Mynet | Blog Anasayfa | Email
Favorilerime Ekle | Giriş

tunamati110

Bir Bardak Su-Deneme

Bir Bardak Su

 

Bir bardak su deyip geçmeyin. İçtiğimiz o bir bardak suyu belki bir Dinazor içmiştir. İçtiğimiz su vücudumuz tarafından atılıyor. Yıkadığımız arabanın suyu toprağa karışıyor. Su içindeki maddelerin değişimi ile yine aynı kalıyor. Ve milyarlarca yıl sonra içtiğimiz bir bardak su hala var olmaya devam edecek. Biraz düşünürsek neler bulmayız. İçtiğimiz bir bardak su dünyanın gaz ve toz bulutu halini gördü. Aradan zaman geçti. Dinazorlar susayınca bir bardak suyumuzu içti. Ama o bir bardak su hiç kaybolmadı. Vücut oldu. Toprağa karıştı. Toprakta süzüldü. Kaynak olarak denize aktı. Güneş o bir bardak suyu denizden tekrar buharlaştırdı. Zamana yeni misafirler gelmişti. İlk önce Adem babamız o bir bardak sudan içti. Tadı güzeldi. Adem Havva’ya “Tıpkı cennet suyu gibi.” Dedi. Ama Adem o bir bardak suyun kaç kez kimin içtiğini, kaç kez kirletildiğini bilseydi İSKi’ye dava açardı. Çünkü Adem hep anında yaratılan yeni sulardan içmişti. Adem’in bunu öğrenmesi uzun sürmedi. Bir bardak suya baktı, baktı. “Allah’ım suyu benden yaşlı yaratmışsın. Oysa su tatlı. Her yerde bolca var. Kimsenin aklına suyun öncesi gelmiyor.” Dedi. İşte sudaki rabıtayı yakalayabilirsek on beş milyar yıllık bir rabıtayı yakalamış olacağız.

 

 

T. Mustafa YAŞAR

İki Köpeğin Dostluğu-Masal

İki Köpeğin Dostluğu

 

     Bir varmış bir yokmuş. Evvel zaman içinde kalbur saman içinde mahallenin birinde iki köpek yaşarmış. O iki köpek önceleri çok iyi dostlarmış. Ama bir gün iki köpeğin arasına kara kediler girmiş.

     Olay bir yaşlı amcanın sokaktan geçmesi ile başlamış. Yaşlı amaca o gün kasaptan dönüyormuş. Elindeki poşetin içinde kıyma ve bir de kemik parçası varmış. O iki köpekte sokakta geziyormuş. Yaşlı amca köpekleri görmüş. Elindeki kemiği onlara vermek istemiş. Ama kemiği köpeklerden ancak birine verebilirmiş. Çünkü elinde bir tane kemik varmış. Yaşlı amca kemiği yaklaşan köpeğe vermiş.

     Diğer köpek bunu görünce yerinden fırlayıp hızla koşarak gelmiş. Kemiği köpek arkadaşının ağzından kapmaya çalışmış. Ama arkadaşı buna izin vermiyormuş. Yaşlı amca büyük bir kavganın çıkacağını anlamış. Köpeklerden yere düşen kemiği hemen eğilip almış. Ama iki köpek kavgayı bırakmamış. Öyle bir şiddetli bir kavgaya tutuşmuşlar ki ayırabilene aşk olsun.  

     İki köpek kavga esnasında birbirlerinin yüzlerini parçalamışlar. Yaşlı adam köpeklere bakıp “Can ciğer dosttular. Bir kemik yüzünden bozuldular.”  Diye söylenmiş.

     Sonra düşünmüş. Yaşlı haliyle iki köpeği kavgalarından ayıramazmış. Aklına hemen oradan ayrılıp karakola gitmek gelmiş. Yaşlı amca kavga yerine gittiği karakoldan polislerle geri dönmüş. O an iki köpek hala kavga ediyormuş. Polisler kavga eden iki köpeği tutup ayırmışlar. Sonra onları karakola götürmüşler.

     Yaşlı amca karakolda polislere köpeklerin niye kavga ettiğini anlatmış.

