Mynet | Blog Anasayfa | Email
Favorilerime Ekle | Giriş

TERÖR NASIL BİTİRİLİR?

9 Ekim 2008 Perşembe Etiketler : siyaset toplum internet haber hukuk din islam akp mhp chp btp sağlık eğitim turizm ekonomi tarih atatürk kültür karadeniz akdeniz marmara ege anadolu dizi sinema tv kurtlar vadisi

TERÖR NASIL BİTİRİLİR?

Malumumuz yaklaşık 25-30 yıldan beri savaştığımız BOP ile bağlantılı hristiyan ve yahudi destekli PKK terör örgütü Hakkari ve Diyarbakır’da toplam 22 güvenlik güçlerimizi şehit etti.Şehitlerimize Allah’tan rahmet,ailelerine başsağlığı diliyorum.

Her zaman söyledim ve tekrar tekrar söylüyorum.Bu hain PKK silah ve parayı nereden buluyor? PKK’ya kimler silah ve para yardımı yapıyor.İstihbarat birimlerimiz ABD istihbaratına güvenmemeli,kendi imkanları ve gücüyle terörü ayakta tutan hatta besleyen mali ve finansal kaynakları tesbit edip anında yok etmelidir.Eğer terörü besleyen ve ayakta tutan finansal ve mali kaynaklar belirlenip,yok edilmezse emin olun ki asil Türk milleti ve yüce ordumuz TSK daha çok şehitler vermeye devam edecektir.Bataklığı kurutmanın yolu o bataklığı besleyen odakları yok etmekten geçer.Benden uyarması!

SAYGILARIMLA

Şehitler ölmez.Vatan bölünmez!

6 Ekim 2008 Pazartesi Etiketler : siyaset toplum internet haber hukuk din islam atatürk tarih akp mhp chp btp ekonomi sağlık turizm mizah kültür dizi sinema tv kurtlar vadisi marmara ege karadeniz akdeniz anadolu eğitim resim müzik

Hakkari’nin Aktütün karakolunda canları pahasına bizi ve mübarek topraklarımızı korurken şehit olan 17 TSK mehmetçiklerimize Allah’tan rahmet,ailelerine ise baş sağlığı dilerim.Bu vatanın koruyucusu Türk gençliği ve yüce ordumuz TSK’dır.Türk gençliği ve yüce ordumuz TSK var oldukça Türkiye Cumhuriyeti ve halkı da var olacaktır.Hristiyan ve yahudi destekli PKK ise Türkiye Cumhuriyeti’ni parçalama ve ‘Kürdistan’ hedefine asla ulaşamayacaktır.Ayrıca Kürtler,Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıdır. Kürtlerle Türkler kardeştir.Hristiyan ve yahudi destekli PKK bu kardeşliği bozamayacaktır.

Şehitler ölmez.Vatan bölünmez!

SAYGILARIMLA

Hoşgörü ve diyalog gerçeği!

6 Ekim 2008 Pazartesi Etiketler : siyaset toplum internet haber hukuk din islam atatürk tarih akp mhp chp btp ekonomi sağlık turizm mizah kültür dizi sinema tv kurtlar vadisi marmara ege karadeniz akdeniz anadolu eğitim resim müzik

Yeni Mesaj Gazetesi yazarlarından ‘Hoşgörü ve Diyalog’  yorumları:

Asrımızın bir çok hastalıkları arasında kavram kargaşası hastalığının önemli bir yer teşkil ettiğini belirtmiş, bu konuda da; “kavramlara yüklenen yanlış manalar” adı altında bir makale yazmış, şu tespitlerde bulunmuştuk;
“Ülkemizde oluşturulmaya çalışılan en büyük kargaşa nedir; diye sorulsa, hiç şüphesiz “kavram kargaşasıdır” derim. Çünkü gerek şahsi meselelerde ve gerekse toplum hayatını ilgilendiren en ciddi mevzularda, kavramlara yüklenen yanlış manalar, meseleyi asıl maksadının dışına çıkarmaktadır. Kavramlar gerçek anlamının dışında kullanılmaya başladığı zaman da, meseleler içinden çıkılmaz bir kargaşa ortamına dönüşmektedir.
İşte, milletin birliği ve devletin bütünlüğü için tehdit sayılabilecek unsurlar bu kavram kargaşasıyla toplum hayatına empoze edilmektedir. Meseleler doğru tespit ve teşhis edilmediği için, alınacak tedbir ve uygulanacak tedavi de maalesef cevap vermemektedir.
Özellikle son günlerde insanımızın en mukaddes değerleri etrafında estirilen fırtınalar, suni tartışmalar, kavram kargaşasının yol açtığı tehlikeli boyutları en bariz biçimde ortaya koymaktadır. Dinî ve millî konuların uluorta konuşulması ve "ağzı olan konuşuyor" kabilinden meselenin özüne vâkıf olmayanların en ciddi mevzuları bile tartışma zeminine sürüklemesi, işi farklı mecralara doğru saptırmaktadır. Ne yazık ki, bu konuda çok ciddi hataların sergilendiğini müşahede etmekteyiz".
                                                       ***
Kavramlar yerli yerince kullanılmadığı zaman;  her isteyen istediği gibi besledikleri niyetlerini kavramlara yüklüyor, neticede de onarılmaz yaralar açılmaktadır.
Kavram kargaşasına kurban giden, ya da kasıtlı olarak milletimize yutturulmaya çalışılan terimlerden biri de hoşgörüdür.
Hoşgörü; “Her şeyi anlayışla karşılayarak olabildiği kadar hoş görme durumu, müsamaha, tolerans” manasında kullanılır.(TDK.Sözlük)
                                                       ***
Burada dikkat edilirse müsamaha ve tolerans kavramı kullanılmaktadır. Yani belli bir konuda toleranslı müsamahalı (ölçülü) davranmaktan bahsedilmiştir. Demek ki hoşgörünün belli bir ölçüsünün olması şarttır. Çok önemli ve hassas olan hoşgörü mevzusunu  kişilerin eline bırakır, sınır ve ölçü tanımaz hale koyarsanız; nefsin oyuncağı ve çeşitli oyunların figüranı olur, hem kendinizi hem de toplumu yanlışa sürüklersiniz.
Hoşgörünün de belli bir sınırı, belli bir ölçüsü olmak zorundadır. Dinimiz İslam ifrat ve tefritten uzak, itidali seçmiştir. Yani orta yol. Ne ileri ne geri orta hal tercih edilmiştir. Mesela; Çocuğun bütün arzularını yerine getirmeye çalışırken yaptığı yanlışlara göz yummak, ya da her istediğini yerine getirmek için  eline aldığı bir ateşle evi barkı yakmasına müsaade etmek hoşgörü olmayacağı gibi, belli bir ölçü dahilinde davranıp, çocuğun ateşle oynamasına engel olmanız da aslında hoşgörüsüzlük değildir.
                                                       ***
O zaman; dini, ahlaki, hukuki ve insani davranışlarda mutlaka bir sınır ve ölçü konmalıdır. Yapılan yanışların hoşgörü mantığı içerisinde bize sunulması milli ve dini bütünlüğümüzü ne hale getirdiğini söylemeye hacet yoktur sanırım.
Hoşgörü; ama nasıl ve ne kadar hoşgörü? Mutlaka belli bir ölçü dahilinde ve işin kimyasını bozmamak şartıyla oluşacak bir davranış biçimi olmalıdır. Hoşgörü  adı altında; belli kuralları bozacak davranışlar sergilemek asla hoşgörü kavramı içerisinde değerlendirilmemelidir. Yoksa; “ayıkla pirincin taşını” durumuna düşeriz.(!)

UĞUR KEPEKÇİ

 

