Mynet | Blog Anasayfa | Email
Favorilerime Ekle | Giriş


Satışın 10 Altın Kuralı yazarı Taner Özdeş’in en son seminerini kaçırmayın! Yoğun talep üzerin

16 Mayıs 2008 Cuma Etiketler : duygusal zeka satış pazarlama kişisel gelişim;seminer eğitim liderlik eq duygusal zeka

Satışın 10 Altın Kuralı yazarı Taner Özdeş’in en son seminerini kaçırmayın! Yoğun talep üzerine tekrar düzenliyoruz                        Limit Sizsiniz”

Devamı için tıklayınız »

Ben Türkiye’de niye girişimci olamam

15 Mayıs 2008 Perşembe Etiketler : girimcilik alışveriş merkezi kişisel gelişim yönetim satış pazarlama
Ülkemizde son yıllarda alışveriş merkezi (ve tüketim) çılgınlığı yaşanıyor. Dünyada ise alışveriş merkezleri bizim ülkemizden daha farklı stratejiler ve hedefler doğrultusunda açılır. Ardı ardına açılan alışveriş merkezleri hafta sonu günleri haricinde bom boş, doğru dürüst iş yapmıyorlar. Yeme içme yerleri ve sinema dışında, mağazalar sinek avlıyor!
 
Her açılan yeni alışveriş merkezi daha önce açılanların müşterisini alıyor.  En son okuduğum habere göre, 42 tane alışveriş merkezi daha yolda!
 
Astoria ve City’s, en son açılanlar arasında. Daha bir ay olmadan dükkan sahipleri müşteri azlığından, ucuz ve pahalı aynı mağaza ve restaurantların aynı mekanda olmasından dolayı rahatsızlıklarını medya vasıtasıyla mal sahiplerine dile getirmeye başladılar bile. Ülkemizde çoğu yatırım, araştırma, planlama veya bütçe vasıtasıyla malesef yapılmıyor. Patron (cesaret sahibi, gözüpek işadamı) iç güdüleriyle, yakın çevresinden veya finans kuruluşlarından kredi bulup işe karar veriyor ve işi yaparken öğreniyor. İyi niyetli ise işe devam ediyor, kötü niyetlisi ise, birçok borçluyu ortada bırakıp ortadan kaçar veya iflasını istiyor.
 
Geçen gün şirketimizin hemen yanında yeni açılan Astoria alışveriş merkezini ziyaret ettim. Ziyaret sebebim, sinemaya gitmek, Starbucks’da kahve içmek ve dükkanları dolaşmak değil, Kanyon Alışveriş merkezinde daha önce gittiğim ve çoğu zaman yer bulmakta zorlandığım Kitchenette’de öğlen yemeği yemekti… (Kitchenette konusunda öykümü daha sonra yazacağım.)
 
Kitchenette’de yemek yedikten sonra dışarı çıktım. Bir fincan kahve için 40 dakika bekledim ve bu nedenle oldukça sinirliydim. Dışarıda tesadüfen bir arkadaşımı gördüm. Arkdaşamın yanında bir beyefendi vardı ve beni kendisiyle tanıştırdı. Kim olduğunu öğrenemeden, bana Astoria’yı nasıl bulduğumu sordu. Bende” mükemmel” dedim, ama “iş yapmaz”…
 
Beyefendinin ve arkadaşımın bu cevap karşısında renklerinin kırmızıya döndüğünü gördüm. Beyefendi bu alışveriş merkezinin işletmecisi, arkadaşım ise yatırımcılardan biriydi. Kendimi tanıttım. Tabii ki yazar kimliğimden de bahsettim. Burası iş yapmaz çünkü lokasyon olarak yerinin  yanlış olduğunu düşünüyorum dedim. Bana yanıldığımı ve bu işten anlamadığımı ifade eden bir yüz ifadesi ile söylediler. Aslında büyük bir pot kırmıştım. Durumu düzeltmek ve yumuşatmak için “bu benim şahsi fikrim, başarılı olmanızı gerçekten isterim , aynı hatayı Citys’in de yaptığını düşünüyorum” dedim.
 
Beyefendinin kızgınlığı geçmemişti. Bana yazılarımı yazarken kendi fikrim ve görüşlerimden çok, halkın sesi olmam gerektiğini söyledi. Kendiyle konuşmamamızda dile getirmesemde , içimden “benim amacım halkın düşündüğünü ve inandığını yazmak değil, kendi inandığım ve hissettiklerimi yazarak insanlara farklı bir bakış açısı, vizyon vermek olduğunu” geçirdim. Bu sorumluluğu bugün medya da taşımaktadır. Rating uğruna halka doğru olup olmadığını düşünmeden, ilgi çekecek, kalitesi düşük programları ve haberleri sunuyorlar.
 
Daha sonra birlikte alış veriş merkezini gezdik, hava yumuşamıştı…
 
Diğer dikkatimi çeken başka bir konu ise Starbucks’ın Astoria’daki yeriydi… Girişten içeri girdiğinizde tam karşınıza Starbucks geliyor. 100 milyon Amerikan Doları‘nın üzerinde para harcanmış bir alışveriş merkezinde girer girmez karşınıza Starbucks’ın gelmesi, bana göre, zevksizlik örneğiydi. Nedenini sordum. Bana orasını kendi mağazasını açmak istediğini düşündüğünü, ancak tüm mağazaların yer kiralarken ön şartlarının Astoria’da Starbucks olmasında ısrar etmeleri sebebiyle, kendi yerini Starbucks’a vermek zorunda kaldığını söyledi..İşte tam bu nokta söyleyebilirimki ben “girişimci olamam”… Çünkü inanmadığım bir şeyi sadece ticari amaçla yapamam..
 
Astoria’dan çıkarken bana burasının Türkiye’nin en çok ziyaret edilen alışveriş merkezi olacağını, birçok aktivite ve muhteşem sinemalarla tercih sebebi olacağını söyledi. Kendisine teşekkür ettim. Bu beyefendiye hayran olmamak elde değildi. Kendisini cesareti ve girişimciliği için tebrik ederim. Umarım muvaffak olur. En son ziyaretlerimde Astoria’nın öğle yemekleri haricinde ( bu tamamen Kitchenette’in başarısı, her gün 400 kişiyi çekiyor !) boş olduğuna tanık oldum. Aynen Citys’in veya İstinye Park’ın hafta sonları günleri dışında boş olması gibi. Umarım başarılı olurlar. Türkiye’nin bazı ekonomik gerçekleri var, bunlar göz ardı edilip hareket edilmemesi gerektiğini düşünüyorum..
 
Bu yazımı Roma’dan İstanbul’a gelirken uçakta yazdım. TAV havalimanı Roma havalimanına göre kat kat daha modern, gösterişli. Roma havalimanında birçok eski, yenilenmemiş şeye rastlayabiliyorsunuz. Örneğin; uçuş bilgilerini gösteren ekranlar çok eski teknolojidir, bagaj bölümü eskidir. Diğer yandan, tüm dünya markalarının arkasında İtalyanlar vardır. “ Made in Italy” olan her şey kaliteli, moda olarak algılanır.  
  
Düşündüm: Tüketmek yerine üretmek, marka yaratmak, gösterişten çok ihtiyaca göre pazarlama yapmak. Araştırmak, ondan sonra gerekli yatırımları yapmak. İtalyanlardan öğrenecek çok şeyimiz var. Ülkemizde birçok cesur girişimci var, ben onlardan biri olamam. Ben sanırım daha çok muhafazakar bir İtalyan işadamı gibi düşünüyorum: Gösterişten çok gerekli ve doğru yatırımı doğru zamanda yapmak…
 
En büyük arzum ülkemizin kaynaklarını gösterişe ve tüketime yönelik değil, üretim ve markalaşma tarafında kullanılması. Ayağımızı yorganımıza göre uzatmamız.
 
Ülkemizde o kadar pazarlayabileceğimiz şehirlerimiz, turistik yerlerimiz var ki,bunları elden geçirip, pazarlamaya çalışsak, bir çok turisti ülkemize çekerek ihracatımıza katkıda bulunuruz, döviz gelirlerimizi artırız, işsizlik konusunda adım atmış oluruz. Alışveriş merkezlerinin katma değeri maalesef çok düşüktür, Bence mevcut olan alış veriş merkezleri iş yapana kadar İstanbul’un yeni bir alışveriş merkezine ihtiyacı yoktur.
 
Sevgilerimle,

İnanç mı yoksa Para mı?

9 Mayıs 2008 Cuma Etiketler : satış pazarlama kişisel gelişim liderlik vizyon bütünlük

Son günlerde insanları en çok motive eden şey nedir sorusunu cevabını düşünüyor ve bunun yanıtını bulmak için araştırıyor ve gözlemliyorum. Motivasyon içten mi gelir , yoksa dışarıdan mı?
 
Bu hafta “Asemble” firmasının organize ettiği mükemmel bir seminere katıldım. Bu yıl ikincisi düzenlenen Düş= Gerçek +Zaman isimli seminerinin konusu “Kuantum Liderlik”
 
Seminerde Amerika’nın en iyi psikoterapistlerinden Anthony Galie Kuantum tarafından hipnoz edildim. Hipnoz edilme fikri bana ilginç geldi. 250 kişi arasından sadece 5 kişi bu deneyime katılacaktı. Anthony, bunu söyledikten sonra hemen düşünce gücümü devreye soktum.
 
Düşünce gücüm bana her zaman  şunu söyler “Evrene istediğin şeyi çok istediğine dair kuvettli bir mesaj ilet”. İster inanın ister inanmayın ama salonda ilk seçilen kişi bendim. Tabii ki seçmek için ufak bir deneme yaptı. Denemeyi yapanlar arasından en uygun olanları seçti.
 
