Mynet | Blog Anasayfa | Email
Favorilerime Ekle | Giriş


Hayal ve Gerçek (1)

1 Aralık 2007 Cumartesi 3 Yorum »

Hayal başlangıcıdır bir sürecin.Süreç bir yoldur aşılacak.Her yolun varacağı bir menzil vardır.O menzil burada "gerçek"tir.
     Gerçek "son"udur sürecin.Yolun varacağı yerdir.Gerçek sondur.Çünkü;gizemli olan,özlenen,aranılan bulunmuştur artık.Bütün nesnelliği,kuralları ve etkileriyle oradadır.Karşımızda durmaktadır.
     Gerçeğin bulunmasıyla herşey bitmiştir artık.Olan olmuş,yaşanan yaşanmıştır.Gerçek elde edilmiş,ona sahip olunmuştur.
     Sıra gerçeğin sonrasındadır.Yeni bir sonra..?Yeni bir hayal..?
     Yeni bir başlangıç…"süreç"..
     İşte "yaşam" dediğimiz şey,bu "süreç"tir.
     Hayal ettiğimizle,elde ettiğimiz arasındaki süreç "yaşam"dır.
     Hayal ettiğimiz,"ideal"imizdir.Gerçek ise idealimizin nesnel somutlaşmasıdır.Neden-sonuç(hayal-gerçek) ilişkisindeki fark,"süreç"in "nasıl"ında ortaya çıkıyor.Süreç öylesine önemli ki;(yaşamın ta kendisidir) gerçeği doğrudan etkiliyor.
     Hayal’in niteliği  ise;sürecin "nasıl"ından etkilenerek,"Gerçek"in niceliğini ve niteliğini belirliyor.
     Çok güncel bir söz vardır:"İnsanlar,fırtınalarla nasıl boğuştuğunuzla değil, gemiyi limana ulaştırıp ulaştırmadığınızla ilgilenirler".
     Bu söz süreci bırakıp,sonucu merkeze alan bir düşünce sistemini temsil ediyor.Bu düşünce sistemi aynı zamanda;insanı,yaşamı önemsemeyen,"egemen"yanı ağır basan bir felsefeyi işaret ediyor.
     Halbuki;fırtınalar da,gemiler de limana varmak için yaşadığımız sürecin içerisinde,limana ulaşmaya çalışırken ,"etkileşim"de bulunduğumuz "nesnel gerçekler"dir.
     Süreç,gerçeğe giden yolda etkileştiğimiz başka gerçekleri de içerir.Çünkü,sürecin kendiside başka gerçeklerle içiçe geçmiş "sarmal"bir yapıdır.
     Gemi,başka bir gerçekti.O’nu hayal eden , karşısındaki denizleri aşmak istiyordu.Hayali,denizlerin ötesine gitmekti.Sürecin içinde gemiyi hayal etti.Gemiyi yapma sürecine girdi.Gemi gerçekleşti.Sonra,başka hayallerin gerçeğe ulaşma yoculuğunda,yolculuğun "nasıl"ında etki yapan başka bir gerçek nesne olarak "etkileşim"e katıldı.
     Fırtınanın kuvveti,geminin yapısı,seyahati doğrudan etkiliyor,limana varışı zamansal-bütünsel olarak belirliyor…
     Limana geç te varırsınız,hasarlı da..hatta gemi batar,filika ya da kurtarma ekibiyle de varırsınız.
     Başlangıçta "hayal"iniz neydi?Limana vardığınızda elde ettiğiniz "gerçek" neydi?…