Dünyaya barış getirme ve âleme nizâmât verme hayaliyle işi “Vatikan’ın dinlerarası diyalogu”ndan “Kofi’nin medeniyetler ittifakı”na taşıyanlar, ne hazindir ki, diyalogu bir “Mesihiyet belirtisi ve İsa’ya zemin” olarak algılamaktadırlar.
Başkan W. Bush’un da mensubu olduğu Evangelistlerin benzer “Armagedon inancı”nı sonraya bırakarak biz, yerli diyalogcularımızın bu “yeni anlayışları”na değinelim.
Bu ne biçim barış getirme ki, Yüce Allah’ın “şeksiz şüphesiz âlemlere rahmet” (1) diye takdim ettiği Hz. Muhammed’de buluşmak ve O’nun âlemleri kuşatan rahmetinde bütünleşmek yetmiyor de güya “Hz. İbrahim’de buluşma” seansları oluşturuluyor, diye düşünenler, diyalog işini üstlenenlerin Papa ile görüşmelerinin ardından bu işin “Mesihiyet cenahı”na ve “İsa’nın nüzülü zemin hazırlama”ya takıldıklarını görmelidirler. Zira bu basit bir takıntı değil…
Hz. İsa dahi Hz.
Muhammd’e koşarken,
diyalogcular nereye koşuyor?
Diyalogcu çevreler, kendilere “Mesihiyet cenahı”na takıldıkları gibi, milletimizin ve insanlığın da bu “cenaha” takılmaları için uğraş veriyorlar. Böylece İslam dünyasını, adeta “Hz. İsa’nın nüzûlüne zemin için diyalog” inancıyla, hakikatte Vatikan’ın ve kilisenin eşiğine doğru sürüklemeye çabalıyorlar.
Ne hazin bir tecellidir ki, Hz. İsa’nın nüzülüne dair hadis–i şeriflerde, Hz. İsa’nın sade bir kul olarak Hz. Muhammed’de tabi olacağı beyan ediliyor; hatta, Hz. Muhammed’e tabi olması bir yana, imam olarak dahi Ümmet–i Muhammed’in önünü geçmeyeceği bildiriliyor (2).
Hz. İsa’nın (a.s.) âhir zamanda bu ümmetten bir zâtın arkasında namaz kılmasının, Mehdinin zuhurundan bahseden sahih görüşlere delil teşkil ettiğini anlatan büyük şarih İbn Hacer el–Askalani, İmam Şafiî’den, Mehdi’nin bu ümmetten olacağı ve Hz. İsa’nın onun arkasında namaz kılacağı hakkındaki haberlerin mütevatir olduğu hususunda nakil yapmaktadır (3).
Mesihiyet cilalı vahim
bir diyalog manevrası
Hal böyleyken; “ahirzaman alameti” olarak güya “Mesihiyet belirtisi bir diyalog” namına Müslümanları Vatikan’ın eşiğine davet etmekten daha vahim bir iş olmasa gerektir. Zira, ahir zaman alametlerinden ve kıyametin eşiğindeki en büyük fitnelerinden birinin “Müslümanların grup grup müşriklere, Hıristiyanlara ve Yahudilere iltihak etmeleri” olduğu da mucizevî bir haberdir (4).
“Ehl–i Kitap ile amentüde ittifakımız var” diye ilan eden (5) diyalogcu gruptan Ahmet Şahin, “işbu rivayet yeni çıktı kabilinden riskli Mesihiyet anlayışı” hususunda ipuçları veriyor. Bu bağlamda “dinlerarası diyalog” işinin sonunun nerelere varacağını ve vardırılmak isterdiğini kestirmek bakımından kendi beyanına göre “Ehl–i kitap ile amentüde ittifakı olan” Ahmet Şahin’in Fetullah Gülen’in kendi mevkutelerindeki röportajından mülhem ve alıntılı şu satırlara dikkat etmek icab eder:
“Hz. İsa’nın şahs–ı manevisiyle inmesi konusunda ise bir kabul zorluğu yoktur. Aksine diyalog ve hoşgörü toplantılarıyla şahs–ı manevinin vereceği barış mesajları bir ölçüde başlatılmış diye düşünmek de mümkündür…
Mesih’in vazettiği mesajın ruhu nedir?.. Şefkattir, merhamettir, mülayemettir, herkesi barıştırma ve kucaklamadır!..
Şahs–ı manevi olarak gelecek demek, bir ruh, bir mana gelecek, insanlar üzerinde bir esinti belirecek. İnsanlar anlaşacak, uzlaşacaklar. Ama böyle bir hareketin önünde bu işin bayraktarlığını yapan belki rehberler olacak… Eğer bir şahs–ı manevi olarak Hz. Mesih inecekse, ben onu çok uzak görmüyorum. Olabilir, o ruh, o mana inebilir…
Diyalog ve hoşgörü adına değişik kiliselere gidilip “Gelin Kur’an’ı beraber okuyalım.” deniliyor. Değişik yerlerde “Siz de bizim İncil derslerimize iştirak edin.” diyorlar. Bu, karşılıklı olur…
Evet, Hz. İsa şahsıyla değil de şahs–ı manevisiyle inecekse bunda bir kabul zorluğu yoktur. Bunu hem makul hem de çağın barış gereği olarak görmek de mümkündür.. Hoşgörü ve diyalog çalışmalarını bu yolda gelişmeler olarak yorumlamakta da mahzur olmasa gerektir” (6).
Diyalogcuların yaşlı takımı böyle düşünüyor da, genç jeneresyon farklı mı düşünüyor? Hayır.
Genç diyalogcu
jenerasyonda da
aynı takıntı var
Bakınız, Zaman’ın Genel Yayın Yönetmeni genç meslektaşımız Ekrem Dumanlı neler çiziktiriyor bu bağlamda:
“Öyle görünüyor ki, o halim, selim, nezih peygamberin etrafındaki arayışlar, Hıristiyanları ve Müslümanları çok daha hoş bir zemine taşıyacak. O zaman gelince neden nüzul edip (geliş keyfiyeti ayrı bir konu) müşfik elleriyle ölü ruhları diriltmesin ki?” (7).
Alemlere rahmet Hz.
Muhammed’den
mucizevi ikaz ve irşad
Bu noktada sözü Alemlere rahmet Hz. Muhammed’de bırakalım ki, “hitamuhû misk” olsun…
“Şu bir gerçek ki, ümmetim adına korktuğum en önemli şeylerden biri de, dalalete saplanmış yöneticiler ve önderlerdir. Ümmetimden… bazı gruplar (Hak din olan İslam’dan saparak) müşriklere katılacaklardır. Kıyamete yakın zamanda deccallar türeyecektir. Bunların sayısı 30 (ilâ 70) civarında olacaktır. Bunların kimi kendisini peygamber, (kimi de Mesih) zannedecektir… Ve lakin ümmetimden bir grup sürekli olarak Hak üzere olacaktır. Onlar Allah’ın yardımını göreceklerdir. Allah’ın emri (olan kıyamet) gelinceye kadar, bu, kendilerine ters düşerek Hak’tan ayrılanlar onlara asla zarar veremeyecektir” (8).
Ahirzamanın bu korkunç fitnesi kendisine sorulduğunda Hz. Ömer’in oğlu Abdullah’ın (ra) Rasûlüllah’tan mülhem cevabı ise şu netlikte olmuştur: “Anası doğurmayasıca, bilmiyor musun, bu fitne Müslümanların  İslam’ı ve Hz. Muhammed’i terk ederek müşriklerin, Hıristiyanların ve Yahudilerin dinlerine iltihak etmeleridir…” (9)
“Ümmetimden bir grup, hak için muzaffer şekilde mücadeleye Kıyamet gününe kadar devam edecektir. O zaman İsa İbnu Meryem de iner. Müslümanların reisi “Gel bize namaz kıldır!” der. Fakat Hz. İsa aleyhisselam “Hayır!” der, “Allah’ın bu ümmete bir ikramı olarak siz birbirinize emirsiniz!” (10).
Allah encamımızı hayretsin…
1– Enbiya Suresi, 107
2– Buhari,Sahih, Büyû’ 102, Mezalim 31, Enbiya 49; Müslim, Sahih, İman 247, (155); Ebu Dâvud, Sünen, Melâhim 14, (4324); Tirmizi, Sünen, Fiten 54, (2234).
3– (el–Askalâni, İbn Hacer, Fethu’l–Bari, Askalanî, 6 / 570,  Riyad, 1389/1969; Taftazanî, Şerhu’l–Makasıd, 5 / 314, Nşr. Abdurrahman Umeyre, Beyrut, 1989).
4– Ebu Davud, Sünen, Fiten, 1; İbn Mace, Sünen, Fiten, 9
5– Zaman, Ahmet Şahin, 17 Nisan 2000
6– Zaman, Ahmet Şahin, Hz. İsa şahsıyla mı, şahs–ı manevisiyle mi inecek?, 6 Nisan 2004
7– Zaman, Ekrem Dumanlı, 22 Nisan 2000)
8– Ebu Davud, Sünen, Fiten, 1; İbn Mace, Sünen, Fiten, 9
9– (Buhari, Sahih, c. 8, Fiten, 16).
10– (Müslim, Sahih, İman, 247).

M.EMİN KOÇ

 

Bir haftadan beri bu köşede, “ Dinlerarası diyalog ve hoşgörü” adı altında yapılan faaliyetlerin eleştirildiği yazılar okuyorsunuz.

Gün geçtikçe, çevremizde ve eğitim çağındaki gençliğimiz üzerinde yaptığımız çok yüzeysel araştırmalar da gösteriyor ki; tehlike, bizim yazdıklarımızdan ve yansıtabildiklerimizden çok çok daha fazla ve daha büyük. Bundan ötürüdür ki, Yeni Mesaj gazetesi gösterdiği hassasiyetten dolayı milletimizin gönlünde yeniden taht kurmuştur. Bize düşen, bu gazeteyi ısrarla arayıp–soran insanımıza ulaştırmaktır.

STV’nin Mardin’den naklen yayınladığı ve duyarlı Anadolu insanının yerinde tesbitiyle “papazlar geçidi” adını taktığı program, hele ezanla çan sesinin birbirine karıştırılıp aynı anda verilmesi milletimizi derinden yaralamıştır. Israrla konunun üzerine giden Yeni Mesaj gazetesi ve Meltem TV’den sonra özellikle yazılı basında aynı doğrultuda yazıların yayınlanması bizleri sevindirdi, vatan, bayrak, bağımsızlık sevdası olan herkesi sevindirdi.

Din görevlileri adına kurulan sendikaların bu konuda ne dediklerini, ne yaptıklarını merak ediyorum, çünkü mesele İslam’ın sembollerinin diğerleri ile karıştırılması meselesi. Erzurum’daki din görevlisi arkadaşlarımızın altını çizdikleri bir konu daha var; diyorlar ki, ekranda uzun uzun boy gösteren papazı, hahamı, metropoliti, hepsi kendi özel kıyafetleri ile, boyunlarında inançlarının çeşit çeşit sembolleri ile göründüler. Fakat İslam’ı temsilen ortaya çıkan Diyanet İşleri Başkan yardımcısının da, İstanbul müftüsünün de dini kisveleri yoktu. Söz konusu, programın ne evvelinde ne ahirinde ne de ortasında dinimizin, ülkemizin, milletimizin hayırına hiçbir getirisi yoktu, maalesef götürdükleri çoktu tesbitinden sonra başlığımızı dönüyoruz.

Evet ulemanın “diyalog” çalışmalarına bakışı nasıl? Bir kaç örnek verelim ki; “sadece Haydar Hoca, sadece Yeni Mesaj ve Meltem TV karşı çıkıyor” diyenlerin iddiaları birkez daha, bin kez daha boşa çıksın.

Elimizde, İslami Araştırmalar Vakfı’nın “Tartışmalı İlmi Toplantılar Dizisi” üst başlığı ile yayınlanmış “Asrımızda Hıristiyan–Müslüman münasebetleri” adlı çalışma var. Baskı, tarihi 1993. Yani, Fetullah Hoca’nın ve gazetesi Zaman’ın rotayı Vatikan’a çevirmesinden iki sene önce.

