Mynet | Blog Anasayfa | Email
Favorilerime Ekle | Giriş


Kategori : 'Aşk'

AŞKIN MUCİZESİ

13 Ekim 2008 Pazartesi Yorum yok »

PATRİCİA BULL, SİOUX KABİLESİNİN SON ÜYELERİNDEN. TAM BİR AFET. İRİ, SİYAH GÖZLERİ,
BELİNE KADAR SARKAN SAÇLARIYLA HERKESİN DİKKATİNİ ÇEKİYOR. DAHA 17 YAŞINDAYKEN,
ABD’ NİN KUZEY DAKOTA (KIZILDERELİLERİN EN ÇOK BULUNDUĞU EYALETLERDEN BİRİ)
EYALETTİNDE, KENDİSİNDEN TAM 20 YAŞ BÜYÜK BEYAZ BİR ERKEK OLAN MARK’ A GÖNLÜNÜ
KAPTIRIYOR. PATRİCİA DELİ GİBİ AŞIK. ANCAK SİOUX KABİLESİ BU AŞKA KARŞI. KIZILDERİLİ BİR
KIZIN BEYAZ BİR ERKEKLE EVLENMESİNİ İSTEMİYORLAR. AŞK BU, FERMEN DİNLER Mİ?
DİNLEMİYOR ELBETTE. PATRİCİA, "BEN ONSUZ YAŞAYAMAM DİYOR VE AİLESİNİ RAZI EDİYOR.
MARK VE PATRİCİA EVLENİYORLAR.
PATRİCİA ARD ARDA ÜÇ ÇOCUK DOĞURUYOR, MUTLULUKLARI KATMERLENİYOR. ANCAK SIRA
DÖRDÜNCÜ ÇOCUĞA GELDİĞİNDE PATRİCİA DAHA 26 YAŞINDA İKEN FELÇ GEÇİRİYOR. ARTIK BİR
BİTKİDEN FARKSIZ. BİR HASTAHANEDE YATAĞA BAĞLI OLARAK YAŞIYOR. BÜYÜK ŞOK YAŞAYAN
MARK’IN EŞİNİ GÖTÜRMEDİĞİ HASTAHANE, GÖTÜRMEDİĞİ DOKTOR BIRAKMIYOR. NE YAZIK Kİ
DEĞİŞEN HİÇ BİR ŞEY YOK…
MARK, YILLAR BOYUNCA HER GÜN HASTAHANEYE GİDİYOR, ÇOK SEVDİĞİ EŞİNİ ZİYARET EDİYOR,
YATAĞINA BİR BUKET ÇİÇEK BIRAKIYOR. İLK GÜNKÜ GİBİ AŞIK EŞİNİN ÜZERİNE GÜL
KOKLAMIYOR. HER ZİYARETTE EŞİYLE KONUŞUYOR, ONU NE KADAR SEVDİĞİNİ ANLATIYOR.
BU BÖYLE 16 YIL DEVAM EDİYOR. DİLE KOLAY, TAM 16 YIL… VE 16 YIL SONRA MUCİZENİN
İLK BELİRTİLERİ ÇIKIYOR ORTAYA. PATRİCİA GÖZLERİNİ AÇIYOR, ELİNİ, KOLUNU, BAŞINI OYNATMAYA
BAŞLIYOR. SIVI BESİNDEN NORMAL BESİNE GEÇİLİYOR. DOKTORLAR ŞOK YAŞIYOR… BÖYLESİNİ NE
GÖRMÜŞLER NE DE DUYMUŞLAR. PATRİCİA ÖYLE HIZLI BİR İYİLEŞME GÖSTERİYOR Kİ, KISA SÜREDE
AYAĞA KALKIYOR, KONUŞUYOR, GÖRÜYOR, ANLIYOR… BU MUCİZEYİ UZMAN DOKTORLAR UZUN
SÜRE İNCELİYOR VE HEPSİ ORTAK BİR NOKTAYA VARIYOR: FİZİK OLARAK İZAHI MÜMKÜN DEĞİL.
BU OLSA OLSA, BİTKİSEL HAYATTA BİLE DEVAM EDEN AŞKIN ÜRÜNÜ!..
DİLERSENİZ AŞKA BURUN KIVIRMAYA DEVAM EDİN. BURNUNUZUN DİBİNDEKİ MUCİZELERİN
FARK ETMEDEN ÖMRÜNÜZÜ TÜKETMEKTE SERBESTSİNİZ!..
NOT: BU YAŞANMIŞ BİR GERÇEK ÖYKÜDÜR.

