Mynet | Blog Anasayfa | Email
Favorilerime Ekle | Giriş

Tarih Kategorisindeki bloglar

Unutmayın, Yoksa Hâlâ!… [Günay Tulun]

4 Mayıs 2008 , Pazar | Etiketler : *

Okur musunuz?
Tarih boyunca Türk Ulusu’nun başına gelmiş belâların yer aldığı gerçek tarih kitaplarını alıp okur musunuz? Okurken içe giren düşman, doğru yolu kaybetmiş yönetici ve onların etkisiyle böyle şeylere boş veren halk üçgenini izler misiniz?
Yine tarih boyunca hem yönetenlerce ezilmiş, hem de adalet dağıttığı her yerde soykırıma uğramış, sonra da etkili propagandalarla suçlu gösterilerek utanca itilmiş halkın Türkler olduğuna dikkat eder misiniz?
Bizlerden biriyken çıkarlarının başka yöne kaydığını görerek yön değiştiren, sonra elinden kan damlayarak dünkü komşularını yok etme vicdansızlığını gösteren insanlık maskarası canilerin hep bizi suçladığını görür de bu haksızlığı dışa vurup isyan eder misiniz?
Üzerinize bu iftiralar atılırken şu işin doğrusu nedir diye gerçekleri arar, onlara ulaşır, okur ve okuduktan sonra olayların akışını mantık süzgecinden geçirir misiniz?

Yoksa…
Yoksa siyasilerin başınıza sardığı geçim problemlerinden zaman bulup vatandaşlık görevlerinize ulaşmakta zorluk mu çekersiniz?
Gözünüzün önünde yaşanmakta olan her şeye rağmen, ülkeniz için bir şeyler yapma zamanının daha gelmediğine mi inanıyorsunuz yoksa?..
Değer verilen bir ülkenin onurlu bir yurttaşı olma fırsatının kaçmakta olduğunu görebiliyorsunuzdur sanırım.
Yoksa hâlâ harekete geçecek bol vaktiniz olduğunu mu düşünüyorsunuz?
Sizce, yumurta kapıdan içeri girmedi mi hâlâ?…

Yoksa!…
Yoksa hâlâ; bilmeden, istemeden ya da bilerek, isteyerek sessiz kalan devlet adamı, siyasetçi, yönetici ve sivil toplum örgütlerinden bir şey çıkmayacağını anlamadınız mı?
Ülkenin bir ferdi, halkın bir parçası, ya da insanlığın ne demek olduğunun bilincinde olmak zorunda olan birisi olarak; bu ülkeyi yaşatmak için her milimetre karesine kanını bırakmış, son nefesini gülerek harcamış şehitleri duydukça mahcup olmuyor musunuz?
Ülkeniz için yasalara ters düşmeden bir şeyler yapma fırsatının elinizin altından kayıp gitmekte olduğunun bilincine varmamanız için birileri bilinçlerinize bir şeyler mi yaptı yoksa?…

Yoksa!…
Yoksa halk denen, vatandaş denen kitle de mi azınlık oldu?
Geleceğin nineleri, dedeleri yavrularımıza; Ermeni, Rum-Yunan, Asur-Keldani ve kendisini Kürt zanneden Alevi ve Şamanist Türkler’den masallar mı anlatacak? Mayıncı, bombacı, kundakçı teröristleri kahraman olarak anlatmak zorunda mı kalacak yoksa?…
Kutsal değer nedir bilmeyen devletler, en aşağılık politikacılar, en ahlâksız insanların kol gezdiği örgütler her fırsatta ensemize tokat atmaya devam mı edecek yoksa?…

Unutmayın!…
Uykuya sığınıp gerçeklerden kaçmak, başa gelenlere ses çıkarmayıp susmak, her denene kafa sallamak çocuklarınızın geleceğini ipotek altına almaktan başka işe yaramaz.
Çocuklarınız artık; soykırımcı, katil bir ülkenin ferdi olarak damgalana damgalana zavallı, ezik, itip kakılan birer yaratık olma yolunda yürüyorlar. Üstelik bunu yapan ülkelerin tarihleri, tarihlerini bir yana bırakın günlük halleri bu tür çirkinliklerle yazılmış, yazılmaya devam ediyor.

