Mynet | Blog Anasayfa | Email
Favorilerime Ekle | Giriş
 

EY EHLİ VİCDAN,DUYUN BU SESİ !…

15 Mayıs 2008 Perşembe | Kategori Siyaset 0
e17929cd-3831-4816-8789-20fe77739550_t
Ülkemiz gerek içte gerek dışta sürekli kan kaybetmeye devam ederken, küresel güçler; medya desteği ve AB destekli sivil toplum örgütleri vasıtasıyla vatandaşı yanlış yönlendirerek iyimser hava estirip, adeta sahte cennet senaryolarıyla milletimizi aldatmaya devam etmektedirler. Huzursuzluk sadece ülkemizle de sınırlı olmayıp, batısından doğusuna bütün dünyaya yayılmış vaziyettedir.
                                                
Osmanlı’nın cihan hâkimiyetinin sona ermesinden bu yana, insanlık ailesinin yüzü bir türlü gülmedi. Hayatı kan, zulüm, işkence ve işgallerle geçti. Haçlı ruhunun küreselleşme adı altında maskesini değiştirdiğinden bu yana; zulüm ve açlık insanlığın arkadaşı olmuştu.
Genelde dünya insanlığı, özelde Türk Milleti, Haçlının yerli ve yabancı güçleri tarafından kuşatılmış, can damarları kurutulmuş, ayakta duracak mecali bile kalmamıştı.
Onu bu sefaletten kurtaracak bir sesi, bir soluğu hep bekledi durdu…
Halkımızın, “ne olacak halimiz?” dediği zamanda duydukları sesler hep; malum seslerdi:
“AB olmazsa olmaz”
“ABD dünyanın en hâkim gücüdür o istemeden hiçbir şey olmaz”
“IMF ile kamçı yemeden, bir ortak gibi çalışacağız”
“AB uyum yasalarının dışında bir şey düşünemeyiz”
“Kenar ülke konumuna düşmemek için AB ile bütünleşmek zorundayız”
vs…
                                                
Eğitimden sağlığa, ekonomiden siyasete, hatta günlük yaşantımıza varıncaya kadar her şeyimiz; dışarıdan estirilen rüzgârlarla tarumar edildi. İnsanımız adeta sindirilmiş bir vaziyete dönüştürüldü.
Yaban ellerden gelen telkinlerle sanki hipnoz edilmiş insanımız, kendi benliğini kimliğini dahi tanımaz bir hale düşmüş; canından bezmiş bir haldeydi.
İnsanımız öyle bir hale düşürülmüştü ki küresel güçlerin dışında hiçbir çözüm olmadığına inandırılmıştı.
                                                
Hayatını insanlığın hizmetine adayan bilge insan Prof. Dr. Haydar Baş milletimizin bu durumuna duyarsız kalamazdı. Gecesini gündüzüne katarak şahsına münhasır bir model olan “Milli Ekonomi Modelini” hazırladı. “Durun, buralar çıkmaz sokak” diyerek gerçek çözümün adresinin “Milli Ekonomi Modeli” olduğunu gösterdi.
Evet, insanlığın beklediği ses, bu ses işte…
Dünya çapında bilim adamları, Prof. Dr. Haydar Baş beyin bu sesine kulak verip, onun bu tezini deklere etmektedirler.
Bilim adamları düzenlenen 4 Uluslararası Kongreyle; “Milli Ekonomi Modeli” ve “Sosyal Devlet Mille Devlet” tezini dünyaya haykırdılar. Vatandaşımızın bu fırsatı değerlendirmekten başka yolu kalmamıştır. Sadece Türk milletinin değil, bütün insanlığın sosyal sıkıntılarına son vermek istiyorsanız;
Ey ehli vicdan, duyun bu sesi..!     DELİORMANLI…

KÜRESEL GÜÇLERE BİR GOL DE PUTİN’DEN

13 Mayıs 2008 Salı | Kategori Dünya 0

 

 
 Devlet Başkanlığı görevini Dimitri Medvedev’e bırakan Rusya eski Devlet Başkanı Vladimir Putin, giderayak küresel güçleri şaşkına çeviren bir yasayı imzaladı. Bu yasa ile Rusya’daki yabancı yatırımlara sınırlama getirilmiş oldu. Bu yasa ile; aralarında petrol, doğalgaz, enerji, haberleşme, havacılık ve savunmanın da bulunduğu 42 stratejik sektörde yabancı yatırıma kısıtlama getiriyor. Bırakın yatırım yapmayı, bu sahalarda yabancılara araştırma yapma imkânı bile yasaklanıyor.
Beklenmedik bir haber olarak dünya basınında yer alan bu haber batılı para babalarını derinden üzmüştür.

Sovyet Rusya, dağılmaya yüz tuttuktan sonra Putin’in ortaya koyduğu ulusal politikalarla tekrar eski gücüne erişmeye çalışıyor. Tabii ki, Putin de; Bağımsız Türkiye Partisi (BTP) Genel Başkanı Prof. Dr Haydar Baş’ın bütün insanlığın kurtuluş reçetesi olarak ortaya koyduğu “Milli Ekonomi Modeli”nden esinlenmektedir. Putin’in bu kararından sonra bizdeki bazı aklı evveller; “AB’siz olmaz, ABD’siz olmaz, dünya kürselleşirken biz aralarında yer almazsak taşra ülkesi oluruz aç kalırız, yok oluruz” bahaneleriyle bizi küresel güçlerin elinde oyuncak edenler, bir kez daha düşünsünler…

Başta Rusya olmak üzere birçok ülke, Prof. Dr Haydar Baş’ın Milli Ekonomi Modeli’nden yola çıkarak kendi gemilerini selametle yürütürken biz hâlâ küresel güçlerin etki alanlarından kurtulamadık. ABD bile kendi iktisadi modelinde bulunmamasına rağmen dar gelirli vatandaşlara tüketim şartıyla para yardımında bulunarak tıkanan ekonominin önünü açmaya çalışmaktadır.
Milli Ekonomi Modeli, bizden başka herkese yeni ufuklar açmaktadır.
Dünya Baş’a, bizimkiler boşa koşuyor…!

Putin’in devlet başkanlığı döneminde Rusya’nın, Milli Ekonomi Modeli’nden alıp uyguladığı projelerin bazıları şunlardır:
* Her doğan çocuğa 9 bin dolar doğum yardımı yapıldı.
* Ev hanımlarına emeklilik hakkı verildi.
* Yeraltı kaynaklarını devlet–millet ortaklığıyla işletmeye başladı.
* Belirli ürünlerde ihracat karşılığı kendi parasını, yani Ruble’yi talep etmeye başladı.
* Asgari ücreti 2000 dolara çıkarma kararı aldı.
* Dar gelirliye vergi indirimi yapıldı.
* Son olarak da enerji, iletişim, savunma ile alakalı 42 sektörü stratejik ilan etti, yabancılara özelleştirilmesinin önünü kapattı.

Ey ehli vicdan; gerçeği ne zaman göreceksiniz..!

UğurKepekçi–TUNALIM…

PROF. DR. HAYDAR BAŞ’TAN GENÇLERE ÖĞÜTLER

8 Mayıs 2008 Perşembe | Kategori Din 0
 
Prof. Dr. Haydar Baş’ın 1990’lı yıllarda kaleme aldığı “Makâlât” adlı eserinde gençlere yönelik mesajları hâlâ önemini korumaktadır. “Gençler!..” başlıklı öğüt mahiyetindeki hitabesinde, Prof. Dr. Haydar Baş sadece o döneme değil, gelecek zamanlardaki gençlerimize de seslenmektedir. Hayat ölçüleri mahiyetindeki bu tarihî hitabeyi takdirlerinize arz ediyorum efendim:

“Gençler!..

Gençlik büyük bir nimettir.
İyi bilin ki, genç kalmak; ancak ölümsüz bir inanca sahip olmak, mutlak hakikate teslim olmak ve hizmet etmekle mümkündür.

İman, ibadetle ispatlanır. Nasıl ki, bir dâvâda şâhit aranıyorsa inancınızın ispatında da sizden şâhit sorulur. Sizin şâhidiniz, ibadetlerinizdir. O halde; namazı huşû ile kılın, orucu tutun, muktedir iseniz hacca gidin ve zekatınızı verin. Haramları terk edin.

Dikkat edin, kulak verin; bugün insanlığın içinde bulunduğu asıl bunalım, ölümden sonra vuku bulacak dirilişe iman edip etmeme noktasındadır; insanlık dirilmekten şüphe ediyor. İyi bilin ki; bu, nefsin ve şeytanın vesvesesidir. Diriliş mutlaka gerçekleşecektir. Mülkün sahibi için bu hiç de zor değildir. Nasıl günü görüyor, geceyi görüyor, alemi seyrediyorsanız; işte, aynen onun gibi, hatta ondan daha da açık, öteki alemi göreceksiniz. İşte o zaman, yaptığınız her şeyden hesap vereceksiniz. Buradaki küçük hesaplar, o büyük hesaba hazırlıktır.

Hak, sizi bu âleme en mükemmel mimarlar olarak gönderdi. O halde malzemeyi iyi işleyin, iyi kullanın. Bu sebepten dolayı, kimsenin sizi eleştirmesine fırsat vermeyin. Sizin bir kolunuz dünyada, diğeri de öteki âlemdedir. Bakın, geçmişte ceddiniz maddeyi tasarrufla nice medeniyetler kurdu. Onlara varis olmalısınız.