Tebliğcilerden biri bugün “diyalog” cephesinde yer alan Prof. Dr. Suat Yıldırım. Sunduğu tebliğin başlığı ise, “Hıristiyanları Müslümanlarla diyaloğa sevkeden sebepler.”

Tebliği özetleyen 7 maddeyi aynen okuyalım:

“Diyalogun muhtemel sebepleri şunlar olabilir.

1– Kilise, varlığını sürdürebilmek için dünyaya açılmayı, böylece gündemde kalmayı kaçınılmaz görmektedir.

2– Sekülarizmin ve materyalizmin yayılması ve dinlere toptan meydan okuması karşısında müşterek bir cephe teşkil etmek, Allah’a, ahirete, nübüvvete inanan asgari müştereklerde birleşmiş insanların sayısını artırmak istemektedir.

3– Hıristiyanlık, iki din mensuplarının temasından bazı faydalı katkılar sağlanabileceğini düşünmektedir. Mesela, Müslümanlarda geniş halk kitlelerinde görülen derüni iman ve ibadet hayatının, sekülarizmin yaygın olduğu Batı insanlarına dinin anlamını göstereceğini ummaktadır.

4– Gaye, bir başka yöntemle hıristiyanlığı yaymaktır. Diyalog ile misyonerlik birbirine zıt değildir.

5– Değişen dünya şartları içinde, Batılı Hıristiyanlar, on asırdan fazla bir zamandır, İslam hakkında kendilerine öğretilen şeylerin iftiradan başka şey olmadığını gördüler. Bu durum çoğunu, dini makamlarına karşı güvensizliğe götürdü. İslam ise, insan tabiatına ve değişen hayat şartlarına, ilmi gelişmelere uygunluğu sebebiyle ortaya koyduğu muazzam hayatiyet kabiliyeti ve yön verici özelliği ile ilgi alanı olmaya devam ediyordu. Papalık bu arzuyu kanalize etmek yeni bir taktikle Hıristiyanlığı muhafaza etmek istemektedir.

6– Batı medeniyetinin değer hükümlerinin ve yaşayış tarzının dünyada ve bu arada İslam dünyasında yayılmasının semerelerini (meyvelerini) Hıristiyanlık lehine fikri ve dini planda devşirme zamanı geldiğini düşünmektedir.

7– Bazı samimi, dindar ruhlu beşeriyetin çektiği sıkıntılardan rahatsız olarak diğer din mensubu dindarlarla bazı problemleri çöz mede işbirliği arzu etmektedirler.

Müslümanların bu hususları değerlendirerek konu ile ilgilenmelerinde fayda vardır. 

Aziz KARACA

 

Geçtiğimiz hafta Şanlıurfa’da dinlerarası diyalog merkezi Halepli Bahçe’nin temelleri Başbakan Erdoğan tarafından atılmıştı.
Birkaç ay önce de Antalya belekte yine bir dinlerarası diyalog merkezi Başbakan tarafından açılmıştı hatırlarsanız. Belek’te açılan bu “dinler bahçesi” adlı içerisinde kilise, havra ve mescit bulunan merkeze ilköğretim çağındaki çocuklarımız, uygulamalı din dersi adı altında götürülüp kilise ve havraya sokulmaktadır. Hala da bu çalışmalar devam ediyor.
Dinlerarası diyalog sürecini hükümet, Türkiye sınırlarından daha öteye taşımak için kolları sıvamış olmalı ki, Başbakan Erdoğan, Avrupa Konseyi toplantısında yaptığı konuşmada, dinlerarası diyalogun yaygınlaştırılmasını istedi.
Her zaman gazeteniz Yeni mesaj’ın çeşitli yazarları dinlerarası diyalog sürecinin amacına değinmesine rağmen hala devam ettirilmeye çalışılan bu diyalog süreci Türkiye’ye her geçen gün yenileri eklenen ve sayıları 40 bine ulaşan kilise evleri kazandırmıştır.
Açılan bu kilise evlerinde on binlerce gencimiz önce Hıristiyanlaştırılıyor sonra senin aslın Rum’dur, Ermeni’dir denilerek, Anadolu’nun Hıristiyanlaştırılması konusunda hızla yol alınıyor.
Dinlerarası diyalog fikrini Vatikan ortaya atmış ve ne anlama geldiğini de açık seçik olarak ortaya koymuştur.
1962 yılında Vatikan’da toplanan bir konsil ilk defa diyalog konusunu görüşmek için toplandı. Daha sonra devam eden olan bu konsil birkaç toplantı sonra misyonerlik faaliyetlerinin bir parçası olmak üzere “Diyaloga” önem verilerek devam ettirilmesini karar altına aldı.
Bu karardan anlaşılmaktadır ki, temel olarak bilinmesi gereken şey dinlerarası diyalog fikrinin Türkiye’den çıkan bir fikir olmadığı Vatikan’ın dayattığı bir fikir olduğudur.
Papa II. Paul 1991 yılında ilan ettiği Redemptoris Missio (Kurtarıcı Misyon) adlı genelgede, “Dinler arası diyalog, Kilisenin bütün insanları Kiliseye döndürme amaçlı misyonunun bir parçasıdır. Bu misyon aslında Mesih’i ve İncil’i bilmeyenlere ve diğer dinlere mensup olanlara yöneliktir” şeklinde açıklamıştır.
Yine Vatikan yayınladığı Kateşizm kitabında da diyalog şu şekilde tarif edilmiştir; “Bu diyalogun tek amacı İncil’i tanıtmaktır. Muhatapların ikinci Âdem’i (Hazret–i İsa’yı) Tanrı olarak kabul etmek zorundadırlar ki, birinci Âdem’i de (Hazret–i Âdem’i de) yaratan odur” şeklinde tarif etmektedir.
1964 yılında 2. Vatikan Konsilinde kurulan Hıristiyan Olmayanlar Sekreteryasının 1973 yılında, sekreteryanın sözcülüğü görevine getirilen Pietro Rossano, Sekreterya’nın yayın organı Bulletin’deki bir yazısında;
“Diyalogdan söz ettiğimizde, açıktır ki bu faaliyeti, kilise şartları çerçevesinde misyoner ve İncil’i öğreten bir cemaat olarak yapıyoruz. Kilisenin bütün faaliyetleri, üzerinde taşıdığı şeyleri yani Mesih’in sevgisini ve Mesih’in sözlerini nakletmeye yöneliktir. Bu sebeple diyalog, Kilisenin İncil’i yayma amaçlı misyonunun çerçevesi içinde yer alır.” (Bulletin, Pietro Rossano )
Pietro Rossano, ayrıca diyalogun şartlar gereği ortaya çıktığını şöyle ifade etmektedir;
“Kilisenin henüz bulunmadığı yerlerde tesis edilmesi için yapılan bir faaliyet olarak anlaşılan misyon, artık diyalog olmadan başarıya ulaşamaz.”
Burada alıntıda bulunduğum bütün bu gerçekler dinler arası diyalog’un ne anlama geldiğini ortaya koymaktadır. Bu gerçekler dinler arası diyalog’un Müslüman Türk milletinin dini ve milli bütünlüğünü tehdit ettiğini bütün açıklığıyla ortaya koymaktadır.
Ne hazin tecellidir ki, bu gerçeklere ve yapılan misyonerlik çalışmalarına rağmen misyonerlerin ilk hedeflerinde olan Türkiye cumhuriyetinin Başbakan’ı Avrupa konseyi toplantısında dinlerarası diyalog’un daha da yaygınlaşmasını teklif eden taraf oldu.
Bakalım başımıza daha neler gelecek…

Orhan DEDE

www.yenimesaj.com.tr

 

 

 

Kemalist ideoloji’nin laiklik ilkesini savunanlar İslam düşmanı veya dinsiz değildir!

20 Haziran 2008 Cuma Etiketler : siyaset toplum hukuk haber eğitim din islam akp mhp chp

Farzedin ki ben bugün vatandaşları’nın çoğunluğu müslüman olan Türkiye Cumhuriyeti’nde siyasi bir parti kurdum.Adını da ‘İslami Parti’ koydum.Ya da siyasi bir gazete açtım.Yine adını ‘İslami Gazete’ koydum.Bu sayede İslam adını kullanıp Türkiye Cumhuriyeti’nde müslüman olan vatandaşları’nın çoğunun oylarını ve paralarını sömürdüğüm için laikliğe aykırı eylemlerin odağı haline geldim.İşte AKP,Fethullah GÜLEN ve AKP yanlısı bazı medyaların içine düştüğü durum budur.İşte kemalist ideoloji,laiklik ve Sabih bey Allah katında tek ve hak olan İslam’a değil kutsal İslam  dinini ticari ve siyasi bir amaç olarak kullanıp bundan siyasi kazanç elde etmek isteyen din sömürücülerine karşıdır.Bu karşı çıkış kemalistlerin,laikliğin ve Sabih bey’in İslam düşmanı veya dinsiz olduğu anlamına gelmemelidir ve gelemez.Kemalistleri İslam düşmanlığı ve dinsizlikle suçlamak cahilliktir ve cahillikse insanın en büyük düşmanıdır.Şu gerçekte  bilinmelidir ki elhamdülilah hepimiz müslümanız.Bütün müslümanlar kardeştir.

 

SAYGILARIMLA 

AKP çoktan kapatılmalıydı!

18 Haziran 2008 Çarşamba Etiketler : düzce haber avrupa yakası kurtlar vadisi aşk mizah ege akdeniz karadeniz marmara anadolu siyaset toplum eğitim hukuk din islam atatürk sinema tv akp mhp chp

Cesaret ödülü mü yoksa esaret ödülü mü? Hangisi?

Önce içerde zirveler, toplantılar, hazırlıklar. Ardından Davos ve Washington.

Başbakan Erdoğan baş döndürücü bir koşuşturma içinde.