Ayırca belirtmek isterimki; Bu ilginç bulduğum deneyi 13 Mayıs’taki “Limit Sizsiniz” seminerimde katılanlara tatbik edeceğim. Kayıt yaptırma imkanına sahipsiniz.. http://www.tanerozdes.com/Limit-Sizsiniz-Semineri_s7.aspx
 
Hipnozun sonunda şunu anladım. Dünyada en büyük güç, düşünce gücü. İnsan, beyninin sadece yüzde 10’unu kullandığını düşünürseniz bu gücü ne kapasitede kullanacağımız bize kalmış. Potansiyeli siz düşünün. Bunun binlerce örneğini sporda yaşıyoruz. Mucizeler gerçekleşiyor…
Peki bu noktada aklıma gelen soru ; Para mı daha büyük güç, yoksa İnanç mı ?
 
Liderlik zirvesinde ilgimi en çeken soru şuydu : “ Günde 24 saat, her gün yapmak isteyeceğiniz iş ne olabilir? Hem de size hiç bir ücret ödenmeyeceğini düşünürseniz” Aslında bunun başka soru şekli “hayatta en çok ne yapmak sizi mutlu eder?”. Para tabii ki belli bir ölçüde bizler için motivasyon aracıdır ama sadece belli bir ölçüde,fazlası motive etmez,ama İnançlarımız bizi motive eder.
 
Dünyada yapmak istediğimizi yapmamamızın en büyük 3 nedeni var - Stepheno D’Anna (Tanrıların Okulunun yazarı ) şöyle diyor: Korku, Şüphe,Kaygı ve Olumsuz düşüncelerimiz..
 
Bunlardan kurtulursanız hayatın gerçek anlamını ve mutluluğunu elde edersiniz.
Bunların yıkmanın en büyük sırrı ise arkasından koşacağınız bir düşe, hayale sahip olmak”
 
Hipnoz edilerek uyutulmuş, birçok şeyi kontrolümün dışında 250 kişinin önünde yapmıştım. Gösteri bittiği zaman, birçok kişi yanıma geldi. Bir çok kişi bana soru yöneltti; “Nasıl oldu? “ “ Para mı aldın?” “ Senin gibi güçlü biri nasıl hipnoz olabilir?”  “Olamaz, inanmıyorum, imkansız !”
Bu sorulardan sonra ben bile  kendimden şüphe etmeye başladım.
 
Bu sorulara ise yanıtım çok basitti; sadece Anhony’ye güvendim, inandım ve bu deneyimi yaşamak istedim. Emimim diğer 5 kişiden daha az kontrolümü kaybettim. Ama uyudum, hatta uyurken kahkahalar ile güldüm, kolumu 10 dakika hareketsiz havada kitledim. Bunların hepsini bilinç dışı yaptım.
 
Düşüncenin gücü, enerjinin gücü. Bunları sürekli okuyorum. Ama yaşamak ayrı bir şey.
 
Konferansın adı Düş = Gerçek + Zaman. Stepheno diyor ki “ Düş ile gerçek arasındaki tek fark zamandır. Yani zamanla düşlerimiz gerçek oluyor. Hayatımda geldiğim bir çok noktada istek,çaba, inanç, kararlılık, çok istemenin gücünü gördüm. Bazı noktalarda korkularım oldu. Halen de zaman zaman var. Bunların bana zararı oldu mu derseniz tabiki oldu. Çünkü bunlar hayatımı kısıtlamama sebep oluyorlar. Bana göre en büyük başarısızlık veya pişmanlık; başlamamak, denenememek, başında vazgeçmektir. Bu nedenler gerçek başarısızlıktır.Aslında ben hayatta başarısızlık diye bir kavrama inanmıyorum. Aynı şekilde hedef olmadan ulaşılmış bir başarı, bana göre başarı değildir.
 
“Dice Kayek” markasının yaratıcıları çocukluktan tanıdığım Ayşe ve Ece Ege’nin hikayelerini dinlerken başarının aslında bir adım ileride olduğunu ve bu iki kardeşin başarılarının sırlarının sadece kendilerine olan inançları olduğunu konuşmalarından anladım. Şans var mı? Var. Ama “şans hazır olana güler” diye bir söz var. Ayşe ve Ece’nin paraya ihtiyaçları yoktu. Herkes gibi evlenip sade bir hayat yaşayabilirlerdi. Ama tutkuları ve kendilerine inançları vardı. Ece Ege ile olan sohbetimi yakında zevkle okuyacağınızı ümit ediyorum. İnanın bu tür insanlarla tanışmak bana hayatın anlamını bulmamı sağlıyor.
 
Ben niye varım bu dünyada sorusunu cevabını düşündünüz mü? Düşünmediyseniz yoksa o zaman en kısa zamanda cevabını bulun. İnanın bunun cevabı çok para olamaz!
 
En son konuşmacı olan Continental Hava Yollarını batmaktan kurtaran muhteşem şirketin CEO’su Gordon Bethune’nin konuşmasını heyecanla beklemiştim. Kendisinin en önemli sözü halen aklımda “Başarı nereye gittiğini bilmektir, bilmiyorsan, seni her yol sonunda oraya çıkaracaktır”
 
Doğru karar verme yeteneği iyi bir liderin en önemli vasfıdır diyordu. Paranın insanı motive etmeyeceğini ve yanında çalışanlara değer vererek, başarılı oldukları takdirde neler elde edeceklerini anlatarak, geliri paylaşarak nasıl havayollarını kurtardığını anlattı. Önemli olan sorunlara yaklaşımınız, başarınızı belirler dedi .Dinleyiciler ise her zaman ki gibi sihirli bir formül bekliyorlardı. “Başarınızın sırrı nedir? İyi bir lider nasıl olmalı? ve buna benzer sorular…
 
Bugün gençler 6 ayda müdür olmak istiyorlar. Başarının ilişkilerle olduğunu düşünüyorlar. Ama maalesef ilişkiler sadece sizi kapıdan içeri sokar, orada kalmanızı sağlamaz.
 
İnanç, tutku, çalışkanlık, bunlar varsa başarı her zaman sizin olacaktır. Bunun kısa yolu ve formülü maalesef yok. En büyük başarıya ulaşmak mı istiyorsunuz, o zaman başarısızlık oranınızı ikiye katlayın!
 
Limit Sizsiniz seminerlerimde görüşmek üzere..
 
Sevgilerimle,
 
 
 
 

Beni örnek alanlar sadece bir imaja özeniyor

30 Nisan 2008 Çarşamba Etiketler : satış pazarlama kişisel gelişim imaj kariyer başarı ün
Geçen akşam eşimle birlikte Boğaziçi Üniversitesi Mezunlar Derneği’nde (BURC) Zuhal Olcay’ı dinlemeye gittim. Muhteşem bir konserdi. Zuhal Olcay’ın mütevazi kişiliği ile o gece ilgimi çekmişti.
 
Ertesi gün tesadüfen kendisi ile ilgili bir röportaj okudum. O zaman anladım ki, kolay kolay Zuhal Olcay olunmuyor!  Kendisi konuşmasında sitem ediyordu. İnsanlar başka insanlar gibi olmak istiyorlar, bunun çok kolay olduğunu zannediyorlar, ama bunun için bir bedel ödemek istemiyorlar diyordu.
 
Şirketimize başlayan bir çok yeni satış elemanı, en ufak bir zorlukta veya eleştiride, hemen isyan ediyorlar, gözleri doluyor ve işi bırakmak istiyorlar. Yeni nesil her şeyi televizyon veya sinemada gördükleri kadar kolay ve basit sanıyorlar. Tecrübenin ve bir bedel ödemenin anlamı fazla anlaşılmıyor. Bugün başarılı olarak gördüğümüz kişilerin o noktalara nasıl geldiklerini kimse sorgulamıyor.
 
Ben tecrübemi, mümkün olduğu kadar yazarak, anlatarak yeni nesillerle paylaşmaya çalışıyorum. Ama benim yazılarımı okuyarak veya beni dinleyerek, çalışmadan, acı çekmeden, denemeden, başarısız olmadan, işten atılmadan bir şeyler elde edebileceğini de kimseye vaat etmiyorum.
 
Türkiye’de, hatta dünyada ilk defa uygulamaya geçen “Satış Okulu” projesi geçen hafta hayata geçti. Bu projenin mimarı Asemble firmasının kurucusu Sinan Ergin’i  inançı ve cesareti için tebrik etmek isterim. Bu güzel projede Digitürk stüdyolarından 12 ildeki AFM sinemalarındaki satış kariyeri yapmak isteyen kişilere Türkiye’nin her yerinde eş zamanlı eğitim verme şansım oldu. Bana birçok soru yöneltildi. En ilgimi çeken soru, başarıya nasıl ulaştınız, adım adım anlatır mısınız sorusuydu. Bende anlatmaya çalıştım. Tabii ki anlattığım, bir formülden çok inançtı. Bu inanç beni bir çok şeyi yapmaya teşvik ediyor, sürekli bir şeyler üretmem için beni motive ediyor. Ayda 2 kitap okumak, günde 5-6 saat uyku ile yaşamak, haftada 5 gün spor yapmak, zamanı mükemmel kullanabilmek ve sürekli ileriyi düşünmek, planlamak, çalışmak hep çalışmak.
 
