Mynet | Blog Anasayfa | Email
Favorilerime Ekle | Giriş


Arzu Tatlı; bir psikiyatr ve psikoterapist ile keyifli sohbetim

3 Temmuz 2008 Perşembe Yorum yok »

10 seneyi aşkın bir zamandır insanlarla üzerine araştırma, gözlem yapma ve bu konuda kitap okuyarak kendimi geliştirmeye çalışıyorum. Bu nedenle Türkiye’nin önde gelen birçok müessesi ile ortak çalışmalar yapıyor, eğitim veriyor ve gizli müşterileri oluyorum.
 
Bu konuda istediğim noktaya geldiğimi söylersem, kendimi kandırmış olurum. İnsanı çözmek gerçekten zor. Her insan farklı . Bu farkları bilmek kadar uyum sağlamak da önemli. İnsan sürekli kendini keşf ediyor. Kendisi ile mücadele veriyor, hesaplaşıyor.
 
Günümüzün hızlı temposu, globalleşen dünyada iş yapmanın stresi, yoğun ve kesintisiz çalışmak insanları coaching alma veya psikoloğa gitmeye yöneltiyor. İnsanlar sürekli seminer ve eğitimlere katılarak, bu konuda yazılan kitapları okuyarak kendini geliştiriyorlar. Amaç daha tatmin edici bir hayata sahip olmak ve  mutlu olmak.
 
Ne zaman, gittiğim restoranlarda, seminerlerimde, mutlu ve gülen bir yüz görsem, tanışmaya çalışıyorum. Niye mutlu olduğunu ve bu gülen yüzün arkasındaki düşünceyi öğrenmeye çalışıyorum. Genelleme yapacak olursam , amacı olan, ne istediğini bilen insanlar daha mutlu ve güleryüzlü olduğunu gözlemliyorum. Mutlu olmak, içten gelen bir duygudur.
 
Arzu Tatlı, bir psikoterapist. Kendisi ile bir Jaycees toplantisinda karşılaştım. Kendisinin mesleğini öğrenince hemen yanına gittim ve sohbete başladım. Bir saate yakın konuşmuşuz, etrafımızdaki kişiler Taner kimsenin yanında on dakika bile kalmaz, nasıl başardın diye sordular. Psikoloji okumadığım için bu konuda kendimi geliştirmek için önüme çıkan tüm fırsatları değerlendirmeye çalışıyorum. Kendisini ilk “Limit Sizsiniz” seminerime davet ettim. Seminer esnasında sürekli kendisine danıştım ve söylediklerimin doğru olup olmadığını sordum. Her “evet” dediğinde çok mutlu oldum. Psikoloji gibi bir konuda kimseye yanlış bilgi vermek istemem. Ama inanın bu konuda kendimi sürekli geliştirmek için ayda ortalama iki veya üç kitap okuyorum.
 
Yeni merakım coaching , kendim için gerekli seminer ve eğitimleri alacağım. Kendim için kişisel coaching eğitimi alacağım ve tabiiki sizlerle deneyimlerimi paylaşacağım.
 
Arzu , çok farklı bir yaklaşımı var. Kendisini geçen gün akşam yemeğine davet ettim ve aklımdaki soruları kendisine sordum. Bana samimi ve açık cevaplar verdi.
 
Daha küçük yaşlardan itibaren doktor olmak istemiş. Tıp son sınıfta ortaya çıkan davul ilgisi 23 yaşında bu işe başlamanın geç olduğunu düşündüğü için, enerjisini tıp konusuna aktarmaya karar vererek, Anadolu Üniversitesi Tıp Fakültesinden mezun olmuş. Tıp Fakültesinde okurken yaptığı cerrahi stajı esnasında başından geçen bir olayı anlattı : Kanserli bir hasta kendilerine gelmiş. Ama vücudunu kanser o kadar sarmış ki , ameliyat edilemeden kapatılmış, tedaviye ümitsizce devam edilmiş, ancak aylar geçmesine rağmen hasta kontrollerine gidip gelmeyi sürdürüyormuş.

 

Sonra bu hasta inancı ile yenmiş bu hastalığı. Bu olay kendisini çok etkilemiş ; insan psikolojisinin önemini bu olayla daha iyi anlamasını sağlamış. Sosyal yönünün kuvvetli olduğunu düşünerek, psikiyatrist olmaya karar vermiş. Okuldan sonra 5 yıl Bakırköy Ruh ve Sinir hastalıkları Hastanesinde uzmanlık eğitimi yaptıktan sonra, psikoterapi eğitimlerine ağırlık vererek kendi muayenesini açmış.

İnsanlara karşı sevgi ve merakı işini severek yapmasını sağlıyor. İnsanlar yakınlarının problemlerini neden senin gibi çözemiyor diye sordum kendisine . Bunun iki sebebi var dedi : “duygularımda nötr olmam ve bana güvenmelerini sağlayabilmem.” İnsanın kendi çocuğu bile anne ve babasına iç dünyasını paylaşmazken, bu bilgilerini Arzu’yla paylaşabiliyorlardı.
 
“Bunu nasıl başardığını sorduğumda “Öncelikle samimi olarak yaklaştığını. Anlamaya çalıştığını, dinlediğini ve sorular sorduğunu söylüyor. Arzu konusunda çok iddialı hastalarını meslektaşlarına göre daha kısa sürede tedavi ettiğini iddia ediyor. Hatta tedavi tamamlanınca gelmemelerini söylüyorum dedi.. Yoksa bir süre sonra alışkanlık yapacağını düşünüyor. Tedavide, gerekmedikçe ilaç kesinlikle kullanmıyor, ancak ilaca karşı değil.
Hastaların genel sorunları korkular, endişeler, kaygılar. İsanların bir çok şeyi başarmasının veya yapmamasının arkasında bunların olduğunu söylüyor.
 
Ben istediğim kadar para kazanmadığımı düşündüğümü söylediğimde para kanallarımın kapalı olduğunu söyledi ve bunu kesinlikle açabileceğini söyledi. Bana bu konuda kendisine gelen bir hastanın sonrasında elde ettiği gelirlerindeki artıştan bahsetti. Kendisine gerçekten başarabileceğine inandım.
 
İnsan psikolojisi gerçekten ilginç. Geçen gün Ankaraya giderken uçağımız 45 dakika rötar yaptı. Müşterileriden biri sinirlendi. Birden cep telefonu ile konuşmaya başladı. Hostes yanına geldi ve kendisinden kibarca kapatmasını rica etti. Ama müşteri konuşmaya devam etti. Hostes cep telefonu ile görüşmenin hem kendi, hemde diğer yolcuların güvenliğini tehlikeye düşereceğini söyledi. Arzu’ya bir insanın neden böyle davranabileceğini sordum. Bunun bir çok sebebinin olabileceğini , yani yaptığımız her davranışın veya alışkanlığın bir sebebinin olduğunu söyledi.
 
Dün gazetede ünversitede ders veren ve önemli bir derginin yazarının karsının kafasına kavanozdaki dışkısını döktüğünü okudum. Bundan yıllar önce de çok ünlü bir tarih yazarının küfür dolu seminerine katılmıştım. Çok okumak, akıllı olmak duygularımızı kontrol etmemize, egomuza karşı koymamıza veya küçüklükten doğan komplekslerimizle baş etmemize yeterli değil. Bu nedenle bu kişilerin tedavi olması gerekiyor. Takıntılar, korkular, kaygılar, özgüven eksikliği gibi her insanın binbir türlü özel problemi var. Kişiler bunları aşamazsa hayatlarında istedikleri noktaya gelemiyorlar.

 

Arzu şöyle ifade ediyor: “ bugün insanların sigara, uyuşturucu, alkol veya ilaçlara aslında ihtiyacı yok.  Problemleriyle başetmeyi bilmeyen insanlar, bilinçsizce madde kullanımıyla kendilerince bir denge sağlamaya çalışırken,  ilaçlar dışarıdan müdahele ile  insanın kimyasını dengeliyor.  Çözüm insanın kendi içinde, insanlar isterlerse düşünceleri ile bunu sağlayabilirler. İnsanın sağlıklı olması ve dengeyi kurabilmesi çok önemli, aslında herşey bir denge. Dengeler bozuldu mu, depresyona giriyoruz, kendimizi sürekli yorgun hissediyoruz, hatta bu uzun süreli kalıcı olursa kanser bile olabiliriz. Bu nedenle ne kadar önce tedavi olursak o kadar daha başarılı sonuç alma imkanımuz  olduğunu söyledi.