MEHMET COŞKUNDENİZ ‘ İN "ALEV ALEV AŞK" İSİMLİ KİTABINDAN.

sen vurdun da ben ölmedim mi?

3 Ekim 2008 Cuma 1 Yorum »

Yokluğunda ne ateşleri hasretimle yaktım da
Bir seni yakamadım, beni yaktığın gibi
Çölde su, mahpusta gün, oruçta ekmek gibi bekledim seni
Sense araya korkular koydun.
Yasaklar koydun…
Şimdi nerdesin diye sakın sorma
Sen çağırdın da ben gelmedim mi?

Sen varken darılmazdım çiçeksiz baharlara,
Yağmurlu havalara…Bu kasvetli akşamlara
Sen varken
Bakıp içlenmezdim tren istasyonlarına
Otobüs duraklarına…
Sen varken ayrılanlara ağlamazdım…
Yıkılmazdım biten sevdaların ardından
Gidenlere küsmezdim
Kalanlara acımazdım…
Sen varken böyle üşümezdim-titremezdim
Masumdum, çocuklar gibi
Böyle delirmezdim-küfretmezdim…
Hele ölmeyi hiç düşünmezdim.
Şimdi soruyorum sana
Adı sevdaysa bu cehennemin
Sen yaktın da ben yanmadım mı?

Biliyorsun
Bütün acılarına ‘yeşil ışık’ yaktım olmadı
Bütün korkularına’arka çıktım’olmadı
Dağlara merdiven dayadım olmadı
Haziranda kar oldum yağdım avuçlarına olmadı
Sevdim olmadı -yandım olmadı-taptım olmadı
Artık benden pes
Bu aşkın biletini istediğin gibi kes
Nasılsa gidiyorsun
Biliyorum git…
Ama ardında
Ağlayan bir çift göz
Paramparça bir yürek
Ve yıkılmış bir dağ görmek istemiyorsan
Çek silahını-daya sırtıma
Titrersem namerdim…
Sen vurdun da ben ölmedim mi?

GİT———-MEEEEEE BEDELİ NEYSE ÖDERİM BEN!!!

8 Eylül 2008 Pazartesi 4 Yorum »

Gitme yada Git

Bir duygunun esiri aklım, sadece delicesine yaşamak var seni seninle. Özgürlüğün pençesinde kıvranırken düşüncelerim hep sen varsın düşüncelerimde. Sen, gözlerimdeki hayal, bakışlarımdaki tutarsızlık, sen gecem, sen gündüzüm gibisin. Bir yolun başındaki kararsızlığımsın. Başlamak istediğim ama bir o kadar korktuğum bir yol. Seni istiyorum geceler boyu karşımda, korkmadan dokunmak sana. İçimdeki yangınların ötesinde sarılmak hiç bırakmamacasına.

GİT…

Git artık sen bana çok gibisin. Kahvemin kokusuna sinme, aynada seni görmek istemiyorum. Sesini de al git başımdan. Gecelerde seni istemiyorum.

Yok, hayır GİTME…

Gidersen yıkılır bu gönül. Seni ister, sarhoş bir eda ile bakarken başkalarına. Yok, GİTME. Her şey senin olsun, sen bende kal lütfen. Beni bırakırsan paramparça olur dünyam. Kurduğum sırça köşk yıkılır hayallerimle birlikte.

