Mynet | Blog Anasayfa | Email
Favorilerime Ekle | Giriş

TERÖR NASIL BİTİRİLİR?

9 Ekim 2008 Perşembe | Yorum yok »

TERÖR NASIL BİTİRİLİR?

Malumumuz yaklaşık 25-30 yıldan beri savaştığımız BOP ile bağlantılı hristiyan ve yahudi destekli PKK terör örgütü Hakkari ve Diyarbakır’da toplam 22 güvenlik güçlerimizi şehit etti.Şehitlerimize Allah’tan rahmet,ailelerine başsağlığı diliyorum.

Her zaman söyledim ve tekrar tekrar söylüyorum.Bu hain PKK silah ve parayı nereden buluyor? PKK’ya kimler silah ve para yardımı yapıyor.İstihbarat birimlerimiz ABD istihbaratına güvenmemeli,kendi imkanları ve gücüyle terörü ayakta tutan hatta besleyen mali ve finansal kaynakları tesbit edip anında yok etmelidir.Eğer terörü besleyen ve ayakta tutan finansal ve mali kaynaklar belirlenip,yok edilmezse emin olun ki asil Türk milleti ve yüce ordumuz TSK daha çok şehitler vermeye devam edecektir.Bataklığı kurutmanın yolu o bataklığı besleyen odakları yok etmekten geçer.Benden uyarması!

SAYGILARIMLA

Şehitler ölmez.Vatan bölünmez!

6 Ekim 2008 Pazartesi | Yorum yok »

Hakkari’nin Aktütün karakolunda canları pahasına bizi ve mübarek topraklarımızı korurken şehit olan 17 TSK mehmetçiklerimize Allah’tan rahmet,ailelerine ise baş sağlığı dilerim.Bu vatanın koruyucusu Türk gençliği ve yüce ordumuz TSK’dır.Türk gençliği ve yüce ordumuz TSK var oldukça Türkiye Cumhuriyeti ve halkı da var olacaktır.Hristiyan ve yahudi destekli PKK ise Türkiye Cumhuriyeti’ni parçalama ve ‘Kürdistan’ hedefine asla ulaşamayacaktır.Ayrıca Kürtler,Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıdır. Kürtlerle Türkler kardeştir.Hristiyan ve yahudi destekli PKK bu kardeşliği bozamayacaktır.

Şehitler ölmez.Vatan bölünmez!

SAYGILARIMLA

Hoşgörü ve diyalog gerçeği!

6 Ekim 2008 Pazartesi | Yorum yok »

Yeni Mesaj Gazetesi yazarlarından ‘Hoşgörü ve Diyalog’  yorumları:

Asrımızın bir çok hastalıkları arasında kavram kargaşası hastalığının önemli bir yer teşkil ettiğini belirtmiş, bu konuda da; “kavramlara yüklenen yanlış manalar” adı altında bir makale yazmış, şu tespitlerde bulunmuştuk;
“Ülkemizde oluşturulmaya çalışılan en büyük kargaşa nedir; diye sorulsa, hiç şüphesiz “kavram kargaşasıdır” derim. Çünkü gerek şahsi meselelerde ve gerekse toplum hayatını ilgilendiren en ciddi mevzularda, kavramlara yüklenen yanlış manalar, meseleyi asıl maksadının dışına çıkarmaktadır. Kavramlar gerçek anlamının dışında kullanılmaya başladığı zaman da, meseleler içinden çıkılmaz bir kargaşa ortamına dönüşmektedir.
İşte, milletin birliği ve devletin bütünlüğü için tehdit sayılabilecek unsurlar bu kavram kargaşasıyla toplum hayatına empoze edilmektedir. Meseleler doğru tespit ve teşhis edilmediği için, alınacak tedbir ve uygulanacak tedavi de maalesef cevap vermemektedir.
Özellikle son günlerde insanımızın en mukaddes değerleri etrafında estirilen fırtınalar, suni tartışmalar, kavram kargaşasının yol açtığı tehlikeli boyutları en bariz biçimde ortaya koymaktadır. Dinî ve millî konuların uluorta konuşulması ve "ağzı olan konuşuyor" kabilinden meselenin özüne vâkıf olmayanların en ciddi mevzuları bile tartışma zeminine sürüklemesi, işi farklı mecralara doğru saptırmaktadır. Ne yazık ki, bu konuda çok ciddi hataların sergilendiğini müşahede etmekteyiz".
                                                       ***
Kavramlar yerli yerince kullanılmadığı zaman;  her isteyen istediği gibi besledikleri niyetlerini kavramlara yüklüyor, neticede de onarılmaz yaralar açılmaktadır.
Kavram kargaşasına kurban giden, ya da kasıtlı olarak milletimize yutturulmaya çalışılan terimlerden biri de hoşgörüdür.
Hoşgörü; “Her şeyi anlayışla karşılayarak olabildiği kadar hoş görme durumu, müsamaha, tolerans” manasında kullanılır.(TDK.Sözlük)
                                                       ***
Burada dikkat edilirse müsamaha ve tolerans kavramı kullanılmaktadır. Yani belli bir konuda toleranslı müsamahalı (ölçülü) davranmaktan bahsedilmiştir. Demek ki hoşgörünün belli bir ölçüsünün olması şarttır. Çok önemli ve hassas olan hoşgörü mevzusunu  kişilerin eline bırakır, sınır ve ölçü tanımaz hale koyarsanız; nefsin oyuncağı ve çeşitli oyunların figüranı olur, hem kendinizi hem de toplumu yanlışa sürüklersiniz.
Hoşgörünün de belli bir sınırı, belli bir ölçüsü olmak zorundadır. Dinimiz İslam ifrat ve tefritten uzak, itidali seçmiştir. Yani orta yol. Ne ileri ne geri orta hal tercih edilmiştir. Mesela; Çocuğun bütün arzularını yerine getirmeye çalışırken yaptığı yanlışlara göz yummak, ya da her istediğini yerine getirmek için  eline aldığı bir ateşle evi barkı yakmasına müsaade etmek hoşgörü olmayacağı gibi, belli bir ölçü dahilinde davranıp, çocuğun ateşle oynamasına engel olmanız da aslında hoşgörüsüzlük değildir.
                                                       ***
O zaman; dini, ahlaki, hukuki ve insani davranışlarda mutlaka bir sınır ve ölçü konmalıdır. Yapılan yanışların hoşgörü mantığı içerisinde bize sunulması milli ve dini bütünlüğümüzü ne hale getirdiğini söylemeye hacet yoktur sanırım.
Hoşgörü; ama nasıl ve ne kadar hoşgörü? Mutlaka belli bir ölçü dahilinde ve işin kimyasını bozmamak şartıyla oluşacak bir davranış biçimi olmalıdır. Hoşgörü  adı altında; belli kuralları bozacak davranışlar sergilemek asla hoşgörü kavramı içerisinde değerlendirilmemelidir. Yoksa; “ayıkla pirincin taşını” durumuna düşeriz.(!)