     Polisler bunu duyunca “Kolayı var.” Demişleri. Karakolun mutfağından iki poşet kemik getirmişler. Polisler bu sayede kavgalı iki köpeği barıştırmış.

     İki köpek karakoldan ağızlarında kemik dolu iki poşetle çıkmışlar. Kuytu bir yere gitmişler. Afiyetle kemikleri yemişler. Ziyafet bitince iki köpek birbirini yalayıp temizlemiş. Böylece iki köpeğin dostluğu yine eskisi gibi devam etmiş.

 

 

 

T. Mustafa YAŞAR.

Şathiyat Masalı-Parıldayan Ev

   
Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde ülkenin birinde geceleri gözleri kamaştıracak biçimde parıldayan bir ev varmış. Söylenceye göre o evin yerini bulmak çok zormuş. Ama o evi bulup içine giren bir daha çıkmak istemezmiş. Çünkü o evde insanlardan gizlenen, düşünülse bile akla gelmeyen harikalarla dolu bir yermiş.

     
O evdeki musluklardan ab-ı hayat akıyormuş. Ve o musluklarda akanı şimdiye kadar içen olmamış. Evin bir de kütüphanesi varmış. Kütüphanede ki kitaplar evrenin sırlarını barındırıyormuş. O kitaplardan bir iki cümle okuyan inanılmaz yeteneklere kavuşuyormuş.  

    

Evin yalnızca bir bekçisi varmış. O yaşlı ve hiç ölmeyen adı Belya olan bir kişiymiş. O gece olunca eve bağlı olan zincirleri demirden kazıklara bağlar ve ev bilinmeyen bir şekilde parıl parıl parıldamaya başlarmış. Işıktan adeta evin kalın duvarlarından içerisi görünürmüş. 

    

Yaşlı adam Belya insanları evine ancak uyudukları sırada rüya görürlerken kabul edermiş. Bazı insanlar rüyalarında gördükleri evi çok tanıdık bir yerlerde olduğunu görerek evi aramaya çıkarlarmış. Ama evi bulamazlarmış.

 

 Günlerden bir gün Yaşlı kadın torununu Mehmet’i pazara alış verişe göndermiş. Mehmet pazardan alış verişini yapmış, evine dönüyormuş. Güneş henüz yeni batmış. Mehmet o an derenin kenarından yürüyormuş. Elinde taşıdığı poşetin içindeki elmalardan biri nehre düşmüş. Mehmet derede akan su ile giden elmanın peşinden bir hayli koşmuş. Mehmet elmayı dereden çıkaramayacağını anlayınca çok üzülmüş.

    

    
“İsraf oldu güzelim elma.” Diye söylenmiş.

    
Geri dönmek üzereymiş. Mehmet tam o sırada karanlıkların içinden parıl parıl parıldayan evi görmüş. Daha önce böyle güzel bir şeyle karşılaşmamış. Eve doğru yürümeye başlamış.

    
Mehmet evin önünde yaşlı bir adamla karşılaşmış. Yaşlı adam ona adını sormuş. Mehmet söylemiş.

   
Sonra Mehmet “Amca isminiz nedir?” demiş.

   
Yaşlı adam “Belya.” Demiş. Sonra Küçük çocuk beni iyi dinle.” Demiş Devam etmiş. “Şimdi sen bu karanlıkta evini zor bulursun. Sana bir bardak su vereceğim. Bunu içersen anında evinde olacaksın..” demiş.

    
Mehmet “Şaşırmış. Yaşlı adama önce inanmak istememiş. Ama evin normal üstü hallerini görünce yaşlı adama inanmayı denemiş.

   
Mehmet  “Belya amca ben evime hemen gitmek istiyorum.” Demiş.

   
Ardından yaşlı adam bir bardak suyu Mehmet’e uzatmış. Mehmet suyu içince o an nerede olduğunu bilemeden kendini bir anda evinde bulmuş.

   
Aradan seneler geçmiş. Mehmet parıldayan ev söylencesini öğrenince bu evin Bewlya amcanın evi olduğunu düşünmüş. Ama Mehmet’in unuttuğu bir şey son anda aklına gelmiş. “Ben Belya amcadan bir bardak su içmiştim.” Diye söylenmiş. Sevinmiş. Çünkü senelerdir hiç yaşlanmıyormuş. Sonra “Keşke eve de girebilseydim.” Diye konuşmuş.