2004 yılı Türkiye için saatin tik taklarının hızlandığı, tarihin zembereğinden boşaldığı bir yıl olacak.

Ekonomide kırılganlığın arttığı, dış politikada tercihlerin değiştiği kritik bir yıl.

Tezkere sürecinde ABD ile yapılan işbirliğinin faturasının önümüze konacağı bir yıl.

Irak’ın geleceği, ABD’nin İncirlik eksenli postmodern işgali, PKK’nın ABD kontrolüne girmesi, Ermenistan’a kapıların açılması…

Türkiye’nin geleceğini etkileyecek önemli gelişmeler. AKP iktidarı gerçekten cesaret isteyen şeyler yaparak geleneksel ihtiyatlı dış politika yerine ABD ile sarmaş dolaş görüntü verdi. ABD’nin dünya kamuoyu önünde dibe vurduğu bir dönemde.

Ve Kuzey Irak’tan Güneydoğuya uzanan sahipsiz coğrafyada İsrail’in cirit attığı bir dönemde terör saldırıları bahanesi ile İsrail’le sıkı fıkı bir görüntü. Bu da, ne AKP dostlarının, ne de düşmanlarının tahmin edemeyeceği sürpriz oldu. AKP’nin hiç değilse şiddet yanlısı Şaron’u bahane ederek İsrail’e mesafeli duracağı beklenmişti. Bu konuda da AKP şaşırttı. Önce Abdullah Gül, ardından Başbakan Erdoğan Şaron’la sıcak fotoğraflar vermek için İsrail’e gitmeye hazırlanıyor.

Bu da cesaret isteyen bir tutum.

Hele hele AB ile müzakere tarihi almak için kritik eşiğe yaklaşıldıkça Kıbrıs konusunda geleneksel milli politikayı terk etmeye devleti ikna etmesi AKP’nin bir başka başarısı.

AKP’nin 14 aylık iktidarı boyunca AB uğruna kiliselerin açılması, kilise vakıflarının arazi satın almasının serbest bırakılması, nüfus cüzdanında din hanesinin boş bırakılması gibi cesaret isteyen adımları oldu.

AKP’ye oy verenler başörtüsü, Kur’an kursu, imam–hatip gibi konularda yasakları kaldırmasını beklerken AKP’nin tam tersini yapması gerçekten cesaret isteyen şeyler.

Hele hele Erbakan geleneğinden gelen bir kadronun terör saldırıları bahanesi ile Yahudi hahambaşının huzuruna koşması cesaret gerektiren davranış.

Öylesine cesaret isteyen bir davranış ki, Türkiye tarihinde hiç bir Başbakan buna cesaret edememiş.

Eh AKP’nin ve onun liderinin bunca cesaret verici adımları elbette ki bu adımlardan en çok istifade edenler tarafından teşekkürsüz bırakılamazdı.

Nitekim AKP Lideri bunca gayretin semeresini almak için ABD’ye başdöndürücü bir sefer düzenliyor.

Bu seyahatin en ilginç tablosu New York’ta sergilenecek. Başbakan Erdoğan Yahudi lobisinin vereceği törene katılacak ve Amerikan Musevi Komitesi’nden CESARET ÖDÜLÜ alacak.

Evet yanlış duymadınız. Yahudi örgütleri Erdoğan’a cesaret ödülü verecek.

Oysa AKP’ye oy veren seçmen onun Kasımpaşalı liderine cesaret ödülü vermek isterdi. Ancak AKP 14 aylık iktidarı boyunca milletin meselelerini çözecek bir iradeyi cesaretle ortaya koyamadı.

Hürriyet, Milliyet, Sabah gibi kartel medyasının bu sahneyi nasıl yansıtacaklarını biliyoruz.

Benim merak ettiğim Vakit ve Yeni Şafak gibi sözde İslamcı medya bu ödülü nasıl yansıtacak. Geçmişte Çiller ve Yılmaz’ı eleştirdikleri gibi mi?

Bakalım hep çifte standarttan şikayet eden bir kısım medya nasıl bir standart uygulayacak?

Bakalım AKP, bu cesaretle 2004 yılında ne tavizler verecek?

Kaynak:www.yenimesaj.com.tr

SAYGILARIMLA

MASON-MİSYONER İLİŞKİLERİ!

18 Haziran 2008 Çarşamba Etiketler : düzce haber avrupa yakası kurtlar vadisi aşk mizah ege akdeniz karadeniz marmara anadolu siyaset toplum eğitim hukuk din islam atatürk sinema tv akp mhp chp

Dini ve Milli Bütünlüğümüze Yönelik Tehditler

Misyoner Cemiyeti Başkanı’nın İfadeleri

Mustafa Efendi, Misyoner Cemiyeti Reisi Potinkers’in evine davet ediliyor. Ve Misyoner Cemiyeti Başkanı kendisine şunları anlatıyor:

“… Bundan beş bin, on bin sene evvel bir İngiliz ne idiyse bugün o İngiliz’in torunları kendisinin tıpkısıdır. Bugün bir İngiliz Britanya’da nasıl yaşıyor ise Orta Afrika’da Buse arazisinde de o İngiliz öyle yaşar. Bir Hıristiyan İngiliz katiyen kendine mahsus mabedden başkasına gitmez. Bir İngiliz kendi tüccarlarından gayri bir tüccardan bir şey almaz. İngilizler kendileri içindir, başkaları için olamazlar ve herkesi İngilizler için hazırlamaya çalışırlar. Halbuki bu hal Türklerde yoktur. Ziyade taklitçisiniz. Türkler herkes içindir, çünkü kendileri için olamıyorlar, diyebiliriz. İşte bundan dolayı kaybediyorsunuz. Eski secilerinizden acaba kaçı kaldı? Eski Türklükten acaba bir eseriniz var mıdır? Macar ovaları ile Bizans surlarının, Balkan yaylalarının, Kafkas dağlarının size takdim eylediği o sırma saçlı, ahu ve ela gözlü güzel kızlarla şekliniz ıslah olundu ama bu karışımdan tabi olarak bazı adetler elde ettiniz. Bunu inkar etmeyiniz…

Siyaset dolabını istenildiği gibi çevirmek için iki yol vardır. Biri misyonerlik diğeri Farmasonluk. Dervişliği de hesaba katmalıdır.

Avrupa’nın iki penceresi vardır. Birincisi pek büyüğü safahat, sefalet ve israf penceresidir. Zinhar Avrupa’ya buradan bakmayınız. Pişman, nâdim ve mahvolursunuz. Diğer pencere ise ilim, ticaret, ziraat ve sanayi penceresidir. Fakat bu pencere pek küçüktür. Bulmak için iyice aranmalıdır. Onu bulmaya ve oradan Avrupa’ya bakmaya çalışınız ve Avrupa zihniyetini biliniz. Ondan sonra mesut olursunuz. Avrupa’nın huylarını, adetlerini bilâ tetkik kabul ederseniz yanarsınız. Çünkü sizi ahlaksız eder. Ahlakı bozulmuş bir millet ise pâyidâr olamaz. Avrupa âdetlerinin iyi cihetlerini, size faydalı kısımlarını, âdet ve ırkınıza halel getirmemek şartıyla kopya ediniz ki, Avrupalılarla uyuşasınız.

… Camilerle mescitler ve fariza–i hac vesilesiyle Mekke ve Medine’de toplanmak ne güzel bir vasıtadır. Takdir etmiyorsunuz. Peygamberinizin gayet zeki bir diplomat olduğu tebliğ eylediği emirlerinden anlaşılmaktadır. Mateessüf anlamıyorsunuz…”

Misyonerler ile Masonların İlişkileri

Misyonerlerin bazıları Farmasondurlar. Ve Londra’daki Protestan Misyoner Cemiyeti’nin bir Farmason şubesi mevcuttu.

Yukarıda adını zikrettiğimiz Mr. Wayt Mason Cemiyeti’ni teşkil eden ve kanunlarını belirleyen bir zât ve aynı zamanda parlamentoda meclisin aza–î daimisinden idi.

Osmanlı subayı Mustafa Efendi ile mülakat eden misyoner Mr. Nebit Masonluk hakkında şunları beyan ediyor: “İngiliz kavmi için umumiyetle Farmasonluğa mensup olmak daha elzem telâkki olunur. Çünkü bu cemiyetten istifadeniz daha çok olacaktır. Zira bu cemiyette va’zolunan vazifenin hasâisi büyüktür. Kastedilen bu vazife ise yine misyonerlerin ifadesiyle anarşistliktir”.

Nitekim İngiliz ajan–misyoner Humpher’ın hatıratında belirttiğine göre: İslam ülkelerinde devamlı suretle karışıklık ve anarşi çıkarmak bizzat Sömürgeler Bakanlığı ve misyoner teşkilatları tarafından belirlenen 13 maddenin içerisinde yer almaktadır. Buradan misyonerlerle Masonların bir hedef ve metot birliği içersinde olduklarını, birini diğerinden ayırmanın zor belki de imkansız olduğunu görmekteyiz

Öte yandan misyonerlik faaliyetlerini yürüten kiliselere bağlı olan Hıristiyan din adamlarının bazıları da resmen Masondur.

“Birçok mezhep günümüzde Masonluğa mensuptur. Bilhassa piskoposluğun, önemli bir kısmını Masonların teşkil ettiği Anglikan İngiltere resmi kilisesi için durum böyledir.

İskandinav devletlerinde Katolik piskoposluk, Farmason Lüteryenlerinin arzu ettikleri takdirde Farmason kalmalarına resmen müsaade eden bir karara varmıştır”.

“Küçümsenmeyecek derecede koyu Katolik, Masonik eriştirmeye mazhar olmuşlardır”

Öte yandan ülkelerinde İslam’ı tahrif etmeye yönelik çalışmaları ve yazdıkları eserlerle tanınan bu sayede İngiliz misyonerlerin çıkarlarına hizmet eden iki şahsiyet Cemaleddin Afgani ve Muhammed Abduh da resmen Masondur.

