Mynet | Blog Anasayfa | Email
Favorilerime Ekle | Giriş


Ben Türkiye’de niye girişimci olamam

15 Mayıs 2008 Perşembe Etiketler : girimcilik alışveriş merkezi kişisel gelişim yönetim satış pazarlama
Ülkemizde son yıllarda alışveriş merkezi (ve tüketim) çılgınlığı yaşanıyor. Dünyada ise alışveriş merkezleri bizim ülkemizden daha farklı stratejiler ve hedefler doğrultusunda açılır. Ardı ardına açılan alışveriş merkezleri hafta sonu günleri haricinde bom boş, doğru dürüst iş yapmıyorlar. Yeme içme yerleri ve sinema dışında, mağazalar sinek avlıyor!
 
Her açılan yeni alışveriş merkezi daha önce açılanların müşterisini alıyor.  En son okuduğum habere göre, 42 tane alışveriş merkezi daha yolda!
 
Astoria ve City’s, en son açılanlar arasında. Daha bir ay olmadan dükkan sahipleri müşteri azlığından, ucuz ve pahalı aynı mağaza ve restaurantların aynı mekanda olmasından dolayı rahatsızlıklarını medya vasıtasıyla mal sahiplerine dile getirmeye başladılar bile. Ülkemizde çoğu yatırım, araştırma, planlama veya bütçe vasıtasıyla malesef yapılmıyor. Patron (cesaret sahibi, gözüpek işadamı) iç güdüleriyle, yakın çevresinden veya finans kuruluşlarından kredi bulup işe karar veriyor ve işi yaparken öğreniyor. İyi niyetli ise işe devam ediyor, kötü niyetlisi ise, birçok borçluyu ortada bırakıp ortadan kaçar veya iflasını istiyor.
 
Geçen gün şirketimizin hemen yanında yeni açılan Astoria alışveriş merkezini ziyaret ettim. Ziyaret sebebim, sinemaya gitmek, Starbucks’da kahve içmek ve dükkanları dolaşmak değil, Kanyon Alışveriş merkezinde daha önce gittiğim ve çoğu zaman yer bulmakta zorlandığım Kitchenette’de öğlen yemeği yemekti… (Kitchenette konusunda öykümü daha sonra yazacağım.)
 
Kitchenette’de yemek yedikten sonra dışarı çıktım. Bir fincan kahve için 40 dakika bekledim ve bu nedenle oldukça sinirliydim. Dışarıda tesadüfen bir arkadaşımı gördüm. Arkdaşamın yanında bir beyefendi vardı ve beni kendisiyle tanıştırdı. Kim olduğunu öğrenemeden, bana Astoria’yı nasıl bulduğumu sordu. Bende” mükemmel” dedim, ama “iş yapmaz”…
 
Beyefendinin ve arkadaşımın bu cevap karşısında renklerinin kırmızıya döndüğünü gördüm. Beyefendi bu alışveriş merkezinin işletmecisi, arkadaşım ise yatırımcılardan biriydi. Kendimi tanıttım. Tabii ki yazar kimliğimden de bahsettim. Burası iş yapmaz çünkü lokasyon olarak yerinin  yanlış olduğunu düşünüyorum dedim. Bana yanıldığımı ve bu işten anlamadığımı ifade eden bir yüz ifadesi ile söylediler. Aslında büyük bir pot kırmıştım. Durumu düzeltmek ve yumuşatmak için “bu benim şahsi fikrim, başarılı olmanızı gerçekten isterim , aynı hatayı Citys’in de yaptığını düşünüyorum” dedim.
 
Beyefendinin kızgınlığı geçmemişti. Bana yazılarımı yazarken kendi fikrim ve görüşlerimden çok, halkın sesi olmam gerektiğini söyledi. Kendiyle konuşmamamızda dile getirmesemde , içimden “benim amacım halkın düşündüğünü ve inandığını yazmak değil, kendi inandığım ve hissettiklerimi yazarak insanlara farklı bir bakış açısı, vizyon vermek olduğunu” geçirdim. Bu sorumluluğu bugün medya da taşımaktadır. Rating uğruna halka doğru olup olmadığını düşünmeden, ilgi çekecek, kalitesi düşük programları ve haberleri sunuyorlar.
 