Kendine bunlardan nasıl koruduğunu sordum. Gerektiğinde kendisine terapi yaptığını ve gerekirse bir arkadaşından yardım alabileceğini , bugün coachların da başka coachlarının, psikologların başka psikologlarının olduğunu söyledi. “Herkesin kör noktası , korkusu, endişe ve kaygısı var. Bunlar sahip olmak doğal, ama bunları doğru yönetemezsek bize zarar vermiyor başlıyor. İnsanlar duygusal varlıklar. Bu da bizi kırılgan yapıyor. Bilinçdışımızı olumlu yönde kullanamazsak sürekli endişe içinde olabiliriz.” diye devam etti.
 
Kendisinin de duygularını yönetemediği durumlarda diğer insanlar gibi zarar görebileceğini söyledi. Bu konuda birçok eğitim aldığını, seminerlere katıldığını, kendini sürekli geliştirmek zorunda olduğunu ilave etti. Müşterileri arasında sanatçılar, iş adamları, firma sahipleri olduğunu, herkesin farklı problemlerler kendisine geldiğini söyledi.
 
Arzu’yu çok sevdim. Samimi, açık, kendinden son derece emin. İşimi ve insanları seviyorum diyor. Kendisini tanıdıktan sonra günümüzde herkesin korkularını, endişelerini yenmek, kör noktalarını veya kapalı kanallarını açmak için psikoterapsite gitmesinin son derece normal olduğunu anladım.
 
Günümüzde insanlar boşlukta, mobil veya evden tek başlarına çalışıyorlar. Saatlerce cep telefonu ile konuşup bilgisayar önünde enerjilerini harcıyorlar. Bu konularda kendilerini dengelemek, aldığı kararlardan emin olmak, kendini ve hayatını sorgulamak, günümüzde insanların en çok ihtiyacı olan konular. Bunların hepsini kendimizin çözmesi zor ve uzun bir süreç. Arzu gibi kişiler bu noktada devreye giriyor.
 
Gerçek başarımızı elde etmek, konfor alanımızın dışına çıkmak, gerekli riskleri alıp hayattan keyif ve tatmin almak için bir psikoterapist, psikolog veya bir coach ile çalışmak günümüzde oldukça faydalı ve rahatlatıcı..
 
Ülkemizdeki eğitimsizlik, kültürel faktörler, coşkumuzu nasıl yaşayacağımızı bilmemek, insan psikolojisini anlamak açısından diğer ülkelere göre bu işi daha da karmaşık hale getiriyor. Bunu da çözmenin en güzel ve pratik yolu insanları anlamak için dinlemek..
 
Arzu’ya bana bu değerli bilgileri paylaştığı için teşekkür ediyorum. Kendisinin kısa bir sürede mesleğinde marka olacağına inanıyorum.
 
Bir sonraki konum coaching. Yöneticiler, müdürler, kendi işini yapanlar niye bir coacha ihtiyaç duyuyorlar.
 
Sevgilerimle,

Bu formanın hakkını verin

25 Haziran 2008 Çarşamba 1 Yorum »

Günlerdir Türkiye’nin zaferi tartışılıyor. Bu bir mucize mi yoksa talih mi? Fatih Terim başarılı mı yoksa sadece şanslı mı? Fatih Terim’i diğerlerinden farklı kılan ne?
Bu konudaki gözlem ve görüşlerimi sizlerle paylaşmak isterim. Bu yazıyı etkilenmemek için Almanya maçından hemen önce yazdım.
 
Şans hazır olana gülermiş. Bugün her başarının sadece şansa ve talihe bağlı olması güç, hemde bu arka arkaya 3 kere olmuşsa.. Dünyanın en iyilerinin oynadığı bir yerde sadece şans ile yarı finale gelemezsiniz!
 
Bu düşüncenin (veya inancın) temelinde Türk insanının kendisine güvenmemesi yatıyor.
 
Bir köşe yazarı şöyle yazmış : “ Günümüzün yaşantısına bakınca bizdeki en büyük toplumsal fobinin başarısız olma korkusu olduğunu görüyorum. Çalışma yaşamında. Politikada ve bireysel rekabette bu böyle.”
 
Ben kariyerim boyunca hem yabancı şirketlerde, hem de Türk patron şirketlerinde çalıştım. Aralarında gördüğüm en büyük fark  yabancı şirketlerde kararların uzun vadeli vizyon, hedef/amaç doğrultusunda , duygulardan uzak verilmesidir : Plan ve bütçe vardır. Başarısız ve uyum sağlamayan insanları sırf sevdikleri için tutmazlar. Patronlar hergün karar değiştirmezler, adam kayırmazlar, önyargılı ve duygusal davranmazlar. Başarıların arkasında kararlı ve profesyonel düşünce yatmaktadır. Genel müdürler değişse bile uzun vadeli kararlar değişmez. Hedefler sürekli günün koşullarına göre revize edilir. Gerektiğinde zararı göze alarak belli çalışmalardan vazgeçilebilir. Hedefler 3,5, hatta 10 seneliktir. İnsana değer verilir ve yatırım yapılır. Geleceğin liderleri yıllar öncesinden belirlenir ve o kişilere ona göre yatırım yapılıp yetiştirilir.
 
Bugün Türkiye’nin başarısı o nedenle sadece bu şampiyonlukla sınırlı değilidir . Bu başarı ( veya bazılarına göre mucize/şans) uzun vadeli bir çalışmanın ve inancın bir sonucudur. Bu başarının mimarlarından biri de başarılı lider ve motivatör Fatih Terim ve sahadaki lider futbolculardır.
 
Robin Sharma’nın Liderlik Bilgeliği kitabında liderlik dersi olarak şunu söylüyor : “ İnsan genellikle büyük bir zafer kazanmadan hemen önce bir tür zorluk yaşar. Önemli olan odağını korumak ve inanmaya devam etmektir.” Gandhi’nin de başarısında da , halkına kendi gelecek vizyonuna doğru yol gösterme bilgeliğine sahip olması dışında aynı zamanda kendi kendine liderlik etme ve mükemmel vasıflarla yaşama cesaretini sahip oluşudur.”
 
Ben Fatih Terim’in başarısını bu sözcüklerle açıklamak istiyorum. Fatih iyi bir vizyoner ve liderdir. Sadece çalıştırdığı takımları ileri götürmemiş, kendi kariyeri boyunca hep inanılmazları başarma cesaretini göstermiştir. Bu benim düşüncem, katılmayabilirsiniz.
 
Aynı köşe yazarı şöyle devam ediyor : “ Fatih Terim toplumsal beklentileri nefsine yansıtabilen sıradışı bir kişilik. Kendisi Psikolojik gerçeği bilmese de ‘‘kasılmaları ’’ hep mesaj ağırlıklı. Hem zeki, hem de düşlediği zaferi önceden planlayabilen bir kişilik! Son saniyelere kadar ufak bir çözülme işareti dahi vermiyor. Jestlerine , mimiklerine ve bakışlarına yansıyan ‘‘Beni yenemez’’, ‘‘Benden daha güçlüsü yok’’, ‘‘Türkiye benim’’ huysuzluğu biraz da bundan!
 
Kendini ispat etmeye susamış toplumlarda bu tür önderlere yalnız siyaset sahnesinde değil her alanda ihtiyaç var. Artık onu sadece bir teknik adam olarak görmemeliyiz. O aynı zamanda bir imaj mimarıdır bundan sonra!
 
Türk takımları arasında yurtdışında başarı elde etmiş tek takımımız Galatsasaray’dır. Bunun arkasInda yine uzun yılların bir çalışması ve stratejisi vardır. Fenerbahçe’nin yurtiçinde onca başarısına rağmen yurtdışında aynı başarıyı yakalayamamasının temel sebebi bu inancın
olmamasıdır.
 
Futbolda doğru strateji kadar futbolcuların “zihin gücü” başarıları da en az yetenekleri kadar önemlidir. İnanç, motivasyon, ekip ruhu bunu ateşleyen duygulardır. Hıncal Uluç şöyle yazmış : “ Bitişe dakikalar kala 2-0 mağlupken, 119’uncu dakikada golü yemişken hala maç yeni başlıyor gibiysen, sende iyi şey var demektir. Fizik kondisyonun müthiştir. Moral kondisyon da fevkalade. Terim bu iki kondisyonun yaratıcısıdır.”
 