İnancınız, mutlak hakikate ve onun esaslarına bağlanmakla kuvvet kazanır. Vatanınız mukaddes ve muazzezdir. Çünkü vatanınız, şühedanın kanı ile yoğrulmuş, evliyanın nefesi ile hayat bulmuş bir beldedir. O, sizin namusunuzdur. Ona bu mantıkla sahip çıkın. Namusunuza göz diken ırz düşmanları nasıl alçak birer hain iseler, vatanınıza karşı gizli hesaplar içinde olanlar da öyledir. Vatanınıza sahip çıkmak hem hakkınız, hem de vazifenizdir.

İnancınızı paylaşanlar, çeşitli meşrep ve mezheplerden olabilirler. Onlara gönlünüzü açın, onlarla kardeş olun. Bu, mukaddes inancınızın gereğidir. Sizin mezhep ve meşrebinizden değildir diye kardeşlerinize tavır almanız, hor bakmanız, onları hiçe saymanız yanlıştır. İyi bilin ki; taassup ve haset, yaptığınız güzel işleri yakan bir ateştir. Bu ateşe düşmeyin. Eğer hizmet, sizin mezhep ve meşrebinizden olmayan kardeşlerinize mukadderse, sizin onları çekememeniz mutlak kadere isyandı.
Haset, büyük bir hastalıktır. Kabil, bu hastalıktan dolayı kardeşi Habil’i öldürdü. Sonra, nice kavimlerde bu hastalıktan helak oldular.

Hem bilmez misiniz ki kaderin sizin üzerinde bir hesabı vardır. Onun hesabı zuhur ettiği zaman, “Bu nasıl olur?” demeyin; rıza gösterin.

Hakkınız olmayan hiçbir şeyi istemeyin. Hakkınız olan her şeye de sahip çıkın. Hakkınızı aramaz, ona sahip çıkmazsanız, hakkınıza karşı en büyük haksızlığı yapmış olursunuz.
Hiçbir canlıyı incitmeyin; muktedir iseniz her canlıya merhametle muamele edin. İnsanlara yardım elinizi uzatın. İyilikte herkesten öne geçin.

Kimseden kendinizi üstün görmeyin; yücelik tevazudadır. İyi bilin ki, tevazuda ne kadar ilerlerseniz o kadar yücelirsiniz. Fakat tevazuu Hak için yapın. Eğer nefsiniz için olursa o tevazu değil, riya olur; ölçüyü kaçırmayın. Ölçünüz Kitap ve Sünnet olsun. Bir de, bunlara dayanan İcmâ ve Kıyas.

Hz. Âdem’den olduğunuz muhakkaktır. Âdem ise topraktandır. O halde siz, toprak olarak kimseden üstün olamazsınız, yani kalp olarak. Ancak Hakk’tan korkar ve O’nu sayarsanız üstün olursunuz. Hak sizin kul olmanızı istiyor, kul! İyi bilin ki, kulluk en büyük makamdır.

Sizin her an kontrol ve murakabe eden mutlak kudreti unutmayın. O’nun hesabı adildir. Siz de adıl olmak istiyorsanız nefsinizi murakabe edin, muhasebe edin. Siz hesaba çekilemeden nefsini hesaba çekerseniz sonunuz hayr olur.

Gençler!
İyi bilin ki, inananlar kardeştir. Onları sevin. En güzel sermayeniz Hak için sevmenizdir. Sevmek Hak için olursa, bu, her türlü kötü sıfatlardan sizi arıtır, nefsinizi ıslah eder. Eğer sever ve sevilirseniz herkesi davanıza ram edersiniz. Davanıza râm edemeyeceğiniz kimse yoktur.

Gençler!
Geçmişte kavimlerin batmasına sebep olan hastalıklardan biri de nifaktır. Nifak, büyük bir hastalıktır. Bir millete nifak girerse adalet ortadan kalkar. Adaletin olmadığı yerde zulüm olur. Siz bu konuda çok dikkatli olun; nifaka vesile olmayın. İnsanları da bu konuda uyarın.

Hakk’a koşun, Hakk’la olun, haklı ile olun, haklı olun.
Hepiniz Hakk’a emanet olun”.
(Prof. Dr. Haydar Baş; Makâlât, Sayfa:299-301)

DELİORMANLI…

DÜNÜ OLMAYANIN,YARINI OLMAZ..

5 Mayıs 2008 Pazartesi | Kategori Tarih 0
 


    Tarih bir milletin hafızasıdır. Millet olma şuuruna ermiş toplumlar, kârını ve zararını hesap ederken güçlü bir tarih muhakemesi yaparak istikballerine bakarlar. Geçmişine bağlı ve geçmişinden ders alabilecek nisbette medenî milletlerin geleceği de o nispette parlak olmaktadır. Zira dünü olmayanın bugünü ve yarını da olmaz…

Müslüman–Türk milletinin tarih kökleri, bütün insanlığa yol gösterecek nitelikte eşsiz ve sağlamdır. Yeter ki, yüzümüzü engin tarihimize dönelim. Sırtımızı, sarsılmaz medeniyetimize dayayalım. Nice devletler kurmuş ecdadımızın hayatlarını ve kahramanlıklarını araştırdıkça, bizlere miras bırakılan emanetin değerini de belki bir nebze olsun daha iyi anlayacağız.

Çünkü ceddimiz, kendilerinden önceki nesilden aldıkları

mukaddes mirasa layık olduklarını sitayişle göstermişlerdir…

Nasıl mı?

Bakınız; Fatih Sultan Mehmet, İstanbul’un fethinden önce askerlerine yaptığı hitabetinde zaferlerin ne zorluklarla elde edildiğini belirterek, onlara şöyle seslenmiştir:

"Elimizde bulunan bu devlet, ecdadımızın nice cihat, savaş ve emekleri ile kazanılmış ve bize miras kalmıştır. Yaşlılarımız bu savaş ve cihatlara şahittir ve bizzat katılmışlardır. Gençlerimiz

de bunların hikayelerini babalarından dinlemişlerdir. Bu uğurda pek çok yiğit öldü. Fakat onların kahramanlıkları içimizde yaşamaktadır. Yürekleri yüce hislerle dolu ve korkusuzca, en korkunç tehlikelere göğüs gererek büyük işler gördüler.

Ey yaşlı fedakârlar ve yiğit gençler..! Bütün bu fetihlerin kolayca olmadığını ve emeksiz devlet edilmediğini bilirsiniz. Bu uğurda nice kanlar döküldü, yaralar açıldı. Bunca dul ve yetimlerin gözyaşları aktı. Nice engin dereler, coşkun ırmaklar , yalçın kayalar, sarp dağlar ve boğazlar aşıldı. Nice geceler uykusuz, gündüzler istirahatsiz ve tehlikeli geçti. İşte ecdadımız bu gibi olağanüstü zorluklara katlandı. Düşman karşısında bazen talih onlara gülmedi. Fakat hiçbir zaman gelecekten ümit kesmediler. Ve galip gelmeye çalıştılar. Daima mücadele yolunda kaldılar. Felaket zamanlarında kederlenmez ve zafer anlarında aşırı gururlanmazlardı. Bu sayede şanlı bir devlet kurdular. Dünyaya milli onur ve adalet örneğini verdiler. Bize de her yanı ile muhteşem bir devlet bıraktılar. Bize düşen görev, şöhretimizi yüceltmek ve atalarımıza hayırlı halef olduğumuzu meydana koyarak ruhlarını şad etmektir…

Süratle harekete geçip, düşmanın, devletimizin ortasında kışkırtma ve fesadına fırsat vermeyelim. Ve ecdadımıza layık olduğumuzu bütün dünyaya gösterelim. Bizi hiçbir kuvvet yolumuzdan döndüremeyecek ve hiçbir kuvvet, saldırılarımıza dayanamayacaktır. Ben ordunun başında, sizinle beraber ilk safta bulunacak, hizmetlerinizi övecek ve sizleri mükâfatlandıracağım".

"Dünü olmayanın bugünü ve yarını da olmaz" dedik, evet; mutlu yarınlar ümid ediyorsak, ceddimizin bize bıraktığı medeniyete sadık kalarak bugünümüzü değerlendirmeli; gücünü köklerinden alan yüce bir devletin yılmaz takipçisi olmalıyız.