Daha sonra birlikte alış veriş merkezini gezdik, hava yumuşamıştı…
 
Diğer dikkatimi çeken başka bir konu ise Starbucks’ın Astoria’daki yeriydi… Girişten içeri girdiğinizde tam karşınıza Starbucks geliyor. 100 milyon Amerikan Doları‘nın üzerinde para harcanmış bir alışveriş merkezinde girer girmez karşınıza Starbucks’ın gelmesi, bana göre, zevksizlik örneğiydi. Nedenini sordum. Bana orasını kendi mağazasını açmak istediğini düşündüğünü, ancak tüm mağazaların yer kiralarken ön şartlarının Astoria’da Starbucks olmasında ısrar etmeleri sebebiyle, kendi yerini Starbucks’a vermek zorunda kaldığını söyledi..İşte tam bu nokta söyleyebilirimki ben “girişimci olamam”… Çünkü inanmadığım bir şeyi sadece ticari amaçla yapamam..
 
Astoria’dan çıkarken bana burasının Türkiye’nin en çok ziyaret edilen alışveriş merkezi olacağını, birçok aktivite ve muhteşem sinemalarla tercih sebebi olacağını söyledi. Kendisine teşekkür ettim. Bu beyefendiye hayran olmamak elde değildi. Kendisini cesareti ve girişimciliği için tebrik ederim. Umarım muvaffak olur. En son ziyaretlerimde Astoria’nın öğle yemekleri haricinde ( bu tamamen Kitchenette’in başarısı, her gün 400 kişiyi çekiyor !) boş olduğuna tanık oldum. Aynen Citys’in veya İstinye Park’ın hafta sonları günleri dışında boş olması gibi. Umarım başarılı olurlar. Türkiye’nin bazı ekonomik gerçekleri var, bunlar göz ardı edilip hareket edilmemesi gerektiğini düşünüyorum..
 
Bu yazımı Roma’dan İstanbul’a gelirken uçakta yazdım. TAV havalimanı Roma havalimanına göre kat kat daha modern, gösterişli. Roma havalimanında birçok eski, yenilenmemiş şeye rastlayabiliyorsunuz. Örneğin; uçuş bilgilerini gösteren ekranlar çok eski teknolojidir, bagaj bölümü eskidir. Diğer yandan, tüm dünya markalarının arkasında İtalyanlar vardır. “ Made in Italy” olan her şey kaliteli, moda olarak algılanır.  
  
Düşündüm: Tüketmek yerine üretmek, marka yaratmak, gösterişten çok ihtiyaca göre pazarlama yapmak. Araştırmak, ondan sonra gerekli yatırımları yapmak. İtalyanlardan öğrenecek çok şeyimiz var. Ülkemizde birçok cesur girişimci var, ben onlardan biri olamam. Ben sanırım daha çok muhafazakar bir İtalyan işadamı gibi düşünüyorum: Gösterişten çok gerekli ve doğru yatırımı doğru zamanda yapmak…
 
En büyük arzum ülkemizin kaynaklarını gösterişe ve tüketime yönelik değil, üretim ve markalaşma tarafında kullanılması. Ayağımızı yorganımıza göre uzatmamız.
 
Ülkemizde o kadar pazarlayabileceğimiz şehirlerimiz, turistik yerlerimiz var ki,bunları elden geçirip, pazarlamaya çalışsak, bir çok turisti ülkemize çekerek ihracatımıza katkıda bulunuruz, döviz gelirlerimizi artırız, işsizlik konusunda adım atmış oluruz. Alışveriş merkezlerinin katma değeri maalesef çok düşüktür, Bence mevcut olan alış veriş merkezleri iş yapana kadar İstanbul’un yeni bir alışveriş merkezine ihtiyacı yoktur.
 