İşin diğer bir veçhesi de ajan olarak Osmanlı Devleti’ne sızan bu misyonerlerin varlığı Osmanlı makamlarınca da bilinmekte idi. Fazıl Alevi isminde biri tarafından hükümete sunulan yazıda şöyle denmektedir:

“Bazı ecnebilerin Ceziretü–l Arab’da bir takım şeyhi kandırarak kendi taraflarına çalışmalarını sağlamak için birkaç seneden beri sarf etmekte oldukları çalışmalar neticesi birkaç sene sonra oralarını dahi benzeri hilelerle kendi memleketlerine katmak fikrini alenen siyaset sahnesine çıkaracağından şüphe olmadığından ve Ceziretü–l Arab ise İslamiyet’in merkezi olan Hicaz kıtası ile diğer Arap ülkelerine bitişik olup Allah göstermesin yabancılar onlara tasallut edecek olurlarsa türlü fenalıklar zuhur edeceği ve bu halin düzeltilmesinin çok zor olacağı açık bulunduğundan iş bu önemli işin şimdiden dikkate alınması ve itina gösterilmesi arz olunur”.

Kaynak:www.yenimesaj.com.tr

SAYGILARIMLA

ATATÜRK MASON LOCALARINI NEDEN KAPATTI?

18 Haziran 2008 Çarşamba Etiketler : düzce haber avrupa yakası kurtlar vadisi aşk mizah ege akdeniz karadeniz marmara anadolu siyaset toplum eğitim hukuk din islam atatürk sinema tv akp mhp chp

ATATÜRK MASON LOCALARINI NEDEN KAPATTI?

Atatürk, uzun yakın arkadaşlarıyla istişare ettiği mason localarının kapatılmasıyla ilgili düşüncelerini ilk olarak 1935 yılında gündeme getirdi. İttihat Terakki Cemaati içerisindeki masonların Türiye’ye verdikleri zarar herkes tarafından bilinmekteydi. İttihat Terakki’yi yakından tanıyan Atatürk, Cumhuriyet’in kuruluşundan beri locaları kapatmayı düşünüyordu.. Dönemin Van Millitvekili İbrahim Arvas, hatıralarında Atatürk’ün masonlara yaklaşımını şu şekilde ifade ediyor:

"Mustafa Kemal’in sevmediği iki zümre vardı. Birincisi dönmeler ikinci ise masonlardı… Bir gün eski Adliye Vekil Mahmud Esat Bozkurt’u çağırdı. Kendisine masonların taksimat, teşkilat, ahvalini bildirir bir kitap verdi. "Bunu güzelce mutalaa et, bir takrirle Halk Partisi grup başkanlığına ver, grupta bunlara şiddetli hücum yap ve grupça kapanmasına dalalet et. Senin de bu işte büyük şeref payın olacaktır." dedi. Grup danışmanı Mahmut Esat Bozkurt riyaset makamına bir takrir verdi ve takririnin okunmasını reisten rica etti. Hülasası şöyleydi: "Masonluk kökü dışarıda bir yahudi tarikatından başka bir şey değildir, memleketimizde bunun ne işi vardır? Bunu da grup kararıyla kapatalım…
Ertesi hafta Recep Peker geldi ve kürsüye çıkarak şu müjdeyi verdi: "Arkadaşlar yarından itibaren Türkiye’de masonluk kalmamıştır ve bütün localar kapanmıştır…" salonda bir kıyamet koptu, alkışlar, bağırmalar "kahrolsun yahudi uşakları" sesleri tavanları çınlatıyordu. Şükrü Kaya ve arkadaşları sırra kadem basmışlardı. Grup dağıldıktan sonra Dr. Mim Kemal’i öne katarak meclisteki masonlar toplu olarak Reis-i Cumhur’a gitmişlerdi. Mim Kemal Reis-i Cumhur’a hitaben: "Efendimiz biz zaten maiyet-i devletindeyiz fakat siz Meşrik-i Azam’ımız olursanız, bir pervane gibi etrafınızda dönüp dolaşırız" demiş. Reis-i Cumhur: "Peki bir şey soracağım, bana cevap veriniz de sonra… Siz Avrupa’da hangi locaya bağlısınız ve mektubunuzun ismi nedir?
"Biz Cenovaya tabiiz ve Reisimiz Barca Mişon cenaplarıdır." demiş. Bunun üzerine küplere binen Mustafa Kemal Paşa onlara hitaben: "Haydi defolun buradan cehennem olun gidin. Yahudi uşakları!" Benim milletim bana kahraman sıfatı verdi ben sizin gibi bir çift yahudiye uşak mı olacağım? Bu gece sabaha kadar Türkiye’deki bütün locaları kapatmadığınız taktirde, yarın teşkil edeceğim, Divan’ı Harb-i Örfi’ye hepinizi verir ve astırırım. Haydi defolun karşımdan." diyerek onları kovdu, onlar da yıldırım telgraf ve telefonlarla vaziyeti İzmir, İstanbul ve Adana’ya bildiriler ve sabah olmadan hepsini kapanma kararlarını getirip, henüz sofrasından kalmayan Reis-i Cumhur’a verdiler ve derin bir nefes aldılar. Reis-i Cumhur Mustafa Kemal bu suretle bütün mason localarını kapattı." (İbrahim Arvas, tarihi hakikatler, s.71-72)

YIL 1948; LOCALAR TEKRAR AÇILIYOR

İsmet İnönü’nün aldığı ani bir kararla, 5 Şubat 1948 yılında Türkiye Mason Derneği’nin kurulması ile Atatürk’ün emri ile kapatılan mason locaları, İnönü’nün emri ve Celal Bayar’ın desteği ile tekrar faaliyete girmiştir. Masonlar açtıkları davalarda, Halkevlerine devredilen tüm mal varlıklarını tekrar ele geçirdiler.

5 Şubat 1948 tarihinde "Türkiye Mason Derneği" ismi ile İstanbul Valiliği’ne yapılan başvuru kabul edildi ve masonlar, bu tarihten sonra resmen faaliyete başladılar. Locaların 13 yıl aradan sonra açılması, uyku döneminde olan masonlar tarafından sevinçle karşılandı. Bu sevinçlerini kendi kontrollerindeki gazetelere tam sayfa ilanlar vererek duyurdular. Atatürk tarafından kapatılan mason localarının tekrar açılışını İbrahim Arvas anılarında şöyle anlatıyor:

"İsmet Paşa’nın Reis-i Cumhurluğu sırasında Kanun-u Mahsus ile localar kapanmadı diye masonların müracaatı üzerine tekrar localar açılıp faaliyete başladılar. Ve 1952′de ise Atatürkçü geçinen ve onunla iftihar eden Celal Bayar da, Ahmet Gürkan’ın teklif ettiği mason localarını kanunla pekiştirdi. Tabii bu ameliyeyi Meclis yaptı fakat bu müzakerelerin devam ettiği üç celse zarfında Celal Bayar Reis-i Cumhur locasına gelerek konunun müzakerelerini sonuna kadar takip etmiştir." (İbrahim Arvas, Tarihi Hakikatler, s.73)

İsmet İnönü’nün aldığı ani bir kararla 5 Şubat 1948 yılında Türkiye Mason Derneği’nin kurulması ile Atatürk’ün emri ile kapatılan mason locaları, İnönü’nün emri ve Celal Bayar’ın desteği ile tekrar faaliyete girmiştir. Masonlar açtıkları davalarda Halkevlerine devredilen tüm mal varlıklarını tekrar ele geçirdiler.

1935 yılında Atatürk’ün emri ile kapatılan mason locaları uzun süre faaliyetlerini halkevlerinde sürdürdüler. 1948 yılında ise İnönü’nü emri ile mason locaları faaliyetlerine kaldıkları yerden devam ettiler. Atatürk’ün mason localarını kapatma emrini hazmedemeyen masonlar Atatürk’ü ziyarete gelmişlerdi. Atatürk kökü dışarıda olan bu zararlı cemiyetin üyelerini huzurundan kovdu…

Kaynak:www.fikiryazilari.net

SAYGILARIMLA

ATATÜRK’Ü YAHUDİLER ÖLDÜRMÜŞ!

17 Haziran 2008 Salı Etiketler : düzce haber avrupa yakası kurtlar vadisi aşk mizah ege akdeniz karadeniz marmara anadolu siyaset toplum eğitim hukuk din islam atatürk sinema tv akp mhp chp
ATATÜRK’Ü YAHUDİLER ÖLDÜRMÜŞ
Ne Mutlu Türküm Diyene!

 

Egemenlik kayıtsız şatsız milletindir!

M.Kemal ATATÜRK

33 dereceli Mason”un itirafı - Yıl 1948, Ağustosun 1”i. Yunan Komünist Halk Cumhuriyeti (ELD)”nin "Laiki foni" yani "Halkın sesi" isimli gazetesinin 685”inci nüshasında, Bulgar Yahudilerinden 33 dereceli farmason Avram Beneraoysan şunları yazar:…

" Mefkûremizi imha edici darbe vuranların akıbeti, feci şartlar altında ölümdür!.."

33 dereceli komünist mason hangi darbeden bahsetmektedir ve "akıbeti feci şartlar altında ölüm" olan kimdir?

Bırakalım onu da kendi söylesin:

"(..) Mustafa Kemal Atatürk, 10.10.1935 tarihinde Ankara”da Çankaya köşkünde doktor Mim Kemal Öke”ye hitaben, ”Mason cemiyetinin faaliyetini inkılaplarıma muarız gördüğüm için kapatılmasını elzem gördüm. Bu dakikadan itibaren bu cemiyeti ölmüş biliniz. Ve bir daha diriltmeğe teşebbüs etmeyiniz” demişti..

(…) O zannetti ki; bütün muhalif ve muarızlarını tasfiye ve bertaraf ettiği gibi masonları da tasfiyeye tabi tutmaya muvaffak olacaktır.