Ama hayır GİT.

Git ki sana alışmışlığım son bulsun. Artık kokunu burnumda hissetmek ve bununla yaşamak istemiyorum. Aldığım havaya seni sığdırmak, yediğim ekmeğe sen gibi bakmak istemiyorum. Al anılarını da çek git benden.

GİTME…

Gitme gidersen yok bedenim, ben yokum. Canımda can gibisin. Senin gitmen
benim yok olmam demek. GİTME bedeli neyse ben yine öderim.

E.Ğ.E.R….

6 Temmuz 2008 Pazar 2 Yorum »

O kadar da önemli değildir bırakıp gitmeler,
arkalarında doldurulması
mümkün olmayan boşluklar bırakılmasaydı eğer.

Dayanılması o kadar da zor değildir, büyük ayrılıklar bile,
en güzel yerde başlatılsaydı eğer.

Utanılacak bir şey değildir ağlamak,
yürekten süzülüp geliyorsa gözyaşı eğer.

Yüz kızartıcı bir suç değildir hırsızlık,
çalınan birinin kalbiyse eğer.

Korkulacak bir yanı yoktur aşkların,
insan bütün derilerden soyunabilseydi eğer.

O kadar da yürek burkmazdı alışılmış bir ses,
hiç bir zaman duyulmasaydı eğer.

Daha çabuk unuturdu belki su sızdırmayan sarılmalar,
kara sevdayla sarıp sarmalanmasalardı eğer.

Belirsizliğe yelken açardı iri ela gözler zamanla,
öylesine delice bakmasalardı eğer.

Çabuk unutulurdu ıslak bir öpücüğün yakıcı tadı belki de kalp,
göğüs kafesine o kadar yüklenmeseydi eğer.

Yerini başka şeyler alabilirdi uzun gece sohbetlerinin,
son sigara yudum yudum paylaşılmasaydı eğer.

Düşlere bile kar yağmazdı hiçbir zaman,
meydan savaşlarında korkular, aşkı ağır yaralamasaydı eğer.

Su gibi akıp geçerdi hiç geçmeyecekmiş gibi duran zaman,
beklemeye değecek olan gelecekse sonunda eğer.

Rengi bile solardı düşlerdeki saçların zamanla,
tanımsız kokuları yastıklara yapışıp kalmasaydı eğer.

O büyük, o görkemli son, ölüm bile anlamını yitirirdi,
yaşanılası her şey yaşanmış olsaydı eğer.

O kadar da çekilmez olmazdı yalnızlıklar,
son umut ışığı da sönmemiş olsaydı eğer.

Bu kadar da ısıtmazdı belki de bahar güneşleri,
her kaybedişin ardından hayat yeniden başlamasaydı eğer.

Kahvaltıdan da önce sigaraya sarılmak şart olmazdı belki de,
dev bir özlem dalgası meydan okumasaydı eğer.

Anılarda kalırdı belki de zamanla ince bel,
namuzsuz çay bile ince belli bardaktan verilmeseydi eğer.

Uykusuzluklar yıkıp geçmezdi, kısacık kestirmelerin ardından,
dokunulası ipek ten bir o kadar uzakta olmasaydı eğer.

Issız bir yuva bile cennete dönüşebilirdi belki de,
sıcak bir gülüşle ısıtılsaydı eğer.

Yoksul düşmezdi yıllanmış şarap tadındaki şiirler böylesine,
kulağına okunacak biri olsaydı eğer.

İnanmak mümkün olmazdı her aşkın bağrında
bir ayrılık gizlendiğine belki de, kartvizitinde
"Onca ayrılığın birinci dereceden failidir." denmeseydi eğer.

Gerçekten boynunu bükmezdi papatyalar,
ihanetinden onlar da payını almasaydı eğer.