Sevgilerimle,

Şirketimi nasıl altüst edebilirsin

5 Mayıs 2008 Pazartesi Etiketler : başarının sırrı kariyer insan kaynaklari kişisel gelişim viyon kariyer güven motivasyon yönetim duygusal zeka
Bugün hayatımın en duygusal anlarından birini yaşadım. Avusturya Lisesi’nden mezun oluşumun 25.yili kutlamaları vardı. Eşim ve çocuklarımla 27 Nisan Pazar günü yıllar önce okumuş olduğum okulumu tekrar ziyaret ettim. 25inci, 40ıncı ve 50inci yıl mezunları her yıl biraraya gelerek okuldan diploma alırlar. Törenden iki saat önce her zamanki gibi spor salonuna gitmiştim. Spor yaparken aklıma birçok düşünce geldi. “Taner” dedim “sen bir konuşma yapmak zorundasın.” Konuşmanın başlıklarını spordan sonra ufak bir kağıda yazdım. Okula vardığımda halen kararsızdım. Konuşma yapmalı mıydım? Sınıf başkanımımız Murat Yasa çok güzel bir konuşma yaptı. Bundan sonra tek tek isimler söyleniyor ve sahneye davet ediliyorduk. Sıra bana geldiğinde sahneye çıkdığımda, karar vermiştim. Okul Müdürü’nden izin istedim ve ufak bir teşekkür konuşması yaptım.
 
Çocuklarım bu konuşmayı yaptığım sırada annelerinin gözünün dolduğunu bana söylediler. Eşim böyle anlarda hep ağlardı. Ben ağlamanın zayıflık göstergesi olduğunu düşündüğüm için eşimin ağlamasını her zaman kıskanmışımdır. Duyguları doya doya yaşamak. Ben o kadar kontrolü bırakamıyordum. Kendime göre duygusaldım. Ama eşim benden kesinlikle farklıydı !
 
Bu hafta sonu bir kitap satın aldım. Ölmeden önce keşfetmeniz gereke 5 sır. İlgimi çekmişti. Kitapta en önemli iki noktanın altı çizliyordu. Mutlu olmak ve hayatının anlamını bulmak insanların hayattaki en büyük iki hedefiydi. Ben her ikisinide sürekli yaşıyordum. Hayatımda sürekli mutluydum. Hayatın anlamı ise bana göre sevgiydi. Bunu da bana annem öğretmişti.
 
Her ne kadar okuduğum yüzlerce kitap bana aynı şeyi söyledi ise de arkadaşlarım beni hep yüzümdeki o gülümseme ile hatırlıyorlardı. Taner, sen hep gülümsersin. Yüzünden gülümseme hiç eksilmez derlerdi. 
 
Okuldan mezun olalı 25 yıl zaman geçmişti. Yazıyı yazdığım bu akşam, o kadar eğlendimki. Doya doya dans etmiştim, hep birlikte şarkı söylemiştik. Sevdiğim takım Galatasaray Fenerbahçe’yi yenmişti. 25. yılı Reina’da kutladık. Klübün sahibi Galatasaraylı olması sebebiyle bütün gece Galatarasaray şarkıları çaldı. Dans edip,doyasıya eğlendik. Bu yakın dostlarımla tam 25 yıl görüşmemiştik, ama samimiyetimizden, doğallığımızdan hiç bir şey kaybetmemiştik. Benim için 25 sene sonrasında hiç değişmeyen kişilerin başında geldiğim sürekli söylendi. Bunun sırrı neydi ? İyi yaşamam, mükemmel bir eşe ve çocuklara sahip olmam, mükemmel bir anne ve babaya sahip olmam, şanslı olmam mı ? Hepsi olabilirdi.. Ben size sırrımı söyleyim. Dünyada birçok kitap yazılıyor, hepsi milyonlarsa kopya satıyor. Size sırlarını anlatıyorlar. Ben size sırrı mı söyleyim mi?  
 
Benim sırrım çok basit, kendimi sevmem ! O kadar basit ..
 