Bana göre bu senenin ilk mucizesi ( herkes öyle adlandırdığı için bu şekilde ifade ediyorum) Galatasaray’ın her şeye rağmen şampiyon olmasıdır.Üzerinde fazla konuşulmadı, hatta unutuldu. Olabilecek her türlü olumsuzluğa rağmen bu takım şampiyon olmuştur. Bununla ilgili Hasan Şaş’ın futbolculara maç öncesi yapmış olduğu konuşmayı (telkini) sizlerle tekrar paylaşmak istedim. Saha içindeki lider futbolcular diğer futbolcuları ateşlerler :

Haber şöyle : Galatasaray’ın tecrübeli futbolcusu Hasan Şaş sakatlığına rağmen takımı ayakta tutan isim olarak sivriliyor. Feldkamp’ın istifasından sonra Florya’da oluşan birlikteliğin temel taşı olan Hasan Şaş, Fenerbahçe maçı öncesinde yaptığı konuşmayla bazı takım arkadaşlarını ağlattı. Hakan Şükür ve Ümit Karan ile birlikte takımın kaptanlığını yapan Hasan, kasığından sakatlığı bulunmasına rağmen G.Birliği maçında oyuna girmiş, diğer 3 karşılaşmada da yedek kulübeden arkadaşlarına destek olmuştu. Bu futbolcu Türkiye’nin dünya şampiyonasıda üçüncülüğün elde edilmesinin arkasında olan birkaç futbolcudan biriydi. Aynı başarıyı Galatasaray’ın en zor günlerinde hem de yedek klübesinden bu sefer gerçekleştirdi. Arkadaşlarıyla ve gençlerle yaptığı konuşmalarda gerekse teknik heyete idmanlarda verdiği destekle gerçek bir kaptan gibi davranan Hasan, takım Fenerbahçe maçına çıkarken arkadaşlarını karşısına aldı ve şunları söyledi:

‘KEŞKE BEN DE ÇIKABİLSEM’
“BEYLER, biraz sonra son yılların en önemli maçına çıkıyorsunuz. Üzerinizde sarı-kırmızılı formalar var. Bu formalara iyi bakın. Onlar dünyanın en güzel renklerini üzerinde taşıyorlar. Bir yıldır onları ıslatıyoruz. Terimizi akıtıyoruz. Alın terimizle buralara geldik. Şimdi ucuna kadar geldiğimiz, emekler sarfettiğimiz şampiyonluğu almak için sahaya çıkacaksınız. Keşke ben de sizinle birlikte bu tünelde yukarı çıksam ve formamı ıslatsam. Bizi biz yapan Galatasaray formasına borcumuzu ödeyeceğiz. Şimdi buradaki herkes yukarı çıkacak ve kanının son damlasına kadar savaşacak.

‘SAVAŞMAYANI SOKMAM’
BUGÜN, bütün bir sezon bizi küçük görenlere, G.Saray’ı rakip saymayanlara, akıttığımız teri boşa çıkartmaya çalışanlara ders verme günüdür. Çıkıp aslanlar gibi oynayın. Kaybedebilirsiniz. Ama emin olun ki mücadele etmeyeni soyunma odasına almam. Formanın hakkını verirseniz, futbol da sizin hakkınızı verir. G.Saray’ın ne olduğunu bir kez daha gösterin. Tribünleri dolduran G.Saraylılar’ı mutlu edin. G.Saray’ı hakettiği gibi temsil edin. Kulübümüze sahip çıkma günüdür. Allah yardımcınız olsun.”

 
Golü atan Semih’in açıklamaları bütün yazdığımı doğruluyor :
“ Samimi olmak gerekirse, 119.dakikada golü yediğimiz zaman maçın bittiğini düşündüm. Ama santra yaptıktan ve hocamızın ileriye oynayın talimatını gördükten sonra her şeyin olacağına inandım.”
 
“Mucize ve şans diyenlere gülüyorum” diyor Fatih Terim.
Einstein şöyle demiş “ Dünyada iki tür insan vardır. Herşeyi mucize ve şans olarak görüp yaşayanlar veya hiçbir şeyin mucize eseri olmayacağına inanlar.” Fatih Terim ben ikincisiyim diyor.
 
Samuel Johnson şu güzel sözleriyle yazımı noktalamak istiyorum :
“ Yaşam , zorlukların üstesinden gelmek, bir başarı mertebesinden diğerine geçmek , yeni dileklerde bulunmak ve onların yerine geldiğini görmekten daha büyük bir sevinç vermez insana. Büyük ve takdire layık bir girişimi üstlenen insanın zahmetlerine önce umut, sonra da neşe destek olur.
 
Sevgilerimle
                                                                                                                     
 
 
 
 

Düşündüğünüz; hayal mi yoksa rüya mı?

19 Haziran 2008 Perşembe Yorum yok »

Bu sabah her zamanki gibi saat 7.30’da Hillside’da spor yapmaya başladım. Haftada bir veya iki kere 7.30 da spora giderim. Sonrasında kendimi o kadar mutlu ve zinde hissederim ki, buna değer derim. Zor olan başlamaktır. Başladıktan sonra spor yapmak her zaman kolaydır. Hayatta her şey öyle değil mi?
 
Düşünürüz, önce saçma buluruz. Düşünürüz, sonra kendimize güvenmeyiz. Düşünürüz, sonra olabilecek en karamsar insana sorarız, vazgeçeriz. Düşünürüz, korkarız. Bir türlü başlayamayız. Aslında başlasak gerisi gelecektir.
 
İnsanın düşündüğü ve inandığı her şeyi gerçekleştirecek potensiyele sahip olduğunu biliyoruz.
 
Babalar gününde babam benimle kendi hayalini paylaştı benimle. “Niye olmuyor” dedi. “Bende gerçekçi bir planın yok. Gerçekten inanmıyorsun ayrıca”dedim.  Babamın hayali senede 6 kere yurtdışına seyahat etmekmiş. Ama plan yok. Ama bütçe yok. Ama zaman yok.. Sonuç, güzel bir hayal .
 
Satışta da böyle değil mi ? Satışçılar bana geliyorlar ve yeterince ziyaret yapamıyoruz, diyorlar. Nedenini sorunca da yoğunuz  diyorlar. Neden? Cevap yok.. Planınız var mı? Yok. Önceliğiniz var mı? Yok. O zaman tabiiki yapamazsınız diyorum.
 
Satışta başarılı mı olmak istiyorsunuz ? Başarının sırrı : Zamanınızı iyi kullanın. Önceliklerinizi belirleyin. En önemlisi bir hayalin veya hedefin arkasından koşunki enerjiniz ve motivasyonunuz hiç bir zaman bitmesin.
 
Her sabah sokaklarda koşturan bir çok insan görürüm ve kendime şu soruyu sorarım: “ Bu insanların kaçı ne yaptığının veya ne istediğinin farkında ?”
 
Bu sabah Hillside da spor yaparken 23 yaşındaki spor eğitmenine  “merhaba” dedim. Yanıma geldi. “Nasılsın?” dedim. “İyiyim” dedi. Ama isteksiz bir iyi ! “Siz nasılsınız?” dedi. Ağzımdan “ Harika” çıktı.  Nasıl başarıyorsunuz böyle olmayı diye sordu. Bende hayatımı dolu dolu yaşadığımı, ne istediğimi bildiğimi, kendimi huzurlu ve mutlu hissettiğimi söyledim. O zaman siz artık kabullenmeyi seçtiniz dedi. Tam tersi dedim. Ben olgunlaştım dedim. Yaşım senin 2 katın, sende benim yaşımda kendini daha iyi hissedersin dedim.
 
Şu anda hayatta en  çok ne istediğini sordum. Bana motosiklet yarışlarına girmek istediğini söyledi. “Ne engelliyor?” dedim. “Param yok!” dedi. “Ne kadar paraya ihtiyacın var?” diye sordum. “Bilmiyorum” dedi. “Nasıl bilmezsin bu kadar istediğin bir şeyi” dedim- hatta kendisine içimden kızdım. “Motosikletin var mı?” dedim. “Yok” dedi.
 
“Bak “dedim. “Yapman gereken şu: öncelikle bir bütçe yap. Toplam ihtiyacın olan paranın yarısını Hillside’dan sana sponsor olmaları için iste. Kalan yarısını senin maaşından taksitlerle kessinler. Yarışı kazanırsan borcunu da hemen ödersin” dedim. Önce itiraz etti. Olmaz dedi. Bende ne kaybedersin dedim. Bu kadar istiyorsan iste.. Bu konuda gerçekten istersen, bu işi başarabilirsin dedim. Yüzü gülüyordu. Teşekkür etti ve yanımdan ayrıldı. Umarım hayalini gerçekleştirecek kadar kendine güvenir .
 
Bugün sorun şu.. İnsanlar birşeye inanmaktan korkuyorlar. Fikri kafalarında öldürüyorlar.
 
Kendilerine yeterince güvenmiyorlar. Kararlı değiller. İlk fırsatta vazgeçiyorlar.
Dünyanın en büyük başarısızlığını kitaplardan keşfettiğimde şaşırmıştım : “Vazgeçmek “ En büyük başarısını öğrendiğimde de daha çok hayrete düşmüştüm : “ Kararlı olmak” Ne kadar basit değil mi ! Ama normal insan başaramıyor. Normal bir satışcı başaramıyor..
İnanç yok ! Kararlılık yok !  
 
