KefeN Bezlerİ

2 Mayıs 2008 Cuma | Kategori : Aşk 2 Yorum

Gecenin harareti değildi yakan yüreğini, biliyordu. Umutsuzluğunu dağıtmak için yaktığı tütsünün cılız alevi de değildi. Bir parça buz aldı, bastırdı sol yanına. Teni uyuştu ama yüreğime ulaşmadı.
Dünyaya açılan küçük penceresinden uzayıp giden yollara baktı. Yolun sonundaki mezarlığa değdiğinde gözleri, bakışı buğulandı. Her ölüm bir ayrılıktı, her ayrılık bir ölüm. Kaç kez ölmüştü, hatırlamıyordu ve kaç kez daha ölmek zorunda kalacaktı. Her ölümünden bir paça kefen bezi saklıyordu. Bazen bir şiir oluyordu bu, bazen bir fotoğraf, bir mektup, bir kitap… en büyük parça en son ölümündendi, en büyük vurgunu oydu.

Ölünce hissetmiyordu hani insan? Hani dünya ile tüm bağlantısı kopuyordu? Kaç kez ölmüştü, kaç kez parçalanmıştı yüreği… Peki o halde yüreğini yakan bu acı da neyin nesiydi? Hissetmemek için ölmeyi seçmişti de, peki o halde neden hala… Nerede yanlış yapmıştı? Üç yanlış bir doğruyu götürüyorsa, neden elinde kalan sıfır değildi? Yoksa tüm o sıfırlar birleşip bedenini saran bir acı halkası mı oluşturmuştu?
“Gitmeli” dedi usulca, yetmedi. Bütün gücüyle haykırdı “Gitmeliyim! Bütün o gidenlerin inadına bu kez ben gitmeliyim. Öyle gitmeliyim ki diğerleri gibi iz bırakmamalıyım kendimden. Benden kimseye kalmamalı bir kefen bezi.”
Evet, kendine de itiraf ediyordu. Onun da yanmasını istemişti. O da acı çeksin demişti, o da üzülsün. Belki bencillikti bu ama aşk acısıyla güzeldi. Kanatmalıydı ki yüreğini aşk olsun, kan gibi dolaşmalıydı damarlarında acı. Acısıyla güzelleşmeliydi insan, acısıyla olgunlaşmalıydı, büyümeliydi. İsterdi ki o da arasın hatırlarda parmak izlerini, o da ıslatmalıydı gözyaşlarıyla kefen bezlerini. Karşılaştığında onun da elleri titremeliydi, yüreğinin yanı sıra. O da hayal etmeliydi, olabilecekleri ve olamayacakları…
Olmamıştı işte, kimse bu kadar olamıyordu. Kimse kendisi kadar yanmıyordu. Kitaplar filmler yalandı. Kendisi gibi hayal edenler yazıyordu da hiçbir zaman yaşamıyordu. Kalktı, topladı tüm kefen bezlerini. Usul usul dikti birbirlerine. Kararını vermişti, gidecekti, çok uzaklara. Kimse bilmesin istiyordu kime yandı, kim kırdı kim üzdü kendisini. Bu yüzden birleştirdi bütün kefen bezlerini ve kendine bir kefen hazırladı. Giydi üstüne, yattı sonsuz bir uyku için yatağına. Tam uydu da kefeni üstüne, yalnız gözleri kaldı açıkta…

Üç KişiliK ÇoğuL AşK

5 Mart 2008 Çarşamba | Kategori : Edebiyat 4 Yorum
Güzeldim, güzeldin, güzeldi, güzeldiniz, güzeldiler… Eksik olan sadece birinci çoğul şahsımızdı. Başkaları ile çoğulduk, birbirimiz içinse tekil şahıslar. Bu yüzden güzel değil(dik). Ve sığamadık hiçbir hikayeye, çirkinliğimizi alacak kadar büyük bir hikaye yoktu.

Güzel(dik) olmak için yola iki kişi çıkılmalıymış, bir ayağından üçüncüye bağlıyken yol alınmazmış. Masallar anonimmiş, kişiler yazamazmış. Heyhat! İnanmışız, o kadar sahiciymiş ki gerçek sanmışız. Oysa ki bir masalın kahramanı bile olamayacak kadar yalanmışız.

Sen, ben, o. Sıfıra benzese de koca bir boşluk değildir “o”. Birden fazlası çoğuldur da, ikiden fazlası nedir? Üçlü çoğulluğu kabul eder mi aşk? Sen geldin, senden önceki “sen”, “o” oldu. Ve bu çarpma, çarpılma işleminde –ki belki bir tek matematiksel olarak benzer sıfıra- yuttu ikimizi de.