Oğuz Köroğlu–TUNALIM…

NEME LAZIM BE ABİ !…

3 Mayıs 2008 Cumartesi | Kategori Siyaset 0

 

                 

Osmanlı’yı parçalanma sürecine sokan o kadar sebep var ki, bu konuda çok şey söylenip yazıldı: Yeniçeri Ocağı’nın yozlaşması, Fransız İhtilali’nin etkileri, Sanayi Devrimi’nden geri kalınması, Misyoner faaliyetlerinin yayılması… bunlar, “sebepler zinciri”nin sadece birkaç halkasıdır. Bu sebeplerin hepsinde mutlaka doğruluk payı vardır ancak; Osmanlı’yı felakete sürükleyen asıl neden, bizzat kendisidir. Osmanlı, Osmanlı olmaktan çıkıp; kendi kimliğinden, öz benliğinden uzaklaştığı için akıbeti hüsran olmuştur. Manevî hastalıklar “insan ağacına düşen kurt” misali toplumun çekirdeğini âdeta kemire kemire çürütmüş ve nihayetinde Koca Çınar’ın kendiliğinden parçalanması kaçınılmaz olmuştur.
***
Bu tehlike, Osmanlı’nın en ihtişamlı olduğu dönemlerde dahi dile getirilmiştir. Misal vermek gerekirse, Kanuni Sultan Süleyman, dünyada emsalsiz bir iktidarın padişahı olduğu halde milletin, memleketin ahvâl ve sonunu kara kara düşünmüş;
“Günün birinde Osmanoğulları da inişe geçer, çökmeye yüz tutar mı acaba?” diye endişeli düşüncelere dalmıştır…
Kanuni, içinden çıkamadığı, etrafından tatmin edici bir cevap alamadığı bu tür meselelerde her zaman soluğu, âlim, fâzıl, kâmil insanların kapısında almıştır. Bu kamil insanlardan biri de Yahya Efendi Hazretleri’dir. Padişah, sonunda, kendisini endişeye sevkeden bu düşüncesini büyük âlim Yahya Efendi’ye açmaya karar verir. Maneviyatına, ilmine, keşfine, kerametine inandığı Yahya Efendi’ye el yazısıyla bir mektup gönderir. Mektupta Yahya Efendi’ye şöyle sorar;
“Sen ki, ilahi sırlara vâkıfsın. Bizi aydınlat. Bir devlet hangi halde çöker? Osmanoğulları’nın akıbeti nasıl olur? Bir gün izmihlale uğrar mı?”.
Mektubu okuyan Yahya Efendi’nin cevabı ise çok kısa ve fakat insanı şaşırtıcı mahiyettedir; Padişaha der ki:
– “Nemelazım be Sultanım!”…
***
Yahya Efendinin cevabını hayretle okuyan Sultan Süleyman, buna hiçbir mana veremez;
“Acaba bu cevapta bizim bilmediğimiz bir sır mı vardır?” diye düşünür. Nihayet kalkar Yahya Efendi’nin Beşiktaş’taki dergahına gelir ve halini arz eder:
“Ne olur efendim, mektubuma cevap veriniz. Bizi geçiştirmeyiniz, sorumuzu ciddiye alınız”.
Yahya Efendi şöyle bir bakar:
“Sultanım sizin sorunuzu ciddiye almamak elde mi? Ben sorunuz üzerinde iyice düşündüm ve kanaatimi size açıkça söyledim” der.
Padişah şu karşılığı verir:
“İyi ama ben bu cevaptan birşey anlamadım efendim. Sadece ‘Nemelazım be sultanım’ demişsiniz. Sanki, beni böyle işlere karıştırma, der gibi”.
Yahya Efendi, hikmeti hikmet sahibinde arayan bu büyük padişaha işin sırrını şöyle açıklar:
“Sultanım! Bir devlette zulüm yayılırsa, haksızlık şayi olsa, işitenler de ‘nemelazım’ deyip uzaklaşsalar, sonra koyunları kurtlar değil çobanlar yese, bilenler de bunu söylemeyip sussa, fakirlerin, yoksulların, muhtaçların, kimsesizlerin feryadı göklere çıksa da bunu da taşlardan başka kimse işitmese, işte o zaman devletin sonu görünür. Böyle durumlardan sonra devletin hazinesi boşalır, halkın itimat ve hürmeti sarsılır. Asayişe itaat hissi gider, halka hürmet duygusu yok olur. Çöküş ve izmihlal de böylece mukadder hale gelir”…
***
Dönelim bize…
Osmanlı’nın torunları olan kendimize şöyle bir bakalım…
Dün atalarımız, devletin en güçlü olduğu muhteşem dönemlerinde dahi, devletin sonunu, milletin akıbetini merak etmişler; nemelazımcılığın Osmanlı’yı nereye sürükleyeceğini kara kara düşünmüşler. Bugün insanımız ise, ülke parçalanmanın eşiğine gelmesine rağmen ne yazık ki, duyarsızlığını sürdürmektedir. Nemelazımcılık toplumun tamamını sarmış, vatandaş en temel hassasiyetlerini dahi yitirmiştir. Ne acıdır. Bu topraklarda Türk bayrağının yanında, AB’nin Haçlı bayrağı da egemen olarak dalgalanacak fakat, Türk insanı “nemelazım be abi” diyecek. Topraklarımız ecnebilere haraç mezat satılacak ama, milletin ağzından, “nemelazım, benim evime barkıma, bağıma bahçeme kimse dokunmasın yeter” çıkacak. Elin gâvuru gelecek benim ülkemin zenginliklerini sülük gibi sömürecek; memlekette fakirlerin, yoksulların, muhtaçların, kimsesizlerin feryadı göklere çıkacak ama, sen, “nemelazım benim işim, aşım var” deyip yan çizeceksin. Elin papazı, hahamı, keşişi gelip benim ülkemde fitne yuvaları açacak, gençliğimiz misyonerlerin tuzağına düşecek; vatandaş; “nemelazım canım, ben kendimi korurum” diye sesini soluğunu çıkarmayacak… Hırsızlıklar, yolsuzluklar, rüşvetler, adam kayırmalar, vergi kaçırmalar, cinayetler, tecavüzler almış başını gidiyor fakat, ne yazık ki insanımız nemelazımcı….  
***
Bu kokuşmuşluğa, bu çürümüşlüğe, bu nemelazımcılığa Koca Osmanlı dayanamadı, bakalım Türkiye Cumhuriyeti Devleti daha ne kadar dayanabilecek..! Allah akıbetimizi hayreylesin.

 Oğuz Köroğlu–TUNALIM…

OLUMLU DÜŞÜNCE İNSANA NELER KAZANDIRABİLİR?

27 Nisan 2008 Pazar | Kategori Dünya 0

       Toplumumuzda insanların çoğunluğu olumsuz düşünüyor. Örneğin insanlarla konuştuğumuzda, devletler arasında çatışma ve savaşların olduğunu, bireysel ilişkilerde de haksızlıkların hüküm sürdüğünü, söylüyorlar. Yine sokağa çıktığımızda, yolda yürüyen insanların büyük bir kısmının, suratlarının asık olduğunu ve adeta patlamaya hazır bir bombayı andırdıklarını görüyoruz. Jack Ensaign Addington % 100 Düşünce Gücü adlı eserde bu konuda şunları yazar: “İnsanlar sürekli olarak kendilerini başkaları ile karşılaştırarak kendilerini küçümserler. İnsanın en büyük düşmanı yine kendisidir. Olumsuz düşünceler sayılamayacak kadar çoktur: Bencillik, gurur, benlik davası, sürekli kendini haklı görme saplantısı, kıskançlık, kendine acıma, kin, hile, kendini suçlama, çekememezlik, güvensizlik, sürekli eleştirel davranma, nefret, çaresizlik, düşmanlık vb.”

Türkiye’de kitle iletişim araçlarına baktığımızda, bunların çoğunluğunun sabahtan akşama kadar olumsuz duygu ve düşünce yaydıklarına şahit oluruz. Örneğin “Biz adam olmayız, öldük, bittik, mahvolduk. AB ve ABD gelse de bizi kurtarsa vs.” Elbette bunlar kendiliğinden olan şeyler değildir çünkü doğada tesadüfe yer yoktur, her olayın mutlaka bir sebebi vardır. Sadece Türkiye’de değil bütün dünyada, birkaç istisnası dışında, özel TV kanalları çok uluslu şirketlerin maddi destek ve güdümündedir. Çünkü bunlar vasıtasıyla psikolojik savaş yapılarak ülkeler, siyasal ve ekonomik olarak çökertilip sömürgeleştirilmek istenmektedir.

Çocuklar başlangıçta Tanrı’nın bir lütfu olarak dünyaya güven duygusu ve yaşama azmi ile gelirler. Fakat yapılan araştırmalar, ilköğretim 4. sınıfa gelen çocukların, kendilerine olan güven duygularının % 80-85’ini kaybettiklerini gösteriyor. Gerçekten çoğumuz, bizi teşvik ve takdir etmeyen, sürekli eleştiren ve yasaklayan ailelerden geliyoruz yani eksiklik, yetersizlik duyguları ve aşağılık kompleksi ile yetiştiriliyoruz.

Acizane ben, olumsuz düşüncelerin eğitim vasıtasıyla yok edilip yerine olumlu düşüncelerin konulabileceğine ve bunu yaptığımız zaman bireylerin yaşamında mucizeler yaratılabileceğine inanıyorum. Nitekim Marks Twain: “Eğitimin yapamayacağı hiçbir şey yoktur. Kötü ahlakı iyiye çevirir; kötü ilkeleri yok edip iyilerini yaratır, insanı melek düzeyine yükseltir.” demiştir.

Anthony Robbins’e göre kafamızdaki olumsuz düşünceler, bahçedeki yabani otlara benzer, onlara kızmak yerine hergün onları temizlemeliyiz. Kendisi bir hekim olan Pozitif Düşünce adlı kitabın yazarı Dr Freitag diyor ki: “ Sürekli sorun çıkacağını düşünmek, bir çeşit onları davet etmektir. İnançsız hastalar, şifa bulmak için bir doktordan diğerine savrulurlar. Ben hasta olup hastaneye yatıncaya kadar bunda kusurum olduğunu düşünmemiştim.Gerçi doktorlar da sütten çıkmış ak kaşık değillerdir.”