Bu akşam bir çok dostumla konuştum. Hepsi kendilerine göre sırlarını benle paylaşıyorlardı. Hepsi benim için gerçek bir dosttu. Her zaman söylerim, hayatta lise dostluğunun yerini hiç bir şey alamaz diye.
 
Bu akşamdan aklımda kalan en önemli söyleşi buydu !
 
Önemli bir şirketin patronu olan arkadaşım bana bir hikaye anlattı. Dünyanın önde gelen bir şirketin patronu işe alma sırasında işe alacağı elemanlara şu soruyu soruyormuş : “ How can you fuck up my company?” (Benim şirketimi nasıl altüst edersin?”)
 
Dünya değişiyor. Çalışanların beklentilerini karşılamak zor. Çok kuralcı olmak çalışanları mutsuz ediyor. Elemanların yaratıcı olmasını istiyorsanız, bırakın yaratsınlar. Bu soru beni derinden etkiledi.
 
Sorunun cevabını doğru bilen kişi  şirketin standartlarının üzerinde bilgiye sahip olmalı. Aksi takdirde şirketin altında ezilir ve sıradan bir kişi olur. Bu sorunun cevabını bilen kişi şirketi ileri taşır.
 
Günümüzde sıra dışı olmak gerekiyor. Sıradan kişiler şirketi ileri taşıyamıyor. Ben hep sıra dışı biri oldum. Hep eleştirildim ama sevildim. Sıradışı olmak gibi amacım yoktu. Tek amacım vardı, mutlu olmak, doğal olmak ve yüzümden gülümsemin eksilmemesi.
 
Patronlar sıradan düşünen insanları  istemiyorlar. Şirketlerini ileri taşıyan kişeleri arıyorlar. Ne kadar garip de olsa . Mutteşem bir soru “ How can you fuck up my company? “ Cevabınız yoksa. Böyle bir şirket bulana kadar yeni işinizi seçmeyin !
 
Sevgilerimle,

Takım ruhu nasil yaratilir?

25 Mart 2008 Salı Etiketler : takım yönetim motivasyon kişisel gelişim
İş hayatının kuralları hızla değişiyor. Rekabet artıyor ve zaman herkese dar geliyor. Başarının sırrı takım ruhu ve ekip olarak çalışma da yatıyor. Bireysel başarılar artık şirketleri ileri taşımıyor. Satış, bu konuda verilmesi gereken en güzel örnek. Bir örnek verecek olursam: Şirketimizde birçok işi kazanmamızın veya kaybetmemizin sebebi, diğer departmanların müşteriye gösterdiği ilgi, alaka ve performans ile eş orantılı. Satış departmanında çalışan kişiler prim ile ödüllendirilir. Diğer departmanlarda bu uygulamanın olmaması sebebiyle, büyük haksızlık ortaya çıkar. Burada çalışan kişiler bu nedenle satış departmanı kadar her zaman gayretli ve istekli olamazlar!
Takım ruhu yaratmak istiyorsanız, şirketinizdeki herkese hedef, ödüllendirme ve cezalandırma konusunda eşit davranmalısınız.
 
Takım ruhu nasıl yaratılır? Takım ruhu nasıl oluşturulur? Bunun formülü var mı?
 
Bunu başımdan geçen güzel bir öykü ile anlatmak istiyorum:
 
Pazar günümü farklı bir şekilde geçirmeye karar verdim. Sevgili dostum Murat Kaan Güneri, IT sektöründe 3 yıldır tenis turnuvaları düzenleyerek, sektörde hem sosyalleşmeyi, hem de hepimizde farklı bir heyecan yaratmayı başarıyor. Bu konudaki başarısını bir yelkencilik grubu kurarak, bir defa daha organizasyon ve liderlik konusunda ne kadar başarılı bir girişimci olduğunu hepimize gösterdi.
 