“Ben”in elleri inceymiş, parmakları uzun. “Sen”in ise ellerin kalın, parmakların kısa. Başta eller uyum sağlayamamış, “ben”in parmak uçları boşta kalmış, “sen”in ellerinin yanları açık kalmış. Ve yine araya hain “o” girmiş. Tek ortak yanınız olan parmak içlerinizdeki benleriniz bile, sizi bir hikayeye sığdırmaya yetmemiş.

Yapabilirdim, yapabilirdin, yapabilirdi, yapabilirdiniz, yapabilirlerdi… Yapabilir(miy)dik? Belki, ama yine araya “o” girdi ve kendine benzeyen bir halka ile hikayeleri sarmalayıp, birinci çoğul şahsı dışarıda bıraktı.
“Ben” ve “o” toplanmış, “ben” olmuş. “Sen” ve “o” toplanmış, “sen” olmuş. “Ben” ve “sen” toplanmak istemiş, araya “o” girmiş, çarpmış “biz”i, “o” olmuşuz. Ve sonunda “o”lar “ben”leri alıp gitmiş, geriye “sen”ler kalmış. Kimse bilememiş, hikayelere “o”larla çoğul girilirmiş…

İkİ GenÇ

2 Mart 2008 Pazar | Kategori : Edebiyat 2 Yorum

Bir damla yaş düştü genç kızın gözlerinden, saksıdaki lalenin kıpkırmızı yaprağına. Lale hüzün demekti, hüzün; sevgilinin adı. Acizdi, akıtamazdı kanını, bu yüzden döktü gözyaşlarını, hüznüne bir kez bakamadığı gözlerinden. Son dalı da koparken lalenin –düşen gözyaşının ağırlığıyla- usulca veda etti genç kız hüznüne, olanca pişmanlığıyla.

Bir damla kan düştü delikanlının parmağından, bahçedeki yorgun papatyanın bembeyaz yaprağına. Papatya umut demekti, umut; unuttuğu. Mağrurdu, dökemezdi kanını, bu yüzden akıttı kanını, ona yazmak için kullandığı parmağından. Son yaprağını da koparırken – kandan kıpkırmızı olmuş- papatyanın, usulca veda etti umuduna, olanca kızgınlığıyla.

İnanmıştı genç kız, söylenen ve söylediği her söze. Söylenmeyenleriyse kalbiyle tasdik etmiş, dile getirmemişti. “Zalimlerden olmadım ben, zulmettiğim o değildi.” Dedi usulca. Ve kaldırdı eğik başını, bundan sonra dik duracaktı.

İnanmamıştı genç adam, söylenmeyen hiçbir söze. Söylenen ve söyledikleriniyse dile getirmiş, kalbiyle tasdik etmemişti. “Zalimlerden oldu, zulmetti bana!” dedi öfkeyle. Ve indirdi dimdik başını, bundan sonra doğrulmayacaktı.

Biliyordu genç kız, inansa da biliyordu. Hayalden uzaktı çünkü gerçek acıydı ve insanın ruhunu kanatırdı. Naifti, korktu. Yine de savaştı, direndi. Ve yenildi, çıkmadı günlerce çamaşır suyunda beklettiği parmaklarındaki kelepçenin izi.

Hayal ediyordu genç adam, inanmasa da hayal ediyordu. Gerçekten uzaktı, çünkü hayal tatlıydı ve insanın ruhunu okşuyordu. Güçlüydü, korkmadı. Yine de savaşmadı, gitti. Ve kazandı, kalmadı örselenen yüreğinde aşka dair bir sızı.

Göze alamadı genç kız, onca yaşanmışlığı yakmayı. Bir kutu buldu kendine, hayallerinin sığabileceği kadar büyük. Önce resimleri koydu içine, yazıları, şiirleri şarkıları… Sonra batırdı iğneyi parmaklarına ve akıttı kutusunun içine damla damla , hayallerini özlemlerini, yarım kalmış tüm cümlelerini. En son, yere düşen yaprağı aldı, koydu en üste. Kapatırken kutuyu, son bir dize kaldı sevgiliden geriye.

“ Keşke diyorum keşke, hiç olmasa gözlerin…”

Göze alamadı genç adam, onca yaşanmışlığı saklamayı. Bir ateş yaktı kendine, öfkesi kadar sıcak. Önce resimleri attı içine, yazıları, şiirleri ve şarkıları. Sonra oturup ağladı ateşin başında, akıttı üstüne damla damla, hayallerini, özlemlerini, yarım kalmış tüm şiirlerini. En son çıplak kalmış papatyayı aldı, savurdu ateşe. Külleri dağılırken yangınının, son bir cümle kaldı sevgiliden geriye.