TUZLU KAHVE

1 Aralık 2007 Cumartesi 2 Yorum »

Kiza bir partide raslamisti… Harika birseydi. O gün pesinde o kadar delikanli vardi ki… Partinin sonunda kizi kahve icmeye davet etti. Kiz parti boyu dikkatini cekmeyen oglanin davetine sasirdi, ama tam bir kibarlik gösterisi yaparak kabul etti. Hemen kösedeki sirin kafeye oturdular. Delikanli öyle heyecanliydi ki, kalbinin carpmasindan konusamiyordu. Onun bu hali kizin da huzurunu kacirdi…
-Ben artik gideyim
demeye hazirlanirken, delikanli birden garsonu cagirdi…
-Bana biraz tuz getirir misiniz" dedi… Kahveme koymak icin…
Yan masalardan bile saskin yüzler delikanliya bakti… Kahveye tuz!.. Delikanli kipkirmizi oldu utanctan, ama tuzu kahvesine döktü ve icmeye basladi. Kiz, merakla:
-Garip bir agiz tadiniz var dedi…
Delikanli anlatti:
-Cocukken deniz kenarinda yasardik. Hep deniz kenarinda ve denizde oynardim. Denizin tuzlu suyunun tadi agzimdan hic eksilmedi. Bu tatla büyüdüm ben… Bu tadi cok sevdim. Kahveme tuz koymam bundan. Ne zaman o tuzlu tadi dilimde hissetsem, cocuklugumu, deniz kenarindaki evimizi ve mutlu ailemi hatirliyorum. Annemle babam hala o deniz kenarinda oturuyorlar. Onlari ve evimi öyle özlüyorum ki
Bunlari söylerken gözleri nemlenmisti delikanlinin.. Kiz dinlediklerinden cok duygulanmisti. Icini bu kadar samimi döken, evini, ailesini bu kadar özleyen bir adam, evi, aileyi seven biri olmaliydi. Evini düsünen, evini arayan, evini sakinan biri… Ev duyusu olan biri.. Kiz da konusmaya basladi.. Onun da evi uzaklardaydi.. Cocuklugu gibi… O da ailesini anlatti. Cok sirin bir sohbet olmustu… Tatli ve sicak… Ve de bu sohbet öykümüzün harikulade güzel baslangici olmustu… tabi… Bulusmaya devam ettiler ve her güzel öyküde oldugu gibi, prenses, prensle evlendi. Ve de sonuna kadar cok mutlu yasadilar.
Prenses ne zaman kahve yapsa prensine icine bir kasik tuz koydu, hayat boyu… Onun böyle sevdigini biliyordu cünkü… 40 yil sonra, adam dünyaya veda etti.
Ölümümden sonra ac diye bir mektup birakmisti sevgili karisina… Söyle diyordu, satirlarinda…
"Sevgilim, bir tanem… Lütfen beni affet. Bütün hayatimizi bir yalan üzerine kurdugum icin beni affet. Sana hayatimda bir tek kere yalan söyledim… Tuzlu kahvede… Ilk bulustugumuz günü hatirliyor musun?. Öyle heyecanli ve gergindim ki, seker diyecekken `Tuz` cikti agzimdan… Sen ve herkes bana bakarken,degistirmeye o kadar utandim ki, yalanla devam ettim. Bu yalanin bizim iliskimizin temeli olacagi hic aklima gelmemisti. Sana gercegi anlatmayi defalarca düsündüm. Ama her defasinda korkudan vazgectim. Simdi ölüyorum ve artik korkmam icin hicbir sebep yok… Iste gercek… Ben tuzlu kahve sevmem, o garip ve rezil bir tat… Ama seni tanidigim andan itibaren bu rezil kahveyi ictim. Hem de zerre pismanlik duymadan. Seninle olmak hayatimin en büyük mutlulugu idi ve ben bu mutlulugu tuzlu kaveye borcluydum. Dünyaya bir daha gelsem, herseyi yeniden yasamak , seni yeniden tanimak ve bütün hayatimi yeniden seninle gecirmek isterim, ikinci bir hayat boyu daha tuzlu kave icmek zorunda kalsam da…"
Yasli kadinin gözyaslari mektubu sirilsiklam islatti. Lafi acildiginda birgün biri, kadina Tuzlu kahve nasil bir sey soracak oldu… Gözleri nemlendi kadinin… Cok tatli!… dedi…

YALANCININ MUMU…

27 Kasım 2007 Salı 2 Yorum »

Lieberman’ın araştırmalarına göre, birinin yalan söyleyip söylemediğini aşağıdaki ipuçlarıyla anlayabilirsiniz:

  • Yalan söyleyen kişi göz temasından kaçınır, göz göze gelmemek için elinden geleni yapar.