Issızlığa teslim olmazdı sahiller, kendi belirsiz sahillerinde
amaçsız gezintilerle avunmaya kalkmamış olsaydın eğer.

Sen gittikten sonra yalnız kalacağım.
Yalnız kalmaktan korkmuyorum da,
ya, canım ellerini tutmak isterse…

Evet sevgili,
Kim özlerdi avuç içlerinin ter kokusunu,
Kim uzanmak isterdi ince parmaklarına,
Mazilerinde görkemli bir yaşanmışlığa
tanıklık etmiş olmasalardı eğer!!

çiçekle suyun hikayesi

22 Haziran 2008 Pazar Yorum yok »

İlk önceleri güzel bir arkadaşlık olarak devam eder
birliktelikleri, tabii zaman lâzımdır birbirlerini tanımak için.

Gel zaman, git zaman çiçek o kadar mutlu olur ki, mutluluktan
içi içine sığmaz artık ve anlar ki, su’ya aşık olmuştur.

İlk kez aşık olan çiçek, etrafa kokular saçar,
"Sırf senin hatırın için ey su" diye…

Öyle zaman gelir ki, artık su da içinde çiçeğe karşı
birşeyler hissetmeye başlamıştır. Zanneder ki,
çiçeğe aşıktır ama su da ilk defa aşık oluyordur.

Günler ve aylar birbirini kovalalar ve çiçek acaba
"Su beni seviyor mu?" diye düşünmeye başlar.

Çünkü su, pek ilgilenmez çiçekle… Halbuki çiçek,
alışkın değildir böyle bir sevgiye ve dayanamaz.

Çiçek, suya "Seni seviyorum der. Su, "Ben de seni
seviyorum" der. Aradan zaman geçer ve çiçek
yine "Seni seviyorum" der. Su, yine "Ben de" der.
Çiçek, sabırlıdır. Bekler, bekler, bekler…

Artık öyle bir duruma gelir ki, çiçek koku saçamaz
etrafa ve son kez suya "Seni seviyorum." der.

Su da ona "Söyledim ya ben de seni seviyorum." der
ve gün gelir çiçeğin artık
Rengi solmuş, çehresi sararmıştır çiçeğin.
Yataklardadır artık çiçek. Su da başında bekler
çiçeğin, yardımcı olmak için sevdiğine…

Bellidir ki artık çiçek ölecektir ve son kez zorlukla
başını döndürerek çiçek, suya der ki; "Seni ben,
gerçekten seviyorum." Çok hüzünlenir su bu durum
karşısında ve son çare olarak bir doktor çağırır
nedir sorun diye…Doktor gelir ve muayene eder
çiçeği. Sonra şöyle der doktor: "Hastanın durumu
ümitsiz artık elimizden birşey gelmez."

Su, merak eder, sevgilisinin ölümüne sebep olan hastalık
nedir diye ve sorar doktora. Doktor, şöyle bir
bakar suya ve der ki: "Çiçeğin bir hastalığı yok dostum…
Bu çiçek sadece susuz kalmış, ölümü onun için" der.

Ve anlamıştır artık su, sevgiliye sadece
"Seni seviyorum" demek yetmemektedir…

BiR BaHaR ÖyKüSü

12 Haziran 2008 Perşembe Yorum yok »

Okulun en güzel kızıydı. Ama öyle çekingen, öyle utangaçtım ki yanına gidip konuşamazdım bile. Her ders arasında koşa koşa bahçeye çıkar, onun arkadaşlarıyla birlikte dolaşmasını uzaktan izlerdim. Onu gördüğümde yüreğim deli gibi atıyor, ter basıyor ve konuşamaz oluyordum. Platonik bir sevdanın girdabına düşen ben, bir türlü o ilk adımı atamıyordum.