Unutmayın!…
Bunların tek nedeni şu ana kadar gösterilen atalet, suskunluk, adamsendecilik, bana ve parama dokunmayan yılan bin yaşasın zihniyeti.
Böylelerini her gün ekranlarda, gazetelerde, çevremizde görmüyor muyuz?
Onlar; vatan sözcüğünü inandıkları kutsallığın kapsama alanı dışında tutanlar ya da kutsallığın anlamını bilmeyen birileri değil mi?

Unutmayalım!…
Yoksa hâlâ…

 
İlk Yayınlandığı Yerler
Yazarlar ve Ozanlar
Türk Edebiyatı
Kent Haber
Edirne P.

İlk Yayın Tarihi  3.12.2005

 

Hepimiz mi Fransızlaştık Şu Fransızlar Gibi? [Günay Tulun]

4 Mayıs 2008 , Pazar | Etiketler : *

Müjde!
Fransızlar yine fransızlaştı.
Sayelerinde yeni bir şey daha öğrendik.
Türkler Keldaniler’i de soykırıma uğratmış.
Paris’in hemen yanı başındaki Sarcelles’de dikilen Keldani Soykırım Anıtı’nın üzerindeki kitabeye şu satırları yazmışlar.
“1915 yılında Osmanlı İmparatorluğu döneminde soykırım kurbanı 250.000’i aşkın Keldani’nin anısına…”
Vallahi de Billahi de yazıyla da rakamla da iki yüz elli bin.

Anıtı yaptıran belediye. Yani halkın parasıyla yapılmış. O tür ülkelerde halkın onayını almadan bu tür işleri yapmak oldukça zor.
Hani öyle ya da böyle halk desteği de sağlanmış gibi.
Anıtın konuşlandırıldığı yerin seçimi de fark edilebilme özelliği açısından akıllıca yapılmış. Nelson Mandela Stadı’nın önünde yer alan “Ermeni Soykırım Anıtı’nın” hemen bir taş atımı uzağında. Yani “Bak, Türkler Ermeniler’i kesmişti, demek ki bunları da kesmişler” hesabı.

Başta belediye başkanı olmak üzere bir dolu boşboğaz anıt açılışında yaptıkları konuşmalarda ne Türkiye’nin soykırımcılığını bırakmışlar ne de soykırımcı oluşunu kabul etmedikçe AB’ye alınmayacağını. AB’ye alınmayacağımızı söyleyenler arasında Fransa Keldani Derneği Başkanı’yla Iraklı Keldani asıllı bir milletvekili de var. Güler misin, ağlar mısın? Irak nere, AB nerde…
Oy ya da bir başka ödül uğruna konuşmak, “Pamuklaşmak” çok kolay. Kendileri de aynı cinsten oldukları için şakşaklayan, sırtlarını sıvazlayan kişileri rahatça buluyorlar. Birilerinin gerçek tarihi tersine çevirip alt üst etmesine, tarihin sahtekârlarca yeniden yazılmasına karşı bu kadar sessiz kalmak bilime ihanet değilse nedir? Anlaşılan bir hakseverin tarih kayıtlarına uzanacağı güne kadar bu iş böyle sürüp gidecek. O gün düşecekleri konumsa bugünkü “Şarlatanlık” makamlarının tescili. Yine de utanacaklarını sanmam. Çünkü tarih kayıtlarında bir pislikmişçesine anılmak onları rahatsız etmiyor. Ayrıca ihtiyaçları doğrultusunda alternatif tarih yazmada da pek becerikli, pek pişkin olduklarını unutmamak gerek…