Eğer zihnimizi olumlu düşüncelerle doldurursak o bize sağlık, başarı, sevinç ve mutluluk olarak geri döner. İki grup hasta üzerinde hiçbir etkisi olmayan bir kimyasal madde ile bir deney yapılıyor. Bir gruba deniliyor ki, “ Bu ilaç çok etkilidir ve bu hastalığı tedavi eder. Bu grup üzerinde % 70 civarında tedavi sağlıyor. Öteki gruba deniliyor ki. “Bu ilacın bu hastalığı tedavi ettiği söyleniyor.” Bu grupta ise % 25 olumlu sonuç veriyor.

Gerçekten insan pozitif düşünür ve bu düşünce gücünü, güçlü bir şekilde kullanırsa fizik kurallarına aykırı sonuçlar yaratılabiliyor. Örneğin Anthony Robbins, “Zihin Devrimi” adlı seminerlerinde, insanların beyinlerini nasıl kullanabileceklerini, kişisel enerjilerini en üst düzeye nasıl ulaştırabileceklerini, nasıl yemek yiyeceklerini ve nasıl nefes alacaklarını öğretiyor. Seminer sonunda katılanları yanan kömürler üzerinde yürütüyor. Bazıları 3-4 metre, bazıları ise 13 metre yürüyebiliyorlar. Ateşin kendilerini yakmayacağına inananlar, ateş üzerinde yürüyebiliyor, yakacağına inananlar ise ağlayarak bundan vazgeçiyorlar. Yanan kömür üzerinde yürümeyi başaranlar, alkol ve eroin bağımlısı iseler, bundan vazgeçiyorlar. Demek ki, alkol ve uyuşturucu bağımlılarında aşağılık duygusu bulunuyor, ateş üzerinde yürüyerek kendilerine olan saygılarını ve güven duygularını yeniden kazanmış oluyorlar. Yine hepimizin bildiği gibi yogiler, ateşi ağzına atabilmekte, yanan ateş üzerinde çıplak ayakla yürüyebilmektedirler. Türkiye’de ise Rufai tarikatı mensuplarının bir dinsel tören sırasında bir şişi yanaklarının bir tarafından sokup öbür tarafından çıkardıklarını geçmişte bir TV kanalında seyretmiştik. Onlar buna burhan(delil) diyor ve bunun Tanrı’nın ve dinin varlığının bir kanıtı olduğunu söylüyorlar. Ayrıca inancın, insanda neler yapabileceğini göstermek istiyorlar.

Pozitif düşüncenin nelere kadir olduğunu başka örneklerle göstermeye çalışalım. Holda Crooks 70 yaşında dağcılığa başlıyor ve dünyanın en yüksek tepelerine çıkıyor. Son 25 yılda Fuji Dağının doruğuna çıkmış en yaşlı kadın olarak tanınıyor. Sabah bizi yataktan kaldıracak bir heyecan ve coşkumuz olması gerekir. Burn 90 yaşında olduğu halde hala zihnini bilemekte, esprilerini canlı tutmakta, sinema ve TV programları yapmaktadır. Granda Moses, 70 yaşında resme başlamış ve 90 yaşında dünyaca ünlü bir ressamı olmuştur. Muhiddin-i Arabi, İlahi Aşk adlı kitabında şunları anlatır: “Endülüs’te İşbiliye’de henüz büluğ çağına girmiş bir çocuk iken 90 yaşında bir kadının hizmetinde bulundum. Kadın, 14 yaşındaki genç bir kız kadar güzel görünüyordu. Bu yüzden ben yüzüne bakmaya utanırdım.”

İnanıldığında, mucizeler yaratılabileceğinin referanslarını illa dışarıda aramamız gerekmez. Birinci Dünya Savaşı sonunda tamamı işgal edilen bir ülkenin ve bütün orduları terhis edilen bir ulusun içinden yürekli ve inançlı bir adam çıkıyor ve Türk toplumu kurtulur, diyor. Sivas Kongresinde kendisinden başka herkes Amerikan mandacılığını kabul etmemizin doğru olacağını söylerken, kurtuluş mücadelesi verip bağımsız devlet olabileceğimize sadece Atatürk inanıyordu. Ayrıca toplu iğne bile yapamayan bu ulus, çok geçmeden uçak fabrikasını bile kurdu ve çalıştırdı. Yine o dönemde Cumhuriyet tarihinde ilk ve son defa olmak üzere kalkınma hızı %9’lara kadar çıktı. Peki bu mucize değil de nedir?

William Shakespeare; “ İyi ve kötü diye bir şey yoktur, biz onu düşüncelerimizle yaratırız” diyor. Halil Cibran da “Ermiş” adlı eserinde “ acıları kendimiz seçeriz” diyor. Beynimizin nasıl çalıştığını anlarsak hem kendimizin terapicisi olur hem de davranışlarımızı değiştirme yeteneğini kazanarak olağanüstü şeyler yapabiliriz. Yeter ki buna önce kendimiz inanalım. Everett Dirksen, “yaşam durağan değildir, düşüncelerini değiştirmeyenler düşkün evindeki yaşlılarla, mezarlıktakilerdir.” der. Helen Keller diyor ki: “ Hayat ya cesur bir denemedir ya da hiçbir şeydir. Hata yapmayanlar, hiçbir şey yapmayanlardır.” Emerson da “Davranışlarınızdan utanıp sıkılmayın, hayatın tamamı bir denemedir” demiştir. Geçen yıl yaptığınız bir hatayı düşünürseniz, üzülürsünüz fakat hataların, başarı deneyimlerinin bir parçası olma olasılığı vardır.

Gerçekten ararsak, her insanın bir hata ve kusurunu bulabiliriz. Benim bir şey dikkatimi çekiyor. O da çoğunlukla insanların, bir kişinin yaptığı 99 iyiliği görmeyerek 1 hatasına yoğunlaşıp onu silip atarak kötü bir insan olarak nitelendirmeleridir. Oysa birey, belki yaptıklarından pişmandır ve o hata, onu belki daha da olgunlaştırmıştır. Bu yüzden ona bundan sonraki hayatında daha iyi bir insan olma şansı vermek gerekir. Bunları düşünürken aklıma Hindistan’daki Kova Hikayesi geldi. Hizmetçinin birisi efendisinin evine iki kova ile su taşırmış, fakat kovalardan birisi sağlam diğer ise delikmiş. Bir gün delik kova, dile gelerek hizmetçiye şunları söylemiş: “Sağdaki kova sağlam ve suları hiç dökülmüyor. Oysa ben delik bir kovayım, eve varıncaya kadar sularımın yarısı boşalıyor ve seni efendine karşı mahcup ediyorum, bundan son derece üzgünüm”. Fakat birkaç ay sonra, kuyu ile ev arasında ve delik kovanın bulunduğu tarafta çok muazzam bir yeşillik ve çimenlik meydana gelirken sağlam kovanın tarafı kupkuru kalmış. Hepimizin kendine özgü kusurları vardır, hepimiz aslında delik kovalarız. Büyük planda hiçbir şey ziyan edilmez. Kusurlarımızda gücümüzü bulduğumuzu bilirsek, biz de güzelliklere sebep olabiliriz.

Gandhi diyor ki: “ Düşünceleriniz pozitif olsun, çünkü düşünceleriniz sözleriniz olur. Sözleriniz pozitif olsun çünkü sözleriniz davranışlarınız olur. Davranışlarınız pozitif olsun çünkü davranışlarınız alışkanlıklarınız olur. Alışkanlıklarınız pozitif olsun çünkü alışkanlıklarınız değerleriniz olur.”

Konu çok geniş olduğu için sınırlandırmamız gerekiyor. Biraz önce genç kalmadan söz etmiştik. Şimdi genç kalmak için ne yapmak gerekir? sorusunun cevabını vermeye çalışalım.

GENÇ KALABİLMEK İÇİN

1. Kin ve Düşmanlık Duygularını Yok Etmek

Tasavvufun tanımlarından birisi de kafanda ne varsa atmaktır. Yogaya da önce kendimi ve başkalarını affettim diye başlanır. Bülent Ecevit, kinin insan yüreğinde bir yük olduğunu söylemiştir. Kin, aslında düşmana bir şey yapmaz ancak sahibini yıpratır, yaşlandırır ve çökertir. İnsanları affetmemek ve düşmanlık duyguları beslemek mutlu olmayı da engelliyor. Düşmanlık duygusu, kalp ve diğer ölümcül hastalıklara sebep oluyor. Öyleyse bağışlayarak kin ve intikam duygularının tutsaklığından kendimizi kurtaralım ve ruhsal olarak özgür olalım.

2. Spor Yapmak

Spor sağlıklı kalmanın ilk koşuludur.Sporla vücudumuzdaki fazla enerjileri atarak stresten kurtulabiliriz. Stresten kurtulunca yapacağımız işe daha iyi konsantre olabiliriz. Sporla vücuttaki toksinleri de atarız. Ayrıca sporu, arada derin nefes alarak yaparsak spor sırasındaki yaralanmalardan korunmuş oluruz. Aldığımız nefesle beynimize kan ve dokulara besin göndeririz.