Oysa dışarıdan bakıldığında deli dolu, sözünü esirgemeyen ve çok aktif biri olarak görünürdüm. Her akşam eve döndüğümde onunla nasıl konuşacağımı düşünür, hatta söyleyeceğim kelimeleri yazar üstüne bir de ayna karşısında prova yapardım.
Sabah uyandığımda kendi kendime ‘’Ona aşık olduğunu bugün söyleyeceksin’’ diye telkin eder, okula doğru yola çıkardım. Ama okula girip de onu gördüğümde bütün cesaretim yok olurdu. Kendimi ‘’Sende teneffüste söylersin’’ diye kandırırdım. Teneffüse çıktığımda da önce ona doğru bir iki adım atar sonra göz göze gelince yolumu değiştirir başka yöne giderdim.
Koca bir kışı ben ona, o bana uzaktan bakarak geçirdik. Bu süre içerisinde sadece birkaç kez kalabalık gruplar halinde bir araya gelmiş ama yine tek kelime konuşmamıştık. Beni ateşleyecek, harekete geçirecek bir şeye ihtiyacım vardı.
Bir Nisan sabahı uykudan kalktığımda içimde inanılmaz bir heyecan vardı. Pencereyi açtım, portakal çiçeği kokan havayı içime çektim ve baharın bütün hücrelerime yayılmasını bekledim. Artık hazırdım.
Okulun bahçesine girdim, ona doğru yürüdüm ve aylardır tek kelime bile edemediğim o kıza ‘’Sana aşığım’’ deyiverdim. Kendimi öylesine rahatlamış, öylesine huzurlu hissediyordum ki, artık bana ne cevap vereceği umurumda bile değildi.
İri siyah gözlerini bana çevirdi ‘’Hep bunu duymak istedim. Neden bu kadar bekledin?’’ diye sordu. ‘’Bana kalsa hala bekliyor olurdum ama bahar izin vermedi’’ dedim. Biraz çocukça, biraz saf, biraz da kıskançlık dolu bir ifadeyle ‘’Bahar kim’’ diye sorduğunda elini tuttum ve okul bahçesinin bir köşesindeki küçük koruluğa götürdüm. Renk renk açmış çiçekleri gösterip ‘’İşte bahar’’ dedim, ‘’Aşkın mevsimi…’’ Gülümseyerek baktı yüzüme ve ‘’Söyle bahara bir daha bu kadar gecikmesin’’ dedi…
O günden sonra bahar benim için hep vaktinde geldi.

GiTTiN

12 Haziran 2008 Perşembe 1 Yorum »

Gittin…
Ben, arkandan sadece baktım.
Oysa; söyleyecek o kadar çok şeyim vardı ki…
"Gidersen iyiye dair ne varsa içimde yitireceğim hepsini.
Gidersen sönecek içimdeki ateş
ve bir daha hiç kimse yakamayacak.
Gidersen karanlığa mahkum edeceksin günlerimi
O karanlıkta yolumu kaybedeceğim" diyecektim sana.
Konuşamadım…

Gittin…
Gidişini görmemek için gözlerimi kapattım
Öylesine acıdıki içim, tutup koparsalardı kolumu
bacağımı bu kadar acı duymazdım.
Acım yaş olup akmalıydı gözlerimden.
Ağlayamadım…

Gittin…
Seni delicesine bir tutkuyla seviyordum oysa
Tutkum seninle olmaktı, tutkum teninde erimek,
tutkum hayatı seninle sadece paylaşmaktı.
Anlatamadım…

Gittin…
Gidişini önlemek için tutmak vardı ellerinden
Ellerim değil miydi her dokunuşumda seni ürperten?
Ürperdin yine biliyorum.
Bir kez dokunsam, bir kez tutsam ellerini
Gitmek için biriktirdiğin bütün cesaretin kaybolurdu.
Tutamadım.