UĞUR KEPEKÇİ

 

Dünyaya barış getirme ve âleme nizâmât verme hayaliyle işi “Vatikan’ın dinlerarası diyalogu”ndan “Kofi’nin medeniyetler ittifakı”na taşıyanlar, ne hazindir ki, diyalogu bir “Mesihiyet belirtisi ve İsa’ya zemin” olarak algılamaktadırlar.
Başkan W. Bush’un da mensubu olduğu Evangelistlerin benzer “Armagedon inancı”nı sonraya bırakarak biz, yerli diyalogcularımızın bu “yeni anlayışları”na değinelim.
Bu ne biçim barış getirme ki, Yüce Allah’ın “şeksiz şüphesiz âlemlere rahmet” (1) diye takdim ettiği Hz. Muhammed’de buluşmak ve O’nun âlemleri kuşatan rahmetinde bütünleşmek yetmiyor de güya “Hz. İbrahim’de buluşma” seansları oluşturuluyor, diye düşünenler, diyalog işini üstlenenlerin Papa ile görüşmelerinin ardından bu işin “Mesihiyet cenahı”na ve “İsa’nın nüzülü zemin hazırlama”ya takıldıklarını görmelidirler. Zira bu basit bir takıntı değil…
Hz. İsa dahi Hz.
Muhammd’e koşarken,
diyalogcular nereye koşuyor?
Diyalogcu çevreler, kendilere “Mesihiyet cenahı”na takıldıkları gibi, milletimizin ve insanlığın da bu “cenaha” takılmaları için uğraş veriyorlar. Böylece İslam dünyasını, adeta “Hz. İsa’nın nüzûlüne zemin için diyalog” inancıyla, hakikatte Vatikan’ın ve kilisenin eşiğine doğru sürüklemeye çabalıyorlar.
Ne hazin bir tecellidir ki, Hz. İsa’nın nüzülüne dair hadis–i şeriflerde, Hz. İsa’nın sade bir kul olarak Hz. Muhammed’de tabi olacağı beyan ediliyor; hatta, Hz. Muhammed’e tabi olması bir yana, imam olarak dahi Ümmet–i Muhammed’in önünü geçmeyeceği bildiriliyor (2).
Hz. İsa’nın (a.s.) âhir zamanda bu ümmetten bir zâtın arkasında namaz kılmasının, Mehdinin zuhurundan bahseden sahih görüşlere delil teşkil ettiğini anlatan büyük şarih İbn Hacer el–Askalani, İmam Şafiî’den, Mehdi’nin bu ümmetten olacağı ve Hz. İsa’nın onun arkasında namaz kılacağı hakkındaki haberlerin mütevatir olduğu hususunda nakil yapmaktadır (3).
Mesihiyet cilalı vahim
bir diyalog manevrası
Hal böyleyken; “ahirzaman alameti” olarak güya “Mesihiyet belirtisi bir diyalog” namına Müslümanları Vatikan’ın eşiğine davet etmekten daha vahim bir iş olmasa gerektir. Zira, ahir zaman alametlerinden ve kıyametin eşiğindeki en büyük fitnelerinden birinin “Müslümanların grup grup müşriklere, Hıristiyanlara ve Yahudilere iltihak etmeleri” olduğu da mucizevî bir haberdir (4).
“Ehl–i Kitap ile amentüde ittifakımız var” diye ilan eden (5) diyalogcu gruptan Ahmet Şahin, “işbu rivayet yeni çıktı kabilinden riskli Mesihiyet anlayışı” hususunda ipuçları veriyor. Bu bağlamda “dinlerarası diyalog” işinin sonunun nerelere varacağını ve vardırılmak isterdiğini kestirmek bakımından kendi beyanına göre “Ehl–i kitap ile amentüde ittifakı olan” Ahmet Şahin’in Fetullah Gülen’in kendi mevkutelerindeki röportajından mülhem ve alıntılı şu satırlara dikkat etmek icab eder:
“Hz. İsa’nın şahs–ı manevisiyle inmesi konusunda ise bir kabul zorluğu yoktur. Aksine diyalog ve hoşgörü toplantılarıyla şahs–ı manevinin vereceği barış mesajları bir ölçüde başlatılmış diye düşünmek de mümkündür…
Mesih’in vazettiği mesajın ruhu nedir?.. Şefkattir, merhamettir, mülayemettir, herkesi barıştırma ve kucaklamadır!..
Şahs–ı manevi olarak gelecek demek, bir ruh, bir mana gelecek, insanlar üzerinde bir esinti belirecek. İnsanlar anlaşacak, uzlaşacaklar. Ama böyle bir hareketin önünde bu işin bayraktarlığını yapan belki rehberler olacak… Eğer bir şahs–ı manevi olarak Hz. Mesih inecekse, ben onu çok uzak görmüyorum. Olabilir, o ruh, o mana inebilir…
Diyalog ve hoşgörü adına değişik kiliselere gidilip “Gelin Kur’an’ı beraber okuyalım.” deniliyor. Değişik yerlerde “Siz de bizim İncil derslerimize iştirak edin.” diyorlar. Bu, karşılıklı olur…
Evet, Hz. İsa şahsıyla değil de şahs–ı manevisiyle inecekse bunda bir kabul zorluğu yoktur. Bunu hem makul hem de çağın barış gereği olarak görmek de mümkündür.. Hoşgörü ve diyalog çalışmalarını bu yolda gelişmeler olarak yorumlamakta da mahzur olmasa gerektir” (6).
Diyalogcuların yaşlı takımı böyle düşünüyor da, genç jeneresyon farklı mı düşünüyor? Hayır.
Genç diyalogcu
jenerasyonda da
aynı takıntı var
Bakınız, Zaman’ın Genel Yayın Yönetmeni genç meslektaşımız Ekrem Dumanlı neler çiziktiriyor bu bağlamda:
“Öyle görünüyor ki, o halim, selim, nezih peygamberin etrafındaki arayışlar, Hıristiyanları ve Müslümanları çok daha hoş bir zemine taşıyacak. O zaman gelince neden nüzul edip (geliş keyfiyeti ayrı bir konu) müşfik elleriyle ölü ruhları diriltmesin ki?” (7).
Alemlere rahmet Hz.
Muhammed’den
mucizevi ikaz ve irşad
Bu noktada sözü Alemlere rahmet Hz. Muhammed’de bırakalım ki, “hitamuhû misk” olsun…
“Şu bir gerçek ki, ümmetim adına korktuğum en önemli şeylerden biri de, dalalete saplanmış yöneticiler ve önderlerdir. Ümmetimden… bazı gruplar (Hak din olan İslam’dan saparak) müşriklere katılacaklardır. Kıyamete yakın zamanda deccallar türeyecektir. Bunların sayısı 30 (ilâ 70) civarında olacaktır. Bunların kimi kendisini peygamber, (kimi de Mesih) zannedecektir… Ve lakin ümmetimden bir grup sürekli olarak Hak üzere olacaktır. Onlar Allah’ın yardımını göreceklerdir. Allah’ın emri (olan kıyamet) gelinceye kadar, bu, kendilerine ters düşerek Hak’tan ayrılanlar onlara asla zarar veremeyecektir” (8).
Ahirzamanın bu korkunç fitnesi kendisine sorulduğunda Hz. Ömer’in oğlu Abdullah’ın (ra) Rasûlüllah’tan mülhem cevabı ise şu netlikte olmuştur: “Anası doğurmayasıca, bilmiyor musun, bu fitne Müslümanların  İslam’ı ve Hz. Muhammed’i terk ederek müşriklerin, Hıristiyanların ve Yahudilerin dinlerine iltihak etmeleridir…” (9)
“Ümmetimden bir grup, hak için muzaffer şekilde mücadeleye Kıyamet gününe kadar devam edecektir. O zaman İsa İbnu Meryem de iner. Müslümanların reisi “Gel bize namaz kıldır!” der. Fakat Hz. İsa aleyhisselam “Hayır!” der, “Allah’ın bu ümmete bir ikramı olarak siz birbirinize emirsiniz!” (10).
Allah encamımızı hayretsin…
1– Enbiya Suresi, 107
2– Buhari,Sahih, Büyû’ 102, Mezalim 31, Enbiya 49; Müslim, Sahih, İman 247, (155); Ebu Dâvud, Sünen, Melâhim 14, (4324); Tirmizi, Sünen, Fiten 54, (2234).
3– (el–Askalâni, İbn Hacer, Fethu’l–Bari, Askalanî, 6 / 570,  Riyad, 1389/1969; Taftazanî, Şerhu’l–Makasıd, 5 / 314, Nşr. Abdurrahman Umeyre, Beyrut, 1989).
4– Ebu Davud, Sünen, Fiten, 1; İbn Mace, Sünen, Fiten, 9
5– Zaman, Ahmet Şahin, 17 Nisan 2000
6– Zaman, Ahmet Şahin, Hz. İsa şahsıyla mı, şahs–ı manevisiyle mi inecek?, 6 Nisan 2004
7– Zaman, Ekrem Dumanlı, 22 Nisan 2000)
8– Ebu Davud, Sünen, Fiten, 1; İbn Mace, Sünen, Fiten, 9
9– (Buhari, Sahih, c. 8, Fiten, 16).
10– (Müslim, Sahih, İman, 247).