  • Yalan söyleyen ya da bir gerçeği saklayan kişi, ellerini ve kollarını daha az kullanır.

  • Kendisine soru sorulduğunda elleri sımsıkı kapanıyorsa ya da avuçları aşağı dönükse bu yalanın ya da kandırmanın sinyalidir.

  • Ellerini yüzüne ya da boynuna doğru götürüyor olabilir ama bedeniyle teması sadece bu kısımlarla sınırlı kalır.

  • Verdiği cevap nedeniyle içinin rahat olduğunu göstermeye çalışan kişi belli belirsiz kaçamak bir şekilde omzunu silker.

  • Kişinin el kol hareketleri ile söylediği sözler arasında zamanlama hatası vardır. Baş hareketleri mekaniktir.

  • Şaşırmış, korkmuş ya da mutluymuş rolü yapıyorsa, yüzünde beliren ifade, ağız bölgesiyle sınırlı kalacaktır.

  • Kambur durur, kapıya bakar.

  • Yalan söyleyen kişi ayakta dururken ya da otururken konuşma sırasında sırtını dik tutmaz.

  • Kendisini itham eden insandan uzaklaşmak isteğiyle muhtemelen bakışlarını kapıya doğru çevirir.

  • Konuştuğu insanla ya çok az fiziksel temas kurar ya da hiç kurmaz.

  • İşaret parmağını ikna etmek istediği kişiye yöneltmez.

  • Kendisini itham eden kişiyle arasına birtakım nesneler koyar.

  • Bilinçaltından sızan gerçek duygular, düşünceler ve niyetler dil sürçmesi şeklinde ortaya çıkar.

  • Karşısındaki kişi anlattığı hikayeye inanana kadar fazladan bilgi vermeye devam eder.

  • Sorulara asla doğrudan cevap vermez, dolaylı olarak ima eder.

  • Yalan söyleyen kişi, ‘ben, biz ve bizim’ gibi zamirleri ya çok az kullanır ya da hiç kullanmaz.

  • Kullandığı kelimeler açık ve net olmayabilir.

  • Sorulan soruya oranla aşırı bir tepki gösterir.

  • Yalan söyleyen kişi, bütün sorularınıza cevap verebilir ama kendisi size soru sormaz.

  • Haksız yere suçlandığına sinirlenmez

  • David J. Liberman’ın araştırmasına göre, yalan söyleyen kişi, konu değiştirildiğinde rahatlar ve gerginliği azalır. Yalancıları tanımanın diğer yolları da şöyle:

  • Haksız yere suçlandığına sinirlenmez.

  • "Gerçeği söylemek gerekirse", "Dürüst olmak gerekirse" ve "Neden yalan söyleyeyim ki" gibi cümleler kullanır.

  • Soruyu önceden düşünmüş ve cevabı hazırlamıştır.

  • Sorunuzu tekrar etmenizi ister ya da soruya soruyla karşılık verir.

  • Konuşmasına, ‘Yanlış anlamanı istemem ama’ gibi bir cümleyle başlar.

  • İlginizi dağıtmak için şaka yapar ya da dalga geçer.

  • Daha ayrıntılı açıklama gerektiren konuları sıradan bir şeymiş gibi aktarır.

  • Hikayesi o kadar inanılmazdır ki, sırf bu yüzden inanırsınız.