Yalnız gerçek tarih, bu kez hızlı davranıp ilk konuşmasını yaptı bile.
O yıllara ait Fransız kaynaklarının yayınlarını incelerseniz Osmanlı Toprakları’nda yaşayan Keldani sayısının on üç bin iki yüz küsur olduğunu görürsünüz. Söyleyen ben değilim. Fransızlar’ın ta kendisi. O günkü Keldani sayısını veren de bugünkü şaklabanlığı yapan da onlar. Yani 13.200 küsur Keldani’nin, 250.000 adedini Türkler’e katlettirmişler. İsterseniz bir de yazıyla yazayım. Yalnız on üç bin iki yüz küsur kişinin iki yüz elli binini Türkler öldürmüş. Keldani uydurmacalarının niyetini anlamasak da anladık diyelim. Ama şu kışkırtıcı Fransızlar’ın hesabını anlamanın mümkünü yok. Anlamasak da bu kadar zavallı, bu kadar pespaye olma gayretlerinin ardında bir çıkarları vardır mutlaka.

Sonuç olarak; Fransızlar ciddiye alınması gereken ama çirkin, yalancı ve ciddiyetsizlikle malûl bir millet olarak ilân etmede sakınca görmüyorlar kendilerini. Onlar görmezse ben de görmem. Fransa sözcüğünü duydukça Tuğçe Baran gibi “Hi hi, hayt, ho ho, hi!” dememek için zor tutuyorum kendimi.
Bunlar da “Ermeniler’in Ceset Tarlası” masalındaki gibi verimli bir ceset sulama tarımı keşfettiler galiba…

Ahlâk denen değerle tanışmamış; hak, hukuk saygısını öğrenememiş yüzsüzlerin böyle şeyler yapması garip gelmiyor insana. Garip gelen ne hükümet üyelerimizin, ne seçerek meclise gönderdiğimiz mutlu azınlığın, ne sivil toplum örgütlerimizin, ne de okuma özürlü halkımızın ufacık bir karşı tedbir almak için parmağını bile oynatmaması.
Birçoğu üzerlerine ölü toprağı serilmiş ya da kafalarındaki türlü düşünceler nedeniyle hareketsiz kalmayı yeğlemiş olabilirler. Olabilirler ama, çocuklarımızla gelecek nesillerimizin onurunu böyle lekelerle kirletme hakkını onlara kim verdi? Kimden aldılar bu hakkı? Yanı başımızdaki Irak’ın milletvekili Kanna’nın kışkırtıcı, “Hakkâri ve Botan’a da aynı anıttan dikildiği zaman Keldaniler’in acısı hafifleyecektir." cümlesi hâlâ kafanızda bir takım sarsıntılar yaratmıyorsa vah sizlere, vah benim ülkeme…

Soykırım ve iftiralar konusunu sürekli yazanlar vardır mutlaka. Bıkıp usanmadan yıllardır yazanlardan biri de benim. Çoğu zaman karşı tedbirleri ve aleyhimizdeki ortamı lehimize çevirecek seçenekleri de sunuyorum. Gelen e-mektuplardan gördüğüm kadarıyla bu yazıların gerekli önlemleri alabilecek kişiler tarafından okunduğunu da bilmekteyim.
Ama eylem, ama sonuç derseniz hafif bir imbat bile görmüyorum ufukta.
Hepimiz fransızlaşıp kalmış gibiyiz kendi ülkemize…

Allah’tan dileğime gelince; birileri çıksa da yalancı saysam kendimi.
İnanın en içten dileğim bu.
Birileri çıksa da yalancı kılsa beni!

Allah kısmet ederse ,“Unutmayın!… Yoksa Hâlâ…” adlı yazıda buluşmak ümidiyle…

İlk Yayınlandığı Yerler
Yazarlar ve Ozanlar
Türk Edebiyatı
Kent Haber
Edirne P.
İlk Yayın Tarihi 16.11.2005

 

Kalimera Kalispera [Günay Tulun]