Gittin…
Bir yıkım gibiydi gidişin
Sen adım adım uzaklaşırken benden
Çöküp kaldı bedenim olduğu yere
Nice terk edişlere dayanan yürek bu kez yenilmişti
Bu kadar zayıf değildim ben kalkmalıydım.
Kalkamadım…

Gittin…
Oysa geldiğin gün gideceğini biliyordum
Hazırdım gidişine,
Kaçak zamanları yaşıyorduk
Zaman bitecek ve sen gidecektin
Bense, gidişinin ertesi günü
Hayatıma kaldığım yerden yeniden başlayacaktım.
Başlayamadım…

Gittin…
Bir şey söyledin mi giderken?
"Kal" dememi istedin mi?
Son bir kez "seni seviyorum" dedin mi?
"Bekle beni döneceğim" diye umut verdin mi?
Beynim öylesine uğulduyorduki.
Duyamadım…

Gittin…
Nereye gittiğin önemli değildi
Binlerce kilometre uzakta da olsan,
iki metre ötemde de farketmiyordu.
Artık yoktun ve asıl bu düşünce beni felç ediyordu.
Kurtulmalıydım senden,
bu yokluk duygusundan kurtulmalıydım.
Kurtulamadım…

Gittin…
Unutulanların arasına katılmalıydım
Anıları bir sandığa koyup
hayatı bir yerinden yakalamalıydım.
Bu aşk noktalanmalıydı, bu sevdadan vazgeçmeliydim.
Yapamadım…

Gittin…
Bir okyanusun ortasında
tek küreği kaybolmuş sandalda
Dev dalgalarla boğuşan bir denizciyim şimdi.
Bil ki; sevmekten vazgeçmedim seni,
Bil ki; seninle birlikte sevdanı da taşıyacağım yüreğimde,
Bil ki; seni Unutamadım…

 MEHMET COŞKUNDENİZ

BaNa GöZyAşI BoRcUn VaR

6 Haziran 2008 Cuma 7 Yorum »

  BANA GÖZYAŞI BORCUN VAR !

Adam genç kadına seslendi:
- Bana gözyaşı borcun var!

Genç kadın sordu:
- Nasıl öderim?

Adam gözlerini kırptı;
- Haydi gülümse!

Gülümsedi genç kadın. Adam, cebinden mendilini çıkarıp, borcunu sildi.
Ve mendilini özenle katlayıp, yine kalbinin üzerindeki iç cebine koydu.

Bir demet mor sümbül vardı kadının elinde.
İkisi de bahar kokuyordu…
Biri ilkbahar, diğeri güz.

Adam, seslendi yine;
- Bana mutluluk borcun var!

Genç kadın, biraz mahcup, biraz şaşkın sordu:
-Nasıl ödeyebilirim?

Heyecanlandı adam
- Haydi yat dizlerime!

Genç kadın bir kedi uysallığında, yattı dizlerine usulca.
Adam, şefkatle saçlarını taramaya başladı kadının.
Saçları, güneşe ve yağmurlara hasret hiç yaşanmamış baharlara benziyordu.
Çaresizliğini ördü sırasıra.
Sonra saçının her teline, mutluluğun çığlıklarını bağladı adam.
Yetmedi, gizli düğüm attı… Ağladı.
Hava kararmak üzereydi. Dışarıda yağmur yağıyordu delice.
Adam, sürekli borç defterlerini kurcalıyordu.

Genç kadının gözlerinin içine baktı;
- Bana yürek borcun var!

Borcunun farkındaydı sanki genç kadın, şaşırmadı.
- Bu borcumu nasıl ödeyebilirim?

Adam kollarını uzattı
- Haydi tut ellerimi!

Sümbül kokusu sinmiş ellerini uzattı genç kadın.
Elleri öyle sıcaktı ki, eriyiverdi bütün borcu avuçlarının içinde.
Genç kadın gitmek üzereydi.

Adam son kez seslendi;
- Bana can borcun var!

Kadın irkildi;
- Can mı?

Sigarasından derin bir nefes çekti adam;
- Evet… Can borcun var. Sensizlik öldürüyor beni!