HAMAL KISSASI

27 Kasım 2007 Salı Yorum yok »

Eski zamanlardı. Yolların olmadığı zamanlar… Demek ki fakirdi bizim gibi çoğunluk, bu nedenle taşınacak yüklere  talip olacak hamallar bulmak zor olmuyordu…

Yanımdaki hamalla yola çıktık.

İhtiyardı. Kendinden büyük bir yük almıştı. Benim sırtımda ise birkaç bavul vardı sadece, onunkinin çeyreği…

Diyordum ki içimden "Çok gitmeden kıvrılırsa titreyen bacakları, yüklenirim sırtındaki yükün yarısını!.." Nitekim çok geçmeden dedi ki:
"Mola vakti. Gel biraz dinlenelim!…

"Ne molası, dedim ona hayretle. Ben daha terlemedim!.." Sözüme aldırmadı. Durdu. Çöktü.

Salarken yükünün ipini "Sen de dinlen hadi" dedi. Benim canım sıkılmıştı bu işe.

Genç olduğumu, ondan kuvvetli olduğumu, bunun gibi bir bunakla yola çıkmamın ne büyük hata olduğunu düşünüyordum.

O ihtiyar, bir bacağını azıcık uzatmış halde sessizce dinleniyorken, ben huzursuz bir şekilde ayakta dolanıyordum.

Bir saat kadar sonra yine durdu, oturdu, dinlendi. Ben kızgınlıkla dolandım etrafında… "Yükünü indirip sen de dinlen", demesine aldırmadım, ona daha çok kızdım…

Sonra yine durdu. Bana da "dinlenmemi" söyledi yine ama dinlenmedim. Yarım saat sonra "dinlenelim mi" diye sordu, aksi aksi başımı salladım…
Kaçıncı molasıydı hatırlamıyorum, birden bire dizlerimin bağ
ı çözüldü. Kafamın içinde uçuşan kara kara sinekler sustu, çöküp kaldım. Kayış kolumdan çıktı, sırtımdaki bavullar kaydı.

Ne kadar zaman geçtiğini fark etmedim. Uyumuştum da uyandım mı, yoksa bayılmıştım da ayıldım mı anlamadım… Baktım kendi kocaman yükünün üzerine benim bavullarımı da bağlamıştı. Küçük tasına birazcık su koyup dudağıma dayadı, içtim. Sonra koluma girerek;"Hadi kalk, dedi. Bana yaslan.

ır ağır gider ve bir süre sonra gene dinleniriz." Dediğini yaptım. Omzundan güç aldım, ama asıl anlattıkları iyi geldi bana. "Ben yılların hamalıyım, dedi. Nice pehlivan yapılı adamlar gördüm. Çoğu, dinlenmek istemediklerinden yükleriyle birlikte kendilerini de toprağa serdi sonunda… Yolda gördüğümüz saçılmış kuru kemiklerin çoğu,
anlattığ
ım bu insanlara ait…

Halbuki bir yükü "taşımak" bizim işimiz, "altında ezilmek" değil!.. Unutma ki bir yük , taşıdıkça ağırlaşır. Dinlenerek sen yükünü hafifletiyorsun! Belki günün birinde hamallığın şekli değişir. Belki o günleri ben göremem. Ama sen kavuşursan o zamanlara, aman ha, kafanın içinde de sakın yük taşıma… Akşamları bırak ve hafifle…
Sabah dinlenmiş olarak yeniden tekrar taş
ırsın yükünü. Bizim işimiz, bugünü yarına taşımak, bugünün altında yok olmak değil.

Çünkü yarınlarda bizi bekleyenler var, taşıdıklarımızı bekleyenler..