Bu benim sürekli yapmam gereken bir yaşam tarzı. Beni mutlu ediyor ve yaşamıma bir anlam veriyor. Ben niye yaşıyorum veya bu dünyada neden varımın cevabını bana söylüyor. Bir sabah yürürken aklıma şu soru geldi “ Bu sabah bir şekilde elime havadan 1 milyon Amerikan doları geçse bu beni mutlu mu, yoksa mutsuz mu eder?” Beni tembel ve isteksiz mi yapardı? Hayattaki hedeflerimi ve isteğimi yok mu ederdi? Yoksa bana daha büyük bir sorumluluk mu yüklerdi? Bu sorunun cevabını gün boyu düşündüm. Sonunda bu paranın olmamasının beni daha çok mutlu edeceğine karar verdim.
 
Yazımın diğer kısmını Zuhal Olcay’ın hayat dersi niteliğindeki röportajından alıntılara yer vermek istiyorum:
 
Soru: Türkiye’deki genç oyuncuların çoğu, ‘‘ En beğendiğiniz oyuncu kim? ’’ diye sorulduğunda kızlar ‘‘ Zuhal Olcay ’’ erkekler ‘‘ Haluk Bilginer ’’ diyor. Bu durum size ekstra bir sorumluluk yüklüyor mu ya da sizi daha bir seçici olmaya zorluyor mu?
 
Z.O: Hiçbir şeye zorlamıyor. Hatta size itiraf edeyim, gereğinden fazla seçici olduğumu düşünüyorum, işim konusunda. Bunu tamamen kendim istediğim için yapıyorum.
 
Örnek alanlara gelince: Çok enteresan şeyler de yaşıyorum. Örnek alan isimlerin kaç tanesi beni tiyatro sahnesinde izlemiştir, emin değilim. Bir imaja özeniyorlar ama o imajı, o imaj yapan şartların ne olduğu konusunda çok fazla bilgileri var mı acaba, çok merak ediyorum.
 
Ne kadar çok çalıştığımı, gün geldiğinde çok parlak, parası yüksek bir teklife ilkelerim nedeniyle hayır dediğimi biliyorlar mı? Mesela şöyle şeyler yaşıyorum provalarda ‘‘ Zuhal Hanım, size bayılıyoruz. Biz konservatuar öğrencisiyiz, sizin gibi olmak istiyoruz’’ diyorlar. Provalarım başlıyor, haftada 3 gün. Bak burada Tilbe Saran var, burada Zuhal Olcay var, yönetmen Işıl Kasapoğlu var ve bir oyun çalışıyorlar, işin mutfağı yani. Haftada üç gün gelin, provaları izleyin. Çay getirin, çay götürün, izleyin, notlar alın. Bir gün geliyorlar, iki gün geliyorlar, üçüncü gün yoklar.
 
Soru: Her şeyi ama hemen istiyorlar. Daha pratik bir yolu yok mu bunun?
 
Z.O: Yahu Allah aşkına beni delirtmeyin. Düşünsenize İngiltere’ de Helen Mirren’ la Michael Gambon prova yapıyorlar. Bu yaşımda gider bir hafta yatarım kapıda. Beni örnek alanlar sağ olsunlar. Her zaman gururlanıyorum tabii…
 
Başarı bir bedel ödemektir, başarı başarısız olma cesaretini göstermektir. Başarı, herkesin yapmak istemediği veya cesaret edemeyeceği şeyleri denemek ve tecrübe etmektir.
 
Siz siz olun şu kararı verin, başarılı olmak için bir bedel ödemeye hazır mısınız? Cevabınız hayır ise, o zaman sevdiğiniz, inandığınız bir işi seçin.. Bu sizi daha mutlu ve başarılı yapacaktır!
 
Sevgilerimle,
 
 

Yeni Yüzyılda liderlik üzerine

25 Nisan 2008 Cuma Etiketler : kariyer insan kaynaklari kişisel gelişim viyon kariyer güven motivasyon satış liderlik vizyon takım
Bu yazıyı şu anda uçakta yazıyorum. Uçakta yapacak çok şey vardır – bu zamanı değerlendirebilir ya da istirahat edersiniz, seçim sizin! Bana göre en önemlisi kendinizle olma lüksünüz vardır.  Kimse sizi rahatsız edemez. Dünyanın en kıymetli ve en lüks şeyine sahip olursunuz “düşünmeye ”.
 
Robins Sharma’nın “Mükemmelliğin Rehberi” kitabında uçakta ne kadar huzurlu olduğunu ve kendisi açısından en verimli zamanını bu uçuşlar esnasında geçirdiğini anlatıyordu. Bende çok zahmetli ve yorucu olmasına uçak seyahatlerini rağmen severim. Gündelik hayatımdan zaman ayıramadığım bir çok şeyi bana yapma fırsatı verir.Kendimle baş başa kalma, okuma, yazma, maillerimi temizleme gibi. Tabiî ki zamanınızı planlı kullanma beceriniz varsa, aksi takdirde zaman çok çabuk geçer hiç bir şey yapmadan uçaktan inersiniz, gerçek hayat gibi..
 
Hafta sonu Bilkent Üniversitesi’nin düzenlediği  MEC Business seminerlerine konuşmacı olarak davet edildim. 100 küsur Bilkent Üniversitesi öğrencisiyle birlikte olmak bana hem haz verdi, hem çok güzel bir deneyim yaşadım. Haftasonumu gençlerle olmak, onlara bir şeyler öğretmek, tecrübemi paylaşmak amacıyla feda etmeye karar verdim. Büyük Abant Oteli’nde yapılan toplantı için 2 günde 600 km araba kullandım. Ama değdi. Bir çok değerli görüş, deneyim, fikir, bakış açısı dinleme şansım oldu. En ilgimi çeken House Cafe’nin ortaklarının , Ferit ve Canan Balatacıoğlu’nun konuşmasıydı. 30 milyon dolara ulaşan cirosu, 9 tane şubesi ile hızlı ve emin adımlarla büyüyen bu zincirin sahiplerini dinlemek bana çok şey öğretti. House Cafe ortaklarından Canan Hanımla özel bir söyleşi yapacağım ve bloğumda sizlerle paylaşacağım.
 
Tüm konuşmacılarda gördüğün en önemli özellikler: özgüvenleri, işlerinden keyif almaları, hafta sonu olmasına rağmen hiç bir talepde bulunmadan kilometrelerce araba kullanmak suretiyle gençlere örnek olmak için istek duymaları, bir şeyler öğretmek arzularıydı. Bence liderlik içten gelen bir güdüdür. İnsanlar lider yapılmaz, lider olurlar. Bir insanı iyi bir yönetici yapabilirsiniz, ama kendisi istemedikçe,
iyi bir lider yapamazsınız.
 
Bilkent Üniversitesi’ne hiç gitme fırsatım olmadı, sadece Ankara’nın önde gelen işletme okullarından biri olduğunu biliyordum (öğrenciler bana Avrupa’nın önde gelen işletme üniversiteleri ararsında olduğundan bahsettiler. Bu konuda elinizde somut bilgi varsa, benimle paylaşırsanız sevinirim). 
 
Sabah saat 10:00’daki seminerime öğrenciler sadece üç saatlik uykuyla katılmışlardı. Bizim zamanımızda böyle eğitim, seminer vb öğretici şeyler yoktu. Internet olmadığı gibi, kişisel gelişim kitaplarının sayısı bile oldukça azdı. İş adamları tecrübelerini sır gibi saklarlardı. Şimdi bilgi ve tecrübeye Internet, TV , CD, DVD, kitap ve dergiler sayesinde hemen ulaşabiliyorsunuz. Bilgi güçtür. Ama başarılı olmanız için yeterli değildir.
 
Bana göre çağımızda başarılı olmanın yolu iki şeyden geçiyor : cesaret (risk alma) , yaratıcılık (herkesten farklı bakı, görüş ve hissetme). Bunları sergilemek için liderlik becerisine sahip olmalısınız. Seminerde gençlere verdiğim mesaj : “sorgulayın, düşünün ve başarılı olmak için, iki kat daha başarısız olmayı göze alın” dedim. 
 
Bunun dışında kendilerine etkili ve aktif dinlemenin öneminden, sözsüz iletişim ve beden dili okumanın günlük iletişimimizde ne kadar etkili bir güç olduğundan bahsettim.
 
Eğitim bittiğinde Bilkent Üniversitesi’nden iki hoca yanıma gelip bilgimi paylaştığım için teşekkür ettiler. Aynı konuda konuşma yapmam için beni Bilkent Üniversitesi’ne davet edeceklerini söylediler. Anlattığım şeylerin, günümüzde son derece önemli ve öğrencilerin bu konuda erken yaşta bilgilendirilmelerinin ne kadar önemli olduğunu vurguladılar. Bende zevkle yapacağımı söyledim.
 
Günümüzde gençlere her şey öğretiliyor, ama liderlik becerileri öğretilmiyor.
Sınırsızca yaratıcı düşünmek, sorgulamak, risk almak, başarısız olmanın önemi konusunda dersler üniversitelerde maalesef verilmiyor. Bu boşluğu biz gönüllü iş adamları dolduruyoruz. En büyük erdem bu dünyadan giderken geride bir şeyler bırakmaktır.
 
O yüzden ben bıkmadan yazıyorum, seminer ve eğitim veriyorum. Bu beni mutlu ediyor, kendimi değerli hissetmemi sağlıyor. Elde edeceğiniz mutluluk, inanın paradan daha kıymetlidir. Para ile satın da alamazsınız.
 