M.EMİN KOÇ

 

Bir haftadan beri bu köşede, “ Dinlerarası diyalog ve hoşgörü” adı altında yapılan faaliyetlerin eleştirildiği yazılar okuyorsunuz.

Gün geçtikçe, çevremizde ve eğitim çağındaki gençliğimiz üzerinde yaptığımız çok yüzeysel araştırmalar da gösteriyor ki; tehlike, bizim yazdıklarımızdan ve yansıtabildiklerimizden çok çok daha fazla ve daha büyük. Bundan ötürüdür ki, Yeni Mesaj gazetesi gösterdiği hassasiyetten dolayı milletimizin gönlünde yeniden taht kurmuştur. Bize düşen, bu gazeteyi ısrarla arayıp–soran insanımıza ulaştırmaktır.

STV’nin Mardin’den naklen yayınladığı ve duyarlı Anadolu insanının yerinde tesbitiyle “papazlar geçidi” adını taktığı program, hele ezanla çan sesinin birbirine karıştırılıp aynı anda verilmesi milletimizi derinden yaralamıştır. Israrla konunun üzerine giden Yeni Mesaj gazetesi ve Meltem TV’den sonra özellikle yazılı basında aynı doğrultuda yazıların yayınlanması bizleri sevindirdi, vatan, bayrak, bağımsızlık sevdası olan herkesi sevindirdi.

Din görevlileri adına kurulan sendikaların bu konuda ne dediklerini, ne yaptıklarını merak ediyorum, çünkü mesele İslam’ın sembollerinin diğerleri ile karıştırılması meselesi. Erzurum’daki din görevlisi arkadaşlarımızın altını çizdikleri bir konu daha var; diyorlar ki, ekranda uzun uzun boy gösteren papazı, hahamı, metropoliti, hepsi kendi özel kıyafetleri ile, boyunlarında inançlarının çeşit çeşit sembolleri ile göründüler. Fakat İslam’ı temsilen ortaya çıkan Diyanet İşleri Başkan yardımcısının da, İstanbul müftüsünün de dini kisveleri yoktu. Söz konusu, programın ne evvelinde ne ahirinde ne de ortasında dinimizin, ülkemizin, milletimizin hayırına hiçbir getirisi yoktu, maalesef götürdükleri çoktu tesbitinden sonra başlığımızı dönüyoruz.

Evet ulemanın “diyalog” çalışmalarına bakışı nasıl? Bir kaç örnek verelim ki; “sadece Haydar Hoca, sadece Yeni Mesaj ve Meltem TV karşı çıkıyor” diyenlerin iddiaları birkez daha, bin kez daha boşa çıksın.

Elimizde, İslami Araştırmalar Vakfı’nın “Tartışmalı İlmi Toplantılar Dizisi” üst başlığı ile yayınlanmış “Asrımızda Hıristiyan–Müslüman münasebetleri” adlı çalışma var. Baskı, tarihi 1993. Yani, Fetullah Hoca’nın ve gazetesi Zaman’ın rotayı Vatikan’a çevirmesinden iki sene önce.

Tebliğcilerden biri bugün “diyalog” cephesinde yer alan Prof. Dr. Suat Yıldırım. Sunduğu tebliğin başlığı ise, “Hıristiyanları Müslümanlarla diyaloğa sevkeden sebepler.”

Tebliği özetleyen 7 maddeyi aynen okuyalım:

“Diyalogun muhtemel sebepleri şunlar olabilir.

1– Kilise, varlığını sürdürebilmek için dünyaya açılmayı, böylece gündemde kalmayı kaçınılmaz görmektedir.

2– Sekülarizmin ve materyalizmin yayılması ve dinlere toptan meydan okuması karşısında müşterek bir cephe teşkil etmek, Allah’a, ahirete, nübüvvete inanan asgari müştereklerde birleşmiş insanların sayısını artırmak istemektedir.