 

Kendim’den…

26 Kasım 2007 Pazartesi Yorum yok »

1.
Sesim suya düştü
Suyla gitti sesim
Su ulaştı denize
Deniz aldı sesimi
Götürdü açıklarına
Kıyıda bir çocuk…
Denizin sesini duydu
Gözyaşları denize düştü
Deniz aldı gözyaşlarını
Götürdü açıklarına
Kıyıda ben…
Ağlıyorduk…
        Deniz…
              Çocuk…

2.
Bir uçurumun kıyısında
Açtım kollarımı iki yana
Derin bir nefes alıp
Gözlerimi kapadım
Başımı attım geriye,
Öylece bıraktım bedenimi
Düştüm…
Düştüm…

Savaşa gitme oğlum…

26 Kasım 2007 Pazartesi 3 Yorum »

Savaşa gitme oğlum. Vatanı seviyorsan onun için ölmeye ve öldürmeye değil yaşamaya ve yaşatmaya git. Vatana hizmet etmek istiyorsan bahçıvan ol; bahçelerini çiçekleridir. Evsizler için evler, gençler için kültür siteleri yap. Bir fedakârlık yapmak istiyorsan yaşlıların bakım programlarına katıl, engelli çocuklar için festivaller, ayrımcılığa uğrayanlar için gösteriler düzenle ama savaşa gitme. Gençleri başka gençlerin katili ya da ölü olmaya gönderiyorlar. Onlara inanma oğlum.

Devamı için tıklayınız »

Duvarötesi…

21 Kasım 2007 Çarşamba 32 Yorum »

Hastanenin bir koğuşunda üç kötürüm bulunuyordu. Bunlardan koğuşa ilk gelen, pencerenin önüne, ikincisi ortaya, üçüncüsü ise kapı kenarına yatırılmıştı. Ortadaki hasta iyimser bir adam olduğu için neşeli konuşmalarıyla diğerlerini eğlendiriyor ve acılarını azaltmaya çalışıyordu.

Soğuk bir kış gecesinde pencerenin yanındaki hasta öldü. Onu kaldırdıktan sonra ortadaki hastayı pencerenin önüne, kapının yanındakini ise ortaya yatırarak boşalan yere yeni bir hasta getirdiler. Pencere önüne alınan iyimser adam, dışarıda gördüklerini arkadaşlarına anlatmaya başladı. Yol kenarındaki parkı, dev çınar ağacını, cıvıldaşan kuşları, işlerine koşuşan insanları, neşeli çocukları ve karşı dağdaki çiçek dolu tarlaları uzun uzun anlatarak çaresiz durumdaki arkadaşlarını rahatlatıyordu.

Adam bir müddet sonra gelip geçenlere isimler takmaya başladı. Öteki hastalar, sabahları işe gidenlerin, seyyar satıcıların ve akşam vakti yorgun argın eve dönenlerin hikayelerini dinleye dinleye, onları gözlerinin önünde canlandırabiliyordu. Kısa süre sonra hastanenin ruha ağırlık veren havası dağılmış ve bir türlü geçmek bilmeyen saatleri tatlı hikayeler doldurmuştu.

Bir gün, ortadaki adamın aklına ansızın bir fikir geldi. Eğer pencerenin önündeki hastaya birşey olacak olsa oraya kendisi geçecek, dışarıdaki renkli ve canlı hayatı bizzat kendi gözleriyle görecekti. Bu düşünce günlerce kafasın da yer etti. Yattığı yerden hep bunu düşünüyor ve çareler araştırıyordu. Sonunda onu da buldu. Pencerenin önündeki hastaya sık sık kriz geliyordu. Adam bu durumda komidinin üzerindeki ilacına güçlükle uzanıyor ve odada hastabakıcı bulunmadığı için ilacı kendisi alıyordu.

Bir gece pencerenin önündeki hastaya yine bir kriz geldiğinde, ortadaki hasta büyük bir gayretle doğrularak onun ilacını deviriverdi. Şişe yere düşş ve paramparça olmuştu.