Seminer sonunda “Satışın 10 Altın Kuralı” kitabıma büyük ilgi vardı. Öğrencilerin üçte biri kitabımı aldı. Öğrencilerden biri yanıma gelip : “Taner Hocam, kitabınızı almamın bana ne faydası olacak?” diye sordu. Biraz durdum. Ama sorusu ve samimiyeti hoşuma gitmişti. Hemen kendisine niye alması gerektiğini söyledim : “Hayatta başarı başarısızlıktan geçiyor, başarısız olmak tecrübeden, tecrübede hatalarımızdan, başarısızlıklardan oluşuyor.  Ama akıllı insanlar her şeyi deneyip, tecrübe edecek kadar zamanlarının olamayacağını çok iyi bilirler. Onlar en iyilerin tecrübelerinden, hatalarından, hayat hikayelerinden ders çıkarırlar, öğrenirler. Bu kitap da sana benim 25 sene yaşamış olduğum bilgi, tecrübelerimi, satış konusunda uygulamış olduğum taktik ve becerilerimi öğrenmeni sağlayacak.” Bunun üzerine kitabımı hemen aldı.
 
Akşam yemeğinde sahnede bir genç güzel bir gitar konseri verdi. Daha sonra o kişinin de öğrencilerden biri olduğunu  ( Bora) öğrendim. Ben profesyonel sanmıştım. Kendisiyle daha sonra yaptığım sohbet sırasında heyecanlanıp heyecanlanmadığını sordum. Bana “bu akşam heyecanlanmadım o yüzden iyi çalamadım. Beni ilk gece dinleseydiniz ne kadar iyi çaldığımı görürdünüz.” dedi. Bende kendisine on senedir eğitim ve seminer verdiğimi, ama her defasında çocuksu bir heyecan duyduğumu, bu duyguyu yaşamamın beni motive ettiğini ve daha iyi performans göstermem için itici bir güç olduğunu söyledim. Söylediklerimin çok hoşuna gittiğini fark ettim.
 
Bora, ertesi gün standımızda eşimle sohbet ediyordu. Eşime benim gibi enerjik birisiyle yaşamanın nasıl olduğunu söylüyordu. Sürekli herşeyi sorgulaması ne güzeldi. Eşimde kendisine “Taner yorucudur, ama beraber olmak oldukça keyifli ve eğlencelidir. Biz birbirimizi tamamlarız” dediğini duydum. Daha sonrasında bana ve eşime şu soruyu sordu: “Müzik konusunda kendimi geliştirmek için arkadaşlarım eğlenirken, ben evde tek başıma gitar çalarak zamanım büyük kısmını geçiriyorum. Kendimi bazen yalnız, hatta asosyal hissediyorum. Sizce bu normal mi?” diye sordu. Bende başarının ancak bir bedel karşılığında geldiğini, yaptığının çok normal olduğunu. Ancak belli bir dengede yapması gerektiğini söyledim. Yüzü gülüyordu. İnsanın yaptığının doğru olduğunu bilmesi ileri gitmesi için önemlidir.
 
Organizasyon mükemmeldi. Bizlerle tek tek ilgilenmişler, her türlü sorunumuz için canla başla koşturmuşlardı. Konuşmacıların seçimi çok başarılı idi. Ayrıca bir çok sponsor bulmuşlardı. Bu genç yaşlarında çok önemli bir projenin gönüllü olarak sorumluluğu almışlar, uykusuz, yorgun olmalarına rağmen yüzlerinden gün boyunca gülümsemeyi eksik etmemişlerdi. Son gün gelmişti, organizasyon komitesinden gelen öğrenciler bana sürekli lütfen bizi eleştirin, kusurlarımızı, eksiklerimizi bizi söyler misiniz diye ısrar ediyorlardı. Bu gençleri övmemek mümkün değil, çoğu erişkin eleştiriye tahammül edemezken, bu kadar başarılı bir organizasyonun ardından, bizi lütfen eleştirin demeleri, beni gelecek nesiller için son derece ümitlendirdi. Bu ne başarı hırsı!
 
Bir insan kaynakları dergisinin yapmış olduğu bir ankette Türkiye’de halen başarılı olmanın  liderliğe göre daha önemli olarak iş dünyasında değerlendirilmesi beni hem şaşırttı hem de üzdü.  Ülkemizin geleceği için kalıplar içinde düşünmeyen , risk alan, kendisini eleştirebilen, sorgulayan, yaratıcı, cesur  gençler yetiştirmeliyiz. Ülkemizin kültürü, gelenekleri, aile ve okul eğitimi, lider yetiştirmeye yönelik değildir.
 
Lider yerine uyum sağlaması beklenen, sınırlı düşünen, özgüvensiz, sürekli itaat etmesi beklenen, ancak sorulduğu zaman konuşan ve cevap vermesi gereken bir nesil yaratıyoruz. Bu nedenle ülkemizin aydınları, başarılı liderleri, başarılı yöneticileri, iş hayatında başarılı olmuş iş adamları, sizlere sesleniyorum. Gelin sizde zamanınızın bir kısmını gençlere bir şeyler öğretmek için harcayın. Gelin liderlik yapın. Ülkemizin hiç olmadığı kadar yeni liderlere ihtiyacı vardır. İnanın bilginiz, tecrübeniz, hatalarınız vereceğiniz paradan, sponsorluk katkısından çok daha değerlidir. Bunun en güzel örneğini Bülent Şenver’in kurmuş olduğu www.turklider.org sitesidir. Bülent bey şöyle söylüyor “ Bilginiz toprak olmasın.” Hiç zamanım yok diyorsanız, yazılarınızı bu site üzerinden gençlerle paylaşın.
 
Bu organizasyon boyunca tanıdığım Nagehan, Selmin, Selin,Bora  hepinizi ayrı ayrı tebrik ederim. Büyük bir iş çıkardınız, büyük liderlik örneği gösterdiniz. Hepinizi tebrik eder, candan kutlarım.
 
Sevgilerimle,
www.tanerozdes.com

Hillside Etiler Spor Klübünde 12. sene üyeliğim sona ererken

10 Nisan 2008 Perşembe Etiketler : hilliside satış pazarlama kişisel gelişim spor spor klübü müşteri müşteri memnuniyeti
"Taner, yine mi Hillside !”dediğinizi duyuyorum. Ama yine da yazacağım. Benim amacım iyi şeyleri insanlarla paylaşmak, günlük gözlemlerimden satış ve pazarlama dersleri çıkarmak.
 
Çocuklarımla yemeğe gittiğimizde, restoran veya garsonları gerektiğinde uyarır veya  eleştiririm. Çocuklarım bundan çok rahatsız olurlar. Babam dünyada garsonların en korktukları, en zor  müşteri tipidir derler. Böyle davranırken aslında onlara iyilik yaptığımı düşünürüm.
 
Dünyada 10 senenin üzerinde karlı olarak devam eden firma sayısı çok azdır. Bir müşterinin herhangi bir yere 10 senenin üzerinde üye olması ise bana göre bir mucizedir. Şöyle düşünün 10 senenin üzerinde sürekli ziyaret ettiğiniz veya müşterisi olduğunuz  alışveriş merkezi, banka, otomobil galerisi, restoran, terzi, kuaför, mağaza, sinema, eczane sayısı kaçtır?
 
Benim vardır dediğinizi duyuyorum..Soruyu bir de şöyle sorsam :  Oturduğunuz evinizin yeri değişse, yeni taşındığınız ev daha önce yaşadığınız evden en az 10 km veya üzerinde bir mesafede olsa, halen eski alışkanlığınızı devam ettirir miydiniz? Kadınlar için kuaförün ne kadar önemli olduğunu söylememe gerek yok. Eşim Ulus’tan Nişantaşına taşındığımızda tüm mevcut alışkanlıklarını değiştirdi, kuaförü dahil! Ben ise , berberimi ( Ulus’saki Erol Kuaför) değiştirmedim. Niye mi? Birçok sebebi var. Berberim Naci. En önemlisi gerçekten saçımı iyi kestiğini düşünüyorum. Naci insanlara nasıl davranılması, müşteriye nasıl yaklaşılması ve nasıl konuşulması gerektiğini biliyor. Müşterilerini birbirleri ile tanıştırıyor. Örneğin, 3 hafta kendisine gitmesem, beni arar “Taner abi, bir sorunun mu var? “ der. Samimidir, içtendir, işine aşıktır. Sürekli dükkanı yeniler.
 
Hayatta sporun benim için ne kadar önemli olduğunu yazdığım yazılardan anlıyorsunuzdur. Hillside Alkent Spor Klübü’nde bu sene 12. sene üyeliğimi tamamlıyorum. Bundan 10 yıl önce , 10 seneliğine üye olduğumda , insanlar bana “Taner, mezarda spor yapmayı düşünüyorsun” derlerdi. 10 sene gibi uzun vadeli bir üyelik, herkes için kabullenmesi zor ve riskli bir kavramdır. 14 kere Hillside Club  Fethiye gittiğimi insanlara anlattığımda, herkesin surat ifadesinin değiştiğini fark ediyordum. Nasıl yani? Hillside’nin yönetim tarzını, işletmeciliğini, müşteriye yaklaşımını, yenilikçiliğini ve yaratıcılığını seviyorum.
 
Hillside Etiler Spor Klübü’nü farklı yapan neydi? Istanbul’da son zamanlarda bu kadar spor klübü açılırken, Hillside nasıl mevcut üyelerini kaybetmiyor, hatta üye sayısı halen artıyordu?.
 