“ Ve ben artık özür dilemeyeceğim!”

ÇağdaŞ BiR AşK MasalI

20 Şubat 2008 Çarşamba | Kategori : Edebiyat 3 Yorum

Sonsuzluk limanına yaklaşırken yavaştan, içim hala karmaşayla dolu. Bir ucundan tutsam düşüncelerimi, sarsam her birini ayrı bir yumağa, biter mi acaba iç karmaşam? Rahat bir nefes alıp görebilir miyim ben de dünyanın renklerini?

Yazmak çok farklı bir durum benim için. Beş yerinden beş çift şırınga çıkan bir kalem benimki. Ne zaman  elime alsam o beş çift şırıngadan her bir çifti bir parmağıma saplanıyor. Biri acı boşaltıyor parmak uçlarımdan damarlarıma, taze acı. Diğeri vücudumdaki kullanılmış acıyı çekiyor parmaklarımdan, katıyor mürekkebime. Hem rahatlamayı, hem rahatsız olmayı aynı anda yaşatıyor yazmak.

Bugünlerde garip bir tevekkül içindeyim. Ununu eleyip eleğini asan bir insanın rahatlığı var üzerimde. Sıramın gelmesini bekliyorum sabırla ve tebessümle. Geleceğe dair  plan yapmıyorum, yarın gidecek gibiyim. Eline cadının iğnesi batan uyuyan güzel gibi sonsuz bir uykuya dalmayı bekliyorum. Tek bir farkla, prensim gelip asla öpmeyecek beni. Biliyorum, masallar en güzel yerinde biter, devamı anlatılmaz. Ben sonlarını tahmin edebiliyorum, o kadar da güzel değil.

Bildiğimiz masalda prens gelir, uyuyan güzeli öper ve masal biter. Oysa daha yeni başlamıştır. İkili önce büyük bir aşkla bağlanır birbirlerine. Dünya diğerinin çevresinde dönüyordur. Sevgilinin gözleri kömür gibidir, kirpikleri ok, sözleri baldan tatlı, gülüşü dünyaya bedeldir. Bu, masalın giriş bölümüdür.

Gelişme bölümünde ikili birbirini tanımaya başlar, sarımsağın kokusunu sakladığı kırk gün artık bitmiştir ve etrafa rahatsız edici kokular yayılmaya başlar. Gözler birbirine bakarken titremez artık, biraz öfke vardır, biraz sitem. Eller terlemez, yürek titremez artık. “Acaba”lara düşer aşığın gönlü, “Acaba erken mi davrandım, acaba beklediğim bu değil miydi?”

Ve sonuç bölümü… Sevgili prensimiz artık bıkmıştır, dudak izi silinmiştir uyuyan güzelin dudağından. Sevgilinin ipek teni keçeye dönmüştür, dokundukça batar eline. Kömür gözleri boş çukurlar gibi gözükür, ok gibi kirpikleri prensin tenine batar. Baldan tatlı sözler de artık nefret cümlelerine dönmüştür. Güldüğünde ise sevgili, nefret cümlelerinin çürüttüğü dişleri gözükür, kapkara…

Prensimiz uyuyan güzelden umudunu kesip, saçlarını uzatan Rapunzel’in şatosuna doğru yol alırken, uyuyan güzelimiz de hırsla kendini cadının büyüsünden kurtarmak için prensin öpücüğüne mahkum eden iyilik perisi(!)ni aramaya koyulur. Ve masal biter…

İşte size çağdaş bir aşk masalı. Beğendiniz mi? Cevap “Hayır” ise bir düşünün oturup, doğru olduğunu siz de göreceksiniz. Ve şimdi… Bu yazıyı yazan parmaklar biraz dinlenmeli, acısı koyulaşmalı, ki bir daha eline aldığında o kalemi, iğnesinden emecek acısı olsun, karmak için mürekkebini…

YoL ArkadaşımA

19 Şubat 2008 Salı | Kategori : Edebiyat 3 Yorum
Uzun ince bir yoldayım
Gidiyorum gündüz gece…”