Fakat asla!

Türkiye”deki mason cemiyetinin Kemal Atatürk tarafından kapatılarak faaliyetinin durdurulduğunu Moskova”da tarihi bir yerde yoldaşlar arasında yapılan bir toplantıda işittiğim zaman, beynimden okla vurulmuş gibi sersemledim. Heyecandan şaşırmış bir halde, oradakilere şaşkınlık içinde haykırdım:

”- O sarı lider ortadan suret-i katiyetle kaldırılacaktır!”

İşte böyle.. 1948 yılı Ağustos ayının 1”inde Yunan Komünist Halk Cumhuriyeti örgütünün yayın organı "Laiki Foni"nin 685 sayılı nüshasında Ege ve Balkanların kıdemli komünistlerinden 33 derece mason Bulgar Yahudi Avram Benaroyas”ın itirafları.

Bu itiraflar General Cevat Rifat Atilhan tarafından çevrilmiş,, "Atatürk”ün Ölümündeki Sır Perdesi" alt başlığı ile gazeteci Ogün Deli tarafından kaleme alınan "Agoni" isimli derlemeye de alınmıştır.

Biz oradan aktarıyoruz.

Evet, Atatürk Türkiye”deki mason derneklerini, "Kökü dışarıda Yahudi uşakları" diyerek kapatıyor ve dünya masonları bunun üzerine Moskova”da gerçekleştirdikleri bir toplantıda, "O sarı lider suret-i katiyetle ortadan kaldırılacaktır!" kararı alıyorlar.

Sonrasını zamanın kıdemli komünistlerinden 33 dereceli mason Avram Benaroyas”ın kaleminden okumaya devam edelim:

"- Atatürk”ün âni bir dönüşle mason cemiyetini kapatması bizi pek derin bir düşünceye sevk etmişti. İlk anlarda Kemal Atatürk”ü silahla ortadan kaldırmayı düşündük. Çünkü o, felsefemizin Türkiye”de yerleşme imkânlarını ortadan kaldırmıştı. Bu sebeple kendisinin de ortadan kaldırılması son derece elzemdi."

Localarını kapattığı için Atatürk”ü "ortadan kaldırma" kararı alan mason-komünist ittifakı silahla öldürme riskini başarı şansı yüzde 10”larda olduğu için tercih etmez. O zaman şu kararı alırlar:

"- Onun ölümü esrarengiz olacaktır!"

Balkanların kıdemli komünisti, 33 derece mason Avram Benaroysan”ın 1948”de kaleme aldığı itiraflarında Atatürk”ü esrarengiz ölüme götüren yol haritası şöyle anlatılıyor:

"- Mason cemiyeti Atatürk tarafından kapatıldıktan sonra; mason biraderler, cemiyet sanki kapatılmamış ve Atatürk”le aralarında hiçbir ihtilaf yokmuş gibi vaziyet aldılar. İmkân buldukça onun her hareketini alkışladılar ve zamanla onun etrafında bir çember vücuda getirdiler ki; Sarı lider kendiliğinden bu çemberin içine girip hayatını bize teslim etti…"

Ve devam ediyor üstat mason Benaroysan:

"- Doktorlarımız Atatürk”ün ölümünün ani oluşunu tehlikeli gördüklerinden; 1937 ortalarında, ismini açıklayamayacağım bir doktor, bazı şöhretlere dayanarak Atatürk”e ilk darbeyi sinir organlarını za”fa düşürmek suretiyle indirdi.."

İşin özü bu..
Detayları Lazer Yayınları arasında çıkan "Agoni"den öğrenebilirsiniz. Yunanistan”da yayınlanan 1 Ağustos 1948 tarih ve 685 sayılı "Laiki Foni" gazetesine ve zamanın kıdemli komünisti 33 derece mason Benaroysan”ın hayatına ulaşmak Atatürkçü bir Genelkurmay için, TBMM için, Atatürkçülüğü kimseye bırakmayan emekli generaller, mesela Çevik Bir için hiç de zor olmasa gerek…

Adamlar, mason derneklerini kapattığı için Atatürk”ü biz öldürdük. Önce vurmayı düşündük, sonra başaramamaktan korktuk, onun çevresini kuşattık, güvenini sağladık, sonra da hedefimize ulaştık diyor, Atatürkçüler susuyor, pısıyor…Kur”an kurslarına, başörtüsüne aslan kesilenler masonlarla kadeh tokuşturuyor…

Anlatılanlar hakikat ise, yedi düveli yenen Atatürk, üç buçuk masonun elinde can çekişe çekişe can vermiş ve onun canını alanlardan hesap sorulmamış, bu ayıp bu millete yeter de artar bile…

Ya sonra?..

Mason dernekleri 1948 yılında "İnönü”nün emri ve Celal Bayar”ın desteği ile" tekrar faaliyete geçtiler. Halkevlerine devredilen mallarını da geri aldılar…

Peki, burada bitti mi?..

Hayır, bitmedi, bitecek gibi de görünmüyor…

Atatürk”ün bedenini ortadan kaldıranlar oklarını onun ilkeleri ve felsefesine, onun çok sevdiği milletine ve milletinin değerlerine tevcih ettiler…

Üzülerek ifade edelim ki bu bahiste de başarılı oldular…

Lütfen, "Atatürk”ten, milli devletten, Lozan”dan vazgeçin" diyen ve "Şehitlik ve gazilik kavramları kaldırılsın" diyenlerle, "Türkiye mozaiktir, millet değil, halklardır" diyenlere dikkatle bakınız…

Pek çoğunun yüksek dereceli masonlar olduğunu göreceksiniz…

Ben daha ne diyeyim!…

Hasan Demir

Kaynak:www.doguturkistan.net

 

 

Yahudiler Osmanlı’yı arkadan hançerledi! İşte belgesi:

17 Haziran 2008 Salı Etiketler : siyaset toplum hukuk din islam eğitim tarih atatürk tv akp mhp chp

Yahudiler, Osmanlı´yı Arkadan Vurdu/Tarık Tavadoğlu

Ortadoğu´da yanan ateşi söndürmek için en fazla çaba harcayan ülkelerin başında gelen Türkiye, savaştan kaçanların da ilk sığındıkları liman olarak tüm dünyanın takdirini topluyor.
Tarih boyunca, zulme uğrayanların sığınacakları ilk kapı olarak gördükleri Türkler, bugüne kadar yüzbinlerce mazluma kucak açtı.

Din, dil ve ırk ayrımı yapmadan, gördükleri zulümden kaçan binlerce kişiyi bağrına basarak insana verilen değeri en iyi şekilde sergileyen Türkler, örnek tutum ve tavrıyla tarihteki en büyük insanlık derslerini veren millet oldu İspanya´da zulme uğrayan Müslüman ve Yahudiler, Osmanlı Devleti´ne gönderdikleri bir elçi ile içler acısı durumlarını anlatır ve yardım isterler.

Katliamdan kaçış

Osmanlı Devleti, 1505 yılında İspanyol sahillerini vurmak için Kemal Reis kumandasında bir filo gönderir, zulme uğrayan bir kısım Müslüman ve Yahudi Türkiye´ye getirilerek katliamdan kurtarılır. İspanya´daki insanlık dramı ve yapılan zulümler iyice artınca Kaptan-ı Derya ve Cezayir Beylerbeyi Kılıç Ali Paşa´ya gönderilen bir fermanla İspanya´da zulme uğrayanlara yardım edilmesi emredilir.

Birçok Müslüman ve Yahudi´nin, İspanya´dan önce Afrika sahillerine aktarıldığı daha sonra bunlardan bir bölümünün Adana, Tarsus gibi sancaklara yerleştirildiği tarihi kaynaklarda yer alıyor. Zulümden kaçarak sığınan bu insanlar, durumlarını toparlayıp verimli hale gelene kadar 5 yıl vergiden muaf tutulurlar.

Bernard Lewis diyor ki

Tarihçi Bernard Lewis, bir eserinde, Avrupa´da baskı görüp kovulan Yahudilere Osmanlı´nın kucak açtığına dikkati çekiyor. Lewis, Osmanlı´nın, kovulan ve baskı gören Yahudileri her zaman kabul ettiğini, hatta baskılardan kurtulmaları için Osmanlı topraklarına çağrıldıklarını ifade ediyor.
 
İkinci Dünya Savaşı sırasında zulme uğrayan binlerce insan yine Türkiye´ye sığınır. Avrupa´nın çeşitli ülkelerinden 10 bini aşkın insanın, öldürülme ve eziyet görme korkusuyla kendilerini güvencede hissedebilecekleri tek ülke olan Türkiye´ye geldikleri biliniyor. Bunların çoğu da Yahudi idi.
 
Çanakkale´de yaşananlar

1490´lı yıllarda İspanya ve Portekiz´den kovulan Yahudiler´i Sultan Bayezıt, yağlı kazıklardan kurtarmış ve kutsal topraklarımızda bir misafir gibi ağırlamıştır…

Dünya üzerinde tek hoşgörüyle karşılandıkları yer Türk toprakları olmuş ve Yahudiler de bunun karşılığı olarak bizlere neyi reva görmüşler tarihe ibretle bir göz atalım:
Yahudi cemaati, Birinci Dünya Savaşı´ndan İngilizler´in galip çıkacağı düşüncesiyle Filistin topraklarında hak kazanmak için birşeyler yapmak niyetindeydiler…

İngilizlere yaranmak maksadıyla, Çanakkale Boğazı´ndaki düşman ordularına katılmak ve Türkler´e karşı savaşmak üzere karar aldılar… Bu sevda uğruna Mısır´da bulunan Yahudiler arasından işsiz gençlerden oluşan bir gönüllü taburu kurarak Çanakkale´ye sevkettiler…

İşte vefa borcu

Onbeşinci asrın sonunda İspanya´da Hıristiyanlar tarafından kızgın taşlara oturtulan Yahudilere Osmanlı İmparatorluğu kucak açmış ve beşyüz yıl onları kendi sıcak bağrında beslemişti.