3– Hıristiyanlık, iki din mensuplarının temasından bazı faydalı katkılar sağlanabileceğini düşünmektedir. Mesela, Müslümanlarda geniş halk kitlelerinde görülen derüni iman ve ibadet hayatının, sekülarizmin yaygın olduğu Batı insanlarına dinin anlamını göstereceğini ummaktadır.

4– Gaye, bir başka yöntemle hıristiyanlığı yaymaktır. Diyalog ile misyonerlik birbirine zıt değildir.

5– Değişen dünya şartları içinde, Batılı Hıristiyanlar, on asırdan fazla bir zamandır, İslam hakkında kendilerine öğretilen şeylerin iftiradan başka şey olmadığını gördüler. Bu durum çoğunu, dini makamlarına karşı güvensizliğe götürdü. İslam ise, insan tabiatına ve değişen hayat şartlarına, ilmi gelişmelere uygunluğu sebebiyle ortaya koyduğu muazzam hayatiyet kabiliyeti ve yön verici özelliği ile ilgi alanı olmaya devam ediyordu. Papalık bu arzuyu kanalize etmek yeni bir taktikle Hıristiyanlığı muhafaza etmek istemektedir.

6– Batı medeniyetinin değer hükümlerinin ve yaşayış tarzının dünyada ve bu arada İslam dünyasında yayılmasının semerelerini (meyvelerini) Hıristiyanlık lehine fikri ve dini planda devşirme zamanı geldiğini düşünmektedir.

7– Bazı samimi, dindar ruhlu beşeriyetin çektiği sıkıntılardan rahatsız olarak diğer din mensubu dindarlarla bazı problemleri çöz mede işbirliği arzu etmektedirler.

Müslümanların bu hususları değerlendirerek konu ile ilgilenmelerinde fayda vardır. 

Aziz KARACA

 

Geçtiğimiz hafta Şanlıurfa’da dinlerarası diyalog merkezi Halepli Bahçe’nin temelleri Başbakan Erdoğan tarafından atılmıştı.
Birkaç ay önce de Antalya belekte yine bir dinlerarası diyalog merkezi Başbakan tarafından açılmıştı hatırlarsanız. Belek’te açılan bu “dinler bahçesi” adlı içerisinde kilise, havra ve mescit bulunan merkeze ilköğretim çağındaki çocuklarımız, uygulamalı din dersi adı altında götürülüp kilise ve havraya sokulmaktadır. Hala da bu çalışmalar devam ediyor.
Dinlerarası diyalog sürecini hükümet, Türkiye sınırlarından daha öteye taşımak için kolları sıvamış olmalı ki, Başbakan Erdoğan, Avrupa Konseyi toplantısında yaptığı konuşmada, dinlerarası diyalogun yaygınlaştırılmasını istedi.
Her zaman gazeteniz Yeni mesaj’ın çeşitli yazarları dinlerarası diyalog sürecinin amacına değinmesine rağmen hala devam ettirilmeye çalışılan bu diyalog süreci Türkiye’ye her geçen gün yenileri eklenen ve sayıları 40 bine ulaşan kilise evleri kazandırmıştır.
Açılan bu kilise evlerinde on binlerce gencimiz önce Hıristiyanlaştırılıyor sonra senin aslın Rum’dur, Ermeni’dir denilerek, Anadolu’nun Hıristiyanlaştırılması konusunda hızla yol alınıyor.
Dinlerarası diyalog fikrini Vatikan ortaya atmış ve ne anlama geldiğini de açık seçik olarak ortaya koymuştur.
1962 yılında Vatikan’da toplanan bir konsil ilk defa diyalog konusunu görüşmek için toplandı. Daha sonra devam eden olan bu konsil birkaç toplantı sonra misyonerlik faaliyetlerinin bir parçası olmak üzere “Diyaloga” önem verilerek devam ettirilmesini karar altına aldı.
Bu karardan anlaşılmaktadır ki, temel olarak bilinmesi gereken şey dinlerarası diyalog fikrinin Türkiye’den çıkan bir fikir olmadığı Vatikan’ın dayattığı bir fikir olduğudur.
Papa II. Paul 1991 yılında ilan ettiği Redemptoris Missio (Kurtarıcı Misyon) adlı genelgede, “Dinler arası diyalog, Kilisenin bütün insanları Kiliseye döndürme amaçlı misyonunun bir parçasıdır. Bu misyon aslında Mesih’i ve İncil’i bilmeyenlere ve diğer dinlere mensup olanlara yöneliktir” şeklinde açıklamıştır.
Yine Vatikan yayınladığı Kateşizm kitabında da diyalog şu şekilde tarif edilmiştir; “Bu diyalogun tek amacı İncil’i tanıtmaktır. Muhatapların ikinci Âdem’i (Hazret–i İsa’yı) Tanrı olarak kabul etmek zorundadırlar ki, birinci Âdem’i de (Hazret–i Âdem’i de) yaratan odur” şeklinde tarif etmektedir.
1964 yılında 2. Vatikan Konsilinde kurulan Hıristiyan Olmayanlar Sekreteryasının 1973 yılında, sekreteryanın sözcülüğü görevine getirilen Pietro Rossano, Sekreterya’nın yayın organı Bulletin’deki bir yazısında;
“Diyalogdan söz ettiğimizde, açıktır ki bu faaliyeti, kilise şartları çerçevesinde misyoner ve İncil’i öğreten bir cemaat olarak yapıyoruz. Kilisenin bütün faaliyetleri, üzerinde taşıdığı şeyleri yani Mesih’in sevgisini ve Mesih’in sözlerini nakletmeye yöneliktir. Bu sebeple diyalog, Kilisenin İncil’i yayma amaçlı misyonunun çerçevesi içinde yer alır.” (Bulletin, Pietro Rossano )
Pietro Rossano, ayrıca diyalogun şartlar gereği ortaya çıktığını şöyle ifade etmektedir;
“Kilisenin henüz bulunmadığı yerlerde tesis edilmesi için yapılan bir faaliyet olarak anlaşılan misyon, artık diyalog olmadan başarıya ulaşamaz.”
Burada alıntıda bulunduğum bütün bu gerçekler dinler arası diyalog’un ne anlama geldiğini ortaya koymaktadır. Bu gerçekler dinler arası diyalog’un Müslüman Türk milletinin dini ve milli bütünlüğünü tehdit ettiğini bütün açıklığıyla ortaya koymaktadır.
Ne hazin tecellidir ki, bu gerçeklere ve yapılan misyonerlik çalışmalarına rağmen misyonerlerin ilk hedeflerinde olan Türkiye cumhuriyetinin Başbakan’ı Avrupa konseyi toplantısında dinlerarası diyalog’un daha da yaygınlaşmasını teklif eden taraf oldu.
Bakalım başımıza daha neler gelecek…

Orhan DEDE

www.yenimesaj.com.tr

 

 

 

Sigara,içki ve kötü alışkanlıklar şirketleri!