 

 

T. Mustafa YAŞAR

Çumra’da Kütüphanenin Değeri

İnsanlar boş ulunca kendince bir uğraşı buluyor. Ama iş tahsilli olana gelince öğrenci ve tahsil görmüşlerin zamanlarını değerlendirmeleri daha farklı oluyor. Bunu Çumra’da iki ayrı kutup olarak görmek mümkün. Çumra’lı ev kadını ya bahçesi ile, ya tarla da, veya ev işleri ile sürekli uğraşır. Çünkü Çumra’da sosyal hayat böyledir. Çumra’nın Beyleri ise ehli keyif insanlardır. Onlar hep kahvehanelere giderler. Arada konferans için insanlar belediye düğün salonuna davet edilir ve konferanslar da verilir. Dindar kesim ise kahvehanenin yanından bile geçmez. Çumra’da cemaat insanları böyledir. Cemaatlerin yurtları bir başkadır. İnsan oralarda kişiliğini bulur. Oralarda en keyifli şey disiplin altında kültürü heyecan içinde yaşamaktır. Bu kültür tabi ki kitap okuma üzerinedir. Çumra’da her şey cemaat yurtlarının öğrencilerine verdiği çarşı izini ile başlar. Çarşı izinleri genellikle Cumartesi seçilir. Ama öğrencinin bir ihtiyacı varsa ayrıca yurt görevlilerinden izin alarak ta çarşı iznine çıkabilir.  Öğrenci çarşı iznine çıkarken yurt görevlisinden para istemek durumundadır. Çünkü öğrencilerin paraları görevlilerde kalır. Onlar paraları bir deftere kaydederler. Ve öğrenci her para istediğinde öğrencinin aldığı miktarda ki parayı hesap defterinden düşerler. Bu öğrenci parasının idare tarafından kullanım kuralıdır.Çarşı iznine çıkmış öğrenciler kırtasiyelere, temizlik alış verişlerine, Kıyafet alış verişlerine çıkarlar. Bir kısım öğrenciler gezmeyi tadarlar. Ama kitap okumanın cazibesini bilen öğrenciler doğruca kütüphanenin yolunu tutarlar. Çumra’da kütüphane iki bin yılından önce belediyenin sinema binasındaydı.  Bakanlık sanayie doğru yeni bir kütüphane yaptı. Kütüphane oraya taşındı. Kütüphanenin çevresinde sağlık ocağı, imam hatip lisesi, meslek lisesi ve ismini unuttuğum bir meslek lisesi daha var. Hemen yanında Toki binaları ve mahallenin evleri var. Çarşıdan kütüphaneye uzaklık bir iki kilo metre yapıyor. Çarşı Çumra’nın ortasında. Çumra kütüphanesi yeni yeri ile modern bir yer. Kütüphanede demirbaşa kayıtlı on altı bin civarında kitap var.Öğrenciler kitapları raflardan gidip kendi alıyor. Kütüphane müdürü kitapları raflara demirbaş no’ya göre değil konusuna göre dizmiş. Bu şekilde kitap yeri kargaşalığı kalkıyor ve öğrenci istediği kitabı rahatlıkla bulabiliyor.Kütüphane kışın kalorifer çalıştırıyor. Küçük bir konferans ve iki oda kitaplığı var. İki de personel odası var. Temizlikler için odası da mevcut. Personel şu an üç kişi. İki bin sekiz Haziran’ında bakanlık kütüphaneye on iki bilgisayar vermiş. İnterneti ile birlikte. Bilgisayarlar ve internet.kütüphaneye gelen öğrenciler için. Kütüphanede birde fotokobi makinesi var. Bu kütüphanede çalışmak istemeyen öğrenciler için. Ödev fotokobiye çekiliyor. Öğrenci böylelikle ödevini evinde yapıyor. Cemaat yurtları demiştim. Kütüphaneye en çok ilgi bu tür yurtlardan geliyor. Çünkü yurtta disiplin pisikolojisini üzerlerinden atmak isteyen öğrenciler hep kitap okuyor. İşte kütüphanede o öğrencilerin yoğunlukla okuduğu bir kitap var. O kitabın adı Kujo. Stephan King’in romanı. Kujo okuma sayısında öyle bir tavan yapıyor ki kitap raflarda hiç beklemiyor. Çumra kütüphanesine Kujo ayarında kitaplar gelse eminim çıta birden yükselecek.