Saat: 20.54. dışarıda hava -2 derece, neyse ki otobüs sıcak. Sivas- Gürün yakınlarında bir yerdeyiz. Gideceğim yere az kaldı. Hava karardı etrafta garip bir hüzün var. Yol arkadaşlarımın hepsi kendi hallerinde, kimi tesbihini sallıyor, kimi koltuğa başını yaslamış uyuyor.
Ve ben… Ben yine her zamanki gibi düşünüyorum. Yolları ve yollar gibi uzayıp giden hayatımızı. Yolların sonu yok, hayatımızın da öyle. Ölüm son gibi görünse de değil aslında. İnandık ve itaat ettik. Uzayan giden yollar ve uzayıp giden bir ömür. Arkama baktığımda aslında bir arpa boyu bile yol gitmemiş olduğumu görüyorum. Peki o zaman omuzlarımı çökerten bu ağır yük kimin yıllarından miras kaldı bana? Nedir bu kadar yorgun ve yaşlı hissetmemi sağlayan? 23 yaşımın genç yüzünde bu kırışıklıklar neden?
Eskiden yol günlükleri tutardık. Geçtiğimiz her yer hakkında izlenimlerimizi yazardık. Bir de oyumuz vardı. Arka koltukta otururduk ikimiz, o sol pencereye geçerdi ben sağ. Ellerimiz ortada buluşurdu ve kendi tarafında ilginç bir şey gören hemen diğerinin elini sıkardı. Böylece hiçbir şeyi kaçırmazdık. Bazen de sırf gıcıklık olsun diye sıkardım elini. O da cezalandırmak için benim elimi sıkardı, parmaklarım acırdı. Şimdi o acıyı bile özlüyorum.
Bu ilk yolculuk değil tek başıma çıktığım. Ama en çok bugün özlüyorum yol arkadaşımı. En son ne zaman yolculuk yapmıştık? En son ne zaman sıkmıştı elimi? En son ne zama bakmıştım gözlerine? Unutmak insanı beladan koruyor, ama unuttuğunu bilmek acı veriyor. Ama şimdi hatırlıyorum. 10 sene önceydi. Küçük bir çocuktum. Merdivenlerden indiğimi hatırlıyorum, sonra çöp kutusunu görmüştüm. Sonra her şey bulanıklaştı. İşte o anlarda çöktü omuzlarım, yol arkadaşımın cesedini omuzlarıma yüklediklerinde. Tam taşıyabilirim belki derken, bu sefer de annemin evladının, anneannemin torununun cesedini taşımak zorunda kaldım. Küçük bir çocuğa üç ceset… Küçücük omuzlarda üç beden…
Olmadı yol arkadaşım, bu gidiş hiç yakışmadı bize. Bak, elim boş kaldı. Ananın gözyaşlarını silmeye bile mahir değil bu eller. Gördün mü o küçük kızın yaptıklarını? Bak nasıl da çekiyor annenin elinden, belki kokun sinmiştir diye kokladığı gömleğini. Bak nasıl da taş gibi duruyor, küçücük yüreğine inat. Teselli verecek kadar naif kalbi nasıl da duruyor bir siper gibi ananın önündeki acılara. Ama biliyor musun arkadaşım, o küçük kız, o gömleği çeken ellerini yüzüne kapayıp ağlardı geceleri.
Bazen gelirdin o gecelerde. Duvardaki ayıcığına sarılmış kız resminin gözlerinden süzülürdün odamdan içeri. “Ağlama!” derdin “ağlama!” sonra o mısrayı okurdun bana “Her kış sonrasında bahardır gelen…” Silerdin gözlerimdeki yaşları ve yatırırdın yatağıma. “Hadi uyu.” Derdin. Ve yine süzülüp o mahzun kızın gözlerinde beni izlerdin. Ben baharı hiç görmedim, sen o bilinmez diyarlarda bilinmez tahtında otururken, görebiliyor musun onu? Görürsen gönderir misin bana? Eski günlerin hatrına…
Yollar, yollar yollar… 23 yaşımın hüzünlü kışında, içimde hala o kendini siper eden küçük, kırılgan kızı duyumsuyorum. Biraz umutlu, biraz şaşkın çok fazla kırılgan… Senden mi miras bana bu çizgiler? Bu iç yangını?.. Sen on altıncı kilometre taşında bitirdin yolculuğunu. Benimki? O uzak diyarlardan görebiliyor musun kaç taş daha kaldığını?
Vuslat ne zaman yol arkadaşım, özledim seni. Yollar, uzayıp gidiyor, bir elim boşta seni arıyorum… içimde yol arkadaşımın hüznü, küçük kızım ağlıyor…