4 Mayıs 2008 , Pazar | Etiketler : *

Duymuşsunuzdur!
Yunanlı dostlarımız, Türkiye aleyhindeki eğitim ve öğretim kampanyalarına yeni eklemeler yaptılar. Türkiye aleyhindeki ders kitapları gözlerine az görünmüş olacak ki bu kez de Pontus işini bilmem kaçıncı kez yeniden pişirip eğitim pistine çıkardılar. Lisenin ilk sınıfından son sınıfına dek her yıl, cici Pontuslular’a öcü Türkler’in yaptıkları soykırımı okutacaklarmış. Mutlaka, uygulamalı olarak sirtaki eşliğinde işlerler konuları…
Kadim dost Yunanlılar, şeytani uygulamaları başkalarının üzerinde uygulayıp bir taraftan da “Bana zarar veriyorlar, imdat!” feryatlı taktiğin mucitleridir ne de olsa…
Dersin tam adı “Pontus Soykırımı ve Helenizm’in Yönelimi”.
Hakkımızda yıllardır yönele döne bir şeyler anlatıp durur bunlar.
Genelde de her 19 Mayıs günü.
19 Mayıs neyin tarihiydi ki bu kadar önemli onlar için?

Lise son sınıf öğrencisi sevgili Yunanlı gençlerimize benden iki tüyo.
Bitirme sınavlarında en az üç soru Pontus’tan. Beş soru da Anadolu’daki turizm hareketlerinden. Hani, tarihi yerleri gezen Yunanlı turistlere 1922 yılında zorunlu olarak öğretilen yüzme dersleri var ya, işte tam oradan. Bu dersleri anlata anlata bitiremiyor, üstüne üstlük bir de her 14 Eylül’de şükranla yad ediyorlar. Ne de olsa dokuz yıldızlı otel hizmeti vermişiz adamlara. Bu kadarcık övgü de hakkımızdır herhalde…

Oldum olası düşünür, ama bulamam. Bir bulsam ben de “Evraka” diyeceğim Arşimed gibi. Bu adamlar ne zaman çalışırlar?
Cevabı bilen ya da kulaktan dolma duyan birileri var mı acaba?
Yılın ilk gününden son gününe kadar bir şeyler bulup kötü Türkler’in zavallı Yunanlılar’a gösterdikleri hoşgörü mezalimini, buna karşın kendilerinin de himayesiz Türkler’i nasıl yok ettiklerini büyük bir zevkle anıyor, kutluyor sonra yeniden dönüp kutluyor ve anıyorlar.
Pardon pardon pardon, çalışmazlar tabii…
Onların yerine her dakika tam kadro çalışan; Cennet’in yolunun vaaz dinlemekten geçtiğine inanan süper zeki hümanist Avrupa, şu sıralar ihaleyi başkasına yıktığı için oldukça rahat görünen Amerika, ebedi dostları Rusya, islâm adını taşıyan birçok ülke ve içimizdeki “Yunan aşıkları” var.
Keyfe bak, tüm yıl tam pansiyon tatil. Uzo eşliğinde işveren havası…
Dünyayı koşmuşlar işe; kendi yaptıklarıysa her gün bir anma, her gün bir kutlama!
Hani her gün bayram yapan birileri var ya, tıpkı onlar gibi.
Şen, şakrak ama bizler için temcit pilavı kıvamında…

Yöntemlerinin ahlâksızlık olduğunu bir kenara bırakarak bir itirafta bulunmak istiyorum. Oldum olası içten içe taktir ettim şu Yunanlılar’ı…
Koskoca Doğu Roma’ya sahip çıktılar, Anadolu tanrılarını kendilerine mal ettiler, Anadolu uygarlıkları biziz dediler, hiçbir zaman onların olmayan Kıbrıs’ı üçte ikilik başarı oranı tutturarak rakkase İngilizler’in oyunlarıyla soykırım da uygulayarak tam tabiriyle cebellezi ettiler. Ege Denizi’ni hem çarpıtılmış tarihte hem günümüzde Yunan Denizi yaptılar. Faşizm sevdalısı İtalyanlar’ın Osmanlı’dan tırtıkladığı Ege Adaları’nı yine onların suç ortaklığı sayesinde çaldılar. Bitmedi; cinlikle parlayan zekâlarıyla Yunanistan, Anadolu, Batı Trakya, Girit, Rodos ve Ege Adaları’nda Türkler’e soykırım uyguladılar.
Hem de ne cinlikle! Bir taraftan Türkler’i kesiyor, diğer taraftan da daha ellerindeki kan yere damlamadan ölümcül çığlıklar atıyorlardı. “İmdat Türkler bizi kesiyor.”
Bununla da yetinmediler. Soykırım anma günleri yaptılar. Hiç bıkmadan dünyanın gündemine yalan kazıkları çaktılar da çaktılar. Sonunda da zafere erdiler.
Ermeni çömezleri de aynı paralelde koştular hocalarıyla.