Ertesi sabah, pencerenin önündeki hastayı ölü buldular. Ve onu kaldırdıktan sonra, ortada yatan hastayı cam kenarına geçirdiler. Adam, göreceği manzaranın heyecanıyla dışarı baktığında beyninden vurulmuşa döndü.

Pencerenin birkaç metre ötesinde, simsiyah duvardan başka hiçbir şey yoktu.

BİR ÖYKÜ…

21 Kasım 2007 Çarşamba 8 Yorum »

SİSTEME YABANCI SOKMAYACAKSIN…!

Hintli bir yaşlı usta, çırağının sürekli herşeyden şikayet etmesinden bıkar ve bir gün çırağını tuz almaya gönderir. Hayatındaki her şeyden mutsuz olan çırak döndüğünde, yaşlı usta ona, bir avuç tuzu, bir bardak suya atıp içmesini söyler. Çırak, yaşlı adamın söylediğini yapar ama içer içmez ağzındakileri tükürmeye başlar.

Tadı nasıl? diye soran yaşlı adama öfkeyle acı diye cevap verir.
Usta çırağını kolundan tutar ve dışarı çıkarır. Sessizce az ilerdeki gölün kıyısına götürür ve çırağına bu kez de bir avuç tuzu göle atıp, gölden su içmesini söyler. Söyleneni yapan çırak, ağzının kenarlarından akan suyu koluyla silerken, usta aynı soruyu sorar: Tadı nasıl?

Ferahlatıcı diye cevap verir genç çırak. Tuzun tadını aldın mı? diye sorar yaşlı adam, Hayır diye cevaplar çırağı. Bunun üzerine yaşlı adam, suyun yanına diz çökmüş olan çırağının yanına oturur ve şöyle der: Yaşamdaki acılar tuz gibidir, ne azdır, ne de çok. Acının miktarı hep aynıdır. Ancak bu acının şiddeti, neyin içine konulduğuna bağlıdır.. Acın olduğunda yapman gereken tek şey acı veren şeyle ilgili hislerini genişletmektir. Onun için sen de artık bardak olmayı bırak, göl olmaya çalış."

——

Bu güzel nasihatten bir ay sonra çırak ölür, meğer yakındaki fabrikanın zehirli atıkları göle boşalıyordur.
Bunun üzerine Hintli yaşlı usta sessizce şöyle der: "Has……..rrr….”’

SİZİNKİ HANGİSİ?

21 Kasım 2007 Çarşamba Yorum yok »

Sözel zeka:
Kelimeleri etkili kullanma yeteneğidir. Dinleyerek öğrenmeyi sever, duygu ve düşüncelerini sözel ifadelerle aktarırlar. İyi yazarlar, iyi anlatırlar, kitap okumayı, kelime oyunları severler. Kavramlarla ve kelimelerle düşünürler. Sözel zekaya sahip insanlar daha çok yazar, gazeteci ve politikacı olurlar.

Sayısal zeka:
Sayısal zekası yüksek olanlar sebep-sonuç ilişkisi kurmayı, “neden” demeyi severler, çok soru sorarlar. Olayları kategorize ederek bağlantılar kurmaya kafa yorarlar. Hesap yapmayı, bir makineyi söküp nasıl çalıştığını görmeyi severler. Nedenini bilmediği şeyi fazla akılda tutamazlar. Bilim adamı, matematikçi ve bilgisayar programcısı olma ihtimalleri yüksektir.

Görsel zeka:
Görsel zekası yüksek olanlar işittiklerini değil de, gördüklerini akıllarında daha iyi tutarlar. Film ve slayt gösterileri eşliğinde öğrenmeyi severler. Hayal dünyaları geniştir. Resimli kitaplara, sanatsal etkinliklere yatkındırlar. Renklere çok hassastırlar. Mimar, fotoğrafçı ve dekoratör olabilirler.