Bu grubun ilk davetine gidememiştim, ama geçen hafta gitmeye karar verdim. Pazar sabahı saat 10.00’da hepimiz Fenerbahçe Marina’da buluştuk. Toplam 11 kişi idik. Murat dışındaki kişilerin bir kısmını az tanıyor, bazılarını ise hiç tanımıyordum. Aramızda farklı sektörden olanlarda vardı. Önemli nokta şuydu; Pazar gününde herkes yatağında mışıl mışıl uyurken, biz sabah 8’de kalkmış, soğuk bir İstanbul sabahı tüm pazar günümüzü tanımadığımız veya az tanıdığımız kişilerle geçirmeye karar vermiştik. Biz istemiştik, kendi kararımızdı. Saat 9.50’de otoparka arabamı park ettikten sonra Murat ve diğer grubun üyelerini gördüm. Herkes güler yüzlü, neşeli bir şekilde bana günaydın dedi. Kendimi çok iyi hissettim. Ne doğru karar verdiğimi düşündüm.
 
Ben bu gruba neden katılmıştım? Yelkenden anlamam, bu sayede öğrenirim diye düşündüm. Bir yerden başlamak lazım.  Ama benim için en önemli faktör daha önce tanıştığım kişilerle biraz daha yakınlaşmak, tanımak, yeni kişilerle de tanışmaktı. Ortak noktamız (bana göre) , hepimizin hayata bakışının aşağı yukarı aynı olması, hepimizin hedeflerinin ve hayallerinin olması, gelişmeye ve öğrenmeye açık olmamız, 40 küsur yaşımıza rağmen hayattan keyif ve zevk alabilmemizdi. İnsanları ve sporu sevmemiz, yaşamayı sevmemiz idi.
 
Yelkenin sahibi Güven, 50 yaşına gelmesine rağmen, halen fit, enerjik, öğretme konusunda istekli, arzulu ve sabırlı bir arkadaşımızdı. Bize bir şey öğretirken gözlerinin içi parlıyordu. Yelken konusunda çok değerli bilgileri bizimle sabırla paylaştı. Herkes bilgisine, becerisine, isteğine (en önemlisi cesaretine) göre bazı görevler aldı. Bir kısmımız çay yaptık, bir kısmımız yelkenleri açtık, topladık. Dümene geçtik. Düğüm atmasını öğrendik. Tuvaletleri temizledik Bunları gönüllü yaptık. Aramızda ara sıra tembellik yapan, gazete okuyan kişilere tatlıca takıldık.
 
En komiğime giden şey; düğüm atmaktı. — ne kadar zormuş. Yelkencilik konusunda öğrenmeniz gereken en önemli şeylerin başında düğüm atmasını bilmek geliyormuş
 
Bu paylaşım, karşılıklı güven grupta doğal olarak bir takım ruhu oluşturdu. Biz artık bir takımdık.
 
Takım olmak ne demek?
 
Takım olmak demek; kişilerin kendi istekleri, arzuları ile aynı hedef için mücadele ederek, birbirlerine güven duyarak, karşılık beklemeden dayanışma içinde yardımlaşmasıdır. Kişilerin karakterleri, olgunlukları, yaşam tarzları, hayata bakışları bu ruhun oluşmasını kolaylaştırır! Ekibin doğru kişilerden oluşturulması başarının %80’idir!
 
Yolculuk boyunca sosyal ve iş konuları tartışıldı, tatlı dedikodular yapıldı, birbirimize takıldık, güldük, şakalaştık. Sekiz saat nasıl geçti anlamadım.
 
Günün sonunda biz artık takımdık. Bu duygu hepimizde oluştu. Ve bunu sadece 8 saat gibi kısa sürede gerçekleştirdik!
 
Şirketler takım ruhunu bırakın 8 saatte, 8 senede oluşturamazlar. “Takım olun” dendiği zaman, takım olunmaz.
 
Takım olmak için ne gereklidir?
 
Öncelikle takımı oluşturan bireylerin ortak değerlere, kültüre, hayat bakışına, yaşam tarzına, eğitime, görgüye sahip olması çok önemlidir.
 
Takımı oluşturan bireylerin öncelikle kendilerinin ortak hedefleri konusunda istekleri ve inançları olması gerekir. Kendi kendine motive edebilmelidirler.
 