İşte şimdi Yahudiler tıpkı Şerif Hüseyin´in Hicaz çöllerinde yaptığı gibi, genlerinin emrine girip Türk milletini arkadan vuracaktı…Yahudinin vefa borcu ödeme usulü böyleydi tabi…

Kendilerinden itiraf

Bu ihanet karşısında, gaddar Yahudi yüreğinin bile kısa da olsa bir an tereddüt geçirdiğini gene onların kitaplarından okuyoruz…

İşte Siyonizmin tetikçilerinden M.Samuel Nissembaum´un "Yahudi Lejyonunun Doğuşu" adlı kitabında, bu ihaneti açıklayan satırlar:

"Büyük harp başladığında Mısır´da bulunan Yahudi gençlerden meydana gelen bir güç oluşturulmuştu. Bu kuvvetin başına, Çar ordusunun kahraman subaylarından iki Yahudi olan, Viladimir Yalinstisky ile Trumpeldor geçtiler. Bu suretle Yahudi kuvvetlerinin ortaya çıkmasına hiç bir engel kalmamış olduğu zaman, birdenbire içimizde bir endişe, tuhaf bir tereddüt doğuvermişti. Bunca yıldır başka memleketlerden eza ve cefa görerek koğulmuş Yahudilere karşı Türkiye´nin her zaman o en geniş ölçüde gösterdiği konukseverliğin hatırası!.. Fakat Filistin neredeyse İngilizler tarafından işgal edilecekti. Bu pek yakındı. Bir Yahudi kuvvetinin İngiliz işgal kuvvetleriyle yanyana harbe girmesi muhakkak lüzumlu görülmüştü. Bu suretle İskenderiye´de toplanmış olan işsiz fakat güçlü kuvvetli Yahudi gençleri bir gaye bulmuş oluyorlardı. Onlar artık yeni bir ümit yeni bir iman kuşanmış olarak Yahudi ırkına büyük hizmetler verme fırsatının tadını çıkarıyorlardı. Fakat İngiltere hükümeti Yahudilerin bu arzularını hoş görmedi. Bir Yahudi gönüllü kıtasının İngilizlerle birlikte harbe katılmasını uygun görmediler. Bu haber Yahudi gençlere ziyadesiyle büyük bir üzüntü verdi. Nihayet uzun bekleyişler ve müzakereler sonunda 1915 mart´ın onikinci günü (Zion Mule Corps) adındaki Yahudi taburu Çanakkale´ye gönderildi. Harpten sonra bu taburdan geriye dönen olmadı, böylece eriyen bu kuvvet yerine bir Yahudi Birliği daha teşkil edilememiştir".

Siyon Katırcı Birliği

Kendilerine asırlarca kucak açan Osmanlı´ya İngiliz üniformasıyla Çanakkale ve Filistin´de silah çeken "Gönüllü Yahudiler Birliği´´ kuruldu.

 İlk önce "Siyon Katırcı Kuvveti" adı altında Gelibolu Cephesi´nde, yardımcı birlik olarak görevlendirilen Yahudi Lejyonu, Mısır´dan Çanakkale Boğazı etrafında mevzilenen İngiliz birliklerinin ihtiyacı olan katırların nakledilmesinde kullanıldı. Mısır´da toplanan 650 kişilik Yahudi gönüllüden 562´si bu Katırcı Kuvveti´nde görev aldı

İngiliz Ordusu içinde bir Yahudi Birliği´nin kurulması ve İskenderiye´de ilk gönüllü listesinin ortaya çıkması, 4 Mart 1915 tarihine kadar gider.

1915 başlarında Mısır, mülteciler ve düşman ülkelerin özellikle de Rusya´nın vatandaşları oldukları için Osmanlı hükümeti tarafından Filistin´den çıkarılan binlerce Yahudi´nin bulunduğu bir yerdi. Bu durum dolayısıyla özellikle Filistin´e yönelik olarak, Yahudiler´in duygularından faydalanmak amacıyla, İngilizler, Yahudiler´den gönüllü asker toplamaya karar verdiler. Öteden beri Filistin´de bir Yahudi devleti kurmak isteyen Siyonistler de zaten buna teşne idiler. Böylece Yahudi lejyonu için gönüllü listesi oluşturulmaya başlandı.
Listenin birinci sırasında, Filistin´den çıkarılan Yahudiler´den Ze´ev Gluskin vardı. Gluskin, Filistin´deki Yahudi yerleşimlerinden birinin lideri idi. Listenin üçüncü sırasında da Joseph Trumpeldor bulunuyordu. Bu ikisi, İskenderiye´de, listenin ikinci sırasına adını yazdıran Ze´ev Jabotinsky ile buluştular. Jabotinsky, Mısır´a bir Rus gazetesinin muhabiri olarak gelmişti. Üçü birlikte Yahudi mülteciler arasında, İngiliz Ordusu´na gönüllü toplama işine hız verdiler. Amaç, "Eretz-İsrael" dedikleri, Filistin´de kurulacak Yahudi devleti için de bir güç oluşturulmasıydı. Fakat İngiliz askerî yetkilileri, bu durumun farkında oldukları için Yahudi gönüllüleri, "Siyon Katırcı Kuvveti" adı altında ve Filistin yerine Gelibolu Cephesi´nde, sadece yardımcı bir birlik olarak görevlendirdiler. Bu birlik, Mısır´dan Çanakkale Boğazı etrafında mevzilenen İngiliz birliklerinin ihtiyacı olan katırların nakledilmesinde kullanıldı. Mısır´da toplanan 650 kişilik Yahudi gönüllüden 562´si bu Katırcı Kuvveti´nde görev aldı. Birlik, Ocak 1916´da İngiliz kuvvetlerinin bölgeyi terk etmesine kadar Gelibolu´da kaldı.

Siyonist lobi

Yahudi gönüllülere daha aktif görev verilmesi ve Filistin´de Yahudi devletinin kurulması için savaşmak amacıyla yaptığı yazışmalar ve İngiliz Hükümeti ile varılan anlaşma neticesi, Ağustos 1917´de, İngiliz Ordusu içindeki Yahudi Lejyonu resmen kurulmuş oldu. Lejyon, nihai olarak "Eretz-İsrael" için savaşmış olacaktı. Jabotinsky, İngilizler nezdindeki lobi faaliyetlerinde, Siyonist lider Weizmann´ın büyük desteğini görmüştü.

Yahudi Lejyonu, İngiliz Kraliyet (Tüfekli) Alayı´nın 38´inci Taburu olarak adlandırıldı. Lejyondaki Yahudiler´den çoğu Rusya doğumluydu ve İngiliz Ordusu´ndaki bu lejyonu, Rus Ordusu´ndaki benzer bir lejyona elbette tercih ederlerdi.

39´uncu (Tüfekli) Tabur olarak adlandırılan ikinci bir grup, David Ben-Gurion ve İzhak Ben-Zvi tarafından kurulan ve "Hehalutz" denilen öncü gruplardan meydana getirilmiş Amerikalı Yahudi gönüllülerden oluşuyordu. 40´ıncı (Tüfekli) Tabur ise Filistin´den çıkarılan Yahudiler´den oluşturulmuştu. Bu 40´ıncı Tabur, Birinci Dünya Savaşı´nın bitimine çok az bir süre kala kurulduğu gibi, savaşın sonuna kadar da aktif bir görev almadı.

Gerçek olan Filistin rüyası

Yahudi Lejyonu, Birinci Dünya Savaşı´nın sonuna doğru, İngiliz Ordusu´na Filistin´in ele geçirilmesinde yardımcı oldu. Ancak ilk sıcak yardım, gizli Yahudi istihbarat teşkilâtından gelmişti. "Nili" adı verilen ve Aaronsohn Kardeşler tarafından kurulan bu teşkilat, Filistin´in güneyindeki Beerşeva´nın işgal edilmesine vesile oldu.

İngilizler, Aralık 1917´de de Kudüs´ü işgal edip "Kraliyet´e Noel hediyesi" olarak gönderdikten sonra, 38´inci (Tüfekli) Tabur´dan oluşan Yahudi Lejyonu Filistin´in kuzey bölgeleri ile bugünkü Ürdün ve Suriye sınırlarının kontrol altına alınmasında kullanıldı.
İngiliz Ordusu için savaşırkan ölen bu Yahudi gönüllüler için kurulan askerî mezarlıklar, bugün dahi Filistin´in her yerinde bulunmaktadır. Bunlardan biri, İbrani Üniversitesi ve Hadassah Hastanesi yakınındaki Scopus Dağı´ndaki mezarlıktır.

Jabotinsky´nin İngiliz makamları nezdinde revizyona gidilmesi talebine rağmen Yahudi Lejyonu, 1921´de İngiliz yetkililer tarafından lağvedildi.

Nili Cemiyeti

Yahudilerin harp anındaki en büyük icraatlarından biri de, Sina-Filistin-Suriye Cephesinde İngilizler adına casusluk yapmalarıydı. Filistin´in her yerinde, Aleksander Aronsohn´un öncülüğünde Yahudi aydınlar tarafından kurulan Nili Cemiyeti, İngiliz İstihbarat Örgütüne gönüllü olarak çok önemli casusluk faaliyetinde bulunuyordu. İngilizlerin Filistin Cephesi Başkomutanı Allenby, giriştiği hareketlerin başarıyla neticelenmesinde bu cemiyetin hayati önemdeki istihbaratlarından büyük ölçüde faydalanmıştı. Görgü şahitlerinden General Cevat Rıfat (Atilhan) yakalanan çok sayıda Yahudi casusun Şam´a sevk edilip Divan-ı Harb´te yargılandığını belirtmektedir. Medine Müdafii Fahreddin Paşa da, hatıralarında bu olaydan şöyle bahsetmektedir: "Lawrens, bizim nereden ve ne zaman geleceğimiz hakkında bilgiyi, geceli gündüzlü muhabere halinde bulunduğu Yahudi casuslarının merkezi halindeki İngiliz makamlarından alarak hareket ediyordu."
 