Ben, birçok spor klübüne giderim. Bunların bazılarına çoçuklarım veya eşim üyedir. İyi bir satışçı olduğum için, haftada 1 kere ücretsiz gitme hakkım vardır. Bu spor klüblerine insanlar spor yapmak için giderler. Kişi sporunu yapar, çevresindeki kişilerle ilgilenmez. Spor bitince çıkar. İnsanlar niye evlerinde spor yapamazlar, hiç düşündünüz mü? Eşim spor yapsın diye çok uğraştım. Önce benden bisiklet istedi. Bir süre yaptıktan sonra sıkıldı. Sonra, bana koşu bandı al, söz yapacağım dedi. Kısa bir süre sonra onu da bıraktı. Eviminizin karşısında Fast Gym ( 5 mt karşımızda)  açıldı. Konsept çok akıllı idi : 8 dakikada, 270 kalori harcayıp, spor yapmış oluyorsunuz. Arkadan kısa masaj ve sauna.. Şimdilik üye oldu, düzenli gidiyor. Elemanlar güleryüzlü, istekli ve müşterileri motive etmek için ellerinden gelen herşeyi yapıyorlar. Sosyalleşme yok. Bireysel olarak insanlar spor yapıyorlar. Böyle bir ihtiyaç da vardı. Üye sayısı, Hillside ‘a göre çok daha sınırlı. Ayrı bir konsept !
 
Bugün birçok spor klübünde Hillside’dan yetişmiş hocalar bulursunuz. Öğrendikleri herşeyi yeni gittikleri yerde uygularlar..Hillside’n sektöre de faydası bu nedenle çoktur.
 
Hillside’i farklı yapan en önemli faktör; Hillside bir spor klübü değildir. Bir yaşam tarzıdır.  Evim gibi hissettiğim, çalışanlarla şakalaştığım, sorunlarını dinlediğim, klüpten içeri girdiğim andan itibaren, kendimi değerli hissettiğim bir spor klübü. Kendimi gerçekten çok iyi hissederim. Tüm üyeler ( 2 veya daha uzun süreli üye olanlar) birbirlerini tanırlar. Hiç çekinmeden birbirleriyle sohbet eder, House Cafe’nin sıcak ortamında aynı masada yemek yerler.Maç seyrederler. Gerçek Adı “Hillside Leisure Club”dır. Türkçesi, Hillside Zevk/keyif/yaşam tarzı klübü.. Her üç anlama da çevrilebilir. Sürekli bir yenilik vardır. Dünyadaki en son trendler, aletler, yenilikler ilk Hillside’da başlamıştır. Arkada mükemmel bir beyin takımı vardır. Üst kadro değişmez ! Bu çok önemli bir değer. Edip İlkbahar, Hayal Davran, Mehmet Can Uzun, Mehmet Erzurum, Serhat Bingül, Serhat Sidal, Didem Koçdur, Çağan Şimşek ve daha birçok kişi. Müthiş bir ekip gücü.
 
Step, Plates, Kick Box, Personal Trainer, Judo, Cycling vb. birçok yeni konsept Hillside’da anında dünya ile eş zamanlı uygulanır.
 
Diğer yandan, Hillside bir okuldur. Birçok kişi spor akademisinden sonra burada çalışmaya başlarlar ve sonra başka yerlere giderler. Elemanlar sürekli eğitim gördükleri için, müşteri bu değişimi fark etmez. Tecrübeli elemanlar ortama hakimdir. Kurumun kültürü yeni gelen elemanların hemen bu kültüre bürünmelerini sağlar. Bu da çalışanların müşteri kavramına verilen önemi anlamalarına ve buna göre davranmalarını hızla sağlar. Yöneticiler, dünyada bu konuda ne iyi egitimcilerden eğitim alırlar.
 
2008 yılında cardio bölümündeki tüm aletler yenilendi. Arızalı alete fazla rastlamazsınız. Müşteri anketleri, müşteri şikayetleri hemen dikkate alınır. Tüm eksiklikler hemen yerine getirilir. Hillside spor klübüne girdiğinizde arabanızı Valeye bıraktıktan sonra ( uzun süreli üye iseniz, ücretsizdir) içeri girdiğinizde tüm personelin kocaman gülücüklerini ve “ Taner bey, hoş geldiniz” dediklerini duyarsınız. Bunu samimi ve içten yaparlar. Beden Dili eğitimcisi olarak sahte ve gerçek tavırları hemen fark ederim. Giriş katında sinema, Starbucks, Mezzaluna, alt katta Spa, kuaför, solaryum vardır,en alt katta House Cafe vardır. En çok hoşuma giden, spor yaptıktan sonra ailemle Mezzalunada yemek yiyip, sinemaya gitmektir. Her cuma günü İstanbul’da isem mutlaka sabah saat 7.30 da spora başlar ve Starbucks’da kahvaltı ederim. Kendimi burada çok iyi hissederim. Yazları işten sonra House Cafe’nin mükemmel terasında limonatamı yudumlarım. Hillside’lı dostlarımla güneş batımında doya doya sohbet ederim. Herkes pozitif, güleryüzlüdür..Bu Hillside kültürüdür. Müşteriye yansır.
 
Dedim ya, Hillside bir yaşam tarzıdır. Her hafta sonu bir aktivite vardır. Bazen yurtiçi ve yurtdışı seyahatler, sosyal aktiviteler, partiler. Arkadaşa bile ihtiyaç duymazsınız. Bazı üyelerin tek hayatı Hillside’dır. Her gün gelirler, zamanlarının büyük kısmını burada geçirirler.
 
Tenis, squash turnuvaları da çok eğlenceli geçer. Çocuklarınızı unutmazlar. Babalar günü tenis turnuvası bile vardır. Paintball, trekking, kayak, tiyatro, kültürel faaliyetler, yemek yapma kursları ve birçok özel aktivite..Bir kişinin aklınıza gelecek her ihtiyacına yönelik herşey düşünülür ve uygulanır.
 
Spor yaparken DJ çalar. Yüksek müzik veya hiç müzik istemiyorsanız, sessiz bölümde spor yaparsınız. Zamanınız yoksa 30 dklık hızlı cardio bölümü vardır. Canınız hiç bir şey istemiyorsa, sauna veya buhar yaparsınız. İsterseniz bisiklete binerken veya koşarken monte edilmiş ekranlarda TV seyreder veya müzik izlersiniz veya gazete, dergi okursunuz..
 
12 sene nasıl geçti anlamadım. 2 sene sonra üyeliğim bitiyor. Yaşım 45 olmasına rağmen, yeniden 10 sene üye olmayı düşünüyorum. Evimi Ulus’tan Nişantaşı’na taşıdım. Hilliside’dan vazgeçmedim. Niye vazgeçeyim ki? Siz evinizden nasıl vazgeçemezseniz, ben de Hillside ‘dan vazgeçemem. Benim için Hillside bir spor klübü değildir, hayatın ta kendisidir. Tüm Hillside personeline bana bu duyguları ve tecrübeyi yaşattıkları için binlerce teşekkür, çünkü her biriniz bunu fazlası ile hak ediyorsunuz.. Hillside bir pazarlama ve işletme başarısıdır. Okullarda okutulmalıdır.
 
Sevgilerimle,
www.tanerozdes.com

“Necati Tekin” Bir Satışcı

5 Nisan 2008 Cumartesi Etiketler : satış pazarlama kişisel gelişim kariyer vizyon başarı hikayesi
Satışın 10 Altın Kuralı kitabımı okuyan ve bu konuda bana mesaj gönderen okuyucularımdan email almak beni çok memnun eder. Hepsine geri dönmeye gayret ederim. Hatta bazıları ile de tanışmak için bir araya gelirim. Geçenlerde Necati Tekin adlı bir okuyucumdan email aldım.
 
Necati bana kitabım için aşağıdaki teşekkür yazısını iletti, beni ve ailemi çalıştığı mekan Portaxe’e (www.portaxe.net) hafta sonu için bruncha davet etti.
 
Satışın 10 Altın kuralı gerçekten çok başarılı bir kitap. Elinize sağlık. Satış üzerine çalışanlara gerçek yolları gösteriyor. Bence Satışçının gerçek sermayesi olan müşteriye klişeleşmiş mal satma taktiklerini değil  onları gerçekten kazanmanın yolunu anlatmışsınız. Ben Baltalimanı Portaxe Banquet mekanının satış yetkililerinden biriyim. Sizin anlattığınız, müşteri değil dost kazanma sistemini zaten kullanıyordum fakat bir senelik satışçı olarak; rapport gibi, görsel işitsel müşteriler gibi bazı sistemleri sizin kitabınız aracılığı ile öğrendim. Bunları da hemen uygulamaya başladım zaten. Sizi ailenizle birlikte Portaxe’a Pazar brunch’ına davet etmek isterim. Faydalı kitabınız için çok teşekkür ederim.”
 
Bende kendisini geçtiğimiz pazar günü ziyaret etmeye karar verdim. Necati , Bilkent Üniversitesi’ni bitirdikten sonra Ritz Carlton’da çalışmış, sonrasında Ziyafet Şefi olarak Portaxe’de kariyerine devam etme kararı vermiş.
 
Benim için ilk intiba çok önemlidir. Arabamı park ettiğimde, uzaktan Necati’yi gördüm. Kendisi firmanın sahibi gibi kapıda durarak müşterilere içten “hoş geldin” diyordu. Yanına gidip kendimi tanıttım. Bizim için deniz gören çok güzel bir masa ayırmıştı. Bir süre sonra kitabımla birlikte yanıma geldi.  Kitabımı birkaç kere okumuş, notlar almıştı. 28 yaşında, ama yaşina göre çok olgundu. . Tavırları olumlu, yaklaşımı içten ve samimi idi. Heyecanı olmasına rağmen rahat bir tavırla yanıma gelmesi ve benimle hemen sohbete başlaması cesurca geldi. Bu davranışları bizi ailece rahat hissettirmişti.
 