Yazımı şu güzel sözlerle bitirmek istiyorum : “ Eylem olmadan vizyon bir rüyadır. Vizyon olmadan eylem zaman geçirmektir. Eyleme sahip bir vizyon ise dünyayı değiştirmektir.” – Joel Berker
 
Lütfen kendinize inanın. Size inanan insanların desteğini alın ve asla hayalinizden vazgeçmeyin.
 
Umarım 23 yaşındaki bu genç kızın hayali gerçekleşir ve dünyaca ünlü motosiklet yarışçısı olur.
 
Sevgilerimle
 
 
 

Babam bana hayatı kelimelerle anlatarak değil, adam gibi yaşayarak öğretti

15 Haziran 2008 Pazar Yorum yok »

Bugün Babalar günü.. Babalar gününü kutlamak için evimize, benim ve eşimin ailesini, kız kardeşimi ve eşini kahvaltıya davet ettik. Ev davetleri eskisi kadar tercih edilmese de keyfi bir başkadır. Güldük, eğlendik, güzel şeyler paylaştık. Ailenin önemini küçük yaşımda idrak etmişimdir ve benim için çok önemli bir güçtür ailem.  
 
Oğullarım Cem ve Emre, her sene babalar gününde mutlaka bana yazı veya şiir yazarlar. Yazı yazmaya öğrenmeye başladıkları günden itibaren her yıl yazarlar ve bana baba olmanın gururunu ve mutluluğunu yaşatmışlardır. İkiside büyüdü, kocaman adam oldular, biri 16, diğeri 17 yaşında. Sabah kalktığımda bu sene de yazarlarmı diye düşündüm. İnsan yaşlandıkça saf duygularını çocukluğundaki gibi yaşayamıyor, bastırıyor. Yaşlanınca ise tekrar daha fazla duygusallaşıyor. Keşke hayatımız boyunca duygusallığımızı doya doya yaşayabilsek. Bu duygular içinde ikiside birden yanıma paketleri ile geldi. Ellerinde ise yazıları vardı. Ne kadar mutlu oldum bilseniz. En büyük nedeni bu yazılarını bu sene köşemde yayınlamaya karar vermiştim. Ya vermezlerse o zaman ne yapacaktım. Bu yazı yayınlanmıyacaktı. Bende üzülecektim.. Yazımın sonunda yazılarını sizlerle paylaşacağım. Çünkü her ikisiyle de gurur duyuyorum.
 
"Duygusal zeka" ve "Limit Sizsiniz" seminerlerimde, anne ve babanın çocukların özgüvenini oluşturmada çok büyük payı olduğundan bahsederim. Çocuklar üzerinde yapılan araştırmalara göre, anne ve babanın çocuğu üç dört yaşına kadar yetiştirme biçimi, çocuğun erken yıllardaki özgüven derecesini belirlediği ortaya çıkmış.
 
Kim olursanız olun, anne babanız yaşamınızın en önemli kişileri olarak kalırlar. Bunun nedeni, kendinizi nasıl duyumsadığınızı belirleyen en güçlü etkenleri size aşılayanların onların olmasıdır. Yüksek özgüven elde etme çabalarınız, içinizdeki yargılayıcı ve cezalandırıcı seslerin ne kadarının çocukluğunuzda duyduklarınız olduğunu gösterir. Bugün boğuştuğunuz korkular, sınırlamalar, umarsızlıklar ilk yıllarınızdan beri sizinle beraberdir. Kendinizi, yeterli ya da yetersiz, akıllı ya da aptal, etkileyici ya da yardıma muhtaç, sevilmeye değer ya da değersiz görmenizi sağlayan anne babanızdır. Sizin mutlu etmek istediğiniz kişiler de onlardır. Çocuklarda anne babanın onayına gereksinim o derece güçlüdür ki, onların onayını istemek anne babanın ölümünden çok sonra da devam edebilir.
 
Bebek uyanık olduğu her an, sizden kendisi hakkında bir şeyler öğrenir. Siz bu yeni kişinin kim olduğunu yansıtan bir aynasınızdır. Bir bebek ona gülümsemenizden harika bir varlık olduğunu, dokunuşunuzdan korunmakta olduğunu, ağlamasına gösterdiğiniz ilgiden etkili ve önemli biri olduğunu öğrenir. Bunlar, kendisine vereceği değerleriyle ilgili ilk dersler ve özgüven yapısının ilk tuğlalarıdır.
 
Çocuklar büyüdükçe onlara kim olduklarını yansıtacak başka aynaları da olur. Öğretmenler, arkadaşlar, bakıcılar, hepsi bu rolü üstlenir, ancak çocuk her zaman anne babasının ona duyumsattığı kendini iyi hissetme duygusuna, ona verdiği öneme ve temel değer yansımalarına dönecektir. Sosyal, ölçülü ve sağlam benlik değerleri olan çoçuklar yetiştirmenin tek yolu vardır. Bu da çocuğunuzu, kendinizi ve aranızdaki iletişimi sürekli gözlemlemektir.
 
Çocuklarımdan her yıl babalar gününde aldığım bu duygulu yazılar baba olarak kendimi gözlemlememi sağlayan çok değerli bir iletişim aracı ve bana sunulan bir armağandır.
 
Nasıl bir babayım? Çoğunuzun yargılarında göre kötü, kendime göre iyi, çocuklarıma göre mükemmel. Benim için doğru olanı çocuklarımın düşüncesidir. Hayatta benim için en değerli varlıklardır. Onlara en iyiyi ve mükemmeli vermek, yanlarında olmak, yol göstermek, gerektiğinde desteklemek, gerektiğinde eleştirmek, gerektiğinde korumak, gerektiğinde değerli olduklarını hissettirmek benim görevim.
 
Anne baba olarak vereceğiniz özgüven inanın dünyanın en mükemmel üniversitesinden daha kıymetlidir. Doğan Cüceloğlu Özgüvenin insanın başarısındaki payı yüzde 85’dir diyor. Kendisinin bir sözü hiç aklımdan çıkmaz. “Çocuklarınıza tek bir şey öğretin; yalan söylemeden kendilerini ifade etmesini öğretin. Dürüst olmasını öğretin.”
 
Şimdi bu yıl iki sevgili oğlumdan aldığım duygu yüklü yazılarını bir babanın gururu ile  sizlerle paylaşmak istiyorum. Onları çok seviyorum..
 
En mükemmel babasına , - Babama-
Zor bir hayat benim yaşadığım
Düşünmeden atılamaz adımlarım
Tek başıma asla yapamam
Seninle yaparım babacığım
 
Yarınlar bilinmez bu dünyada
Kapılar kapanır her hatada
Benim kapılarım hep açık
İşin hüneri benim babamda
 
Evimizde herşey var, olmayan yok
Herkes sağlıklı , karınlar hep tok
Var olandan var hem de çok
Bunların hepsi sayende babacığım
 
Elimi tut beni bırakma
Uzaklaşıp beni ağlatma
Yanımızda ol bu bize yeter
Babalar günün kutlu olsun BABA !!!
 
Özel Notu : Mısralar yetmiyor seni anlatmaya…
Sitendeki makalelere devam et, her zaman arkandayım..
Emre Özdeş ( 16 yaşındaki oğlum)
 
Babama
Birisi bana gelse, sana bir şans versem ve hayalindeki babayı sana versem dese, ben ona dönüp ; “boş işlerle uğraşıyorsun, ben zaten ona sahibim” der ve gülerim. Çünkü gerçekten benim için öylesin . O adamın bana şans vermesine gerek yok, çünkü ben senin gibi bir babam olduğu için çok şanslıyım. İnsanlarla seni tanıştırırken babam deyip seni göstermek bana ayrı bir gurur katıyor. Başarılı bir babam olduğu için gurur duyuyorum içten içe. Bizdeki emeğin tartışılamaz ama emin ol ki sen çok güzel, kökü derin tohumlar ektin. İleride hepsinin karşılığını alacaksın. Biz başarılı çocukların olarak karşında olacağız. Belki tenis şampiyonu oluruz, belli mi olur ! Canım babam sen her zaman en iyisini hak ediyorsun. Aslında bugün değil hergün senin günün çünkü sen her zaman bizim için çok değerlisin.
 