KaN DamlıyoR MürekkebimdeN

19 Şubat 2008 Salı | Kategori : Edebiyat 3 Yorum
Sana ve aşka inat yine aldım kalemi elime. Kan damlıyor mürekkebimden, umrumda mı? Yüreğimi kanatma da…
Ruhum bedenime dar geliyor bu aralar, boğuluyorum bu küçücük kafeste. Fikir ufkum daha bir genişledi sanki, beynimin duvarına çarpıyor artık düşünceler. Kırılıyor ve saçılıyorlar etrafa. Beynimin karanlık dehlizlerinden geçip sana gelirken hep o kırıklar batıyor yüreğimin ayaklarına. Ve ben artık kendi kanımla buluyorum dönüş yolumu.
Bugünlerde daha az kanatıyorum yüreğimin ayaklarını, daha az düşünüyorum seni. Ama derimin altında kalmış bazı düşünce kırıkları, bazen basarken üstüne, acıyor. O kadar da doktora gittim, çok derinde olduğu için çıkaramadı hiçbiri. Ben de basmıyorum artık yüreğimle, artık acımasın! Sürgün etmek seni, ihanetse eğer; bak yüzümde taşıyorum o aldatanların utancının kızarıklığını. “Başka çarem yok anla!” Hayır, çare vardı. O kelepçeyi çıkarıp gelebilirdim belki, ama izi kalmaz mıydı? Etime oturmuştu biliyorsun, izleri o kadar derindi ki… İsterdim ki yüzüm ak geleyim sana, yazılmış bir kağıt gibi değil. Olmadı canem, o kadar örselediler ki…
Şimdi sana gelemem, yüreğimin ayakları yaralı. Ama keşke sen, açsan da gönül gözünü, kanlı izlerimden bulsan beni. Bir tek senin elin mahirdir çıkarmaya yüreğimdeki kırıkları. Ama uzanamaz ki bana.
Düşle gerçeği karıştırır oldum. Rüya mıydı, yoksa gerçekten duydum mu sesini? Yüzündeki çizgilere dokundum mu? Bilmiyorum artık. Ne olur, gel de öğret yolumu!
Kirpiğinin keskin yüzüyle yardım bileklerimi bu gece. Bak! Hala kan damlıyor mürekkebimden…

Sûzis

Ve Yine Sana

19 Şubat 2008 Salı | Kategori : Edebiyat 2 Yorum
Unuttum sanıyordum, sildim içimden sana dair ne varsa. Kalbim özgür zannediyordum, bir ayağından bağlı değil sana. Azad edildik sanıyordum sen benden, ben senden. Yanılmışım…
Bak yine kanadı o yara. Yine sıkıştı yüreğim. Bir şiir: “Gönül Nikahı” ağlattı beni. Diyor ya şarkıda “Bana her şey seni hatırlatıyor…” Sen hatırlıyor musun beni? Beni geçtim, sadece adımı, hatırlıyor musun?
İnsanlar çıkıyor karşıma. Geçici heyecanlarını aşk sanıyorlar. Bekliyorlar ki inanayım, bekliyorlar ki yanayım onlara da, sana yandığım gibi. Diyorlar ki “Aşığım!”. Haykırıyorum “Bu değil aşk!!!” duymuyorlar.
Aşk, dünyanın en masum kurbanıymış. İlk katilin öldürdüğüymüş aşk, senin adınmış. Yanmakmış, hiç sönmeden yanmak. Ağzında garip bir tat bırakan meyveymiş, kekremsi tadına rağmen yemekten vazgeçemediğin. Sevgilinin bir gülümsemesinin, çölde susuzluktan dudakları çatlamış bir adama nasıl geliyorsa kana kana su içmek, öyle ferahlatıcı öyle canlandırıcı gelmesiymiş aşk. Yâr olmakmış, yârdan atlamakmış. Tarif edilemeyenmiş.
Aşk, unuttuğunu sandığın bir anda, yüreğine çöken o ağırlıkmış. Acı çekmek, buna rağmen o acıyı hayırsız bir evlat gibi “Hoş geldin!”lerle karşılamakmış.
Kızıyorum onlara evet, o geçici heveslerini aşk sananlara. Biraz da acıyorum sanki. Leyla’yı bilmiyorlar, Mecnun’u, Nevhel’i ve seni ve beni… Fuzuli’yi tanımıyorlar, Şem’i, Pervane’yi, aşkın ateş halini…
Dedim ya ufacık heyecanları aşk sanıyorlar. Ama sadece güzel olduğunda var aşk. Acı vermeye başlayınca kaçıyorlar. Bizim yücelttiğimiz, zaten yüce olması gereken aşkı, bozuk para niyetine harcayanlara o kadar kızıyorum ki…
“Sevmek nedir bilir misin?
Dinle anlatayım sana sevmeyi…” Dinleyene kadar ben de bilmiyormuşum sevgili. Seninle öğrendim yanmayı, sesinle, şiirlerinle, anlattığın mesellerle… “Hamdım, piştim” diyorlar ya, ben de piştim yanarak.
Unuttum sanıyordum. Bak yine düştün aklıma. Belki dün gece bir dost düşürdü aklıma, belki ben anlatıp kanattım yaramı. Belki o yüzden kızamadım ona, aşık olmasına, apansız yakalanmak ne demek bildiğim için. Ne önemi var ki? Geldin işte…
Çok sancılı dönemler yaşadım biliyorsun. Gel gitlerim çok oldu, en çok da gitmeyi istedim. Ama diyorum ya, piştim artık. “Çık git içimden!” demiyorum sana. Gitme, biraz sızlat içimi, biraz titret gönül tellerimi, biraz yak!
Aşkın buruk tadını almak istiyorum bu gece. Bırak acıdan zevk alıyor desinler. Baştan sona “gönül” olmalıyım bu gece, baştan sona sen! Hadi gel, kanat yüreğimi…
Sûzis