Ekipte muhakkak bir veya birden fazla lidere ihtiyaç vardır. Ne kadar sosyal bir faaliyet de olsa, Murat Kaan ve Güven, mükemmel doğal liderlik örneği sergilemiş, güven ve dayanışma ortamı sağlamışlardır.
 
Hedefin herkes tarafından benimsenmesi ve bu konuda herkesin üzerine düşen görevi, dayanışma ile içten bir şekilde yerine getirmesi gerekir. Kişilerin o niye yapmıyor ki, ben niye her şeyi yapıyorum, bu büyük haksızlık gibi olumsuz düşünceleri kafasından geçirmemeleri gerekir.
 
En önemlisi, elde edilecek ödül, zevk, menfaat, kar, kazanç vb, takım üyeleri arasında eşit dağıtılmasıdır. Takım üyelerinin bu konuda en ufak bir tereddüt ve güvensizlik yaşamaması gerekir.
 
Bu güzel organizasyon için sevgili Murat’a ve yelkencilik konusunda değerli bilgilerini en ince detayına kadar bizlerle paylaşan Güven’e huzurunuzda teşekkür ederim. Amacımız takım olmak değildi, bu bir takım çalışması da değildi. Ama biz bu yolculuğun sonunda takım olmuştuk.
 
Takım oluşturma konusunda ne yapmalıyım diye düşünen bir şirket yöneticisi iseniz, bir teknenin içinde ekibinizle bir gün geçirmenizi tavsiye ederim.
 
Sevgilerimle,
www.tanerozdes.com
 

İş Hayatında Zaman Yönetiminin Önemi

18 Mart 2008 Salı Etiketler : zaman yönetimi kişisel gelişim zaman yönetim liderlik kariyer

Zaman bugün kıymeti çok az anlaşılmış bir kavram. Özellikle Türkiye’de birçok kişinin hala saat bile taşımaması beni hayrete düşürür. Zaman bugün rekabette ve insan hayatında en büyük değerdir. Zamanımızı niye yönetmek ve planlamak istemeyiz?

Neden insanlar, hafta sonlarinda zaman kavramindan uzak yaşamayi tercih ederler?

25 senedir iş hayatında olan gözlemlerimi sizlerle paylaşmak isterim. Hayatımın büyük kısmını satış ve pazarlama konularında çalışarak geçirdim. Bir kişinin zamanını nasıl geçirdiği, o kişi hakkında size bir çok ipucu verir. Küçük yaşlardan itibaren bana en büyük sermaye ve rekabet gücü olan zamanı en iyi şekilde kullanmam öğretildi. Çoğu zaman çevremdeki insanlar “ Senin yaptiklarini düşününce bile yoruluyorum.” veya iş hayatında “ Taner, senin ikizin yok değil mi, doğru söyle” derler.
 
“Çok yoğunum”, “ Vaktim yok”, “Çok isterdim”, Sonra bakarız “ , “Bilmiyorum “ veya “Spor çok yapmak istiyorum, ama zamanım yok“ gibi birçok bahane ile kendimizi sürekli kandırırız ve kendimizi haklı görmek isteriz. Aslında, zamanımızı yönetmek hayatımızı ve kendimizi yönetmektir; istediklerimizi gerçekleştirmek, sevdiklerimize, hobilerimize, en önemlisi kendimize zaman ayırmaktır.
 
Bügün işe alımlarda en önemli kriterlerden biri, iş dışındaki hobilerimiz ve zamanımızı nasıl değerlendirdiğimizdir. İnsanın iş hayatındaki başarısı, iş dışında zamanını nasıl değerlendirdiğinle orantılıdır.
 
