yine bir dinlerarası diyalog merkezi Başbakan tarafından açılmıştı hatırlarsanız. Belek’te açılan bu “dinler bahçesi” adlı içerisinde kilise, havra ve mescit bulunan merkeze ilköğretim çağındaki çocuklarımız, uygulamalı din dersi adı altında götürülüp kilise ve havraya sokulmaktadır. Hala da bu çalışmalar devam ediyor.
Dinlerarası diyalog sürecini hükümet, Türkiye sınırlarından daha öteye taşımak için kolları sıvamış olmalı ki, Başbakan Erdoğan, Avrupa Konseyi toplantısında yaptığı konuşmada, dinlerarası diyalogun yaygınlaştırılmasını istedi.
Her zaman gazeteniz Yeni mesaj’ın çeşitli yazarları dinlerarası diyalog sürecinin amacına değinmesine rağmen hala devam ettirilmeye çalışılan bu diyalog süreci Türkiye’ye her geçen gün yenileri eklenen ve sayıları 40 bine ulaşan kilise evleri kazandırmıştır.
Açılan bu kilise evlerinde on binlerce gencimiz önce Hıristiyanlaştırılıyor sonra senin aslın Rum’dur, Ermeni’dir denilerek, Anadolu’nun Hıristiyanlaştırılması konusunda hızla yol alınıyor.
Dinlerarası diyalog fikrini Vatikan ortaya atmış ve ne anlama geldiğini de açık seçik olarak ortaya koymuştur.
1962 yılında Vatikan’da toplanan bir konsil ilk defa diyalog konusunu görüşmek için toplandı. Daha sonra devam eden olan bu konsil birkaç toplantı sonra misyonerlik faaliyetlerinin bir parçası olmak üzere “Diyaloga” önem verilerek devam ettirilmesini karar altına aldı.
Bu karardan anlaşılmaktadır ki, temel olarak bilinmesi gereken şey dinlerarası diyalog fikrinin Türkiye’den çıkan bir fikir olmadığı Vatikan’ın dayattığı bir fikir olduğudur.
Papa II. Paul 1991 yılında ilan ettiği Redemptoris Missio (Kurtarıcı Misyon) adlı genelgede, “Dinler arası diyalog, Kilisenin bütün insanları Kiliseye döndürme amaçlı misyonunun bir parçasıdır. Bu misyon aslında Mesih’i ve İncil’i bilmeyenlere ve diğer dinlere mensup olanlara yöneliktir” şeklinde açıklamıştır.
Yine Vatikan yayınladığı Kateşizm kitabında da diyalog şu şekilde tarif edilmiştir; “Bu diyalogun tek amacı İncil’i tanıtmaktır. Muhatapların ikinci Âdem’i (Hazret–i İsa’yı) Tanrı olarak kabul etmek zorundadırlar ki, birinci Âdem’i de (Hazret–i Âdem’i de) yaratan odur” şeklinde tarif etmektedir.
1964 yılında 2. Vatikan Konsilinde kurulan Hıristiyan Olmayanlar Sekreteryasının 1973 yılında, sekreteryanın sözcülüğü görevine getirilen Pietro Rossano, Sekreterya’nın yayın organı Bulletin’deki bir yazısında;
“Diyalogdan söz ettiğimizde, açıktır ki bu faaliyeti, kilise şartları çerçevesinde misyoner ve İncil’i öğreten bir cemaat olarak yapıyoruz. Kilisenin bütün faaliyetleri, üzerinde taşıdığı şeyleri yani Mesih’in sevgisini ve Mesih’in sözlerini nakletmeye yöneliktir. Bu sebeple diyalog, Kilisenin İncil’i yayma amaçlı misyonunun çerçevesi içinde yer alır.” (Bulletin, Pietro Rossano )
Pietro Rossano, ayrıca diyalogun şartlar gereği ortaya çıktığını şöyle ifade etmektedir;
“Kilisenin henüz bulunmadığı yerlerde tesis edilmesi için yapılan bir faaliyet olarak anlaşılan misyon, artık diyalog olmadan başarıya ulaşamaz.”
Burada alıntıda bulunduğum bütün bu gerçekler dinler arası diyalog’un ne anlama geldiğini ortaya koymaktadır. Bu gerçekler dinler arası diyalog’un Müslüman Türk milletinin dini ve milli bütünlüğünü tehdit ettiğini bütün açıklığıyla ortaya koymaktadır.
Ne hazin tecellidir ki, bu gerçeklere ve yapılan misyonerlik çalışmalarına rağmen misyonerlerin ilk hedeflerinde olan Türkiye cumhuriyetinin Başbakan’ı Avrupa konseyi toplantısında dinlerarası diyalog’un daha da yaygınlaşmasını teklif eden taraf oldu.
Bakalım başımıza daha neler gelecek…
Orhan DEDE