Propagandalar o kadar etkiliydi ki aşağıda örnek olarak verdiğim ve ömründe belki de bir tek Türk görmemiş olan Amerikalı senatör Lodge “Türkler, halkı ve komşuları için bir belâ, musibet ülkesi ve savaş makinesi”, İngiliz siyasetçi Hohler’se “Kendisini bile yönetmekten aciz, İstanbul’daki mevcudiyeti Doğu Avrupa’nın havasını zehirleyen, her tarafa sahtekârlık, perişanlık ve kötü yönetim saçan” ifadeleriyle etkileyici biçimde Türkiye’yi aşağıladıkça aşağıladılar.
Bizse şu an olduğu gibi bu davranışları alt edecek beceriyi gösteremedik. Beceriksizliğimizi, “Biz yüce gönüllüyüz”, “Güneş balçıkla sıvanmaz” teraneleriyle saklamaya çalıştık. Kimden derseniz, yalnız kendi milletimizden.
Çünkü tüm dünya, siyasetten nasiplenmediğimizi çok iyi bilir ve bize karşı rahatça uygular bu bilgiyi.
“Biz gerçekten yüce gönüllü müyüz, yoksa son ana kadar ortaya çıkmaktan kaçtığımız için mi tüm bunlar başımıza geliyor?” diye düşünenlereyse tek bir cevap var.
Uluslararası ilişkilerde yüce gönüllülük ya ahmaklığın ya işbirlikçiliğin ya da zayıflığın gizlenmiş halinden başka nedir ki?

“Yunanistan uygarlığın beşiğidir” hastalığını da yabana atmayalım. Kendi tarihimizi bile yabancı tarihçilerden aktarma heveslisi tarihçilerimizin büyük çoğunluğunun da bu konuda başı çektiğini unutmadan…

Tam burada sorulmamış önemli bir soru çıkıyor su üstüne.
Osmanlı’nın içindeki yabancı unsurlara gösterdiği hoşgörü yanlış mıydı?
Bu konu, az önce bahsettiğim uluslararası ilişkilerdeki hoşgörü safsatasından çok farklı. Gerek gerçek Türkler’in töreleri, gerekse dinimizin emirleri bu hoşgörünün uygulanmasının doğru olduğunu söylüyor. Bu törelerin, töre adı altında klan ilkelliğiyle işlenen çıkar ve kin cinayetleriyle isim benzerliğinden başka hiçbir yakınlığı olmadığını peşinen hatırlatayım. İyi de Avrupa, hattâ Arap Ülkeleri’nin psikolojik baskılar veya silah zoruyla asimile ettiği Türkler için ne demeli?
Bir yanda hoşgörüsü yüce bir ulus, öte yandaysa ilkelliği yaşam felsefesi yapmış tiran uluslar. Çoğu da “En uygar benim, başka en uygar yok” şaklabanlığında.
Yöneticilerimize, yönetmeye aday olanlara, aydın olması gerekenlere bakıyorum da hâlâ bir şeyler öğrenememişler etkin olmak adına…
Hâller böyle olunca, geçmişi üst üste koyup başa gelecekleri bulmak kolay gelir insana…