Yakışıklı babamız
Bizim yürekten bir parçamız
Onun başarısını tartışamayız
Açıklıyordur her şey bu gururlu bakışlarımız
 
İyi ki burdasın
Hayatımızın her tarafındasın
Unutma sakın seni nasıl sevdiğimizi
Aydınlatacağız Özdeş’lerin geleceğini
Daha birlikte çok kutluyacağız
Bir çok babalar günlerini
Babacığım babalar günün kutlu olsun
Cem Özdeş ( 17 yaşımdaki oğlum) 
 
Mümün Sekman Limit Sizsiniz kitabından şu sözler ile yazımı bitirmek istiyorum. Bir çocuğun en büyük avantajı neyi yapamayacağını henüz öğrenmemiş olmasıdır. Çocuklar bu yüzden her zaman sınırlarını zorlar, kendi en iyi yapabileceklerini ortaya koymaya çalışırlar.Bir şeyin yapılması değil, o işi kendilerinin yapabilmiş olması onları mutlu eder.
 
Her insan kendi kanatlatıyla uçma isteğiyle doğar ancak zamanla kafası “kafeslenerek” bu isteği unutturulur.
 
Bırakın çocuklarımız kendi kanatlarıyla uçmayı öğrensinler, bırakın onlar istedikleri kişiler olsun. Bizim istediğimiz kişiler değil. Ben de iyi bir baba olarak bunu yapmaya gayret ediyorum.
 
Tüm babaların babalar günü kutlu olsun.
Sevgilerimle,

Müşteri Her Zaman Haklıdır

12 Haziran 2008 Perşembe 1 Yorum »

Bu yazımı bir iş seyahatim sebebiyle Ankara’ya uçarken yazıyorum. Ama bu farklı bir uçuş. İki müşterinin koltuk krizi yüzünden tam bir saat rötarla kalkabildik. İlk defa başıma geliyor, hem de Türk Hava Yolları’nda. THY personeli krizi iyi yönetemediler. Tam bir saat gecikme ile kalktık ve zamanında müdahale edemedikleri için diğer yolcularda gecikme sebebiyle birbirlerine bağırıp çağırmaya başladılar.
 
THY personeli kendilerine göre son derece başarılı idi, çağırmış olduğum başhostese sakince sordum:  “Siz THY’larının bu olayda bu krizi başarı ile yönettiklerine inanıyor musunuz?” Cevabı evet oldu. “Bu süreyi kısaltma imkanınız yok muydu? Ben sonuç olarak yolcuyum ve benim için başarı, olayı halletmenizden çok, kısa sürede müdahale etmenizdir ”dedim. Beni anlayamadığı bakışlarından besbelli idi. Çünkü müşterinin bakış açısını anlaması öğretilmemişti. Dünyaya iki türlü bakabilirsiniz; ben her zaman haklıyım veya karşımdaki kişiyi en iyi nasıl anlayabilirim ( hizmet edebilirim). Hiçbirini bilmiyorsanız, o zaman empati gösterin en azından.
 
Yolcuların 50 dakika bir uçak yolculuğu için 1 saat beklemek zorunda kalmaları nasıl başarı ise! Peki sorun neydi: İki yolcu arasındaki koltuk savaşı.  Koltuk savaşı sonunda uzun tartışmalardan sonra kavgayı başlatan kişi uçaktan prosedür gereği indirildi. Yanında 10 kişiye yakın kişi –sanırım ailesi ve akrabaları da – indiler. Bu Sonuç olarak olan yolculara oldu. Çoğu randevusuna yetişemedi, toplantısını kaçırdı, ihaleye katılamadı ve bütün programları bozuldu. Ama THY haklı idi! Yolculara bu kadar çile çektirdikten sonra, sadece özür dilemek yerine, başka bir jest yapılamamaz mıydı?
 
Türkiye’nin önde gelen restoranlarında ( bunlar genelde popüler olan mekanlardır) öğlen yemeklerinde hep problem yaşarsınız. Zamanınız sadece bir saattir. Garsonlar öğle yemeği servisinin, akşam yemeği servisinden çok farklı bir konsept olduğunu anlamazlar, çünkü bu konuda eğitilmemişlerdir. Astoria içinde “Kitchenette” yeni açıldığında büyük bir heyecanla ilk gidenler arasındaydım. Kanyon Kitchenette’de öğlen yemeklerinde yer bulmanız için herkesten önce gitmeniz lazım (rezervasyon kabul etmezler). Benim ofisime çok yakın olmaması sebebiyle, çok istememe rağmen buraya sıkça gidemiyordum. Hemen yanımızda yeni yerleri açılınca, çok sevinmiştim. Zahmetsiz öğlenleri gidebilecektim.
 
İlk gidişimde müşterimle öğle yemeği yedikten sonra, kahve siparişi verdik. 30 dakika geçmesine rağmen, kahve gelmedi. Bu kadar sürede yemek yemiştik. Misafirim zamanı olmadığı için ayrılmak zorunda kaldı. Ben hırs yaptım ve bekledim. Tam tamına 40 dakika geçti. Garsonu çağırdım. Niye bu kadar geciktiğini sordum. Önce yoğunuz dedi, sonra mesafenin uzak oluşundan bahsetti, çok sıkıştırınca 400 kişilik mekanda sadece tek kahve makinesi olduğunu, ikincisini sipariş ettiklerini söyledi. Bende açıkçası sinirlendim ama belli etmedim.
Garsonu çağırdım ve benden kahvenin parasını almamalarını, hatta bir şey ikram etmeleri gerektiğini söyledim. Bunu müdürüme sormam lazım dedi.
 
Bir süre sonra garson gelip ve müdürü ile konuştuğunu ve bana çay ikram edebileceğini söyledi. “Ben çay istemiyorum ki. Lütfen müdürünüzü çağırır mısınız” dedim. Müdürü geldi ve kendisi garsona, bana çay ve yanında tatlı ikram etmesini söylediğini söyledi. Bende garsonun bana bu şekilde söylemediğini söyledim. Özür diledi, ama iş işten geçmişti. Kendisine şöyle bir tavsiyede bulundum: Kahve servisi konusunda aksaklığın sipariş etmek isteyen müşterilere bu konuda bekleme süresinin uzun süreceğini belirterek inisiyatifi onlara bırakmaları gerektiğini söyledim. “ İyi fikir “ dedi.
 
Sonraki günlerde gittiğimde kahve servis süresinin yeni kahve makinesinin alınması ile hızlandığını gördüm. Kitchenette Astoria 400 kişilik kapasitesi olan, ağırlıklı olarak öğle yemeği servis edilen bir mekan. Mutfak ve masaların birbirinden uzak olması servis süresini uzatıyor. O nedenle hiçbir zaman mükemmel hızlı bir hizmet beklemeyin. Bu beklenti ile giderseniz, ortamdan ve yemeklerden keyif alırsınız. Ben ayda minimum 3 kere Kitchenette’de yemek yerim.Bunu yazmamın sebebi bu tür mekanların yoğun iş yapmalarına bakmadan gerekli önlemleri en kısa zamanda almalarını ve müşteri gözüyle bakmalarını sağlamak.
 
Bu konuda başarılı bir örnek; Akaretlerde W Otelinin içinde açılan Spice Market. Açıldıktan birkaç gün sonra bir cumartesi akşamı yemeğe gittik. Tıklım tıklım doluydu. Açılalı kısa bir süre olmasına rağmen, hiç bir aksaklık görmedim. New York’dan bir ekip gelmişti. Bu ekip sürekli dünyanın her yerinde açılan Spice Marketleri geziyorlar, personeli eğitiyorlar, en az 1 ay süre yeni açılan mekanda aksaklıkların minimum olması için uğraşıyorlar ve standartları oturtuyorlar. Mekan tam anlamı ile hazır olana kadar açılmıyor. Türkiye’de hızla büyüyen restoran ve kahve zincirleri bence örnek almalılar.
 
Şirketler bugün müşterimizi nasıl sadık yapabiliriz diye bir çok strateji üretmeye çalışıyorlar. Bunu başarmanın en temel yolu müşteri her zaman haklıdır bakış açısını tüm çalışanlara kazandırılmasıdır. Önemli olan müşteriye samimi olarak yaklaşmak, gerektiğinde özür dilemek, müşterinin tavsiyesi için teşekkür edebilmek, şikayetinin en üst seviyeye iletileceğini söylemek, gerektiğinde (restoranlar için) yandaki marketten müşterinin istediğini alıp getirmek. Servis sektöründe başarı bunları gerektiriyor. Günümüzün acımasız rekabet şartlarında eğitim verdiğim şirketlere hep şunu tavsiye ediyorum: Müşterinizi gerektiğinde şımartın veya şaşırtın ! Müşteri sadakatı ancak bu şekilde sağlanır.
 
Müesseselerde maaşı ödeten, işin devamlılığını sağlayan müşteridir. Müşteri bir nevi  “Patron” demektir. O zaman müşteriye de patronunuza nasıl davranıyorsanız, öyle davranmanız gerekir. Bu davranış, tutum ve yaklaşım sadece ve sadece sizin daha başarılı olmanızı sağlar.
 