3.Meditasyon Yapmak

Meditasyonun başlıca nefes, gülme ve ağlama vb. 100 çeşidi vardır. Meditasyon, kısaca dünya ile ilişkiyi kesip dikkatleri bir noktada toplamaya dayanır. Meditasyonda daha iyi yoğunlaşabilmek için önce kültür fizik hareketleri yaparak bizi rahatsız eden fazla enerjiyi atmamız iyi olur. Nefes meditasyonunu kısaca şöyle açıklayabiliriz: Oksijeni bol bir odada bir divan üzerine lotüs oturuşu yaparak(bunu yapamıyorsak bağdaş kurup) sırtımızı sert bir yere dayarız. Sonra gözlerimizi yumup dünya ile ilişkiyi keserek burnumuzdan derin bir nefes alır ve bunu bırakırız. Bunun ritmi şöyledir: 1 zamanda alınacak, 4 zaman tutulacak ve 2 zamanda bırakılacak. Bütün dikkat nefes alıp vermeye toplanacak. Bunu en az 15 dakika veya yarım saat yapabiliriz. Meditasyon sonunda büyük bir rahatlama hissederiz. Öğrenci isek bir defa okuduğumuzu anlarız. Yediğimiz içtiğimizden ve yaptığımız bütün işlerden büyük bir zevk alırız. Meditasyon, insanı sevgi dolu yapar. Meditasyon yeniden doğmadır.Meditasyonla dünyanın en mutlu insanı olabilirsiniz.

4. İbadetin Yararı

Eğer spor, yoga ve ibadet üçünü birlikte yaparsanız hiç yaşlanmazsınız. İbadette de aynen yogada olduğu gibi yoğunlaşmak gerekir. Ne yazık ki gerçek anlamda ibadet edebilen nerede ise yok gibidir. Zaten bu olabilse ibadet edenlerin kızmaması, kötülük yapmaması ve son derece mutlu insanlar olmaları gerekir.

Newsweek Dergisinde yer alan bir araştırma, ibadet ve meditasyon yapanların beyin aktivitelerinde gelişmeler olduğunu, bağışıklık sistemlerinin güçlendiğini, tansiyonların düzeldiğini ortaya çıkarmıştır.

5. İnsanları Sevmek

Ünlü Psikolog Erich Fromm, Sevme Sanatı adlı eserinde, “sevgiye yer vermeyen toplumların gelecekte yok olacakları”nı yazar. İncil, sadece komşularınızı değil düşmanlarınızı da sevin, diyor. İslam dininde de aynı şey var. Hz. Muhammed’e göre de “komşunuzu sevmedikçe gerçek Müslüman olamazsınız.” Mevlana da diyor ki: “ düşmanının 40 defa iyiliğini söyle o senin dostun olur, çünkü kalpten kalbe yol gider.” Dr. Freitag, sevgi için şunları söylemiştir: “sevgi terapidir, sevginin olduğu yerde korku yoktur. Sevgi her derde devadır, sevgi hayatı uzatan bir iksirdir. Sevdikçe istediğiniz her şeyi fazlasıyla elde edersiniz. Ne mutlu, sevgide müsrif olabilenlere.” Emmet Fox der ki: “Yeterince sevebilirsen, dünyanın en güçlü insanı olabilirsin.” Şu halde sevgi evrensel olup bütün dinlerde ve bütün kültürlerde vardır. Goethe’ye göre insan sevmedikçe hiçbir şeyi anlayamaz. Mevlana der ki : “ Sevgi acıları tatlandırır, bakırları altın eder, dertler sevgi ile şifa bulur, sevgi ölüleri diriltir, padişahları kul köle eder.”

Bir tarihte bir sosyoloji profesörü görev yaptığı ilde öğrencilerinden kenar mahallelerden birisinde 200 ilkokul öğrencisinin başarı durumlarını araştırmalarını ister. Öğrenciler, incelemeyi bitirdikten sonra, hepsi ağız birliği etmişçesine, durumun hiç iç açıcı olmadığını, bu çocukların gelecekte başarısız ve mutsuz birer insan olacaklarını, söylerler. 20 yıl sonra bir başka sosyoloji profesörü bu araştırmayı bulur ve sonucu merak eder. 200 öğrencinin 186’sına ulaşılır, bunlardan 10 tanesi ölmüştür. Geriye kalan 176’sı, araştırmanın tersine çok başarılı iş adamı, akademisyen ve bürokrat olmuşlardır. Bunun sebepleri üzerinde düşünürlerken, o öğrencileri okutan ilkokul öğretmenlerine ulaşılır ve kendisine siz bu çocuklara ne yaptınız diye sorulur. Öğretmen onlara tek bir cümle söyler. “Ben onları çok sevmiştim” işte bir kere daha sevginin gücünü görüyoruz. O halde bütün akademisyen arkadaşlarımın her şeyden önce öğrencilerini sevmeleri ve bunu onlara hissettirmeleri gerekiyor. Çünkü eğitim, çocuk ve öğrenciyi sevmekle başlar.

Sonuç olarak sevgi, hastalıkları iyileştirir. O halde hekimler, hastalarına önce sevgi ve şevkat göstermeli sonra tedavi ile ilgilenmeli. Sevgi, bütün sorunları çözer. Koca Yunus “Aşk gelince cümle eksikler biter” dememiş midir? Sevgi, insanı mutlu eder, mutluluk Cennet demektir, Cennete giren Tanrı ile birliktedir. Çünkü Tanrı sevgidir, huzurdur, güzelliktir.

6. Gülümsemek

Güldüğümüz zaman vücudumuz endorphin denen bir hormon salgılar ve bizi mutlu eder. Ayrıca gülümseme ve gülme, biyolojik süreci etkileyerek kendimizi iyi hissetmemize yol açar. Bu ise beyne giden kan ve oksijen miktarını artırır.

Neali Donald Walsch, “ kendinize gülebildiğiniz zaman büyüdüğünüzü anlarsınız. Kendinizi bu kadar ciddiye almayın. Yaşamınızda birazcık mizah yoksa , hiçbir şeyin anlamı yoktur,” der. Gabriel Garcia Marquez de “Hiçbir zaman gülümsemeden vazgeçmeyin çünkü kimin size ne zaman aşık olacağını bilemezsiniz.” Demiştir. Çin’de bir köye zaman zaman 3 Budist rahip gelir, bunlar önce birbirlerine soru sorarlar fakat bu sorulara sözle değil sadece gülerek cevap verirler. 3 rahip kahkahalarla gülerken köyün tamamı buna katılır ve köy kahkahaya boğulur. Bir gün geldiklerinde rahiplerden birisi ölür, köylü diğer iki rahibin ne yapacağını merakla bekler, fakat diğer iki rahip yine gülmeye başlarlar. Ölen rahibin yakılması için odunlar yığılır ve ölü odun yığınlarının üzerine yatırıldığında o da gülmeye başlar ve gülerek yanar, kül olur. Yine Abdullah adında bir Tasavvuf büyüğü ölürken gülmektedir. Öğrencilerinden birisi yanına yaklaşır ona “ Şeyhim bu ne haldir, sen ölüyorsun, biz ağlıyoruz fakat sen gülüyorsun.” der. Abdullah öğrencisine şunları söyler: “Gençken ben de senin kadar mutsuzdum fakat sonra hayatta bedbahtlık ve mutluluk gibi iki yol olduğunu öğrendim ve ben sonsuz mutluluğu seçtim.” Dale Carnegie , “gülümseme bedavadır ama sizi bir servet kazandırabilir. Gülümsemeyenler, gülümsemeye herkesten daha fazla muhtaçtır” demiştir.

7. Sağlıklı Beslenmek

Anthony Robbins’e göre sağlıklı beslenmek için suca zengin yiyecekleri yemek gerekir. Bunlar meyve, sebze ve filizlerdir. Diyetin %70’i bunlardan oluşmalı. Ayrıca patatesle eti, peynirle ekmeği, sütle tahılı, balıkla pirinci yememek gerekir. Bu bileşimler iç sistemi tahrip ederek enerjinizi yok eder.Asit ve alkali birbirlerini yok etme özelliğine sahiptir. Proteinle nişastayı aynı anda alırsanız sindirim zorlaşır, mayalanma ve bakteri üremesi olur. Sindirim bozulur ve gaz artar. Ayrıca her yemekte bir yoğun gıda almak gerekir. Suca zengin olmayan gıda, yoğun gıdadır. Nişastalı, karbonhidratlı ve proteinli yiyecekleri aynı öğünde yememek gerekir. Meyveler aç karna yenilmelidir.

8. Stres ve Üzüntüden Uzak Durmak

“Duvarı nem, insanı gam yıkar”, atasözünü hepimiz biliriz. Yıllarca önce kitabını okuduğum ABD’li bir beslenme uzmanı, ülser, kanser ve şeker gibi hastalıkların sebebinin üzüntü ve kaygılar olduğunu yazıyordu.

Peki öfke ve kızgınlık gibi duygulardan nasıl uzaklaşabiliriz? Meditasyon ustalarından OSHO, Meditasyon adlı kitabında bunun yolunu şöyle açıklar: “ Bir aynanın önünde durup öfkenizi ifade edin. Birini dövmek istiyorsanız, boş havayı dövün, öfkelenince haykırın. Bütün bunları yalnızken yapın. O zaman sizin için psikodrama olur. Ayrıca bu sizin için bir katarsis olacaktır. Duygularınıza hakim olabilirseniz, kendinizin efendisi olursunuz. Eğer bir başkası sizi mutlu veya mutsuz edebilirse siz onun kölesi olursunuz.” Anthony Robbins’e göre de bununu iki yolu vardır. Bunlardan birisi iç temsili değiştirmek yani üzüntü, keder gibi duyguları atıp yerine neşe ve mutluluk gibi duygulara dönmek ya da fizyolojiyi değiştirmektir Çöküntü fizyolojisinde insan, yere bakar, omuzlarını aşağı düşürür, kısa ve zayıf nefes alır. Olumlu fizyoloji için karşıya bakmak, omuzları dik tutup yükseltmek, derin nefes almak gerekir.” Deneyin sonucu göreceksiniz.