Türkiye’de birçok satışçı satış veya kişisel gelişim kitapları okumazlar. Her şeyi bildiklerini zannederek, kendilerini geliştirmeye gerek olmadığını düşünürler. Hayat bir tecrübedir, deneme ve yanılma yoluyla bir çok şey öğreniriz. Ancak, her şeyi deneyecek zamanımız yoktur. Çoğu zaman  diğer başarılı insanları taklit ederek, yazdıklarını okuyarak öğrenmeye çalışırız. Öğrenmenin başka yolu yoktur. Necati’ye hayat felsefemden ve değerlerimden bahsettim : “ Her sabah kalktığında bugün ne öğrenebilirim diye kendime sorarım. Amacım insanları sevmek ve yardımcı olmak, müşterilerime elimden gelenin en iyisini yapmak, kendilerini değerli hissetmelerini sağlamaktır. Böyle bir hayat felsefesi geliştirirsen, satış mesleğinde hiç yorulmaz, işini keyifle ve severek yaparsın.” dedim.
Her pazar günü D&R’a gidip, yeni çıkmış kitaplara göz atarım. Bir kısmına orada hızla göz gezdirir, çok beğendiğim kitapları da satın alırım. Bu haftada Napoleon Hill’in “Düşün ve Zengin Ol “ kitabını aldım. Kendisi dünyanın en başarılı insanlarının başarı sırlarını incelemiş.  Kitabın temelindeki fikir : “Düşünce, amaç, kararlılık ve ateşleyici arzu ile birleştiğinde sanıldığından da kuvvetli maddeler haline gelir. Yenilginin en yaygın nedenlerinden biri, geçici yenilgi nedeniyle umutsuzluğa düşüp vazgeçme alışkanlığıdır. Çoğu insanın yaptığı da budur. “
 
Napoleon Hill, kitabında satışla ilgili bölümünde ise, kitabın kahramanlarından Darby için : “Potansiyel müşteri bir şey almadan beni göndermek istediğinde, kendi kendime şöyle diyorum: Bu satışı yapmalıyım. Yaptığım bütün satışların büyük bir bölümü insanlar “HAYIR” dedikten sonradır.”
 
Necati, gördüğüm kadarı ile çok başarılı bir satışçıydı. Hırsı, öğrenmeye açık ve aç olması, işine tutkusu sebebiyle sürekli kendisini geliştirmek istiyordu. Hayatta hedefleri vardı. Yeni müşteriler ile tanışıyor, mevcut ve yeni müşterilerini mutlu etmek için elinden gelenin en iyisini yapmaya gayret ediyordu.
 
Portaxe, Emirgan’da deniz kenarında her türlü kurumsal ve bireysel organizasyon yapmaya uygun bir mekan. Her türlü davetiniz için mekanı hayalinize ve isteğinize göre dekore ediyorsunuz.
 
Necati, çok güzel bir hikayesini bizlerle paylaştı.  Düğün sahibi düğünün yapılacağı gün çok önemli bir dünya kupası final maçının oynanacağını öğrenmiş. Necati’ye bu akşam kimse gelmez demiş. Necati’nin aklına süper bir fikir gelmiş. Mekanı dünya kupası finaline uygun hale getirmişler. Menüler, masalar, mekan tam maç havasına bürünmüş. Mükemmel bir akşam olmuş. Misafirler son derece memnun ayrılmışlar. Necati, sıcak, samimi tavrı ve yaratıcı fikirleri ile müşterilerinin hemen dikkatini çekiyor.
 
Necati mekanın kapasitesini dolu tutmak için sürekli yeni fikirler geliştiriyor. “Ben mekan değil, hayal satıyorum” diyor. Fiyatlar diğer benzeri (deniz kenarı) mekanlarına göre uygun olmasına rağmen, çok da ucuz değil. Bazı bireysel talepleri, mekanda rezervasyon yok ise, 10 gün öncesinden haber vermek şartıyla,  daha uygun fiyattan kiralıyor. Pazar günleri saat 2 ye kadar (kişi başı 25 YTL den) Brunch hizmeti veriyor.
 
Necati’nin ileride çok başarılı olacağı kesin. Bakış açısı, işine tutkusu, satış mesleğinde kendisini sürekli geliştirmeye çalışması… Bu konuda bende hiç bir şüphe bırakmıyor. “Günlük müşteri ziyaretlerimde kitabınızı okuduktan sonra ziyaret rotamı çok daha verimli hale getirdim” diyor. Her gün ziyaret yapmaya ve yeni müşteriler ile tanışmaya gayret ediyor.
 
Hem bu mekanı görmeniz, hem de Necati ile tanışmanız için bir pazar günü Portaxe’a bruncha gitmenizi tavsiye ederim.  
 
Sevgilerimle,
 

Müşteri bağlılığı ölmedi, yalnızca farklılaştı

31 Mart 2008 Pazartesi Etiketler : müşteri; satış pazarlama sadakat hizmet

Bir zamanlar önemli bir maçın veya yurtdışı tatilinin biletleriyle veya yılda bir iki kez vereceğiniz güzel bir akşam yemeğiyle müşteri bağlılığı “kazanmamız” mümkün oluyordu. Ve bu bağlılığı geçmişte “satış” diye anılan yöntemle ya da sade bir şekilde ifade edersek ilişki kurma yoluyla kolaylıkla koruyabiliyordunuz.

Müşterilerinizin hayellerini ve kaygılarını dinler, ürününüzün ihtiyaçlarını nasıl giderdiğini ve sorunlarını nasıl çözdüğünü görmek için onları ziyaret ederdiniz. Daha rekabetçi durumlarda, mektubunuzda sözünüzü ettiğiniz türden ek imalat ve tasarım hizmetleri sunardınız. Ve genellikle bu tür ortaklık kurma uygulamaları müşterilerinizi yuvada tutmaya yeterdi.

Evet. O becerikli günlerde fiyatlar önemliydi. Bazen de çok önemliydi. Sadece yaklaşık 10 yıl öncesinden söz ediyoruz. Ama fiyatlar hiçbir zaman, bugünün vahşi ekonomisinde olduğu kadar büyük bir önem taşımamıştı.Özellikle internet, fiyatları saydamlaştırırken satın alma faliyetlerini küreselleştirdi. Ve sonuç olarak, acı bir şekilde keşfettiğiniz üzere. Giderek bir alıcı dünyasına dönüşüyor.

Ama müşteri bağlılığını görmeye hazır değiliz; yapmamız gereken, onu bir işlem yerine, iki yönlü yol olarak yeniden tanımlamak.

İşlem yaklaşımıyla bağlılık kazanmaya çalışırken, müşterilerinize rekabetçi fiyatlar. Yüksek bir kalite düzeyi mükemmel hizmetler sunarsınız.Onlar da size daha büyük bir iş hacmi sağlayarak karşılık verir. Güzel bir antlaşma…Ama yanlızca, küçük bir fiyat, kalite ya da hizmet avantajı sunan birbirlerinin ortaya çıkmasına kadar… Bu gerçekleştiğinde başa dönersiniz ve müşterilerinizi yeniden kazanmak için bunu daha önce hiç yapmamış gibi çalışırsınız.      

Bağlılık yaratmaya dönük “iyi yönlü yol” yaklaşımında, müşterilerinizle aranızda bir anlaşmadan çok, karşılıklı adanma vardır. Çünkü siz, bir satıcı olarak, yanlızca, fiyat, kalite ve hizmet sunmazsınız. Müşterilerinize kapsamlı ve benzersiz kazanma olanakları sağlayarak, onlara nekadar bağlı olduğunuzu gösterirsiniz. Daha fazla verimlilik, daha yüksek hız, daha az stok daha yenilikçi ürünler.

Müşterilerinize, pazardaki başarıları açısından sizi vazgeçilmez kılan şeyler sunarsınız. Ve yanlızca bunu yapabildiğiniz de, tam bir bağlılık elde edersiniz. Şimdi, “Bunu zaten yaptık! Özel tesisler kurduk. “Özel ambalajlar tasarladık” diye düşünebilirsiniz.

O zaman biz de şunu sorarız: İyi ama, size ek maliyet getirdiği kesin olan bu hizmetler, müşterileriniz için oyunun köklü bir şekilde değişmesini sağladı mı? Örneğin, bunlar  sayesinde, müşterileriniz kârlı yeni pazarlara girme ya da eski rakiplerini vurma olanağını elde etti mi? Bu pek olası görünmüyor; yoksa sizden nasıl ayrılabilirlerdi ki? Bunu yapamazlardı.

Çağdaş bağlılık, eski bir atasözünü doğruluyor: “Ne ekersen onu biçersin.” Müşterilerinizin acil taleplerini gidermenin ötesinde onların uzun mesafede büyük kazançlar sağlamasına kendinizi ne kadar ateşli şekilde adarsanız, onlar da kendilerini size o kadar ateşli bir şekilde adayacaktır. Bunu başarmanın zor olduğu açık. Ama küresel ekonomi rekabeti giderek daha fazla derinleştirirken, müşteri bağlılığını sağlamanın tek yolu, iki yönlü yol yaklaşımını benimsemek.

Köklü şirketimizde, müşterileri elimizde tutmak için her şeyi yaptık: Özel tesisler kurduk, yenilikçi ambalajlar tasarladık, riskli fiyat indirimlerine başvurduk ve herkesten iyi bir kalite düzeyini sunduk. Yine de, bazı önemli müşterilerimiz bizi terk etti.

Müşteri bağlılığı öldü mü?

sevgilerimle,

www.tanerozdes.com

Cemil İpekçi, Eren Talu girişimcilik üzerine bir hikaye

21 Mart 2008 Cuma Etiketler : satış pazarlama kişisel gelişim
2007 yılında altıncısı düzenlenen JCI Girişimcilik Akademisi’ne ikinci kez konuşmacı olarak davet edildim ve hiç tereddüt etmeden kabul ettim. Hafta sonu dinlenemeyecek olsamda buna değeceğini düşünüyordum.Çünkü gençlere yol göstermemiz, gelecek nesillere faydalı olmamız çok önem verdiğim bir konudur.
 