Sen

19 Şubat 2008 Salı | Kategori : Edebiyat 2 Yorum

Dünyanın en masum kurbanıydın sen. Habil’din, kardeşinin öldürdüğü. Kıyılıp içindeki canın alındığıydın. Bir can da ben aldım senden, affet. Bu bir günah çıkarma belki, belki anla diye… Dinle.

Hep içinde taşıdın onu, yıllarca. Hep başkalarında aradın, hep uzaktan baktın. Önce Leyla vardı, anası. Belki Süveyda’n o doktorun neşteri alıp parçaladığında “Yüreğindeki Leyla’nın” oturduğu koltuğu, ölmüştü. Belki o neşter Leyla’nın rahmini parçalamıştı sana değmeden. Sonra sana değdi neşter, kıyıp aldı içindeki canı. Sonra kızın doğdu, asla saçlarını okşayamayacağın, asla göğsüne bastırıp süt kokusunu içine çekemeyeceğin…

Hatırlıyor musun, sen anlatmıştın o gece. Ağlamıştın, ve ben ellerimi boşluğa uzatıp, yüreğimi asit gibi yakan o damlaları hayalimde silmiştim. O gece anlatmıştın, bir kız çocuğunun saçlarını okşadığın, yanakalrını sıktığın zaman ağladığını. İşte o anda Meryem oldum ben, rahmimde kızını taşıdım. Ona ana oldum sana yâr. Sakin durduğuma, teselli verdiğime bakma, o hezeyan gecelerinde ben de kanıyordum. O gecelerden ben doğmamış kızlarımı düşürüyordum ana rahmimden.

Önce Leyla vardı, sonra Süveyda ve en son ben geldim. Bütün yasaklarımla, imkansızlıklarımla geldim, kabul ettin. Ütopyaydım önce, Leyla’nın suretiydim. İçim rahattı, yasaklarımın engellemesine aldırmadan yaşıyordum. Ne güzeldi ömrümden ve ömrğnden çaldığımız o birkaç ay. Önce dostum oldun, sonra canım, sonra cane’m. Ve şimdi, şimdi hiçbir şeyinim!

Her şey ne kadar da güzeldi seninle. Şiirler okurdun bana, hikayeler anlatırdın. Ne çok şey öğrendik birbirimizden, ne çok şey kattık birbirimize. Hatırlar mısın sana “Gamzedeyim” şarkısının gam çeken anlamına gelen gam zede anlamına geldiğini söylediğimde “Şarkı güzel ama ben Gamze’deyim” demiştin. Keşke hep Gamze’de kalsaydın. Gam zede etmeseydim seni.

Hani masa üstü süsleri olur, cam bir fanusun içinde bir ev, ters çevirince kar yağıyor gibi olur ya… İşte öyle bir fanusun içindeydi ikimizin dünyası. Sen görmezdin, sen uyurken ben imkansızlıklarımın ağırlığıyla çatlayan duvarlarımızı sıvardım, harcına gözyaşlarımı katarak. Sonra bir gün gücüm yetmedi, fanus kırıldı. Cam kırıkları en çok yüreğimize battı, kanattı. Ve sen gittin…

Evet gittin, imkansızlıklarıma yenildin ve gittin. Oysa ne çok istemiştim savaşmanı. O uzak yerlerden gelip, atının terkisine atıp götürmeni ne çok istemiştim. Gözlerimi kapatıp seni izlediğim o gecelerde ben diye sarıldığın, saçlarım diye püsküllerini okşadığın o yastığın yerinde olmayı ne çok istemiştim. Gözlerim kapalıydı ama görürdüm ona nasıl aşkla baktığını. Sen bilmezdin, ben sende en çok o yastığı kıskandım.