9. Halinden Memnun Olmak, Şikayet Etmemek.

Bir Budist Mantra: “Geçmiş geçti gitti, gelecek henüz gelmedi, onun için kaygılanmak neden? geriye sadece şu an kaldı, yaşayın onu. Eğer şu an sessizlikse minnettar olun, sonsuz mutluluksa Tanrı’ya şükredin, ona güvenin. Güvenebilirseniz, mutluluk büyüyecektir.” der.

Dr Freitag diyor ki, “Tanrı’ya sağlığım ve içsel zenginliğim için şükrediyorum.” Tasavvuf felsefesine göre şükür, nimeti artırır. Nitekim Mevlana “Şükürle gözün doyarsa başkalarına yardım edersin” demiştir. Dr. Ender Saraç ise “şükür” yerine “Elhamdülillah” demeliyiz, diyor. Ona göre “şükür” demek, tatmin oldum daha başka bir şey istemiyorum, demektir. Oysa “Elhamdülillah” demek, verdiğin nimetler için teşekkür ederim, ama daha da verirsen, memnun olurum, diyerek kapıyı açık tutmak gerekir”, diyor.

SONUÇ

General Mac Arthur diyor ki, bir şeye inandığınız, ümidinizi koruduğunuz, güzelden iyiden nasibinizi aldığınız, doğa, insan ve Tanrı ile iletişime duyarlı olduğunuz sürece genç kalırsınız. Anthony Robbins ise “ Ne isterseniz yaşam onu size verecektir. Yeterli inandırıcılıkla, kendinizi vererek isterseniz, dünyada her şeyi elde edebilirsiniz. Bazı şeylerin elde edilmesi fazla inanç ve enerji gerektirir, çok çalışarak onları da elde edebilirsiniz.”

İsrail Meclisinde şu sözün yazılı olduğu söylenir: “ Ne ki hayal ettiniz o gerçektir.” Benim de acizane öğrencilerime zaman zaman söylediğim bir söz vardır. “ İnsan isterse kuş gibi uçabilir. Mutlaka onun da bir yolu ve yöntemi vardır.” İstenince o yol ve yöntem keşfedilebilir. Bunu ister mecazi, isterse gerçek anlamda alalım, her ikisi için de bu söz doğrudur. Daha doğrusu ben buna inanırım.

Demek ki, hastalık, sağlık, başarı, başarısızlık, bedbahtlık ve mutluluk hepsi elimizdedir. O halde niçin sağlık, başarı ve mutluluk yerine hastalık, başarısızlık ve mutsuzluğu seçiyoruz. Sözlerimi bir Hint Felsefesi ile bitiriyorum: “ Küçük ruhlar çelintilere kapılır, işe girişmemek için korkular yaratır. Orta çapta insan ise işe başlamamak için engeller ortaya koyar. Gerçek büyük insan, hiçbir şeye kendini kaptırmaz ve yenilmez, başarıya ulaşıncaya kadar karşısına bir set bile çıksa onları yıkar, geçer.

Edison diyor ki: ” Bana zeki adam lazım değil, olumlu tutum ve davranış gösteren adam lazım. Nitekim elektriği bulduktan sonra açtığı işyerine mühendis alırken onları bir denemeden geçirir. Adaya önce yapılması mümkün olmayan bir iş verir, eğer aday bu işin yapılması mümkün değildir, derse onu gönderir fakat yapılamayacağını bile bile denemeyi sürdürürse onu işe alırdı.. Son olarak şunu söylemek istiyorum. Zaman zaman çok saygı duyduğum bana göre büyük prof.lerle Türkiye’nin sorunlarını konuşuyoruz. Acıdır ki, şunları söylüyorlar: “yapamayız, yaptırmazlar.” Bu tam bir teslimiyet ifadesidir. Atatürk kurtuluş savaşını yaparken Batı’dan izin mi? aldı, isteseydi zaten izin vermezlerdi. Yine Türk ordusu Kıbrıs’a onlardan izin alarak mı, çıktı, isteseydi zaten izin vermezlerdi. Şu halde Türkiye’de önce galiba beyinleri esaretten ve teslimiyetten kurtarmak gerekiyor. Saygılarımla.. Prof.Dr.İbrahim Arslanoğlu…..DELİORMANLI…

TÜRKİYE BU DURUMA NASIL GELDİ?..

24 Nisan 2008 Perşembe | Kategori Siyaset 1

 

   Buraya nasıl geldiğimizi kısaca açıklamak istiyorum. Bildiğimiz gibi Atatürk Kurtuluş Savaşını kazandıktan sonra İzmir Milli İktisat Kongresini toplamış ve orada bir konuşma yaparak, “Ekonomik bağımsızlığı olmayan bir ülkenin siyasal bağımszlığının da  olamayacağı”nı söylemiştir. Önce 1923-1930 yılları arasında liberal ekonomi politikası uygulanmış fakat üretim düşmüş, ihracat ve ithalat büyük ölçüde azalmıştır. Bunun üzerine devlet ekonomiye girip her şeyi yapmaya başladı ve 1933-1937 yılları arasında sanayinin çeşitli alanlarında 11 KİT açıldı(Dikbaş, 2005). Hatta 1925 yılında Kayseri’de bir uçak fabrikası da kuruldu(Aydoğan, 2006) T.C., bu dönemde % 9 kalkınma hızını yakalamış, denk bütçe yapılarak dış ticaret açığı ortadan kaldırılmıştır(Boratav, 2006).

Bana göre Türkiye Cumhuriyeti  1938 yılından itibaren yavaş yavaş tasfiye edilmeye başlanmıştır.  Şöyle ki, 1938’de Cumhurbaşkanı seçilen İnönü, Atatürk’ün resimlerini paralardan, devlet dairelerinden kaldırarak onun yerine milli şef sıfatıyla kendi resimlerini koydurmuştur. Atatürk bağımsız bir politika takip etmesine rağmen 1939 yılında Türkiye, İngiltere ve Fransa ile üçlü ittifak anlaşması yaparak Batı’ya bağlanmış 24 Ekim 1945 kurulan BM ‘e üye olmuştur. Türkiye, 1945 yılında ABD’nin isteği üzerine çok partili hayata geçmiş ve sayısını bilemediğimiz çok sayıda ikili anlaşmayı ABD ile yapmıştır(Aydoğan, 2006). Ayrıca 100 milyar dolar dış ticaret fazlası varken 1947 yılında IMF ve Dünya Bankasına üye olmuştur(Boratav, 2006). Böylece Atatürk döneminde kazanılan ekonomik bağımsızlık kaybedilmeye başlamıştır.

1939’daki genel seçimlerde İnönü, Atatürk’ün  arkadaşlarının listelere almazken Atatürk’e karşı olanların tamamını milletvekili yapmıştır(Aydoğan,2006).Ayrıca başta Mareşal Çakmak olmak üzere Atatürk’ün  subaylarını emekli etmiştir(Türköne, 2003).

1942’de her türlü dini yayını yasaklanırken(Tanyu, 50-60),  1949’da Ankara’da bir İlahiyat Fakültesi ile İmam-Hatip Okulları  açılmıştır(Lewis, 1984). Ülkeyi yönetenlerdeki bu tavır değişikliğinde, Türkiye’nin çok partili hayata geçişi ile  A.B.D’nin Yeşil Kuşak Projesinin  rolü olsa gerektir.  Bir de M.E.B.’da 4’ü ABD’li, 4’ü Türklerden oluşan  8 kişilik bir komisyon kurulmuş ve bu komisyondaki ABD elçisinin oyu hep 2 sayıldığından bütün kararları ABD’li üyeler vererek Türk eğitimini yönlendirmişlerdir(Sinanoğlu, 2002).İnönü savaşlarının komutanı ve Lozan’da Türkiye’nin çıkarlarını sonuna kadar savunan ve 1937’e kadar Atatürk’ün Başbakanlığını yapan ve fakat onun ölümünden sonra da T.C.’nin  Cumhurbaşkanı olan  İnönü’nün 1938′den sonra  yaptıklarını anlamakta gerçekten zorluk çekiyorum.

1950’de DP iktidar olunca İnönü döneminde başlayan siyasal bağımlılığı, bir tehdit durumunda ve çağrı üzerine ABD’ye Türkiye’ye müdahale etme yetkisi verilmesine kadar götürmüştür. Yine Orduda tasfiyelere girişerek Atatürk’ün arkadaşlarını emekliye sevketmiştir. Bu dönemde Türkiye NATO’ya 1952’de, OECD’ye 1960’da üye olmuştur. Ayrıca Fas, Tunus ve Cezayir’in bağımsızlık savaşlarında Türkiye Batı’nın yanında yer almıştır(Aydoğan, 2006).

24 Ocak 1980 Ekonomik İstikrar Kararları ile T.C., tarım, ticaret ve sanayide milli hedeflerden vaz geçiyordu. Ayrıca bu kararlarla TL’nin değer yitirmesi, ithalatın serbestleştirilmesi, KİT.lerin özelleştirileceği ve tarıma desteğin kaldırılacağı açıklanıyordu. Programın ön uygulaması hemen kendisini göstermiş ve 1980 başında 47 lira olan 1 ABD doları yıl sonunda 90 liraya çıkmıştır(Aydoğan, 2006). Bu kararların alınmasında daha önce 7 büyük projeyi gerçekleştiren Başbakan Demirel ile DPT Müsteşarı Özal’ın rolleri vardır.