 

 

T. Mustafa YAŞAR

Kapalı Oda-Hikaye

Kapalı Oda

 

 

     Geçen zaman her şeyi unutturuyordu. Artık ölüm onlar için doğal olmuştu. Nasıl olsa herkes bir gün ölecekti.

     Hacer kocasının vasiyetine uymuş yirmi yıldır kocasının öldüğü odanın kapısını açmamıştı. Oğulları hep sorup durdular. “Anne o odaya niye girmiyoruz. Odada da gizli bir şeyler mi saklı?”

     Mehmet en çok meraklı olanlarındandı. Abisi ve kız kardeşinin aksine yirmi yıl kapalı olan odda da bir şeylerin döndüğünü inanıyor hatta o oda da ölmüş babasının bilinmeyen bir şekilde yaşadığını düşünüyordu. Ama inançlarını kimseye söylememişti. Bir gün bunu annesine açıkladı.

     “Anne babam ölmedi. Babam o kapalı odanın içinde yaşıyor.” Dedi.

     “Ne diyorsun oğlu. Öyle şey mi olur?”

    “Ben şüpheliyim. Geceleri bazen odadan sesler geliyor. Hatta bir gün gece yarısı kulağımı kapıya dayayıp dinledim. İçeriden babamın sesini duydum.”

    “Ne diyordu baban?”

    “Seni, beni, bizleri özlediğini söylüyordu.”

    “Babanı toprağa gömerlerken ben de oradaydım. Bir ölü mezarından çıkıp ta buraya gelmez.”

    O an odaya Mehmet’in abisi Rıdvan girdi.

    “Neler kaynatıyorsunuz?”

    Hacer “Boş ver oğlum. Mehmet’in ne dediği belli değil.”

    Rıdvan Mehmet’e “Annen o oda açılmayacak diyorsa açılmayacak. Kurallara uymalıyız.”

    “Ben açın demiyorum. Sadece şahit olduklarıma dikkat çekmeye çalışıyorum.”

    Rıdvan sordu. “Yani o odada birisinin mi olduğunu söylüyorsun?”

    “Birisinin olduğu değil. O oda da babam var.”

    Rıdvan biraz şaşırdı. “Hadi canım.” Dedi.

    “Özellikle sesler gece yarısı geliyor.”

    “Ben niye hiç ses duymuyorum?”

    Mehmet şaka yollu “Senin antenlerin açık değil ondan.” Dedi.

    Nazlı odasında radyodan müzik dinliyordu. Odasının kapısı aniden açıldı. İçeriye annesi Hacer girdi.

    “Kızım gel yemek pişireceğiz.Bana mutfakta yardım et.”

    Nazlı oturduğu kanepeden kalktı. Annesi ile birlikte odadan çıktı. Mutfağa gireceklerdi. O an kapalı odadan bir tıkırtı geldi.

    Nazlı “Anne” diye çığlık attı.

    Hacer “Ne oldu kızım?”

    “Kapalı odadan tıkırtı geldi.”

    Kızım birde seninle uğraşmayayım. Zaten Mehmet yettiği kadar yetiyor.”

    “Anne inan ki tıkırtı duydum.”

    Hacer dayanamadı. “Akşam olsun şu odayı herkesin gözü önünde açacağım.” Dedi.

    “Keşke açsan. Oda kapalı durdukça hep babamın ölümünü hatırlıyorum.”

    Mehmet o gün mezara babasını ziyaret etmeye gitmişti. Babasını çok özlediğinden mermerden mezar taşını öpüp alnına koydu. Bunu yapmakla babasının elini öpmüş oluyordu. Duasını bitirip “Amin.” Dedi. Oradan ayrıldı. İçinde tuhaf hisler oluşmuştu. Sanki babası yaşıyor gibiydi. Bu inanç değil histi. Hisler de kaynağı olmadan var olmazlardı. Mehmet için evlerindeki kapalı oda babasını bir şekilde içinde yaşatıyordu.