Sevgilerimle,

Tanıştığım İkinci Başarılı İş Kadını: Canan Baltacıoğlu

6 Haziran 2008 Cuma Yorum yok »

Bilkent Üniversitesi’nin davetlisi olarak bir hafta sonu seminer vermek için Abant’a gittim. Burada en ilgimi çeken konuşmacı House Cafe’nin ortakları idi. House Cafe’nin ortaklarından Canan hanımın konuşmasından sonra kendisinin yanına gidip İstanbul’da kendisine uygun bir zamanda beraber bir kahve içmeyi arzu ettiğimi söylemiştim. Bu arada imzalı kitabımı da kendisine hediye etmiştim.
 
İstanbul’a geldiğimde giden gelen e-maillerin sonunda kendisi ile en sonunda sabah kahvaltısı için Teşvikiye’de House Cafe Corner’da buluşmak için sözleştik. O sabah telaşla saat 8.03’de evimin hemen yanı başındaki House Cafe’ye ulaştım. Biraz heyecanlıydım. Yeni insanlarla tanışmak beni hep heyecanlandırır. İçeri girdim. Kendisi tam zamanında gelmişti. Benim için zamanında gelmek çok önemlidir. Kim olursanız olun, karşınızdaki kişiye vermiş olduğunuz değerdir, zamanında gelmek.
 
Hemen konuya girdim. Süremiz sadece bir saatti. Konuşacak çok konu vardı. Nereden başlasam diye düşündüm. Canan hanım, oldukça mütevazı, sakin, pozitif ve hırsını içinde saklayan biriydi. Uzun zamandır tanışıyormuş gibi, hemen samimi bir şekilde sohbet etmeye başladık. Kendimden de bahsetmekte sakınca görmedim. Bu noktaya nasıl geldiğini anlatmasını rica ettim. Okuldan sonra Pricewatercoopers’da çalışmaya başlamış. Çalışma temposu ve süreleri çok yoğunmuş. Evlenene kadar bu yoğun tempoda çalışmış. Daha sonra işinde ayrılıp Londra’da kısa süreli iş sertifika programına katılmış. Döndüğünde tekrar işine geri dönmüş. Ama bir gün, House Cafe’nin ortaklarından Ramazan Bey’in teklifini değerlendirerek, tüm birikimini House Cafe’ye yatırmaya karar vermiş.
 
Kurumsal bir firmada çalışmanın ödülünü almış. Bütün öğrendiklerini ve tecrübesini House Cafe için kullanmış. Her şey House Cafe Nişantaşı’nın bahçesini açınca başlamış. İşler birden patlamış. Sonra eşi ile birlikte ( daha sonra o da ortak olmuş) gece gündüz çalışarak işi bugünkü seviyeye getirmişler. Şu anda İstiklal Caddesi’nde yeni açılacak restaurantları ile birlikte 10 şubeye ulaşacaklar. Toplam ciroları 30 milyon $ olan bu başarılı Cafe zincirinin başarısının arkasında Canan Hanım’ın detaylara çok önem veren bir kişiliğinin ve inanılmaz bir sabrının olduğunu gördüm.
 
Bir saat boyunca sohbetimizde bu kadar sakin, mütevazı bir kişiliğin ( kendisi yaşından da genç gösteriyor)  nasıl bu kadar başarılı bir iş kadınına dönüştüğünü düşündüm. Saat 8 de işe başlayıp gecenin bir saatine kadar sürekli haftada yedi gün çalışan Canan Hanım, akşamları da saat 11 gibi erken bir saatte yatıyor. Disiplinli ve hep iş var hayatında. Canan Hanım, ne kadar önemli bir başarı elde ettiği konusunda son derece mütevazı idi. Kendisine küçükken en büyük hayalimin dünyanın belli başlı kentlerinde alışveriş merkezimin olması olduğundan bahsettim, her gün uçağıma binip bu alışveriş merkezlerini gezecektim. House Cafe 10. şubesini açacak, her gün hepsini dolaşmak ne büyük keyif olmalı!
 
Bugün başarılı insanları gördüğümüzde hep başarılarını görürüz, ama onların ödedikleri bedelleri ödemek istemeyiz. Bedel ödemeden, risk almadan başarı maalesef olmuyor. Birikmiş tüm parasını bu işe koyma cesaretini gösteren bu cesur iş kadını, “siz benim sakin olduğuma bakmayın, iş esnasında çok farklı bir kişi olabiliyorum. Ama ben öyle bağırıp, çağırman elemanlarıma hep inisiyatif veririm, sakince ama gerektiğinde sert bir dille konuşabilirim.” House Cafe’nin merkezinde bugün 40 kişi çalışıyor. Her şubenin bir müdürü var, kurumsal bir yapıda yönetiyorlar.
 
House Cafe’nin üç ortağı var. Diğer ortakları eski eşi Ferit Baltacıoğlu ve Housecafe fikrinin yaratıcısı Ramazan Üren. Canan hanım, eşinden bir sene önce  ayrılmasına rağmen işte birlikte uyum ve sinerji içinde çalışmaktadırlar. Bana göre, bu inancın duyguların üzerine çıktığının en güzel ve etkileyeci örneğidir. "Şu an oldukça iyi anlaşan iki iş ortağıyız. Özel hayatta başaramadık, ama iş hayatında başardık." Canan hanım’ın şu sözleri beni çok etkiledi :
 
Ferit ile birlikte zamanında çok çalıştık diyor Canan Hanım. Kendisi şu anda daha çok büyümeden sorumlu. Canan hanım ise her cafedeki ince detaylardan, dekorasyondan, menüden. House Cafe’de ne kadar çok detay var düşününce. Her şube birbirinin aynı. Ben House Cafe’ye haftada en az bir kere muhakkak giderim. Ortamı beni rahatlatır. Pazar günleri ailemin en favori kahvaltı yeri. Kendi evim gibi rahat ederim.
 
Canan Hanım ile sohbet esnasında sanki oranın patronu değildi. Elemanlarına hiç müdahale etmedi, özel bir servis istemedi. İnanılmaz mütevazı. Sanırım House Cafe’deki huzurlu çalışmanın sebebi de kendisi idi. Çalışanlar hem mutlu hem de oranın ortağıymış gibi servis yapıyorlardı.
 
House Cafe bir düşüncenin, yeni yaşam tarzının bir ürünüydü. Bugün bir çok taklidine rastlamak mümkün. Ama menüsü, ortamı, hizmet kalitesi ile taklit edilmesi çok zor. Canan Hanım bu genç yaşında bu kadar önemli bir işin üstesinden gelmişti. Diğer iki ortağı erkekti. Takım olarak herkesin kendi alanına göre iş bölümü yapıyorlardı. Bence başarılarının sırrı buydu. Uyum, odaklanma ve işleri ile yaşamalarıydı.
 
Son iki haftada bu iki başarılı iş kadını ile tanışma imkanım olduğu için kendimi şanslı sayıyorum. Başarı detaylarda gizli. Bir amaç için çok çalışmadan, kararlı bir plan yapmadan, bedel ödemeden başarılı olunmuyor. Hem Berrin Hanım, hem de Canan Hanım bana hayallerinden bahsetmediler, bende sormadım. Ama muhakkak bana söylemedikleri, arkalarından koştukları bir hayalleri vardı.
 
Her ikisine de benimle bu kadar değerli bilgileri ve tecrübelerini paylaştıkları için teşekkür ederim. Canan Hanım’ı derneğimizin her yıl düzenlediği TOYP (Jaycee-Türkiye’nin en başarılı 10 genç yarışmasına – http://www.jcistanbul.org/toyp.html -bu sene aday göstermeye karar verdim. İnşallah kazanır. Kendisinin ülkemizi yurtdışında en iyi şekilde bizleri temsil edeceğine inanıyorum.
 
Berrin Hanım da bundan sonra önemli prezantasyonlarımda her zaman danışacağım kişi olacaktır. Hayat bazen  tesadüflerden oluşur, biz buna şans veya talih diyebiliriz. Bu fırsatları paraya veya başarıya dönüştürmek bizim elimizdedir!
 
Bu yaz büyük oğlum Cem, House Cafe’de staj yapacak. Umarım oğlum da Canan hanımdan bir şeyler öğrenir, kendiside iyi bir girişimci olur.
 