25 Eylül 2008 Perşembe | Yorum yok »

SİGARA,İÇKİ VE KÖTÜ ALIŞKANLIKLAR ŞİRKETLERİ

Kardeşlerim.Sigara,içki,uyuşturucu,kumar gibi v.s. kötü alışkanlıkları para kazanmak için destekleyen kişi ve şirketler şeytanın hizmetçisi ve taşeronudur.

Bilinmelidir ki kimsenin para kazanmak insanları kötü alışkanlıklara yönelterek insanları zehirlemeye ve Dünya güvenliği’ne zarar vermeye hakkı yoktur.Kötülüğü ve kötü alışkanlıkları savunan,hizmet eden ve taşeronluk eden kişi ve şirketler özgürlük,demokrasi ve İnsan Hakları’ndan yararlanamaz ve hak edemez.Demem odur ki kötülüğe ve kötü alışkanlıklara sebep olan kişi ve şirketlerin vicdani pişmanlık duyarak insanları zehirlemesinden ve Dünya güvenliği’ne zarar vermesinden vazgeçmeleri gerekir.

Sigara,içki,uyuşturucu gibi v.s. kötü alışkanlıkları destekleyen kişi ve şirketler,Dünya güvenliği’ni ve Dünya barışı’nı engellemektedir.Yani para kazanmak için insanları zehirlemeğe ve zarar vermeğe gerek yoktur.Sigara,içki ve kötü alışkanlıklar şirketleri,insanları zehirlemeden ve zarar vermeden de para kazanabilirler.Mesela,bir tekstil atölyesi açabilirler,bir gıda şirketi kurabilirler,bir otomotiv şirketi açabilirler veya bizim yaptığımız gibi topluma ve Dünya’ya yararlı bilgiler veren hatta perde arkasındaki gerçekleri cesaretle,yüreklice ve korkmadan açıklayan bir blog açabilirler.Ama insanları zehirlemek ve zarar vermek için sigara,içki ve kötü alışkanlıklar şirketi açamazlar ve bu kötü ve zararlı alışkanlıkları desteklemeye hakları yoktur da.

İnsanın,Dünya’daki amacı iyiliği ve iyi alışkanlıkları yayarak mensubu olduğu topluma ve Dünya’ya faydalı olmaktır.Mensubu olduğu toplumuna ve Dünya’sına yararlı olan bir insan ise yüce rabbimizin katında şeytandan ve cehennemden kurtulup,rabbimizin rızasını ve cenneti hak etmiş,kazanmış demektir.

Kardeşlerim.Unutmayın ki:

‘Allah,insanları dostu;şeytan ise insanların düşmanıdır.Çünki Allah,iyiliği emreder;kötülüğü yasaklar.Çünki şeytan,kötülüğü emreder;iyiliği yasaklar.Huzur,mutluluk ve saadet sadece Allah’ta ve iyiliktedir.’

SAYGILARIMLA.

Dostluğun ve Kardeşliğin Önemi!

25 Eylül 2008 Perşembe | Yorum yok »

DOSTLUK VE KARDEŞLİK

Kardeşlerim.Bir yanda savaş ve terör.Bir yanda dostluk ve kardeşlik.Siz olsanız hangisini seçerdiniz?
Şahsen ben dostluk ve kardeşliği seçerdim.

Kardeşlerim.Allah aşkına! Yazık değil mi bu Dünya’ya? Ortalıkta savaş ve terör kol geziyor.Adem ve Havva’nın çocukları’nın birbiriyle ne derdi var? Neden din uğruna;petrol uğruna;para uğruna birbirlerini boğazlayıp,öldürüp,katledip,işgence ediyorlar?Anlayamadım doğrusu.

Söyleyin bana.Hristiyanların peygamberi H.Z İsa,diğer gelen peygamberler ve bütün alem-i cihanın peygamberi H.Z.Muhammed Mustafa(S.A.V), ‘Çıkar ve menfaatleriniz için birbirinizi eziniz ve birbirinize kötülük ediniz.’ dedi mi? Tam tersine peygamberler tarihi’nde böyle bie bencilce söze rastlayamazsınız.Çünki peygamberler Allah’tan gelen emirler doğrultusunda insanlara iyililiği emredip,kötülüğü yasaklamış hatta bütün insanların dost ve kardeş olmasını istemiştir.İnsanların,birbirleri’nin dinlerine saygı duymasını istemiştir.Ama şu bir gerçektir ki Allah katında tek hak din İslam’dır.

Dolayısıyla Mevlana,evliyalar,alimler ve Osmanlı’da dostluk ve kardeşliği yani Dünya barışı’nı istemiştir.Osmanlı Dünya huzuru,saadeti,mutluluğu,iyiliği ve İslam için cihad etmiştir.Osmanlı bu yüzden kılıç ve kalemini kullanmıştır.Çünki Osmanlı,İslam ve Kur’an ahlakıyla ahlaklanmıştır.

Şimdilerde Küresel Kapitalist denen bir grup maalessef çıkar ve menfaatleri yada din için savaş ve terör ortaya çıkarıyor.Büyük Ortadoğu Projesi’yle,Irak’ı yok ediyor;İslam alemini yok etmeyi planlıyor ve türlü türlü asılsız ve haksız bahaneyle Türkiye’nin kardeşi ve komşusu hatta müslüman ülkeler olan İran ve Suriye’ye savaş açmayı planlıyor.

Şimdi ben şahsen o Küresel Kapitalistlere diyorum ki: ‘Bırakında herkes vatanında hür,rahat ve huzurlu yaşasın.İran ve Suriye,ikinci Irak olmasın.Yalanlarınızdan ve hilelerinizden vazgeçiniz lütfen!’

SAYGILARIMLA.

Canlıyız,öyleyse değerliyiz!

25 Eylül 2008 Perşembe | Yorum yok »

CANLIYIZ,ÖYLEYSE DEĞERLİYİZ!

Dünya’nın en önemli varlığı canlılardır.Bu insan olsun;hayvan olsun farketmez.Ama canlıların en şereflisi insandır.Dolayısıyla Allah’ta tüm canlı varlıkları insanlara emanet etmiştir.Güzellik yada çirkinlik insanın elindedir.

İnsanın,evrenin efendisi olarak Dünya’daki tüm canlıları sevip,değer verip,koruması gerekir.Yani marifet sadece insan sevgisi ve İnsan Hakları’nı korumak olmamalıdır.Biz insanlar,tüm canlılara hatta evrene saygı duymalı,değer vermeli ve korumalıyız.