     Akşam olmuştu. Evde Mehmet, Nazlı ve anneleri Hacer vardı. Az sonra işten Rıdvan gelecek ti. Yemek pişmiş. Ziyafet için son gelecek kişi bekleniyordu.

    Kapı zili çaldı. Mehmet yerinde fırlayıp kapıya yöneldi. Gelen abisiydi.

    Rıdvan sordu. “Yemekte ne var?”

    “Süzme mercimek çorbası.”

    “Kurt gibi açım.”1

    “Abi bu gün büyük gün.”

    “Neden?”

    “Çünkü annem kapalı odayı açacak.”

    “Tabi açar. Annemi sen ve Nazlı hiç rahat bırakmıyorsunuz ki. Her gün kapıyı aç diyorsunuz.”

    Mehmet sordu.“Sevinmedin mi?”

    “Sevindim. Esas merak eden benim.”

    Mehmet “Hiç öyle bir tavrını görmedik.” Dedi.

    Rıdvan içeri girince üzerindeki iş kıyafetini çıkartıp temizlik için lavaboya geçti. Lavabo kapalı odanın hemen yanındaydı. Tıkırtı oldu! Rıdvan sesi gayet net duydu. O an yerinde hiç kıpırdamadı. Sese kulak kesildi. Tıkırtı sesi yine geldi. Rıdvan için bu yeni bir şeydi. Söylerlerdi de inanmazdı. İşte şimdi inanıyordu. Tüyleri diken diken olmuştu. Hemen lavabodan ayrılıp mutfağa geldi.

    Heyecanlıydı. “Anne karabasan bulaşıcı mı ne?  Az önce odadan sesler geliyordu.”

    Nazlı korkmuş gibiydi. “Anne ne olur  odayı çalım.” Diye konuştu.

    Hacer “Açacağız. Önce yemeğinizi güzelce yiyin.” Dedi.

    Hacerin eli heyecandan titredi. Kapıyı açmaya çalışırken odadan daha belirgin tıkırtılar gelmeye başladı. Herkes anahtarın yavaşça çevrilişini pür dikkat izliyordu. Kapı açıldı. O an evin içinde bir çığlık koptu.

     Mehmet ağlıyordu. Nazlı kendinden geçmişti. Hacer odaya girdiğinde  kocasının oturduğu yerden dışarıyı seyrederken görünce  hemen yanına gidip sordu.

     “Mennan sen ölmemiş miydin?”

     “Size her şeyi anlatacağım. Önce yanıma oturun.” Dedi.

     Anlatmaya başladı. “Biliyorsunuz. Benim başım mafyalar ile dertteydi. Bir gün mafya babası Naci ile tartıştık. O beni öldürmek istedi. Ben de paçayı kurtarmak için bu yolu seçtim. Eve hep pencereden girip çıktım. Pencereden dışarıya bakarsanız merdiveni görürsünüz.”

     Hacer tekrar sordu.” Seni mezara koyarlarken ben de oradaydım. Nasıl oldu bu?”

     “Açıklayayım. Aslında ben zannettiğiniz o ceset içi doldurulmuş yüzü bana benzeyen cansız bir manken. Hepsi bu.”

     Hacer sorusuna devam etti.” Bizden yaşadığını niye gizledin?”

     “Gayet basit. Öldüğümün zannedilmesi beni bilinmekten silecekti.”

     Nazlı doğduğundan beri babasını ilk kez görüyordu. O yüzden babasına yakın olmakta biraz çekingen davrandı.

     Mennan “Gel kızım çekinme. Ben senin babanım.” Dedi.

     O an Mehmet, Nazlı ve evin abisisi babalarına sıkıca sarıldılar. Daha sonra seramoniye Hacer de katıldı.

 

 

 

T. Mustafa YAŞAR

 

 

İyi Kalpli Küçük Kedi-Masal

İyi Kalpli Küçük Kedi

 

     Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde birbirine bitişik evlerin bulunduğu sokakta bir kedi yol üzerinde, annesini arayan yavru bir kedi varmış.

     Yavru kedi “Miyavk miyavk” diye annesini arıyormuş.

     Yavru kediyi gören insanlar ona çok acıyormuş. Ama ellerinden bir şey gelmiyormuş.