Bu konuda çevremden çok takdir alan bir kişi olarak , zamanımı nasıl bu kadar iyi yönetebildiğimi sizlerle paylaşmak isterim;
Haftada minimum 10 saatimi spora, 10 saatimi kitap ve dergi okumaya, 10 saatimi TV seyretmeye, haftada en az 1 kere sinema, tiyatro faaliyetine, en az 1 kere dernek faaliyetine, her akşam muntazam en az 30 dakika ailemle sohbet etmeye , haftada minimum 1 kere ailemle dışarıda yemek yemeğe, 2 haftada bir düzenli olarak ailemle zaman geçirmeye, haftada minimum 1 kere yakın dostlarımla beraber olmaya, her akşam 1 saat mail okumaya veya makale yazmaya, yılda düzenli 3 hafta seyahate çıkmaya zaman ayırabiliyorum. İki çocuk babası , bir teknoloji şirketinin genel müdürlüğünü yapmam dışında, sosyal dernekler bünyesinde yılda 1,000 kişiye yakın eğitim veriyorum. Her türlü iş , dernek ve eğitim amacıyla birçok toplantı ve eğitime katılırım. Televizyon, radyo, kokteyl ve röportaj taleplerinin çoğunu kabul ederim.
 
Bunları başarmamın en önemli kuralı herşeyi mümkün olduğu kadar önceden planlamak, ve önceliklerimi yazmamdır.
 
İş Hayatı ile ilgili 20 tavsiyemi sizlerle paylaşmak isterim,
1-      Sabah güne erken başlayın ( 6 saat uykuyla yaşamasını öğrenin) ve sabah mutlaka birşeyler okuyun. Güne erken başlarsanız, siz günü kontrol edersiniz. Güne trafiğe yakalanmamak için 15 dakika erken başlamak size çok zaman kazandıracaktır. Gelir düzeyiniz müsaitse evinizin ve işinizin birbirine yakın olmasına gayret edin (Tabiiki spor klübünüzü de).
2-      Akşam toplantınız veya sosyal bir faaliyetiniz varsa sporunuzu sabah erken veya öğlen sattlerinde yapın. Evinizde mutlak koşu bandı veya bisiklet bulunsun. Yoğun zamanlar ve karlı günler için !
3-      Güne mutlaka kuvvetli bir kahvaltıyla ve pozitif düşünerek başlayın. Bu, gün boyu enerjinizi sürdürmenizi sağlayacaktır. Yapmış olduğunuz faaliyet kadar, onun kalitesi de önemlidir.
4-      Aile, hobi ve tüm iş dışı randevularınzı, iş randevusu gibi ajandanıza yazın ve bunları gerekmedikçe değiştirmeyin. Zamansızlığın en büyük nedeni plansızlıktır !
5-      Sabah işe girdiğinizde mutlaka herkese “günaydin” veya “nasılsın” deyin ve tüm şirketi turlayın. Bu şirket büyüklüğüne göre 10-15 dakikanızı alacak ama size elemanlarınız hakkında birçok bilgi toplamanıza ve önemli konuları size aktarmalarına firsat verecek, güven ilişkilerinizi arttıracaktır.
6-      Kısa konuşmayı öğrenin. Kısa konuşmak çok kişiyle görüşmenizi sağlayacağı gibi, insanlarla güven ilişkinizi artıracaktır. Bu, iş veya sosyal alanda farketmez!
7-      Şirket toplantılarını mümkün olduğunca erken, kahvaltı veya öğlen yemeği zamanı yapın. Gündemi önceden belirleyin ve hedef sürenizi aşmayın.
8-      İlk randevunuzu sabah erken saatte evinize en yakın ( şirket evinizden uzak ise veya trafik problemi yaşıyorsanız) ve en sonuncusunu evinize en yakın yerde alın. Bu şekilde iki fazla ziyaret yapmış olursunuz.
9-      Trafiğin yoğun olduğu saatlere randevu almayın. Ofisinizden çok uzaktaki randevularınızı gün ortasına almayın ( saat 15:00 veya 16.00 gibi)
10- Şehir dışı ziyaretlerinizde günde minimum 4 randevu alin ( bunun için çok önceden planlamanız lazım).
11- Her randevuyu almadan düşünün , gerçekten gerekli mi? Telefonda halledebileceğiniz görüşmeler için boşuna zaman kaybetmeyin. Mümkünse ofisinize davet edin.
12- Mutlaka bir randevu defteriniz veya ajandanız olsun. Randevularınızı minimum 3 hafta sonrası için alın. Çoğu satış temsilcisi, aynı hafta için randevu almak istediklerinden ziyaret hedeflerini tutturamazlar. Çok önceden aldığınız randevuları muhakkak 1 gün öncesinden tekrar teyit edin.
13-  İşinizle ilgili her türlü faaliyete, toplantıya katılmaya gayret gösterin. Ama, bu toplantıların tümüne değil, en çok sosyalleşeceğiniz saatlerine hiç katılamıyorsanız, kokteyl veya öğlen yemeğine katılın.
14- Telefon ve tüm görüşmelerinizi minimumda tutun. Randevu alırken veya ziyaret başında karşınızdakinin zamanını ve zamanınız azsa kendi zamanınızı nazikçe belirtin.
15-  Ailenizin ve yakın arkadaşlarınızın önemli davetlerini, cenazelerini, hasta ziyaretlerini, doğumgünlerini ve evlilik yildönümlerini, şirket açılışlarını sakın kaçırmayın. Zamanı yaratın.
16- Önceliklerinize hedef ve zaman verin ve hergün üzerinden geçin. Kafanızdaki zaman bazen gerçekçi olmayabilir. Tecrübe ile bu konuda başarınızı arttırabilirsiniz
17- Hayır demesini bilin ve mümkün olduğu kadar iş arkadaşlarınızın sizi çalışırken bölmelerine izin vermeyin. Bu konuda bir süre sonra sizi gereksiz şekilde rahatsız etmeyeceklerdir.
18- Seyahatlerde mutlaka kitap okuyun veya laptop’unuzdaki maillerinizi temizleyin. Yanınızda daima dergi ve kitap taşıyın. Vaktinizi boşa geçirmeyin !
19-  Kahvaltı veya öğle yemeklerini boş geçirmeyin. İş arkadaşlarınızla veya çalışanlarınızla geçirin, hatta ailenizle !
20- İş, aile, sosyal hayat ve kendinize ayırdığınız zamanı dengede tutun. Bu sizi daha mutlu, dengeli, yaratıcı ve pozitif yapacaktır. Unutmayın zamanı herzaman daha iyi yönetebilirsiniz, ama bunu istemeniz ve üzerinde çalışmanız gerekir. İş hayatında zamanı nasıl yönettiğiniz, günümüzde en büyük rekabetçi güçtür.
 