Ve sen gittin… Suçladın beni, kızdın. Kendini vitrinde görüp beğendiğim bir elbiseye benzettin. “Evet seviyorsun ama almaya cesaretin yok çünkü o elbise vitrinde güzel.” Dedin ve gittin. Hiç anlamadın, hiç dinlemedin. O elbiseyi almak için canımı verirdim ben, bilemedin. Bilmek istemedin. Ve gittin…

Şimdi başka hayatlar yaşıyoruz. Uzaktasın ama biliyorum. Senin olmayan kızların başını okşayıp ağlıyorsun. Süveyda’n benimle, güvende. Demiştin ya “Annene benze olur mu kızım?” diye. Babası kim olursa olsun, kızın hep annesine benzeyecek!

Vazgeçtim…

19 Şubat 2008 Salı | Kategori : Edebiyat 1 Yorum

Radyoda bir şarkı: “Vazgeçtim gözlerinden…” Tam da vazgeçtiğimi yazmaya hazırlandığım şu anda. Evet, vazgeçtim. Sen söylemiştin o dizeleri, hani diyor ya şair “Birini kandırmak değil, bilerek kanmaktır aşk…” ben de vazgeçtim kanmaktan…

Nereye kadar beklemeliydim seni? Nereye kadar direnmeliydim? Siteme hakkın yok senin! Rüyalarıma giren o mahzun gözlerini al ve git hayatımdan! Şiirlerini, şarkılarını, resimlerini al da git! Kanmayacağım artık gözlerine…

Ne güzel gelmiştin bana. Yangın alanımı çiçek bahçesine döndürmüştün. İnsan olduğumu anlamıştım, yaşadığımı ve hakkım olduğunu. Öyle çok dinledin ki, öyle çok ağladım ki sana… Belki ilk defa biri bu kadar çıplak gördü ruhumu. Sevdiğinin karşısında derilerinden sıyrılan, padişahın yılan oğlu gibiydim. Ve ruhum çırılçıplak kaldı karşında, kendim oldum, savunmasız kaldım. Ve sen gittin, ve ben… üşüyorum…

Ben küçük bir kızmışım. İzleyip ağladığım o filmleri gerçek sanmışım. Araya ayrılık girse de “Kötüyüm!” dediğimde arayıp, üzüntüme isyan eden bir feryatla “ Neyin var yarim!” diyeceğini düşünmüşüm. Ne gaflet değil mi? Oysa sana ben demiştim bunlar Türk filmlerinde olur diye. Demiştim evet, ama bir yanım hep olmasını istemiş demek ki… Bir yanım hep beklemiş, hep istemiş. Şimdi büyüdüm artık, masallara filmlere inanmıyorum. Yalan hepsi!!!

Nasıl böyle soğuk durabildiğini anlamıyorum. Ben bu uzak şehirde feryat figan ağlarken sen nasıl oldu da taş gibi durdun, durabildin? Hiç mi acımadı yüreğin, hiç mi titremedi içinde bir yerler? Sen ki gözyaşlarıma dayanamazdın, gözlerini yumardın görmemek için. Sen ki ufak bir mesele yüzünden canımı sıktığında –ki senin suçun bile değildi- “Kendimi ıslah edeceğim.” Diye günlerce ruhunu kanatmıştın. Sen ki benim bir damla yaşıma dünyaları feda ederdin. Ne oldu sana?!

Hatırlar mısın bir gün “Saçlarına dokunurken bir saç teli gelse eline ne yaparsın?” diye sormuştun. Rüzgara bırakacağımı söylediğimde “O saç telini bulsam yıllarca saklasam, sonra bir gün getirsem sana, ‘Al emanetini!’ desem ne yapardın?” demiştin. Sen saçlarıma hiç dokunmadın ve ben rüzgara bırakmıyorum artık!

Hiç kıyamadım bu sevdayı atmaya, vazgeçmek istemedim. Ben senin hep iyi olduğuna inandırdım kendimi. Ama yalanmış! Senin mabedin bir günah yuvası, Züleyha’n, Leyla’n fahişelerinmiş! Yalanmış sende her şey! Sevgin gibi onlar da yalanmış!

Şimdi al gözlerini ve git gecelerimden. Kapılar kapalı artık sana. O kız büyüdü ve gördü dünyanın sadece yalan olduğunu. Yalnız şunu bil, benim yüreğim ezildi, gururum incindi sadece. Ya sen? Sen beni kaybettin. Sen, seni hayatının tam merkezine koyan, eksiklerinle, hatalarınla seni seven insanı kaybettin. Hani diyordu ya şair “Yüreğimden azad ettim seni..” Özgürsün artık. Hadi, bu yarayı al da git…

Kaybedilene…

19 Şubat 2008 Salı | Kategori : Edebiyat 2 Yorum

Kalem elimde kaldım öyle, yazamadım. Korktum çok, yoksa yazamayacak kadar gitmiş miydin benden? Hayır, öyle olmamalı, sadece kafamın içi çok dağınık. Yoksa sen ve o acı hala duruyor sol yanımda.