Eskişehir Anadolu Üniversitesi’nde yapılan bu zirveye aynı üniversiteden çok büyük ilgi vardı. 500 kişiye yakın genç girişimciye konuşma imkanım oldu. “Satışın 10 Altın Kuralı“ ile ilgili yazmış olduğum kitabımla ilgili sunumuma ilgi çok büyüktü. Seminerin Cumartesi günü yapılmasına rağmen, katılım çok fazlaydı. Konuşmam 1,5 saat sürecekti ancak katılımcıların enerjisini gördüğümde konuşmamın süresini 2 saate uzattım. Bu gençlerde bunu gördüğüm en önemli şey öğrenmenin ve merakın insanın ileri gitmesi için en önemli itici bir güç oluşturduğuydu…
 
Benim sunumum ardından “Marka” konusunda Cemil İpekçi ve “İnovasyon” konusunda Mimar Eren Talu adlı iki değerli konuşmacı vardı.
Bu iki  büyük isimi dinlerken ;  işlerine ve  hayata bakışları ile ilgili birçok ortak noktamız olduğunu fark ettim.
 
Seminere ulaşmak için Cuma akşamı 23.30 treni ile Haydarpaşa’dan hareket ettim.
Sabaha karşı saat 04.30’da Eskişehir’e ulaştım. Cuma gününün vermiş olduğu yoğun tempodan dolayı kendimi çok yorgun hissediyordum. Trenden indiğimde bizi karşıladılar ve 15 gün önce açılmış ve son derece güzel döşenmiş Accor İbis oteline bizi götürdüler. Resepsiyonda Cemil İpekçi’yle karşılaştım. 1985 yılında eşimin nişan elbisesini Cemil Bey diktiğinden kendisi ile o zamanlar tanışmıştım. Cemil İpekçi 50’lili yaşların üstünde olmasına rağmen, birçok gence taş çıkartacak kadar genç ve enerji dolu gözüküyordu.
Resepsiyonda sohbet etme imkanımız oldu. Konumuz “Marka” üzerineydi. Sohbetimiz sırasında herhangi bir ürünün marka olması için içinde muhakkak bir “insan unsurunun” olması gerektiğini söyledi. “Aksi takdirde etiket olur.” dedi. Açıkçası, bana enteresan geldi. Kendisine “ O zaman GAP , Zara, Harvey Nicholson ne oluyor “ diye sordum. “Onlar sadece birer etiket” dedi. O zaman Ralph Lauren, Hugo Boss ile GAP’ın farkını daha iyi anlamıştım.
 
Seminer sırasında kendisine “eğer markanın yaratıcısı ölürse ne olur” diye sorulan soruya verdiği cevap : Meşhur Bursa İskender ölmesine rağmen halen nasıl yaşıyorsa ve insanlar halen tercih ediyorsa, yaşamış markalar hiç bir zaman ölmezler.”  şeklinde oldu.
 
 Cemil İpekçi konuşurken salon hınca hınç doluydu. Gençler marka ve inovasyon konularına çok ilgi gösteriyorlardı. Bu da gelecek nesiller için bana ümit verdi. Cemil İpekçi, konuşmasının devamında iş yaşamında çektiği güçlükleri ve bu noktaya gelmesinde Cindy Crawford, Claudia Schiffer, Naomi Campbell gibi dünyanın bu ünlü top modellerini Türk kamuoyuna yakından tanıtan Zeki Triko’nun patronu Zeki Başeskioğlu’nun büyük emeği olduğunu ve ondan çok şey öğrendiğini söyledi.
 
Cemil İpekçi bir markaydı, ama amatör bir ruhla çalışıyordu. Kendisinde lider olarak şunları gördüm : “özgüveni yüksek, yaptığı işe inancı sonsuz ve işinden büyük keyif alıyordu. Bir saat konuşmak için 5 saat tren yolcululuğu yapacak kadar enerji ve heyecanı vardı, kendisi ile son derece barışık ve rahattı, samimi ve açık bir iletişim dili vardı.”
 
Arkasından Eren Talu konuşmacı olarak panelde yer aldı. Eren Talu çok değerli ve yaratıcı bir mimar. En önemli yapıtları arasında Hillside Su Oteli bulunuyor.. Bir sunum yapmak yerine katılımcıları ile soru-cevap şeklinde bilgilendirmeyi tercih etmişti. Herkes büyük heyecanla bu yetenekli mimarı dinlemek istiyordu. Eren Talu da yaşını hiç göstermiyordu.
 
Eren Talu da lider olarak şu özelliklere sahipti: “özgüveni yüksek, yaptığı işten keyif alıyor, işini seviyor, içinden geldiği gibi çiziyor, risk almayı seviyor, yaratıcı ve cesurdu. İkna yeteneği yüksek, enerjisi düşük ve sakin, ama sonuç odaklı düşünüyordu. Geniş, doğal bir vizyona sahipti. Bunu da hayattan aldığını söylüyordu.”
 
Hillside Su projesiyle ilgili hikayesi konuşmasında benim en çok ilgimi çeken konuydu. Antalya’dan teklif geldiğinde ve bu projeyi yapmaya karar verdiğinde mal sahibine bu projenin Hillside gibi bir işletmeci ile başarılı olabileceğini söylemiş. Bu gerçekten inanılmaz bir öngörü ve mesleğine saygı. İstese oteli yapar ve parasını alırdı. Ama amaç para kazanmak değil yaşayan bir sanat bırakmaktı. Eren Talu’nun iyi bir aileden gelmesi, kültür, eğitim ve görgüsü Türkiye’deki sıra dışı eserlere imza atmasını sağlıyordu.
 
İkisini de hayranlıkla izledikten sonra kendi inandığım değerlerle kişiliklerini analiz etmek istiyorum. İnsanın inandığı bir işi yapması başarılı olmasında çok önemli bir unsurdur. Başarılı insanlara baktığımda bu kişilerde gördüğüm en büyük özellikler cesur olmaları, risk alabilmeleri, kendileri gibi olabilmeleri, inandıkları değerleri açık, samimi ve dürüst ifade edebilmeleri, kısaca doğal olabilmeleridir.
   
Tüm başarılarına rağmen mütevazı kişilikleri vardı. Ancak bütün bu özellikler işin marka olabilmesi ve daha iyi noktalara gidebilmesi için tek başına yeterli değil. Kişinin yeni trendleri takip etmesi, halkın içinde olması, sürekli seyahat etmesi ve yeni insanlarla tanışması, içinden geldiği gibi davranabilmesi ve yaratabilmesi bu kişileri diğer insanlardan ayıran, onları bir lider, marka yapan belli başlı özelliklerdir. Kişilik özellikleri de kişinin sevilmesinde, beğenilmesinde ve marka olmasında en önemli faktörlerden biri.
 
JCI Eskişehir Girişimcilik Akademisi, üniversiteli gençlere doğruyu ve tecrübeyi kitaptan değil, kaynağından sunarak, gençlere çok önemli bir örnek teşkil etmeye devam ediyor.
 
Bu Akademi bana, başarının insanlar kim olurlarsa olsunlar temelde insani değerlere dayandığı, kişinin bilgi birikimi, tecrübesi kadar, dünya görüşü, hayata ve kendine bakış ile paralel olduğunu bir kere daha hatırlattı.
 
Eskişehir Jaycees’li dostlarımı, bu kadar başarılı bir organizasyonu düzenlendikleri için bir kez daha bu köşeden tebrik ediyorum. Eskişehir’de Anadolu Üniversitesinin dışında yeni yapılan oteller, restoranlar, iş merkezleri ve hızlı tren bağlantısı ile hızla gelişmeye devam etmektedir. Bu tarz organizasyonlarda yer alma fırsatım olduğundan çok mutlu oluyor ve toplum adına birleyler yapabilmenin hazzını yaşıyorum.
 
Sevgilerimle,
www.tanerozdes.com

Nezih Demirkent ve İnanç Erol ; kitabımda unuttuğum 2 muhteşem öykünün hikayesi

13 Mart 2008 Perşembe Etiketler : satış pazarlama kişisel gelişim

 “Satışın 10 Altın Kuralı” adlı kitabımın 3. baskısı da tükenmek üzere, kitabın basit ve samimi bir konuşma dili ile yazılması, birçok okurun beğenisini kazandı. 

Kitabımda iki önemli anımı anlatmayı unuttuğumu fark ettim. Bu kişilerin hayatımda önemli bir yerleri ve katkıları olduğu için sizlerle paylaşmak istedim;  

Merhum Nezih DemirkentDünya gazetesinin kurucusudur. Kendisi merhum Üzeyir Garih gibi sohbetine doyamadığım mütevazı ve yardımsever kişiliği ile iletişim kurması çok kolay,kişiliğini takdir ettiğim bir kişidir. Dow Jones Telerate firmasında Satış Müdürü olarak çalışırken (28 yaşındaydım), en büyük rakibimiz Reuters’ın mevcut Türkçe haberleri, rekabet gücümüzü zayıflatıyordu. 90’lı yıllarda Internet yoktu. Anlık ekonomik haberlere ulaşmak hemen hemen imkânsızdı, günlük gazete (bir gün geriden gelirdi), radyo, TV, anlık haber vermemizi ancak belirli saatlerde sağlayabiliyordu. Borsa ve döviz piyasalarında yatırımınız varsa, Reuters’a abone olmaktan başka şansınız yoktu. Banka kotasyonları konusunda Reuters ile rekabet edemiyorduk. Anlık Türkiye para piyasaları haberlerin de olmaması tüm müşterilerin tekrar tekrar itiraz etmelerine sebep oluyordu.Bu olumsuz durum karşısında bir çözüm bulmalıydım.. 