Hoşuna gitti sözler kadının
- Peki bu borcumu nasıl tahsil etmeyi düşünüyorsun?

Adam, biraz daha yaklaştı;
- Yum gözlerini!

Hiç tereddüt etmeden yumdu gözlerini.
Adam da yumdu gözlerini, masumca bir öpücük kondurdu
kadının titreyen dudaklarına.

- Bu ne şimdi yaptığın? diyerek çattı kaslarını kadın…

Adam, pişmanlıkla, memnunluk arasında gidip geldi. Kekeledi;
- Hayat öpücüğüydü!

Kısa bir sessizliğin ardından bu kez kadın öptü adamı şehvetle…

Adam, şaşırdı;
- Ya senin bu yaptığın neydi?

Genç kadın kapıya yöneldi;
- Veda öpücüğü!

Kalan borçlarına karşılık, yürek dolusu çaresizlik
ve bir de mor sümbüllerini masanın üzerine rehin bırakıp gitti genç kadın.

Adam koştu peşinden sümbülleri geri verdi kadına.
- Ne olur iyi bak umut çiçeklerime, solmasınlar…

Genç kadın sümbülleri aldı:
- Merak etme, gün aşırı sularım çiçeklerini!

Adam sevindi:
- Güneşe, suya gerek yok. Gülümse yeter!

Kadın gözden kaybolurken haykırdı adam,
- Umutlarımı kefil yaptım. Unutma, bana aşk borçlusun!

Haykırışı yağmura karıştı.
Kadın, yağmuru hissetmeyen kalabalığa…


seni sevmek böyle birşey

5 Haziran 2008 Perşembe 2 Yorum »

Seni sevmek, başka hiç kimseyi sevememektir. Seni sevmek, bir sadakati değil, sadık bir ihaneti sevmektir. Kaybetmeyi ve her seferinde yeniden başlamayı sevmektir, seni sevmek. Seni sevmek, ayrılığı daha ilk dakikadan kabullenmektir. Ayrılık çöplüğünde aşk aramaktır seni sevmek. Cevapsız bir soru, sorusuz bir cevaptır aşkın. Kaç bilinmeyeni olduğunu bile sayamadığın bir denklemi çözmeye çalışmaktır, seni sevmek. Seni sevmek, “olmayacak bir nedeni, gelmeyecek bir gideni” beklemektir.

Seni sevmek, kafandaki hayali aşkı değil, hiçbir norma uymayan bir deliliği sevmektir. Seni sevmek, sonsuz bir denize dalmak, çıkışı olmayan bir tünele isteyerek girmektir. Cehennemde yanmaya koşa koşa gitmektir, seni sevmek. Günahın çekiciliğine kapılmak, şeytanın yap dediğini yapmak ve ateşi güneş sanmaktır, seni sevmek. Bitmeyen bir filmi sürekli yeni baştan seyretmektir seni sevmek. Seni sevmek, rüzgara kapılmak, havalanmak, uçmak ve her seferinde binlerce metreden yere çakılmaktır. Yaralanmış yüzünle, kanlarını temizlerken yine uçmaya çalışmak da, sadece seni severken yapılacak bir deliliktir.

Seni sevmek, hiçbir şeye sahip değilken, dünyalar sana aitmiş gibi mutlu olmaktır. Seni sevmek, en basit haliyle yalandır, her seferinde yeniden kanılan, bir kez daha kanmak için aylarca beklenen, bir yalandır. Seni sevmek, herkesin aklına meydan okumaktır, tüm doğru şıkları reddedip, bile bile bir yanlışı seçmektir, seni sevmek, akılla kalbin bitmeyen kavgasını başlatmaktır. Seni sevmek, kimselere açıklanamayan, kendine bile anlatılamayan, lanetli bir hastalık gibi saklanan, tuhaf bir hikayedir. Seni sevmek, bir hikayede hayat bulmaktır. Hayatını bir hikayenin peşinden sürüklemek, bir roman karakteri olmak, romanın diğer karakterlerince acınarak bakılmaktır. Seni sevmek, kimsenin göze alamayacağı bir kavgaya girmek ve sonunda kahramanca ölmektir. Seni sevmek, her seferinde yenilmektir, daha güzel yenilmek için yeniden başlamaktır.