Yine 28 Şubat 1997  Sivil Darbesini kendi çıkarı için sonuna kadar  kullanan Küresel Sermaye, Türkiye’nin ekonomik olarak içini boşaltmış, 2000 ve 2001 ekonomik krizleri sonunda AKP’nin Türkiye’nin başına gelmesine yol açmıştır. Ayrıca tarih tekerrür etmiş ve T.C., Osmanlı’nın 1878’lerdeki toprak satışlarına geri dönmüştür. Nitekim Türkiye’de 178 milyon 702 metre kare alanı kapsayan 56 bin 953 taşınmaz, başta Batı ülkeleri ve İsrail vatandaşları olmak üzere 61 bin 803 kişiye satılmıştır. Sonuçta  Türkiye 2 Vatikan büyüklüğünde toprak kaybetmiştir(Filizfidanoğlu, 11.9.2006).  

1980’lerden sonra Türkiye’de uygulanan faiz, döviz ve borsaya dayalı kumarhane ekonomisinin ülkeyi getirdiği durum şöyle özetlenebilir: Türkiye dış ticaret açığında(ABD, İngiltere, İspanya)dördüncü sırada, faiz oranlarında 42 ülke içinde 1.sırada, enflasyonda(Arjantin, Mısır ve Venezüella) dünya dördüncüsü, İşsizlikte %  19’la dünya birincisi, büyümede zengin sanayi ülkelerine göre yüksek görünüyorsa da yükselen pazar ekonomilerine göre Çin, Hindistan, Arjantin, Venezüella, Rusya’nın ardından % 5’le  6. sırada yer alıyor(Temizel, 18.5. 2007).

Bütün bunlara rağmen Sayın başbakan ekonominin iyiye gittiğini söyleyebilmektedir. Oysa rakamlar bunu doğrulamamaktadır. Örneğin 2002 yılında  iç ve dış borç toplamı 218 milyar dolar iken 2007 yılında 436 milyar dolara ulaşmıştır(Coşkun, 11.1.2008). Böylece AKP Hükümeti yaklaşık 5 yıllık iktidar döneminde T.C.’ni yaklaşık 80 yıllık toplam borcu kadar borçlandırmıştır. Ayrıca  2000’li yıllarda Türkiye’de tekstil ve hazır giyim sektörünün ihracatımız içindeki payı % 25 iken bugün % 15’lere düşmüştür(Benli, 31.12.2007).

Yine 2003 yılında ihracat 47.253 milyar dolar, ithalat 69.340 milyar dolar olup açık 22.087 milyar dolar iken 2007 yılında ihracat 107.153 milyar dolar, ithalat 169.985 milyar dolar olup açık 62.832 milyar dolardır(Öztin,29.2.2008:12).Böylece 2003’ten bu yana dış ticaret açığı tam 3/2 artmıştır. Ayrıca 2001 yılında 100 dolarlık ihracat için 95 dolarlık hammadde ithal edilirken 2007 yılında 100 dolarlık ihracat için 115 dolarlık ithalat yapılmak zorunda kalınmıştır(Öztin,29.2.2008:12).Acaba dünya ticaret tarihinde, kar yerine zararına ticaret yapan bizden  başka bir ülke görülmüş müdür?

Özal döneminde”Vatana İhanet Kanunu”nun kaldırılması ile başlayan ve daha sonraki iktidarlar tarafından çıkarılan Gümrük Birliği, AB’ye uyum yasaları, özelleştirmeler ve toprak satışları ile Türkiye Cmuhuriyeti’nin tasfiyesi nerede ise bitirilmek üzeredir. Herhalde geriye sadece sözde Sivil Anayasa ile  Türkiye’yi eyaletlere bölecek yasanın çıkarılması kalmıştır. Bu sözde sivil anayasanın Türkiye’den önce A.B.D.de, birisi Türkiye’den bir dini cemaata ait olmak üzere üç vakıf tarafından tartışılmaktadır. Bu bile ülkedeki işlerin nasıl yürüdüğünün bir kanıtı olsa gerektir.

 Bütün bunlara rağmen ümitler korunarak ülkenin aydınları ve milli kurumları, Türkiye’nin geleceğini nasıl kuracaklarını planlamak zorundadırlar.. Emperyalizm, Türkiye’yi yok etmekte olduğunu düşünerek sevinmesin, bir çıkış yolu mutlaka bulunacaktır.  Yazımı “Türklerin Faziletleri” adlı bir kitap yazan Arap tarihcihi el-Cahiz’ın  şu sözleri ile bitiyorum: “Bir Türk’ü elini kolunu bağlayarak bir kuyuya atsanız, o oradan  çıkmanın yolunu mutlaka bulur”

                                                              Prof. Dr. İbrahim Arslanoğlu

TUNALIM…

_________________
NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE!..

HER 23 NİSAN (BİZİM )ÇOCUKLARIMIZA ARMAĞAN

23 Nisan 2008 Çarşamba | Kategori Dünya 0
 
 

                                                                    

Her Nisan yeniden doğar İnsan.
Her 23 Nisan "BİZİM" çocuklarımıza Armağan!..

Onlar;

En çok da İlgiye, sevgiye ve şefkate muhtaçlar,
Her şeyden habersiz, kendi küçük dünyalarında özgürce ve asice yaşayanlar,
Her koyduğunuz yasağa karşılık bin bir türlü oyun yapanlar,
Bir küçük gülümsemeleriyle bize dünyaları verenler
Minik elleri ve küçük yürekleri ile sevdamıza sevda katanlar
Geçim kaygısı için tarlada çalışanlar, boya yapanlar, simit satanlar
Okula gidemeyen ama içinde okuma aşkı olanlar
Küçük yaşta zorla evlendirilenler,
Sahip çıkmadığımızda; Çakalların, kurtların içinde yalnız kalanlar
Baskıya, zulme ve şiddete maruz kalanlar,
Savaşın ortasında, her şeyden habersiz olanlar
Bir şeker, küçük bir oyuncak ile dünyalara sahip olanlar
Bu dünyanın en güzel çiçekleri,

"BİZİM" çocuklarımız onlar.

Onlara sahip çıkarak, hayal ettikleri geleceği bırakmak, aydınlık bir Türkiye’de arzu ettikleri gibi yaşamaları için çalışmak bizim en büyük görevimiz.

Tıpkı Mustafa Kemal gibi.

Hepimiz; "Mustafa Kemal" gibi bir veli, "ATATÜRK" gibi başöğretmen ve hepimiz birer "Mustafa Kemal ATATÜRK" olmak zorundayız.

Öyle güzel ve özel bir gündür ki 23 Nisan; Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı olmasının yanı sıra Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin kuruluşu ve ilk toplanma tarihidir.

İşte bu yüzden hepimizin Mustafa Kemal ATATÜRK olması gereklidir.

O yüce Meclis’tir ki Cumhuriyeti ilan etti ve bugün özgürce yaşıyor, bayramlarını kutluyoruz çocuklarımızın.
O yüce Meclis’tir ki, birileri yüzünden şimdiler de kendini kaybetti. Ne bayram kaldı ne de bayram günleri.

O yüce insandır ki 23 Nisan’ın kıymetini çocuklara emanet etti.

Ve onları da bize; Türk Milleti’ne!…

Bir ülkenin yaşam kaynağıdır çocuklar. Tıpkı anne ve babasının yaşam kaynağı olduğu gibi. Onlar dır geleceğin aynası. Onlardır umudun resmi. Onlardır bir ülkenin geleceği.

Onlar; Bu ülkenin evlatları Ve "BİZİM" çocuklarımızdır onlar. Bir günlüğüne de olsa onlar gibi olmak.

Onlar gibi ağlamak,gülmek,koşmak,oynamak….

Bir günlüğüne de olsa; Çoluk çocuk hep birlikte çocuk olmak.

En güzel bayram onlar için 23 Nisan ve bugün onlarla olmak…

Kutlu ve Mutlu olsun.

DELİORMANLI..

NATIONAL ECONOMY (IV) BURSA KONGRESİ

21 Nisan 2008 Pazartesi | Kategori Siyaset 0

 

 
   
 
                     Prof. Dr. Haydar Baş’tan ’’Sosyal Devlet’’ projesi

15 ülkeden 100’ü aşkın bilim adamı Prof. Dr. Haydar Baş’ın “Sosyal Devlet Milli Devlet” tezinin Türkiye ve dünya için tek çıkış yolu olduğunu Bursa’dan tüm dünyaya haykırdı.

 

Uluslararası Bağımsız Milli Ekonomi Modeli Birliği’nin Türk milletinin geçmişte üç kıtaya hükmettiği Osmanlı İmparatorluğun merkezi olan Bursa’da tertip ettiği 4. Uluslararası Sosyal Devlet Milli Devlet Kongresi sona erdi. Bursa’daki tarihi kongreye 15 ülkeden 100’ü aşkın bilim adamı iştirak etti. Kongreye ilim adamı düzeyinde katılan ülkeler şunlar; İsviçre, Almanya, Rusya, Estonya,  Fransa, Hollanda, Kazakistan, Macaristan, İspanya, Finlandiya, İngiltere, Bosna hersek, Özbekistan, Azerbaycan ve Türkiye. İki günde toplam altı oturum şeklinde gerçekleştirilen kongreye tebliğ sunan akademisyenlerin yanında çok sayıda misafir bilim adamı da katıldı.