Bir akşamüstü, kara kara düşünüyordum, ne yapabilirim diye? Birden aklıma abone olduğumuz Dünya gazetesi geldi. Dünya Gazetesi Türkiye’nin en güvenilir günlük ekonomik gazetesi idi.Düşündüğümde neden olmasın dedim. Gazeteyi açtım ve sahibini bulmaya çalıştım. Nezih Demirkent yazıyordu. Hemen korkusuzca telefonu çevirmeye karar verdim. İnancım vardı.  Gazetede mesai bittiği için telefonu güvenlik görevlisi açtı. Kendimden o kadar emindim ki,  bu ses tonumada yansıdı ve görevli hiç tereddüt etmeden beni kendisine bağladı.

Kısa bir bekleyişten sonra Nezih Bey telefonda karşımdaydı. Sanki rüyadaydım. Türkiye’nin önemli gazetesinin sahibi ile telefonda görüşecektim.  Kendimi kısaca tanıttıktan sonra Dünya gazetesi ile ortak Türkçe anlık ekonomik ve para piyasaları haber servisini kurma projem olduğunu heyecanlı ve coşkulu bir şekilde kendisiyle paylaştım. Kendisine fikrimi sunarken Dünya gazetesinin bu projeden ne kadar fayda sağlayacağı fikrini satmaya çalışıyordum. 

Kendisi de etkilenmişti. Saat 18.30 civarındaydı. Her zaman ki üslubu ile “ Gel oğlum” dedi. Ofisten uçarak çıktım ve o zamanki Dünya gazetesi merkezine Cağaloğlu’na gittim.  Dünya gazetesi binası o zamanlar daha mütevazı idi. Geç saatlere kadar baba-oğul gibi konuştuk ve o akşam haber servisini nasıl kuracağımıza karar verdik. Haber servisi çok başarılı oldu, o zamanlar Dünya Gazetesi Ankara Haber müdürü olan, Levent Bey’in pratik zekası ile Reuters gibi haber devinden enflasyon verilerini her zaman daha önce verir hale geldik.  

Yani bu anlattığım hikayede de olduğu gibi, insan bir şeyi çok isterse, inanırsa, mutlaka yaptığı işin sonuçları başarı ile tamamlanacaktır. 

Nezih Bey’i yine şükranla buradan anıyorum. Internet şirketinin başına geçtiğimde hemen yine kendisini aradım ve beraber bir Internet dergisi çıkarma fikrimi paylaştım. Bu fikri hayata geçiremedik ama Nezih Bey herzaman karşısındakini dinleyen her türlü öneriye açık biriydi..Belkide başarılı olmasının sırrı da buydu..  

Diğer hikayem eskiden Cenajans’da çalışan ve bugün önemli bir Telekom şirketinde satışın en üst kademesine kadar yükselen, her zaman kendisi ile gurur duyduğum benim tarafımdan Satış kariyerine yönlendirilmiş başarılı birinin öyküsü. Bu öykünün kahramanı İnanç Erol.  

Türkiye’nin ilk Kurumsal Internet Servis sağlayıcısı şirketinin satış ve pazarlama birimini kurmakla görevlendirilmiştim. Kısıtlı bütçelerle oldukça mütevazı bir ekiple o zamanlar Internet bağlantısı satmaya çalışıyorduk. Tek tek tanıdığımız herkesi arıyor ve Internet’i neden almaları gerektiğini anlatıyorduk. O zamanlar dial-up servisini (telefon üzerinden Internet bağlantı hizmeti), hiç unutmam, aylık  65$ karşılığında firmalara satıyorduk. Begüm adında daha önce hiçbir satış tecrübesi olmayan, ama bunun yanında pozitif tavırları, kendisi ile barışık kişiliği, sürekli güleryüzlüğüyle herkesi çok rahat ikna eden doğal bir yetenekle tanışma imkanım oldu. Begüm, bugün eşi ile Türkiye’nin en başarılı Honda bayileri arasında sayılan Ayışığı’nın  bayilik işini yapıyorlar.  

Peki bu örnekten yola çıkarak Satış doğuştan mıdır? diye düşünebiliriz. Satışa nasıl baktığınıza bağlı, satış ikna ve karşınızdakini etkili ve aktif dinleme, ihtiyaca yönelik soru sorma sanatı olduğunu biliyorsak, böylelikle insan becerisi diyebiliriz.

Pozitif tavır ve tutuma sahip bir kişi, standart ürün bilgisi ile satışta kısa zamanda harikalar yaratabilir.. Diğer yandan,  ürün bilgisinde mükemmel olan bir kişide tavır ve tutum bozukluğu var ise, başarılı olma şansı yoktur. 

Bir gün bir telefon geldi. O zamanlar Arena Bilgisayarın Genel Müdür Yardımcısı Hakan, beni arayarak Cenajans muhasebe bölümünde çalışan bir yakını olduğunu ve satış konusunda görüşmemizi tavsiye etti. Böylece İnanç Erol ile tanışmış oldum. İnanç’ın satış alanında çalışmaya,  hatta satış kariyeri yapmaya hiç niyeti yoktu. Ama beni ikna edemedi. Hırslı olduğunu gözlemledim. Hayatta benim için önemli olan iki duygu “hırs“ ve “ istek”tir. İnanç Erol’da gözlemlediğim şey hırs vardı, istek yoktu. Bence her zaman istek yaratılabilirdi, yeter ki kişiyi nasıl motive edebileceğimizi bilelim. En sonunda İnanç’ı bize katılmaya ikna ettim.  

Kendisi her söylediğimi itirazsız yapan, çok çalışkan bir kişiydi. Beraber günlük gazetelerden büyük ilan veren firmaları keser, en çok vergi verenleri, popüler firmaların numaralarını tek tek not eder, sonra arardık. 

İnanç’la beraber satışta iş yaratma anlamında birçok çalışma yapmıştık. Bugünkü koşullarda bu tür çalışmaları yapmak satışcıların aklından bile geçmez ; örnek verecek olursam , apartmandaki komşuları tek tek ziyaret edip  pazarlama yapmak, çevremizdeki tüm firmaları yürüyerek dolaşarak isimlerini not etmek, müşteri ziyaretlerine giderken yol üzerinde  aynı bölgedeki önemli ve büyük firmaları araba ile seyir halinde iken not ederek daha sonra tek tek arayıp, randevu almak, gazetelerde büyük reklam veren firmaları not edip aramayı sayabiliriz. 

Internet altyapımız  çok yaygın olmadığından minimum her bölgede en az 10 firmayı tek tek ikna etmeye çalışıyor, sonra da o bölgede veya iş merkezinde gerekli altyapıyı (POP noktası ) kurup, altyapımızı yatırım yapmadan genişletiyorduk. Diğer yandan, rakibimiz olan büyük holdingler kendi banka şubelerini kullanırken, biz ise plaza veya apartmanların bodrum katlarını kullanıyorduk. Hatta  Acıbadem bölgesinde yer ararken, en sonunda genel müdürümüzün oturduğu apartmanın bağlantı bölgesini bile bağlantı noktası yapmak zorunda kalmıştık! Hey gidi eski günler.. Bence satışı keyifli yapan zaten bu çaba ve zorluklardır. 

İnanç ve Begüm’ü bugün diğer satışçılardan ayıran en önemli özellik istekli olmaları, söyleneni harfiyen yapmaları, hırslı, ve hedefe odaklı çalışmalarıydı. Daha sonra İnanç ile rakip firmalarda çalışarak güzel rekabet de ettik. O bir kapıdan çıkar ben öbür kapıdan girerdim. İş hayatımda bana en mutluluk veren, kendi yetiştirdiğim ve her şeyi öğrettiğim bir kişinin ileride benimle rekabet etmesi, hatta benim öğrettiklerimi kullanarak beni geçmesidir.  

2007 yılında konuşmacı olarak katıldığım Eduplus Satış zirvesinde “Satışta Ekibi kurma ve yönetme” konusunda sunumum için yine gururla bahsettiğim, bugün Sun firmasında Satış yöneticiliğine kadar yükselmiş  Esra Bayazıt ‘ı benimle birlikte sahnede yer alması için davet ettim. Tam anlamı ile mükemmel bir sunum yaptı. Kendini ne güzel yetiştirmişti. Esra’da okuldan sonra Telerate firmasına katılmış ve İnanç gibi en temelden başlayarak bugünkü seviyelere gelmiştir.  

Bu iki güzel öyküyü “Satışın 10 Altın Kuralı” kitabıma ekleme şansım olmadı, sizlerle paylaşmak istedim..

İnanç, Begüm ve Esra bana bu gururu yaşattığınız için teşekkür ederim.

Nezih Demirkent’i hiç bir zaman unutamam, hayatımda ve kariyerimde birçok önemli katkısı vardır.

 Sevgilerimle,

www.tanerozdes.com

Not : Merak edenler için, Esra şu anda Sun Microsystems’de , İnanç Erol T-systems’de Satıştan sorumlu Genel Müdür Yardımcısı. Begüm ise kendi şirketi, Honda’nın en başarılı bayisi "Ayışığı"nın satış ve pazarlamasının başında. Hepsi ile gurur duyuyorum.

 

Sayfalar : [1] 2 3 4 5 6 ...
Mynet Blog WordpressMU alt yapısını kullanmaktadır.