Seni sevmek, dünyanın en güzelini sevmektir. Kendi sevgine bile aşık olmaktır seni sevmek. Hiç kimsenin başaramayacağını, başarmaktır seni sevmek. Dünyada en az bir kez mutlaka yaşanması gereken bir duygudur seni sevmek. Aşkını bu kadar çok olumsuz öğe ile tarif ettikten sonra, yazının sonunda, bir kez daha sana aşık olmaktır, seni sevmek….

 

YAZARI BİLİNMİYOR

HÜzÜn HAYATA YOLCULUKTUR (HALİM Bahadır)

3 Haziran 2008 Salı 3 Yorum »

 

Bir çağlayan gibi kaynayan ruhlardan sızılıp gelir bakışlardaki o hüznün gölgeleri. Ve hep küllenmiş acıların izlerini taşırlar.
Bazen sessiz hıçkırıklara yoldaşlık eder hüzün, bazen de ağız dolusu kahkahalara.
İnsanı insan yapan seçilmiş yalnızlıklardır biraz da hüzün.
Hüzün isyan olur bazen de. Çakmak çakmak gözlerden çıkar, yardım ve yataklık eder kavgası olanlara.
Hesap sormaktır hayattan bazen hüzün, karşılığı ödenmeyeni istemektir bakışlarla.
Ölüme teslim olmamaktır hüzün bazen, daha yapılacak çok şeyin olduğunu haykırmaktır.
Zıpkın gibi bir delikanlıdır hüzün ve olması gereken yere en hızlı koşandır.
Kaybedilenlerin ardından gelip dudakların biraz üstünde konaklayan bir damla gözyaşıdır bazen hüzün. Bazen de hiç akmayacak gibi bir yerlerde saklanan ve sıradan bakışların uzanamayacağı ıslaklık.
Bazen kalbin sert ve ani bir isyanıdır hüzün yaşanamayanlara. Bazen de yaşananların bıraktığı ayak izleridir.
Sol kolda yaşanan korkutucu uyuşmalar da olur hüznün adı. Nedensiz mide kasılmaları, kapanan göz kapakları, bazen de boş bakışlardır.
Yüz hatlarında silinmesi olanaksız bir damga gibidir hüzün, kartvizitidir yaşamla kavgası olanların.
Daha güzel yarınlar için Azrail’le boğaz boğaza gelmektir hüzün. Ve daha güzel günlere yolculuğu kışkırtan bir kasırga aynı zamanda.
Türkülere yuvasını kurar hüzün bazen, saza siner, söze gizlenir. Eşsiz melodiler eşliğinde ılık ılık akar ruhlara.
Talana, yalana, üçkağıtçıya, soysuza, hırsıza, insan olmayana en sert mesajlardan biridir hüzün.
Üzgün ve hafifçe büzülen bir dudağa konuk olur hüzün, çıkıp geldiğinde. Acınası hayatlara hayat diyenlere yönelmiş bir bakıştır hüzün.
Büyük yüreklerin yoldaşıdır hüzün ve hayata bakışın adı.
Sevinçlerin, tasaların, ayrılıkların, kavuşmaların, korkuların, acıların bir görünüp bir kaybolan ama her dem varlığını sürdüren yoldaşıdır hüzün.
Yaratmanın, üretmenin, ” bir şeyler deme” nin perde arkasındaki en ağır işçilerinden biridir.
Hayatın gizlerine doğru çıkılan ve kuşaktan kuşağa aktarılması gereken bir yolculuktur hüzün…

HALİM BAHADIR

Mynet Blog WordpressMU alt yapısını kullanmaktadır.