Son sözüm: ‘Canlıyız,öyleyse değerliyiz!’

SAYGILARIMLA.

Atatürk ve İslam

4 Eylül 2008 Perşembe | 1 Yorum »

İŞTE ATATÜRK’ÜN İSLAM HAKKINDAKİ DÜŞÜNCELERİ

Atatürk Araştırma Merkezi’nce hazırlanan "Atatürk’ün İslam’a Bakışı" adlı kitapta, Atatürk’ün İslam dini hakkındaki düşünce ve söylemleri belgelerle ortaya konuluyor.

Kitapta, Atatürk’ün halka hitabelerinde sıkça, "Bizim dinimiz en makul ve en tabii bir dindir. Ve ancak bundan dolayıdır ki son din olmuştur. Bir dinin tabii olması için akla, fenne, ilme ve mantığa tahakkuk etmesi lazımdır. Bizim dinimiz bunlara tamamen mutabıktır" dediği bildiriliyor.

İslam dini konusunda geniş bir bilgiye sahip olan Atatürk’ün, İslam dininin layıkıyla halka öğretilememesinden son derece üzüntü duyduğu belirtilen kitapta, "İnsanlara ilk emri okumak ve ilim yapmak olan İslam dini ile, Türk milletine ilmi ve fenni rehber olarak bırakan Atatürk’ün ters düşmesi mümkün değildir" deniliyor.
Atatürk için dinin, "kendi hayatında hem toplumsal bir realite ve hem de iç dünyasında alışılmışın dışında gizli ve özel bir duygu" olarak yerini aldığı vurgulanan kitapta, Atatürk’ün saf, temiz ve sade bir din anlayışına sahip olduğu kaydediliyor.

Atatürk’ün, İslam dinine sonradan girmiş olan her türlü safsata, hurafe ve boş inanışlara karşı durduğu ve rasyonel bir din anlayışını benimsediği ifade edilen kitapta, şunlar kaydediliyor:
"Atatürk, İslam dininin özüyle uyuşmayan hurafeleri dine sokanlarla, İslam’ın sadeliğinde ve temelinde var olan canlı, yapıcı ve hamleci ruhunu birtakım laf kalabalığına boğanlarla ve her şeyden önemlisi dini özellikle siyasi ve dünyevi bir çıkar aracı olarak kullanmak isteyen zihniyetin temsilcileri ile amansız bir mücadele etmiştir."

ATATÜRK: TEMELİ ÇOK SAĞLAM BİR DİNİMİZ VAR"

Kitapta, Atatürk’ün halka hitap ve demeçlerinde İslam dini hakkında söylediklerine de yer veriliyor.
Kitapta, Atatürk’ün 31 Ocak 1923 yılında İzmir’de halka yönelik yaptığı bir konuşmada, İslam dininin tarihsel süreçte birçok batıl fikirlerin saldırısına uğradığını dile getirdiği ve İslam dini hakkındaki düşüncelerini soranlara da, İslam dinine sokulan ve onu çepeçevre kuşatmaya çalışan hurafe ve batıl fikirlerden yakındığı bildiriliyor.
Atatürk, Ankara Orman Çiftliği’nde Asaf İlbay’ın "Paşam din hakkındaki düşüncelerinizi öğrenmek istiyorum" sözleri üzerine şunları söylüyor:

"Din vardır ve lazımdır. Temeli çok sağlam bir dinimiz var!’
Malzemesi iyi. Fakat bina uzun asırlardır ihmale uğramış. Harçlar döküldükçe yeni harç yapıp binayı takviye etmek lüzumu hissedilmemiş aksine olarak birçok yabancı yorum, unsurlar, boş inançlar binayı daha fazla hırpalamış." Kitapta, Atatürk’e "dine karşıymış" gibi bakılması veya gösterilmeye çalışılmasının bu din anlayışından kaynaklandığı vurgulanarak, oysa Atatürk’ün gerçek dine ters düşen hurafe ve eklemelere itibar etmenin yanlışlığına işaret ettiği belirtiliyor.

ATATÜRK’ÜN BALIKESİR KONUŞMASI

Kitapta, Atatürk, 7 Şubat 1923 yılında Balıkesir Zagnos Paşa Camii’nde ise dine ilişkin şunları söylüyor:
"Allah birdir. Şanı büyüktür… Peygamber efendimiz hazretleri, Allah tarafından insanlara dini gerçekleri duyurmaya memur ve elçi seçilmiştir. Bunun temel esası hepimizce bilinmektedir ki, yüce Kuran’daki anlamı açık olan ayetlerdir. İnsanlara feyz ruhu vermiş olan dinimiz son dindir. Çünkü dinimiz akla, mantığa, gerçeğe tamamen uyuyor ve uygun düşüyor. Eğer akla, mantığa, gerçeğe uymamış olsaydı, bununla ilahi tabiat kanunları arasında çelişki olması gerekirdi.Çünkü alem kanunlarını yapan Tanrı’dır."

ATATÜRK ARAŞTIRMA MERKEZİ BAŞKANI SARAY

Atatürk Araştırma Merkezi Başkanı Mehmet Saray, A.A muhabirine yaptığı açıklamada, Atatürk’ün, Türk milletinin dinine bağlılığının devam etmesini istediğini, ancak laik Cumhuriyeti kurarken, dinin devlet iş ve güçlerine karıştırılarak yaşanmasına izin vermediğini hatırlattı.

Atatürk’ün, "laik sistemi dinsizlik manasında anlamayın. Herkes dininde inancında hürdür" dediğini bildiren Saray, Atatürk’ün, İslam dini hakkında asla menfi bir sözü olmadığını vurguladı.Saray, kitabı, birçok insanın "Atatürk İslam’a şöyle bakmış, böyle bakmış" şeklinde kitap yazması üzerine, konuyu netleştirmek için hazırladıklarını söyledi.

Bu çerçevede, Atatürk’ün gençlik yıllarından vefatına kadar İslam ile ilgili söylediği bütün sözlerin belgeleri ile ortaya konulduğunu, bilim adamlarınca tartışıldığını ifade eden Saray, şunları kaydetti:
"Belgeler ve yorumlarda Atatürk’ün, ateistlikle, dinsizlikle, İslam’ı yermeyle hiçbir alakası olmadığı ortaya çıkıyor. Atatürk İslam dininin siyasete sokulmasını asla istememiş, tahammül edememiş ve bu laik rejimi kurarak, İslam’a değişik bir ivme kazandırarak, dinimizin güzellikler içerisinde yaşanmasını sağlamıştır. Bu İslam’a en büyük hizmet olmuştur." Saray, Atatürk’ün bu yaptıklarının İslam dünyasına örnek olduğunu ve İslam alimlerince rehber olarak görüldüğünü kaydetti.