     Yavru kedi yürüyerek bir bahçenin yanına gelmiş. Yine “Miyavk miyavk.” Yani “Anne, anne.” Diye aranıyormuş. Orada otlayan bir inek dönüp yavru kediye bakmış.

     Yavru kediye “Küçük kedi anneni mi kaybettin?” demiş.

      “Evet evet. Annem nerede?”

     “Şu ilerideki ağaçların orada birkaç kedi görmüştüm. Oraya bak.”

     Küçük kedi”Teşekkür ederim inek teyze.” Demiş İneğin tarif ettiği ağaçlara doğru yürümeye başlamış.

     Ağaçların arasında birkaç kedi bir arada birbirleri ile kavga ediyormuş. Küçük kedi oraya kavga eden kedilere bakmış Annesini aralarında bulamamış. O an bir köpek kedilerin kavgasını duymuş. Hemen gelmiş. Kediler kavga etmeyi bırakıp hemen kaçmışlar. Amma küçük kedi hızlı koşamadığı için köpekten kaçamamış.

     Köpek küçük kediye “Bak sen daha küçüksün. Bir daha ben geldiğimde kaçmazsan seni ısırırım.” Demiş.

     Küçük kedi “Tamam köpek amca.” Demiş. Sonra köpeğe sormuş. “Köpek amca ben annemi kaybettim. Annem nerede biliyor musun?”

     Köpek “Bilmiyorum. Ama anneni kaybettiysen arama. Annen karnını doyurmaya gitmiştir. Böyle bilmediğin yerlerde de gezme.” Demiş.

     Küçük kedi “Köpek amca ben evimi de kaybettim.”demiş.

     Köpek “Ben şimdi nereden geldiği bulurum.” Demiş. Ardından küçük kediyi iyice koklamış. “Haa.. demiş. Sen domates kokuyorsun. Buralarda domates ancak yaşlı bir kadının bahçesinde yetişir.” Demiş. Sonra küçük kediye “Hadi beni takip et. Seni evine kadar götüreyim.” Demiş.

     Küçük kedi ve köpek yürümeye başlamışlar. Kısa süre  sonra köpek bir evin önünde durmuş. Küçük kediye sormuş. “Evin burası mı?”

     Küçük kedi “Evet amca burası.” Demiş.

     Sonra köpek geldiği yere doğru oradan uzaklaşmış.

     Küçük kedi evini bulduğu için çok sevinmiş. Ağlamayı hemen unutmuş.

     Küçük kedinin yaşadığı evdeki bir ağacın dalın da küçük kedinin bu sevincini seyrediyormuş. O an konduğu daldan kalkıp küçük kedinin yanına inmiş. Serçenin maksadı küçük kedi ile arkadaşlık etmekmiş. Tam o sırada anne kedi evine geliyormuş. Gizlice serçeye doğru yaklaşmış. Yerinden zıplayıp serçeyi yakalamış.

      Küçük kedi annesinin bu yaptığına çok üzülmüş.. “Anneciğim o serçeyi sal ne olursun.” Demiş.

      Anne kedi “Yavrucuğum biz serçeleri yemeyi çok severiz.” Demiş.

      Küçük kedi “Anneciğim az önce bir köpek beni yakalamıştı. Bir daha ki sefere kaçmam için bana bir şey yapmamıştı. Sen de o serçeye bir şans daha ver. “ demiş. Anne kedinin o an yufka yüreği buna dayanamamış. Serçeyi ağzından salıvermiş.

      Küçük kedi o gün rüyasında kendisine evini bulan köpeği görmüş. Köpek ona serçe için yaptıkları için  hep  “Aferin, aferin.” Demiş.

 

 

 

T. Mustafa YAŞAR

Tırtılın Elma Serüveni-Masal

      Bir varmış bir yokmuş. Evvel zaman içinde kalbur saman içinde bahçenin birinde bir tırtıl yaşıyormuş. O tırtılın karnı çok acıkmış. Tırtıl bir elma ağacının altında elmalara ağzının suyu akarak bakıyormuş.