Mondros ve Siyonistler

Siyonistlerin de burada sözünü ettiğimiz gayretleri sonucunda, Osmanlı Birinci Dünya Savaşı´ndan mağlup çıkmış ve 1918´deki Mondros ateşkesi ile fiilen dağıllma sürecine girmişti. Filistin´de ise, Milletler Cemiyeti´nin kararıyla, İngiliz manda idaresi kurulmuş; başına da İngiliz vatandaşı Yahudi Siyonistlerden ve Balfour´un mimarlarından Herbert Samuel atanmıştı. Weizman´ın sevincine diyecek yoktu: "Onu bu mevkiye biz getirdik. O, bizim Samuel´imizdir." William Ziff, "2 bin yıl sonra Filistin´e gelen ilk Yahudi yönetici" ifadesiyle tarif ettiği Samuel´in gelişini Yahudilerin "yeni bir Musa sevinci ve çılgınlığıyla karşıladıklarından" söz etmektedir. Artık İsrail´in inşası için hiçbir mani kalmamış; her türlü şart ve zemin en elverişli bir kıvama getirilmişti.

Bütün bunlar da gösteriyor ki, Osmanlı´nın Yahudiler´e yaptığı unutulmuş ve arkadan vurulmuştur.

Kaynak/Tarık TAVADOĞLU

Atatürk,Yahudiler hakkinda ne düsünüyordu?

16 Haziran 2008 Pazartesi Etiketler : siyaset toplum din islam hukuk akp mhp chp eğitim
Atatürk,Yahudiler hakkinda ne düsünüyordu?



Cumhuriyetin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün İsrail’e bakış açısı nasıldı?

Şimdi her konuda Atatürk adına konuştuğunu ve hareket ettiğini söyleyen her kesim Atatürk"ün 27 Temmuz 1937 tarihinde Hakimiyeti Milliye gazetesine verdiği demeci ibretle okumalıdırlar".

Siyasal şuur altı fundamentalist Yahudilik anlayışından beslenen İsrail ordusu ve işbirlikçileri Lübnan ve Filistin"de katliamlarına devam ederken maalesef Türkiye “İçimizdeki İsrail” marifetiyle kış uykusuna erkenden teslim olmuş gözükmektedir. Öyle ki, milletimizin haykırışının aksine iktidarın basiretsizlik ve korkudan dolayı kılı bile kıpırdamıyor. Devletimizin siyasal yönelişine ve çizgisine yön veren güç odakları, Evangelist ABD ve Siyonist İsrail"in belirlediği ve sınırlarını yine kendilerinin tayin ettiği “Real Politik” koşullar safsatası ile vakit geçirmektedirler.

İsrail muharref Tevrat-Tora"ya göre Tanrıyla uğraşan, güreşen, işte ayrı oturan, milletler arasında sayılmayan, tüm insanların kendileri için köle olarak yaratıldığı, Tanrı Yehova"nın seçkin kavmi,

Onun öz çocukları konumunda olan bir millet. Bundan dolayı Yahudi inancına göre; “Orduların rabbi olan Yehova” İsrail halkının koyunları ve dahi Arz-ı Mev"ud (vaat edilmiş topraklar) için gentile (kafir) sınıfında sayılan, Yahudi ırkından ve inancından olmayan tüm milletleri kundaktaki bebeğe, çocuklara, kadınlara tavuklara, evcil hayvanlara, hatta nefes alan her canlıya kadar katletme, kanını içme yetkisi vermiştir. Öyle ki, bu bağlamda muharref Tevrat-Tora"nın Tensiye, Yeşu, Amos ve Hezekiel bölümlerinde kanı ve katliamı kutsayan çok sayıda sözde ayetler vardır. Evet İsrail böylesi bir dinsel inanca sahip. Humanist ve reformist kesimler hariç, en azından İsrail devlet aygıtını elinde tutan Ferisi kökenli Hahamlar ve azgın Siyonistler böyle düşünüyor.

Bu zevata göre bir Yahudi asker için bir buçuk milyar Müslüman bile öldürülebilir. Zira bir Yahudi"nin kanı her türlü mukaddesatın ve İnsan haklarının üzerindedir. Bu yargımızı doğrulamak için Tevrat-Tora ve Talmud"a şöyle bir göz atmak bile yeter.

Ancak iş burada bitmiyor. İçimizde köşe başını tutmuş Yahudi hizmetkarı çok güçlü hainler var. Bunlar bizi zayıf düşürmektedir. Yoksa İsrail bu kadar pervasız olabilir mi? Yukarıda tablosunu çizdiğimiz dinsel zemin üzerine oturan İsrail siyasal aklı ve muhayyilesinin içimizdeki temsilcileri, kripto Yahudiler, Sabatayistler ve bunların kulu ve kölesi durumunda olan bir takım köşe yazarları, sözde sanatçı müsveddeleri, bir kısım siyasetçiler, devletimizin en kritik makamlarına yerleşmiş bazı bürokratlar İsrail"in kendisinden daha tehlikeli bir işlev görmektedir.

Zira Türk milletinin ve devletinin yönetim kadrolarına sızan bu içimizdeki Müslüman ismi kullanan İsrailliler bugün bile laiklik, çağdaşlık, Atatürkçülük, özgürlük ve demokrasi maskesi altında gençliğimizi ve devletimizi kendi geleneğinden kopararak parçalamak istemekte ve bunun için medyadaki temsilcileri Filistin ve Lübnan, İsrail bombaları altında yanarken televizyonlarda en rezil programları ekranlara koymaktadırlar.

Maalesef her yere sızmış bulunuyorlar. Şüphesiz bu sızma harekatında Roma İmparatorluğu dönemimde de bir Yahudi yerleşim merkezi olan Selanik ve hakeza Sabatay Sevi"nin doğum yeri olan İzmir, Osmanlı ve Türkiye Cumhuriyeti"ne sızmanın en önemli üssü olmuşlardır. Fatih Sultan Mehmet"in doktoru Yakup Paşa"dan, Yasef Nasi ailesinden, Sabatay Sevi"den, Menderes"in MİT müsteşarı Behçet Türkmen"e, hatta Başbakanlık müsteşarı mason Üstad"ı Azam"ı Ahmet Salih Korur"a kadar ismini sayamayacağımız birçok dönme ve mason devletimizin en üst kurumlarında içimizdeki İsrail"in şaşmaz temsilciliğini yapmışlardır ve torunları vasıtası ile de halen yapmaya devam etmektedirler. Bu içimizdeki kripto İsrailliler, onların tavsiyelerini ve yaptıklarını hakikatin ve ilericiliğin kendisi sanan yerli işbirlikçiler sanatımızı, mimarimizi, edebiyatımızı, müziğimizi, ekonomimizi, siyasal aklımızı öyle bir tahrip ettiler ki, midemizden, makamımızdan, malımızdan ve köşeyi dönmeyi düşünmekten başka hiçbir şeyi düşünemez olduk. Cemil Meriç"in ifadesi ile idraklerimiz hadım edildi.

Sadece madden değil düşünsel, zihinsel ve siyasal anlamda da köleleştirildik. Bundan dolayıdır ki, Türkiye"de hangi iktidar iş başına gelse İsrail ve Amerikan ekseninden dışarı çıkamamakta, Mehmetçikleri vuran PKK"yı takip etmek için bile ABD"li ve İsrailli ağabeylerinden en azından telefonla izin almak mecburiyetinde kalmaktadırlar. Sanki İsrail, Lübnan ve tapusunun elimizde olmakla övündüğümüz Filistin"de katliam yaparken kendilerine soruyormuş gibi.

Atatürk İsrail için ne düşünüyordu?

Şimdi her konuda Atatürk adına konuştuğunu ve hareket ettiğini söyleyen her kesim Atatürk"ün 27 Temmuz 1937 tarihinde Hakimiyeti Milliye gazetesine verdiği demeci ibretle okumalıdırlar. Ortadoğu"da bütün bir bölgede çıban başı olacak bir Yahudi Devleti"nin kurulma aşamasında olduğunu sezinledikten sonra “Filistin"e el sürülemez. Türkler bölgedeki yabancı işgali kabul edemez. Hz. Muhammed"in ve kutsal değerlerin hürmetine İslam"ın mukaddes topraklarının Yahudilerin ve Hıristiyanların nüfuzuna girmesine engel olacağız. Ordumuzun buna gücü yeter. Birinci Dünya Savaşı"ndan sonra Arap kardeşlerimizden uzak kaldık ancak onların aralarındaki karışıklıkları kimse bizden iyi bilemez.” demiştir Atatürk.

Evet, Mason localarını kapatan Mustafa Kemal Atatürk"ün kurulacak muhtemel İsrail devleti hakkındaki düşündükleri. Yani gerekirse mukaddes topraklar için savaşmayı ön görmektedir. Fakat ne yazık ki, İsrail devleti kuruldu ve bölge tam 58 yıldır kan, barut, gözyaşı ve katliam altında. Hemen belirtelim ki, Mustafa Kemal"in bu kararlı tutumunu benimsemeyen ve halen ABD ve İsrail ekseninden bir türlü çıkamayan Türkiye; eğer böyle giderse yakın bir gelecekte Siyonist İsrail ordusunu ve evangelist sömürgecileri fiilen güney sınırlarında bulacaktır. Zaten şimdiden güney sınırımızda kukla Kürdo/ Judea devleti kurulmadı mı? İlla İsrail ve ABD füzelerinin şehirlerimizde patlamasını mı bekleyeceğiz.

Sayfalar : [1] 2 3 4 5 6 ...

Mynet Blog WordpressMU alt yapısını kullanmaktadır.