Saray, ayrıca laik sistemde İslam’ı en güzel ve en nezih yaşayan yegane Müslüman ülkenin Türkiye olduğunu ifade ederek, "Ben bunu herkesle tartışırım. Gitsin Müslüman’ım diyen ülkelerde İslam nasıl yaşanır görsünler ve bir de Türkiye’ye baksınlar. Aradaki farkı tespit edeceklerdir" dedi.

 

SAYGILARIMLA

İslam’da 32 Farz ve İmanın Şartları!

4 Eylül 2008 Perşembe | Yorum yok »

32 FARZ

İMANIN ŞARTLARI
1- Allah’ın varlığına ve birliğine inanmak.
2- Allah’ın meleklerine inanmak.
3- Allah’ın kitablarına inanmak.
4- Allah’ın peygamberlerine inanmak.
5- Ahiret gününe inanmak.
6- Kadere, hayır ve şerrin yaratıcısının Allah (Celle Celâlühû) olduğuna inanmak.

İSLAMIN ŞARTLARI
1- Kelime-i şehadet getirmek.
2- Namaz kılmak.
3- Oruç tutmak.
4- Zekat vermek.
5- Haccetmek.

ABDESTİN FARZLARI
1- Yüzünü yıkamak.
2- Kollarını (dirsekleriyle beraber) yıkamak.
3- Başının dörtte birini meshetmek.
4- Ayaklarını (topuklarıyla beraber) yıkamak.

GUSLÜN FARZLARI
1- Ağzına su vermek.
2- Burnuna su vermek.
3- Bütün bedenini yıkamak.

TEYEMMÜMÜN FARZLARI
1- Niyet.
2- İki darb ve mesih.

NAMAZIN FARZLARI
Dışında olanlar:
1- Hadesten taharet
2- Necasetten taharet
3- Setr-i avret
4- İstikbal-i Kıble
5- Vakit
6- Niyet

İçinde olanlar:
1- İftitah tekbiri
2- Kıyam
3- Kırâet
4- Rükû
5- Secde
6- Kaide-i ahire.

İSLAM’DA İMANIN ŞARTLARI!

İmanın şartları altıdır. Kim bunlardan bir tanesine dahi Allah’ın istediği şekilde iman etmezse mü’min olamaz.

Allah (c.c) şöyle buyuruyor:

“Ey inananlar! Allah’a, rasulüne, rasulüne indirdiği kitaba ve daha önce indirdiği kitaba inanmakta sebat gösterin. Kim Allah’ı, meleklerini, kitablarını, rasullerini ve ahiret gününü inkar ederse şüphesiz derin bir sapıklığa sapmıştır.”  [Nisa: 136]                                         

Allah’a (c.c) imanın geçerli olabilmesi için de şu altı şarta eksiksiz olarak iman edilmesi gereklidir. Bu şartlar ise:

 

1 - Allah’a İman: Allah vardır ve kemal sıfatlara sahiptir. Yarattıklarının hiçbirine benzemez. Hiçbir şey O’nun dengi ve benzeri değildir. Alemlerde, yerde ve gökte yalnız O yasama (kanun koyma) hakkına sahiptir. Bütün ibadetler yalnızca  O’na yapılır.

 

2 - Meleklere İman: Meleklere Allah’ın (c.c) Kur’an’da, Rasulullah’ın (s.a.s) sahih hadislerinde onları vasfettiği şekilde iman etmek lazımdır ve bu iman şöyle olmalıdır: Melekler Allah’ın kullarıdır. Onlarda dişilik ve erkeklik yoktur. Nurdan yaratılmışlardır. Bir an bile Allah’a karşı isyan etmez, günah işlemezler. Devamlı Allah’a ibadet ederler. Kur’an-ı Kerim’de ve sahih hadislerde isimleri zikredilenlere isimleriyle; (Cebrail, Mikail, İsrafil, Malik, Rıdvan gibi) isimleri zikredilmeyenlerin de hepsine birden iman edilmesi gerekir.

 

3 - Kitaplara İman: Allah katından gelen kitaplara Kur’an-ı Kerim’de ve sahih hadislerde ismi zikredilenlere ismiyle; (Kur’an, Tevrat, İncil, Zebur) zikredilmeyenlere ise genel olarak iman etmek gerekir. Kur’an’ın dışındaki diğer kitaplar tahrif edilmiş olduğu için onlara Allah (c.c) katından geldiği şekliyle iman edilmesi gerekir. Kur’an ise Allah tarafından korunmak suretiyle kıyamete kadar baki kalacak ve yalnızca O’na bağlananlar kıyamet gününde kurtuluşa ereceklerdir.

 

4 - Nebi ve Rasullere İman(Peygamberlere İman): Kur’an-ı Kerim ve sahih hadislerde ismi zikredilenlere ismiyle, ismi zikredilmeyenlerin ise hepsine birden  iman edilmesi gerekir.

5 - Ahiret gününe İman: Ölüm, berzah (ölümden kıyamete kadar olan olaylar), hesap, mizan, cennet, cehennem, kabirde azab veya mükafat göreceklerin acı ve lezzeti beden ve ruhlarıyla duyacaklarına ve en önemlisi öldükten sonra dirilmeye iman edilmesi gerekir.

 

6 - Kaderin Hayır ve Şerrin Allah’tan olduğuna İman:

Kadere imanın  geçerli olabilmesi için şu dört şeye mutlaka inanılması gerekir:

Birincisi: Allah’ın ezeli ve kadim ilmine iman etmek. Allah (c.c) ezeli ve kadim olan ilmiyle ne olacağını bildi ve bu ezeli ilmiyle bildiği şeyleri yazdı.

İkincisi: Allah’ın olmasını dilediği şeyin mutlaka olacağına, olmamasını dilediği şeyin mutlaka olmayacağına gökte ve yerde meydana gelen bütün hareketlerin ve sessizliklerin Allah’ın izniyle olduğuna iman etmek.

Üçüncüsü: Allah’ın bütün mahlukatı yarattığına ve kainatın içindeki herşeyin Allah’ın yaratmasıyla ve takdiriyle meydana geldiğine iman etmek.

Dördüncüsü: Hayır ve şer ancak Allah’ın takdiri iledir. Dolayısıyle kendisine isabet eden şerrin  başkasına isabet edebileceği halde kendisine  isabet ettiğini zannetmemek, kendisine isabet eden hayrın bir tesadüf sonucu kendisine isabet ettiğine inanmamak.

 

SAYGILARIMLA

Üç büyük din yalanı!