Müzik zekası:
Ritim, nota, ses tonu, ahenk, melodi gibi müziksel unsurlara aşırı duyarlıdırlar. Müziksel unsurları hemen fark ederler, değerli bulurlar ve ifade ederler. Nota, solfej bilmeseler bile, melodileri hemen akılda tutarlar. Müzik eşliğinde çalıştıklarında öğrendiklerinin kalıcılığı artar. Tempo tutma, mırıldanma, ıslık çalma, eşlik etme, müzik dinleyerek kitap okuma sevdikleri şeylerdir.

Bedensel zeka:
Bir sorunu çözmek, bir model oluşturmak, bir şeyler üretmek için bedenlerini, ellerini, parmaklarını kullanabilme gücüdür. Bedensel zekası yüksek olanlar, duygu ve düşüncelerini dokunarak, hareketlerle anlatmada beden dilini kullanmaya çok yatkındırlar. Koşmayı, zıplamayı, mimik ve jestleri kullanmayı, bir yerler inşa etmeyi çok severler. El becerileri iyidir, tamir işlerini çok rahat yaparlar. Başkalarının mimik ve jestlerini kolayca taklit ederler. Sporcuların, aktörlerin, heykeltıraşların çoğu bedensel zekası yüksek olan insanlardır.

Sosyal zeka:
Çevresindeki insanların duygularını, isteklerini, ihtiyaçlarını anlama, ayırt etme ve karşılaştırma gücüdür. Sosyal zekası yüksek olanlar, insanları tanıma konusunda çok başarılıdırlar. Liderlik özellikleri vardır. Yüz ifadelerine ve seslere, insanlardaki farklılıklara duyarlıdırlar. Yüzleri çok iyi okurlar. Analiz etme, yorumlama ve değerlendirme kapasiteleri yüksektir. Sözlü ve sözsüz iletişimde yetenekleri üstündür. Organize etmeyi, lider olmayı, başkalarına yardım etmeyi, empatik iletişimi ve öğretmeyi severler. Genellikle danışman, öğretmen ve siyasi lider olurlar.

İçsel zeka:
Kendi ile ilgilenme, kendini tanıma, güçlü zayıf taraflarını fark etme yeteneğidir. Kim olduğu, neyi yapmak istediği, nelere yönelmesi gerektiğini, nelerden uzak durması gerektiğini bilme kapasitesidir. Bir şeyi düşünürken kendi duyguları, ilgisi, ihtiyaçları ve istekleriyle amaçlarını bağdaştırmaya çalışırlar. Bağımsız olma, kendilerini açık ve net dile getirme, olaylardan ders almaya yatkındırlar. Psikolog olmaya yatkındırlar.

Doğal zeka:
Çevre, doğa olayları, ekolojik unsurlara aşırı duyarlıdırlar. Düşünürken doğa formları, hayvan- bitki figürleri ile düşünürler. Hayvan beslemeyi, doğayı, toprakla uğraşmayı önemserler. Mevsimler, iklim olayları ile ilgilenirler. Hava tahmin konularına ilgi duyarlar.

Kaynak: haberaktuel

Onlar Anlayamazlar…!

7 Kasım 2007 Çarşamba 4 Yorum »

Onlar Anlayamazlar…!

Ordusu dar gelirli, "gönüllü" ve de ücretli hatta suçlulardan oluşan "müttefiklerimiz"
Ordumuzun gücünden daima çekinen "AB" li "dostlarımız"…!
Anlayamazlar.

Hakkâri’de hainin mayınından okula giden çocuğu koruyan,
Üşümesin diye sevgiyle başını örten,
Yorulmasın diye çantasını sırtında taşıyan,
Uğurlarken davul zurna çaldığımız,
Vurulduğunda bağrımızı yaktığımız Türk askerini
Türkün ordusuna olan bağlılığını
Anlayamazlar…!

   Fotograf: Cem Öksüz

KAYNAK :DENİZCE

Sayfalar : [1] 2


Mynet Blog WordpressMU alt yapısını kullanmaktadır.