Yazımı ufak bir öyküyle noktalamak isterim :
Birgün Amerika Başkanı Abraham Lincoln’e sormuşlar. Üniversitemizde bir konuşma yapmanız lazım, bizi inşallah kırmazsınız .
Roosevelt “herhalde zamanımız var” demiş. 2 hafta demişler.. O zaman “herhalde 2-3 saat konuşma sürem vardır” demiş. Hayır efendim, 15 dakika süreniz var, demişler. Roosevelt dönmüş, “bakın” demiş, “eğer 2 saat konuşmam gerekiyorsa, 2 hafta hazırlık süresi yeter. Ama eğer 15 dakika konuşmamı isterseniz, minimum 2 ay önceden hazırlık yapmam lazım. “
 
Öykünün özeti şu,
Bugün mükemmel olmak için , önceden planlamak, öncelikleri belirlemek ve zamanı çok iyi kullanmak lazım.
 
Özel hayatınızda veya iş hayatınızda ne yaparsanız yapın, zamanızın değerini bilerek kullanın. İnsanlar yoğun oldukları için değil, plansız ve programsız oldukları için, sorumluluk almamak için ailelerine, yakın arkadaşlarına , en önemlisi kendilerine zaman ayıramazlar.
 
Çok geç olmadan 20 kuralı uygulamanızı öneririm.
 
Hayatın sizi değil, sizin hayatı yönetmeniz dileğiyle,
 
Sevgilerimle,
Sayfalar : [1] 2
Mynet Blog WordpressMU alt yapısını kullanmaktadır.