4 Eylül 2008 Perşembe | 2 Yorum »

HRİSTİYANLIK,YAHUDİLİK VE DİN

 

Bugünlerde hristiyan ve yahudi kafirleri’nin kuklası olan bazı BOP’çu sahte İslamcı ilahiyatçılar ‘Üç büyük din!’ adı altında iftar yemekleri düzenliyor,Türk medyasına ustalıkla reklam ediyor  ve müslüman Türk milletini aldatıyorlar.Oysaki İslam düşmanı hristiyan ve yahudi kafirleriyle aynı masada iftar etmek müslümanlara ve İslam’a ihanettir.Çünki Türk-İslam tarihi ve Kur’an-ı Kerim’in bazı ayetleri hristiyan ve yahudi kafirleri’nin müslümanlara ve İslam’a düşman olduklarını kanıtlamaktadır.Bu nedenle hristiyan ve yahudi kafirlariyle aynı masada iftar eden bazı sahte İslamcı ilahiyatçılar Türk-İslam tarihimizle çelişmekte ve Kur’an-ı Kerim ayetlerine karşı gelmektedir.

 

Eskiden yani İslam gelmeden önce ‘Hristiyanlık ve yahudilik’ diye bir vardı ve hak dinlerdi.Ama sonra hristiyan din adamları Allah kelamı olan kendi kitaplarına insan kelamı karıştırarak bozdular ve ‘İsa,Allah’ın oğludur!’ dediler.Aynı şekilde yahudi din adamları Allah kelamı kendi kitaplarına insan kelamı karıştırarak bozdular ve ‘Üzeyr,Allah’ın oğludur!’ dediler.Hristiyan ve yahudi kafirleri Allah’ın rasulü ve elçisi son peygamber H.Z.Muhammed Mustafa(S.A.V)’ye iman etmedikleri için İslam’da imanın altı şatlarından biri olan ‘Peygamberlere iman’ kuralına karşı geldiler.Bu nedenle küfre düştüler,Allah tarafından lanetlendiler ve hristiyan-yahudi kafirleri’nin dini İslam ve Kur’an-ı Kerim geldikten sonra din olma özelliğini kaybetti.İşte bu yüzden hristiyanlık ve yahudilik diye bir din yoktur.Çünki Allah katında tek ve hak din İslamdır.Yani hristiyan ve yahudi kafirleriyle aynı masada iftar eden o bazı sahte İslamcı ilahıyatçıların dediği gibi üç büyük din değil sadece Allah katında tek ve hak din olan İslam vardır.Bu nedenle üç büyük din hayal ürünü koca bir yalandır ve gerçekleşmesi imkansızdır.

 

SAYGILARIMLA 

İşte İslam düşmanları ve yerli işbirlikçileri!

3 Eylül 2008 Çarşamba | 2 Yorum »

 İSLAM DÜŞMANI HRİSTİYANLAR İLE YAHUDİLER VE YERLİ İŞBİRLİKÇİLERİ AKP’NİN İHANET İCRAATLARI!

 Bakınız bu hristiyan ABD’li ve yahudi İsrail’liler AKP’yle birlikte Osmanlı gittikten sonra yıllarca dünyaya işgence acı vahşet ve eziyet yaşattı.Zaten bozulmuş İncil,Tevrat ve Talmud öğretileri sadece kendilerini düşünmekten başka birşey yapmadı. O kafir hristiyan ve yahudiler kendilerini düşündükçe ve masum müslümanlar ezildikçe uyandı ve Türk-İslam Birliğini kurdu.Halbuki İslam öğretisinde bütün müslümanlar kardeştir ve bencillik İslam’da yasaktır.İslam’da müslüman,müslümanı sevmek yardım etmek ve iyilik yapmak zorundadır.Bundan maada aslında müslüman tüm insanlığı ve dünyayı korumak hatta sevmek zorundadır.Çünki hepimiz Allah’ın rasülü ve elçisi son peygamber H.Z. Muhammed Mustafa(S.A.V)’nin ümmetiyiz.Aslında tüm insanlar müslümandır ve kardeştir.Dünyada şu an hristiyanlık ve musevilik diye bir din yoktur Allah indinde tek ve hak din islamdır.Allah’ın rasülü ve elçisi son peygamber H.Z.Muhammed Mustafa(S.A.V) tüm insanların ve cinlerin peygamberidir.

 Afganistan,Çeçenistan,Bosna-Hersek,Irak ve Filistin’de yaşanan müslüman soykırımı İslam için büyük bir tehlikedir.Bilindiği üzere haçlı-siyonist lanetli terörizm Afganistan’ı,Çeçenistan’ı ve Bosna-Hersek’i bombalamış  şimdi de Irak ve Filistin  bombalamakta,AKP iktidarı ise bu bombalamayı desteklemekte sonuçta suçsuz yere masum çocuk ve kadınlar ölmektedir.Burada amaç hristiyan ve yahudi kuklası sayın Recep Tayyip ERDOĞAN bey’in Büyük Ortadoğu Projesi eş başkanı olduğu Arz-ı Mev’ud,Armagedon hedefine ulaşmaktır.Fakat takdir edersiniz ki bu haksızca haçlı-siyonist hayalleri yüzünden Ortadoğu’da müslüman kanı dökülmekte hatta günahsız ve suçsuz insanlar ölmektedir.Allah’ın resulü ve elçisi son peygamber H.Z.Muhammed Mustafa(S.A.V)’ye Arap soyundan olduğu için iman etmeyen hristiyan ve yahudi kafirleri ve onların kuklası AKP’nin bu ihanet icraatları  başlı başına terör,İnsan Hakları ihlali,müslüman soykırımı ve İslam düşmanlığıdır.Çünki hristiyan ve yahudi kafirleri Allah’ın rasulü ve elçisi son peygamber H.Z.Muhammed Mustafa(S.A.V)’nin doğumu 571 yılından bugüne kadar ‘İnsan’ demeyip Türk-İslam tarihi geçmişimizde haçlı seferleri düzenleyerek biz müslüman Türklerle savaş yaparak,Irak,Çeçenistan,Bosna-Hersek,Afganistan ve Filistin gibi müslüman ülkelerde müslüman kardeşlerimize zulüm ve işgence ederek İslam dinine düşmanlıklarını göstermiştir..AKP ise bu İslam düşmanlarına kuklalık etmektedir.Şu bir hakikattir ki müslümanlar ve Türkler,hristiyan ve yahudi kafirlerine göre hiçbir zaman insan sayılmamıştır.Türk-İslam tarihimiz ve Kur’an-ı Kerim’imiz bu hakikati kanıtlamaktadır.

SAYGILARIMLA

 

Sayfalar : [1] 2 3 4 5 6 ...

Mynet Blog WordpressMU alt yapısını kullanmaktadır.