Hiç sevdiğin birini kaybettin mi? Hiç tattın mı ölümü? Önceleri bir şey olmamış gibidir. Birazdan kapıdan girecek diye beklersin. Sofraya bir tabak fazla koyarsın. Sanki uzak bir yere gitmiştir de dönecektir. İlk günler pek önemsemezsin, ne de olsa dönecektir. Sonra bir gün gerçek midene bir yumruk gibi iner. Nefes alamazsın, bacakların tutmaz. O karda çıplak gelir ki karşına, sendelersin. “Ne yani, gerçekten yok mu? Hiç olmayacak mı? Yani bir daha sesini duyamayacak mıyım? Bir daha dokunamayacak mıyım?” Sorular, sorular ve sorular… Beynini kemirir.

Şimdi ben, o sevdiğini kaybedenlerin yaşadıklarını yaşıyorum. Özlemin o karda koyu ki, acıtıyor yüreğimi. Sesin bir daha olmayacak. Gözlerin zaten hiç olmamıştı. Ve ellerin… Şimdi ben hiç dokunamayacak mıyım, o güldüğün zaman yanağının kenarında oluşan çukurlara? Hiç dokunamayacak mıyım beni çağıran o elin çizgilerine? Omzuna hiç başımı yaslayamayacak mıyım? Ve sen… o gözlerle bana hiç bakmayacaksın öyle mi? Belki bir gün okşarsın diye artık çok dikkat ettiğim, hep yumuşacık olmasına gayret ettiğim saçlarıma dokunamayacaksın, öyle mi? Yüreğim eziliyor sevgili, yaşıyorsun biliyorum, ölmedin. İstesem dokunabilir(d)im ama ne zaman elimi uzatsam parmaklarımı kırdılar. Geç kaldık değil mi sevgili? Diyor ya Kahraman Tazeoğlu “Neyi erken yaşadıysam, hep ona geç kalıyorum…”

Kendimi insanlardan nasıl soyutladığımı anlatmış mıydım bilmiyorum. Bir tırtıl olup kozamı örerim böyle zamanlarda, öyle sıkı olur ki asla ses geçirmez. Çevremdekiler çağırır duyamam. Öyle ki koparım dünyadan. Şimdilerde daha sık örüyorum kozamı. Ama ip bitiyor bir yerde, bir yerde ufacık bir boşluk kalıyor. Sonra yaramaz bir “Yarim!” kelimesi süzülüyor boşluktan içeri, kulağımı kaşındırıyor. Top patlasa duymuyorum da, o “Yarim!” deyişin gitmiyor kulağımdan. “Şimdi bana hiç yarim demeyecek mi?!”

Gittiğin gün bir güvercin kondu pencereme. Göç etmeyi unutmuş, titriyordu. Aldım içeri, ısıttım. Alıştık birbirimize, sonra bir anlaşma yaptı. Posta güvercinim olacaktı benim, tek yönlü çalışan. Ben de her gün seni anlatacaktım ona. Kabul ettik ikimizde. Ve o günden beri her gece ayağına bir gözyaşı bağlayıp yolluyorum sana. Bazen göz pınarlarına bırakıyor yaşımı, bazen ellerine, bazen dudaklarına… Sabah uyandığında fark ediyor musun? Anlıyor musun benden geldiğini?

“Sen yoksun ve olmayacaksın biliyorum sevda…” Olmayacağını bilmek o kadar acı ki. Ama acımı da seviyorum. Hani dişin sızlar, sen de o dişin üstüne iyice bastırıp sızısını hissetmekten zevk alırsın ya. Ben de öyle marazî bir zevk alıyorum acımdan. Bazen fazla sıkılan bir kravat gibi nefes almamı engelliyor. Fazla sıkı bir korse gibi yüreğimi sıkıştırıyor bazen… Hani lunaparklarda gondollar olur. Hızla hareket ettiğinde yüreğin yerinden çıkacakmış gibi olur hani… İşte ben de öyle oluyorum her yokluğunu hissettiğimde…

Güvercinimle yeni bir anlaşma yaptık. Bu gece gözyaşı taşımayacak sana. Bak, kalbimi bağladım ayağına, ağırlığını taşıyamadığım kalbimi. Getirip ellerine bırakacak…