     Ama gel gör ki tırtıl düşünceliymiş. “Ben o güzelim elmalardan yerim ama elma ağacına çıkarken çok zorlanacağım. En önemlisi ben elma ağacına çıkarken bir serçe beni görürse beni orada hemencecik yer.” Demiş.

      Tırtıl dayanamamış “Ya ben elmayı yerim ya, serçe beni yer.” Diyerek elma ağacına tırmanmaya başlamış. Tırtıl elma ağacına tırmanırken hiç yorulmamış. Çünkü elmaların kokusu öyle güzelmiş ki tırtılın aklı hep elmalardaymış. Tırtıl ağacın en tepesine çıktığında yorulduğunu o an fark etmiş. Dinlenmek istiyormuş. Ama serçelere de yem olmak istemiyormuş.

      Tırtıl karşı dalda bir elma görmüş. “Nasıl da güzel bir elma o. Az kaldı. Yorgunluğumu elmanın içinde atarım. Orada bol bol uyurum” Demiş. Tekrar yürümeye başlamış. 

      Tırtıl elmanın yanına gelince karnını iyice doyurmuş. Sonra elmayı delerek içine girmiş.

      “çok yoruldum. Biraz uyuyayım.” Demiş. Uykuya dalmış.

      Bir serçe hemen yandaki dalda tırtılın elma yiyişini ve elmanın içine girişini baştan sona seyretmiş. Serçe hemen konduğu daldan arkadaşlarının yanına doğru uçmuş.

      Serçe arkadaşlarının yanına varınca “cik cik cik.” Diye avazı çıktığı kadar bağırmış.

      Serçe arkadaşlarına diyormuş ki “Yaşasın, yaşasın. Elmanın içinde tırtıl gördüm. Yaşasın yaşasın.” Diyormuş.

     Sonra o serçe uçmuş. Arkadaşları da onu takip etmiş. Serçelerin hepsi tırtılın içinde uyuduğu elmanın üzerine konmuş. Elma o kadar serçenin ağırlığına dayanamayıp yere düşmüş. Serçeler ise hiç durmuyormuş. Gagalarıyla elmayı paramparça etmeye devam ediyorlarmış. Tırtıl o an uyanmış. Korkmuş. Ağlamaya başlamış. Sonra “ İmdat, imdat. Bana yardım edin.” Diye bağırmış. Tırtılın çığlığını o civarda gezinen bir kedi duymuş.

     Kedi “Biri yardım istiyor galiba. Gideyim, bir bakayım.” Demiş.

     Kedi o an bir sürü serçenin bir elmanın başında olduğunu görmüş. Kedi “Yaşasın, yaşasın.” Diye sevinmiş. Çünkü kedinin en sevdiği yiyecek serçelermiş. Kedi sinerek serçelere doğru sürünmeye başlamış. Serçelere yaklaşınca yerinden fırlayıp üzerlerine zıplamış. Serçeler çok hızlı olduğu için hiç biri kediye yakalanmamış. Hepsi uçarak oradan kaçmışlar.

      Kedi “Tüh be kaçırdık. Bizdeki şans hep böyle olur.” Demiş. Kedi o an parçalanmış elmanın içinden çıkan tırtılı görmüş.

     Kedi tırtıla “Tırtıl kardeş yardım isteyen sen miydin?” diye sormuş.

     Tırtıl cevap vermiş. “Evet kedi kardeş. İyi ki beni kurtardın. Sen olmasaydın şimdi serçeler beni yemiş olacaktı.”

     Kedi “Tırtıl kardeş bir daha ağaçlara çıkma. Her zaman yardım edemeyebilirim.” Demiş.

     Tırtıl “Tamam kedi kardeş.”demiş.

     Sonra tırtıl ve kedi vedala şıp ayrılmışlar. Tırtıl o günden sonra kendi kendine söz vermiş.

     “Bir daha hiç elma yemeyeceğim.” Demiş.

 

T. Mustafa YAŞAR

Nohut Ailesi-Masal

 

     Evvel zaman içinde kalbur saman içinde bir köy varmış. Köyde yaşlı bir kadın yaşarmış. Yaşlı kadının inekleri varmış. Yaşlı kadın o gün ineklerini çayıra salmış. İnekler gayet mutlu bir şekilde otluyorlarmış. İneklerin otladığı yerde bir nohut bitkisi varmış. Dallarında da bir anne nohut ve iki çocuğu yaşıyormuş. Anne nohut çocuklarını uykudan acele ile uyandırmış.      