Sevgilerimle,

2 Başarılı İş Kadını ile tanışmam; birinci hikayem

4 Haziran 2008 Çarşamba Yorum yok »

Bu yazıyı Antalya’daki Hillside Su otel odamın balkonundan muhteşem manzaranın ilhamı ile yazıyorum. Yazı yazmanın şarkı bestelemekten ve resim yapmaktan farkı yoktur. Ruhen ve fiziken hazır olmanız, ilham almanız gerekir. Ben yazmaya hazır olduğumda konunun dışında hiç bir şeyi düşünmem, sadece yazarım. Hillside Su’nun büyülü ortamında insan 3 gün gibi kısa bir sürede kendini yenileme imkanını buluyor. Hillside Su ile ilgili duygu ve düşüncelerimi önümüzdeki haftalardaki yazılarımda yer vereceğim.
 
Bu hafta iki özel kişilikle tanışma imkanım oldu; ikisi de başarılı birer iş kadını ve tesadüfler bizi tanıştırdı. Prp Multimedya ortağı Berrin Güzel ve Housecafe ortaklarından Canan Baltacıoğlu.  Bu iki başarılı iş kadını ile sadece birer saat sohbet etme imkanım oldu. İkisi de beni çok etkilediler. Bugün basında birçok güçlü, başarılı diye adı geçen iş kadınları arasında adlarını görememiştim, ama kendilerini tesadüfler eseri keşfetme imkanım oldu. Yeni bir insanla tanışmak, sohbet etmek, onu keşfetmek bana huzur, mutluluk ve keyif verir. Kader bazen belli insanları hayatınıza sokar. Gerisi size kalmıştır!
 
Bu yazının çok uzun ve haksızlık olmaması için iki bölümde yazmaya karar verdim. O kadar yazacak şey var ki, ama ben aklımda kalanları ve beni etkileyen şeyleri sizlerle paylaşacağım.
 
Berrin Hanım, Prp Multimedya ( www.prp.com.tr) firmasının ortağı. Şirketi eşiyle birlikte kurmuş. Berrin Hanım Pazarlama dünyası ile ortak düzenlemiş olduğumuz “Satış Algısı” anketinde kura ile benimle yemek yeme hakkı kazanmıştı. Tamamen tesadüf eseri! İkimizin de yoğun temposu sebebiyle iki ay sonunda kendisi ile öğlen yemeği konusunda anlaştık.
 
Bir insan hakkında ilk 30 saniye içinde edindiğiniz izlenim, kolay kolay değişmez. Berrin Hanım pozitif, mutlu, kendisi ile barışık bir iş kadınıydı. Kendisi bir süre profesyonel çalıştıktan sonra, daha önce edinmiş olduğu tecrübelere dayanarak, eşi ile birlikte multimedya şirketi kurmaya karar veriyorlar. Yaptıkları işler arasında en ilgimi çeken bir çok CEO için prezantasyon hazırlamaları oldu. Bana saydığı isimleri paylaşamam ama Türkiye’nin önde gelen iş adamları olduğunu söyleyebilirim. Ne müthiş bir fikir dedim! Şirketlere ve CEO’lara Multimedya  (powerpoint bu hizmetlerden sadece birisi) prezantasyonu hazırlamak için bir şirket kuruyorsunuz. Ama ne kadar doğru. Bugün giyinmek için bir imaj danışmanı ile alışverişe giden iş adamları varsa, powerpoint gibi teknoloji bilinmesi gereken bir konuda danışmanlık alınması da aynı derecede doğal, hatta zekice bir fikir.
 
Yemek boyunca 10 yıllık arkadaş gibi birbirimizle deneyimlerimizi paylaştık. Kendisinden etkilenmiştim. Müthiş mütevazi, samimi, pozitif ve içten bir dille konuşuyordu.  
 
Tesadüf değil mi? Berrin Hanım ile tanışmadan bir gün önce Eduplus’in Genel Müdürü Çağlayan’dan bir telefon gelmişti. Satış zirvesinde bir panele katılmamı istiyorlardı. Hazırlanmam için sadece 1,5 gün zaman vardı. Nasıl da yoğundum. Ama yine de hemen kabul ettim. Panelde genelde sunum hazırlanmaz, sadece konuşulur. Ama benim hazırlık için süremin kısa olması sebebiyle istediğim şekilde bir konuşma yapmam için yeterli sürem yoktu. Berrin Hanım’a çok güvenmiştim. Yemekten sonra kendisini hemen aradım ve çok önemli bir sunumum olduğunu, kendisinin bana yardımcı olup olamayacağını sordum. Ayrıca 250 kişiye şirketi konusunda bilgi vereceğime, kendisi içinde güzel bir tanıtım fırsatı olacağına da ikna ettim. Kabul etti. Ama bu prezantasyonu hazırlaması için sadece 4 saat süresi vardı. Kim yapardı böyle bir iyilik? Hem de riskli idi!
 
Sunumumun içeriğini hemen gönderdim. Kendisinden iki saat gibi kısa sürede bir taslak geldi. Çok heyecanlıydım. Kendisine o kadar güvenmiştim ki. Bu sunumu başarılı ile yapacaktım. İçeriğim oldukça iyiydi. 8 dakika sürede insanları etkilemem gerekiyordu. Başarılı bir sunumun insanlar üzerinde ne kadar önemli olduğunu biliyordum. Sunduğunuz içerikten daha bile önemli olabilir.
 
En sonunda gelen emaili açtım. Tam anlamıyla en sevdiğim sözcük ağzımdan döküldü : “Vay!” dedim. Berrin Hanım’ı niye daha önce tanımadığıma üzüldüm. Aslında bugün sunum, prezantasyon yapan her yöneticinin muhakkak böyle bir danışmanlık alması gerekir. Bunun ayıbı olamaz. O kadar fark vardı ki.
 
Bana gönderdiği imajların ücretli olduğunu ve bana çok özel olarak cüzi bir ücret ödemem gerektiğini söyledi. İmajları bir daha kullanmam diye düşündüm. Ama o kadar muhteşem bir bütünlük vardı ki. Tamam, satın alıyorum, dedim. İçime müthiş bir huzur geldi ve ertesi gün yapacağım sunum konusunda kendimi güvende hissettim. İstemeyerek de yer alacağım bu panelde, şimdi bu kararı aldığım için kendimi kutladım. Artık hazırdım. Kendime güvenim gelmişti.
 
Ertesi gün 250 kişinin önünde panelde sunumumu yaptıktan sonra konuşmamı şöyle sonlandırdım. “ Günümüzde fark yaratmak için her zaman büyük fikirlere ve buluşlara ihtiyacınız olmayabilir, bugün Prp firması gibi sadece CEO’lar için powerpoint prezantasyon hazırlamak için bile kendinizi bir iş kurabilirsiniz.  Önemli olan basit ve bir ihtiyacı karşılaması.” Alkışlar işimi iyi yaptığımı teyit ediyordu. Çok mutlu olmuştum.
 
Ertesi günü “ Limit Sizsiniz” seminerimde yine bu sunumdan bahsettim. Yaratıcılığın ne kadar önemli olduğunu, insanın bir konuya odaklandığında nasıl müthiş sonuçlar elde ettiğinden bahsettim. Herkes o kadar merak etti ki, sunumun konuyla hiçbir alakası olmamasına rağmen gelen ısrarlar sonucunda katılımcılara göstermek zorunda kaldım.
 
Hikayenin güzel kısmı, ertesi gün Berrin Hanım’ı gün teşekkür etmek için aradım.

Kendisi de bana geçen gün seminerime katılan bir arkadaşının tanıdığının eğitimim sırasında kendi şirketinden bahsettiğimi anlatmış. Şu sözleri arkadaşı hayretle söylemiş : “Berrin, sen CEO’lara prezantasyon gerçekten hazırlıyor musun? Hiç bilmiyordum.”.  

Pazarlama ve satış ta benim uzmanlık konum 

Berrin Hanım ile tanışmak büyük bir keyif ve benim için bir şanstı. Bundan sonra önemli sunumlarımı sizce ben kime hazırlatacağım?
 
Satış ve pazarlamada basit mesajlar, fikirler ve yenilikler her zaman sizleri başarıya götürecektir. Yeter ki gerçek ihtiyacı bulun!
 
İkinci tanışmam, House Cafe ortaklarından Canan Baltacıoğlu ile ilgili hikayem bir sonraki yazımda yer vereceğim.
 
Sevgilerimle,

Koçluk Algısı Anketine Katılın Kitap Kazanın !

1 Haziran 2008 Pazar Yorum yok »

“Koçluk Algısı” Anketine Katıl Kitap Kazan!

Pazarlamadunyasi.com, İLGİ Coachingişbirliği  ile düzenlediği “Koçluk Algısı” konulu anket  çalışmasına katılan 5 kişiye Daniel GolemanınYeni Liderler”isimli kitabını hediye ediyor.

“Koçluk nedir?”, “Koç kimdir?", “Kimler koça ihtiyaç duyar?” ve “Koçluğun bireysel katkıları nelerdir?” sorularının yanıtlarının aranacağı “Koçluk Algısı”çalışması “Koçluk” kavramın ne şekilde algılandığını ortaya koymayı amaçlıyor.