Prof. Dr. Baş dakikalarca alkışlandı
İki gün boyunca devam eden “Sosyal Devlet Milli Devlet” kongresi Prof. Dr. Haydar Baş’ın muhteşem bir kapanış konuşmasıyla tamamlandı. Prof. Dr. Haydar Baş kapanış konuşmasını yapmak için kürsüye, kongreye katılan 100’ün üstünde yerli ve yabancı bilim adamlarının ayakta alkışları arasında geldi. Akademisyenlerin Prof. Dr. Haydar Baş’ı alkışlamaları dakikalarca devam etti. “Sosyal Devlet Milli Devlet” tezinin sahibi Prof. Dr. Haydar Baş’ın konuşması sık sık alkışlarla kesildi. Prof. Baş’ın kapanış konuşması yaptığı sırada yerli ve yabancı bazı akademisyenlerin ayağa kalkarak alkışlamaları dikkatlerden kaçmadı.

Kapanış konuşması tezin sahibinden
Bursa’da iki gün süren “Sosyal Devlet Milli Devlet” kongresi Prof. Dr. Haydar Baş’ın muhteşem bir kapanış konuşmasıyla tamamlandı

Pazar günü kongrenin oturumlarının tamamlanmasından sonra başlayan Prof. Dr. Baş’ın konuşması kongrenin tüm yorgunluğuna rağmen bilim adamları tarafından ilgiyle sonuna kadar takip edildi. Prof. Dr. Haydar Baş aynı zamanda kongrenin konu edindiği “Sosyal Devlet Milli Devlet” teziyle ilgili çok geniş ve çarpıcı bir değerlendirme yaptı. Kapanış konuşmasında Prof. Dr. Haydar Baş’ın değindiği bazı konular şunlar;

İnsanlık aradığını tezimizde bulmuştur!
Sosyalizm ve kapitalizmden umduğunu bulamayanlar, esaretten bıkan halklar çare olarak Milli Ekonomi Modeli’ne sarılmıştır. Bağımsızlık için gerekli bu özellik dikkate alındığında, iktisat literatürüne girmiş olan milli ekonomi modelinin, uluslararası iktisat tezi olarak kabul görmesi tabiidir. Milli ekonomi modelinin bugün dünyanın bütün iktisat sitelerinde yer almış olmasının sebebi, insanlığın aradıklarını bu tezde bulmasıdır.

Sosyal devlet hakları garanti eder!
Vatandaşların sosyal devletten beklentileri devletin vatandaşının geçimini temin etmesi ve vatandaşlarına iş imkânlarını sağlaması, sağlık ve barınmasını garanti altına almasıdır. Bugün AB ülkeleri de dâhil bu imkânları vatandaşlarına hazırlayamamıştır. AB’nin işsizliğe bulduğu tek çare yarım gün çalışma yöntemidir. Sosyal devlet ise, Milli Ekonomi Modeli ile tam istihdamı garanti altına almaktadır. 

Sosyal devlet ‘alan el değil veren el’dir!
Milletinden vergi olarak toplanandan daha fazlasını millete veren devlete “sosyal Devlet” denir. Sosyal devlet alan el değil, veren eldir. Sosyal devlette, vatandaşa verilecek sosyal yardımların başında “Vatandaşlık Maaşı” gelir. Sosyal devlet demek, işsizlik konusunu halleden devlet demektir. Bu devlet kalıcı ve sürekli bir büyümeyi sağlar. Böyle bir piyasada herkes imkânlardan istifade edebilir.

Gerçek sosyal devlet vergi almaz!
Gerçek sosyal devlet hayata geçtiğinde tüketiciden vergi almayan bir devlet anlayışı ortaya çıkar. Her gelir grubundan aynı oranda vergi almanın yanlış olduğunu ifade ediyoruz. 100 milyarın altında geliri olandan vergi alınmaz. Bu tüketici grubuna devletin bir desteğidir.

Kongrede ne dediler?
Model bütün insanlık için kurtuluştur Prof. Dr. Juhani Tamminen – Finlandiya
Finlandiya’da Prof. Dr. Haydar Baş’ın Milli Ekonomi Modeli’nin birçok enstrümanları koruyucu tedbir olarak uygulamaya alındı. Örneğin, bazı dev Fransız şirketleri uranyum madenlerini topyekûn almaya kalkıştı. Ama hükümet yerinde müdahalelerle bu ve bunun gibi olaylara meydan vermedi. Kongremizin temelini oluşturan sevgili meslektaşımın eseri, Finlandiya gibi milli varlığını korumanın güçlükleriyle boğuşan ülkeler için son derece kıymetli bir rehber teşkil etmektedir. Diyebilirim ki, yeni sömürgecilik arayışlarına karşı koymak isteyenlerin elinde artık pratik ve kapsamlı bir rehber ve bir doğru yanlış çizelgesi vardır. Bu rehber, sadece Türk milleti için değil, hiçbir din ve ırk farkı gözetmeksizin bütün insanlık için bir kurtuluş projesidir, barış, adalet ve kalkınma modelidir. Bu modelin sahibi Prof. Dr. Baş’ı yürekten tebrik ediyorum.

Prof. Dr. Baş yüz akı bir bilgedir! Prof. Dr. Jyri Kadak – Estonya Tallinn Üniversitesi

Yirminci yüzyıl sonlarında, devlet ve vatandaş arasındaki bağın hiçbir mantıki gerekçeye dayanmadan yıpratılması, hatta koparılmaya çalışılarak dengelerin zorlanması çok ciddi problemlerden biridir.  Eserde benim en önemli bulduğum yön bu problemi telafi eden bir mekanizmayı somutlaştırması ve formülleştirmesi. Prof. Dr. Baş, devleti güçlendirirken, Sosyal Devlet enstrümanlarıyla milleti de kuvvetlendiriyor; “kaba devlet”i değil, bilakis “baba devlet” yapısını oluşturuyor. Model, öyle bir yapı geliştiriyor ki, hiçbir din, ırk ve sınıf farkı gözetmeksizin herkesi destekliyor, herkes kabiliyetine göre bu destekten azami istifade ile ya katma değer üretiyor veya üretilene müşteri olarak ekonominin sürekli büyümesine katkı sağlıyor. Bu yaklaşım, bugün insanlığın tıkandığı noktada, beklenen yaklaşımdır. Bu bağlamda sayın Prof. Dr. Baş, insanlık ve bilim adına bir yüz akı bilgedir.

Bu tez küreselleşmeye panzehirdir Prof. Dr. Patrick Boulogne – Fransa Paris Üniversitesi

Beni bu kongreye davet ettiklerinden ötürü Türk dostlarıma çok teşekkür ederim. Dostane olduğu kadar saygın olan böylesi bir ortamda düşüncelerimi ifade edebilmek benim için bir onurdur. Tehlikeli gerilimlerin gittikçe yoğunluk kazandığı günümüz dünyasında, yaşananları anlamak, tahlil etmek ve çözüm getirmek tüm dünyadaki aydınların acil sorumluluğudur. İşte bu çerçevede Prof. Dr. Haydar Baş’ın “Sosyal Devlet, Milli Devlet” tezi uluslar için bir can simididir ve insanlık tarihi açısından önemli bir aşamadır. Küreselleşme döneminde ‘milli devlet’e vurgu yapılması hayati derecede önemlidir.

Prof. Baş kalkınmanın adresini göstermiştir Prof. Dr. Ömer Saraçoğlu – İstanbul Üniversitesi
Prof. Dr. Haydar Baş Milli Devlet–Sosyal Devlet modeli ile bütün ulusların kendi kendine nasıl yetebileceklerinin nasıl kalkınabileceklerinin anahtarı olan Mili Ekonomi Modelini uygulayarak dünyanın beklediği barışa, sosyal adalete ve demokrasiye ulaşabileceklerinin adresini göstermektedir. Ve Prof. Dr. Haydar Baş Milli Devlet ve Milli Ekonomi tezleri ile fakirliği ve yoksulluğu ortadan kaldıracak projelerle insanlığın önüne yeni ufuklar açmaktadır.

Sosyal Devlet tezine hayran kaldım Prof. Dr. Metin TULGAR
“Sosyal Devlet/Milli Devlet” kitabının her cümlesini dikkatle ve hayranlıkla okuyorum. Bu tezin, Müslüman Türk dünyasının tezi olmasından onur duyuyorum.  İnsan hakları, demokrasi ve özgürlük gibi kutsal kavramların bilinçli şekilde çarpıtıldığı günümüzün karmaşık ortamında umutsuzluk değil umut mesajlarıyla insanlığa mutlu gelecek müjdesi veren bu eserin her cümlesi dikkatle ve özümsenerek okunmalı kanaatindeyim. Güçlü devlet, güçlü ordu ve sağlam aile yapısı kurumlarını temel ilke edinen “Sosyal Devlet/Milli Devlet”  tezi ulusal potansiyelimizi idrak ederek yeniden kimliğimizi kazanmamızı öngörmektedir. Milli Ekonomi Modeli kendi kendine yeten bir kalkınmayı ve sürekli büyümeyi sağlayarak devletlerin siyaseten bağımsız olacaklarını ifade etmektedir. Bu önemli eseri, kurtuluş reçetesi arar haldeki insanlığa sunan Sayın Prof. Dr. Haydar BAŞ Hocamızı yürekten kutluyorum…..DELİORMANLI…

ANLAYANA SİVRİSİNEK SAZ…

19 Nisan 2008 Cumartesi | Kategori Siyaset 2

 

dsadas