     “Kalkın çocuklar. Buradan hemen gitmemiz lazım.” Demiş

  .  Çocukları “Anne ne oldu. Niye gidiyoruz?” Diye sormuşlar.

     Anneleri “Bakın ileride inekler otluyor. Buraya gelirlerse bizi yerler.” Demiş.

     O an bir inek nohut bitkisini görmüş. Yaklaşmaya başlamış. Anne nohut çabucak kaçayım derken çocukları da bağrışıyorlarmış. “Bizi inek yiyecek” diye çok korkuyorlarmış. İnek o an gelip anne nohut ve çocuklarını yemiş.

     Anne nohut çocuklarına “ağlamayın. İnek birkaç gün içinde inek tuvaletini yapar. Biz de o zaman dışarıya çıkarız.” Demiş.

     Aradan birkaç gün geçmiş. Anne nohut ve çocukları ineğin tuvaletini yapmasını sabırla beklemişler. İnek bir türlü tuvaletini yapmıyormuş.

     Anne nohut “eyvah biz ineğin karnında öleceğiz.” Derken o an inek tuvaletini yapmış. Anne nohut ve çocukları da ve bu sayede ineğin karnından dışarıya çıkmış. Anne nohut çocuklarının ellerinden tutup koşarak oradan uzaklaşmış. Bir taşın altına saklanmışlar. İnek anne nohut ve çocuklarını görmeden yanlarından geçmiş. Anne nohut o zaman rahat bir nefes almış. Sonra çocuklarını da alıp ineklerin olmadığı uzak bir yere gitmiş.

 

T. Mustafa YAŞAR

Reenkarnasyon Duası

Ya rab bizi bırakanı bize bağla.

 

Bizi bırakmayanı bize anlat.

 

Öncemizin görünmezini ve gizlisini bize bildir.

 

Ruhu cesetten alıp yeni bedene giydiren sensin.

 

Bize öncemizin serinliğinden ver.

 

Sen öncemizi bize getirirsen uzletimiz katına ulaşacak.

 

Sen öncemizi bize bildirirsen esrarın ziyadeleşecek.

 

Sen öncemizi bulursan teslimiyetimiz seninle olacak.

 

Sen taşıyıcı ruhlarımızı ölüler diyarından bize getirmeye muktedirsin.

 

Öncemizin hatıraları onlara muhtaç.

 

Öncemiz ihtiyaçlarını dindir.

 

Şüphesiz sen esrarları bilen ve onlara hükmedensin.

 

 

T. Mustafa YAŞAR

Sekr-i Elvis Presley

 

Sekr-i Elvis Presley

 

Bizi Elvis Presley’e sürükleyen bir gizem var. O gizem Elvis Presley’den gelen bir yansımadır. Elvis Presley’de bizden bir yansıma olduğu için Kendimizi Elvis Presley zannediyoruz. Yani Elvis Presley’in varlığında kayboluyoruz. Parçamızın bizde yansımasın ile bir başkasında yansımasının arasında fark vardır. Bir başkası bizi yansıtıyorsa isabet tamdır. Çünkü biz kendimizi yansıtamayız. Eğer ruhumuz birden çok kişiye iştirak ederse o zaman bizi yaşayan ıssızlığın keyfini yaşar. Elvis Presley bunu aşmış biri. Elvis ruhunu kendine özgülükten herkese özgülüğe çevirmiş. Ve biz hayranları dilediği an Elvis Presley’i yaşıyoruz. Tabiki ruhun herkese özgülüğe geçmesinin gerisinde kuvvetli bir esrarın olmasını gerektiriyor. Elvis o esrarı sadece göstermekle yetindi. Bu kostümlerindeki kutsal ışık sembolüdür. Elvis kutsal ışık ile ilgili ritüeli biliyordu. Elvis bu ritüel sayesinde kontrolsüzlüğü dilediği gibi kullandı. Ve kontrolsüzlük beraberinde her bir insanı kendine çeken Elvis Presley sarhoşluğunu getirdi.

 

T. Mustafa YAŞAR