“Koçluk Algısı” anketine 30 Mayıs – 30 Temmuz 2008 tarihleri arasında katılarak Daniel Goleman’ın “Yeni Liderler” isimli kitabını kazanan talihlilerden bir de siz olabilirsiniz.

“Koçluk Algısı” anketine katılmak için;

Devamı için tıklayınız »

Satışın 10 Altın Kuralı yazarı Taner Özdeş’in en son seminerini kaçırmayın! Yoğun talep üzerin

16 Mayıs 2008 Cuma Yorum yok »

Satışın 10 Altın Kuralı yazarı Taner Özdeş’in en son seminerini kaçırmayın! Yoğun talep üzerine tekrar düzenliyoruz                        “Limit Sizsiniz”

Devamı için tıklayınız »

Ben Türkiye’de niye girişimci olamam

15 Mayıs 2008 Perşembe 3 Yorum »

Ülkemizde son yıllarda alışveriş merkezi (ve tüketim) çılgınlığı yaşanıyor. Dünyada ise alışveriş merkezleri bizim ülkemizden daha farklı stratejiler ve hedefler doğrultusunda açılır. Ardı ardına açılan alışveriş merkezleri hafta sonu günleri haricinde bom boş, doğru dürüst iş yapmıyorlar. Yeme içme yerleri ve sinema dışında, mağazalar sinek avlıyor!
 
Her açılan yeni alışveriş merkezi daha önce açılanların müşterisini alıyor.  En son okuduğum habere göre, 42 tane alışveriş merkezi daha yolda!
 
Astoria ve City’s, en son açılanlar arasında. Daha bir ay olmadan dükkan sahipleri müşteri azlığından, ucuz ve pahalı aynı mağaza ve restaurantların aynı mekanda olmasından dolayı rahatsızlıklarını medya vasıtasıyla mal sahiplerine dile getirmeye başladılar bile. Ülkemizde çoğu yatırım, araştırma, planlama veya bütçe vasıtasıyla malesef yapılmıyor. Patron (cesaret sahibi, gözüpek işadamı) iç güdüleriyle, yakın çevresinden veya finans kuruluşlarından kredi bulup işe karar veriyor ve işi yaparken öğreniyor. İyi niyetli ise işe devam ediyor, kötü niyetlisi ise, birçok borçluyu ortada bırakıp ortadan kaçar veya iflasını istiyor.
 
Geçen gün şirketimizin hemen yanında yeni açılan Astoria alışveriş merkezini ziyaret ettim. Ziyaret sebebim, sinemaya gitmek, Starbucks’da kahve içmek ve dükkanları dolaşmak değil, Kanyon Alışveriş merkezinde daha önce gittiğim ve çoğu zaman yer bulmakta zorlandığım Kitchenette’de öğlen yemeği yemekti… (Kitchenette konusunda öykümü daha sonra yazacağım.)
 
Kitchenette’de yemek yedikten sonra dışarı çıktım. Bir fincan kahve için 40 dakika bekledim ve bu nedenle oldukça sinirliydim. Dışarıda tesadüfen bir arkadaşımı gördüm. Arkdaşamın yanında bir beyefendi vardı ve beni kendisiyle tanıştırdı. Kim olduğunu öğrenemeden, bana Astoria’yı nasıl bulduğumu sordu. Bende” mükemmel” dedim, ama “iş yapmaz”…
 
Beyefendinin ve arkadaşımın bu cevap karşısında renklerinin kırmızıya döndüğünü gördüm. Beyefendi bu alışveriş merkezinin işletmecisi, arkadaşım ise yatırımcılardan biriydi. Kendimi tanıttım. Tabii ki yazar kimliğimden de bahsettim. Burası iş yapmaz çünkü lokasyon olarak yerinin  yanlış olduğunu düşünüyorum dedim. Bana yanıldığımı ve bu işten anlamadığımı ifade eden bir yüz ifadesi ile söylediler. Aslında büyük bir pot kırmıştım. Durumu düzeltmek ve yumuşatmak için “bu benim şahsi fikrim, başarılı olmanızı gerçekten isterim , aynı hatayı Citys’in de yaptığını düşünüyorum” dedim.
 
Beyefendinin kızgınlığı geçmemişti. Bana yazılarımı yazarken kendi fikrim ve görüşlerimden çok, halkın sesi olmam gerektiğini söyledi. Kendiyle konuşmamamızda dile getirmesemde , içimden “benim amacım halkın düşündüğünü ve inandığını yazmak değil, kendi inandığım ve hissettiklerimi yazarak insanlara farklı bir bakış açısı, vizyon vermek olduğunu” geçirdim. Bu sorumluluğu bugün medya da taşımaktadır. Rating uğruna halka doğru olup olmadığını düşünmeden, ilgi çekecek, kalitesi düşük programları ve haberleri sunuyorlar.
 
Daha sonra birlikte alış veriş merkezini gezdik, hava yumuşamıştı…
 
Diğer dikkatimi çeken başka bir konu ise Starbucks’ın Astoria’daki yeriydi… Girişten içeri girdiğinizde tam karşınıza Starbucks geliyor. 100 milyon Amerikan Doları‘nın üzerinde para harcanmış bir alışveriş merkezinde girer girmez karşınıza Starbucks’ın gelmesi, bana göre, zevksizlik örneğiydi. Nedenini sordum. Bana orasını kendi mağazasını açmak istediğini düşündüğünü, ancak tüm mağazaların yer kiralarken ön şartlarının Astoria’da Starbucks olmasında ısrar etmeleri sebebiyle, kendi yerini Starbucks’a vermek zorunda kaldığını söyledi..İşte tam bu nokta söyleyebilirimki ben “girişimci olamam”… Çünkü inanmadığım bir şeyi sadece ticari amaçla yapamam..
 
Astoria’dan çıkarken bana burasının Türkiye’nin en çok ziyaret edilen alışveriş merkezi olacağını, birçok aktivite ve muhteşem sinemalarla tercih sebebi olacağını söyledi. Kendisine teşekkür ettim. Bu beyefendiye hayran olmamak elde değildi. Kendisini cesareti ve girişimciliği için tebrik ederim. Umarım muvaffak olur. En son ziyaretlerimde Astoria’nın öğle yemekleri haricinde ( bu tamamen Kitchenette’in başarısı, her gün 400 kişiyi çekiyor !) boş olduğuna tanık oldum. Aynen Citys’in veya İstinye Park’ın hafta sonları günleri dışında boş olması gibi. Umarım başarılı olurlar. Türkiye’nin bazı ekonomik gerçekleri var, bunlar göz ardı edilip hareket edilmemesi gerektiğini düşünüyorum..
 
Bu yazımı Roma’dan İstanbul’a gelirken uçakta yazdım. TAV havalimanı Roma havalimanına göre kat kat daha modern, gösterişli. Roma havalimanında birçok eski, yenilenmemiş şeye rastlayabiliyorsunuz. Örneğin; uçuş bilgilerini gösteren ekranlar çok eski teknolojidir, bagaj bölümü eskidir. Diğer yandan, tüm dünya markalarının arkasında İtalyanlar vardır. “ Made in Italy” olan her şey kaliteli, moda olarak algılanır.  
  
Düşündüm: Tüketmek yerine üretmek, marka yaratmak, gösterişten çok ihtiyaca göre pazarlama yapmak. Araştırmak, ondan sonra gerekli yatırımları yapmak. İtalyanlardan öğrenecek çok şeyimiz var. Ülkemizde birçok cesur girişimci var, ben onlardan biri olamam. Ben sanırım daha çok muhafazakar bir İtalyan işadamı gibi düşünüyorum: Gösterişten çok gerekli ve doğru yatırımı doğru zamanda yapmak…
 
En büyük arzum ülkemizin kaynaklarını gösterişe ve tüketime yönelik değil, üretim ve markalaşma tarafında kullanılması. Ayağımızı yorganımıza göre uzatmamız.
 
Ülkemizde o kadar pazarlayabileceğimiz şehirlerimiz, turistik yerlerimiz var ki,bunları elden geçirip, pazarlamaya çalışsak, bir çok turisti ülkemize çekerek ihracatımıza katkıda bulunuruz, döviz gelirlerimizi artırız, işsizlik konusunda adım atmış oluruz. Alışveriş merkezlerinin katma değeri maalesef çok düşüktür, Bence mevcut olan alış veriş merkezleri iş yapana kadar İstanbul’un yeni bir alışveriş merkezine ihtiyacı yoktur.
 
Sevgilerimle,
Sayfalar : [1] 2 3 4 5 6 ...


Mynet Blog WordpressMU alt yapısını kullanmaktadır.