Hazır okullar yeni açılmışken müfredata, “Soykırımın Tarihi” diye bir ders de biz eklesek ve geleceğimizin teminatı olmasına dua ettiğimiz çocuklarımıza okutsak fena mı olur?
Bu derste, insanlık tarihinin dehşetengiz suçlarını işleyip de “Madem ki itiraf ettim, ben artık akım” diyen ya da suçu sürekli başkalarının üzerine atmaya devam eden yüzsüz devletleri anlatsak. A harfinde Almanya’yla başlayıp sıradan Amerika, Arap Ülkeleri’nin neredeyse tamamı, Arnavutluk, Belçika, Bulgaristan, Ermenistan, Fransa, Hollanda, İngiltere, İspanya, İtalya, Makedonya, Polonya, Portekiz, Rusya, Sırbistan ve Yunanistan diye giderek bu ülkelerin dünya üzerinde insan ve genellikle de Türk nüfusunun azalması için sarf ettikleri özel gayretleri gerçek belgeleriyle ortaya koysak!
Derdim; nifak oklarını geri dönüşümsüz iade etmek kadar, gelecek nesillerin aynı tuzakla karşı karşıya kalmaması. Okullarımızda, gereksiz bilgiymiş gibi tarihi olaylara sabun köpüğü metotlarıyla dokunulup geçiliyor. Geri kalansa sürekli hamaset ya da vah vah edebiyatı. Olayların perde arkasına bakmak, kulis faaliyetleriyle ilgilenmek, elle tutulur kalıcı bilgileri öğrenmesi gerekenlere aktarmak yasak bölgeye girmek kadar sakıncalı sanki. Çocuklarımız, kendi ulusal değerleri yerine başka ülkelerin çarpıklıklarını değer olarak kabullenme modasında hızla yol alıyor. Topluma yön veren birçok politikacının kaygısız vurdumduymazlığıyla donanmalarını istemiyorsak siyaset taktiklerini acilen belletmemiz gerek onlara.
Son bir not…
Amerikan Senatosu, “Ermeni Soykırımı” hakkındaki yeni tasarıları görüşmeye başladı.
İki konu ne kadar benzer değil mi?
Gerekli tedbirleri almamaya devam ettikçe daha çok benzer olay gelecek kapımıza.
Hataları tekrarladıkça tarih tekerrür ediyormuş gibi görünür bazılarına…
Tekerrür etse ne yazar, biz yüce gönüllüyüz ya!

İlk Yayınlandığı Yerler
Yazarlar ve Ozanlar
Türk Edebiyatı
Kent Haber
Edirne P.

İlk Yayın Tarihi 16.9.2005

Uluslararası Örgütler ve İnsansız Haklar Derneği [Günay Tulun]

4 Mayıs 2008 , Pazar | Etiketler : *

Uluslararası Af Örgütü, insan hakları savunucuları olarak nitelediği Türkiye’deki İnsan Hakları Derneği’nin elemanlarına taciz yapıldığını belirtip buna son verilmesini istemiş. Üstüne üstlük “Herkesin ifade özgürlüğüne saygı gösterilsin” demiş.

Önce hemen şunu belirteyim ki insanları taciz etmek, tehdit etmek hiç kimsenin hoşlanmayacağı, doğru bulmayacağı bir eylem türü.
İnanın; tehdit ve taciz edenler de aynı tarzda bir eylemle karşılaştıklarında en az korkuttukları, huzursuz ettikleri kişiler kadar korkar, rahatsız olurlar.
Bu yöntemin doğru olmadığını söyleyip diğer tarafa dönelim usulca.

Bir türlü sevemediğim İHD’ciler!
Türk İnsanı için ne zaman olumlu bir iş yaptığınızı yazıp şu topluma deklare eder misiniz lütfen? Edin ki ne yaptığınızı anlayıp bizler de sizinle gurur duyalım.

Bakın, bugün Türkiye’de çok büyük bir kesim açlık sınırının altında ücret alıyor. Gizli ve açık işsizlik diz değil, dudak boyu. Çalışan kesim perişan.
Daha kazançları ellerine geçmeden, “Emekliliklerinde rahat ettirilecekleri” vaatleriyle maaşlarının bir kısmı tevkif edilen emekliler, bu vaatlerin aksine, rahatsızlıktan ölmek üzere. Gasp, soygun, cinayet, mafya olma aşkı had safhada… Çünkü; gelir dağılımı denen şey haksız, adaletsiz, tek yönlü bir trafik levhası gibi…
Bunları düzeltmek için yaptıklarınızı azıcık sesleseniz de, bizler de kocaman kocaman duysak, “Helal olsun, bak neler yapmışlar” desek, olmaz mı acaba?

Elli bin civarında yurttaşımızın nefesleri çekip alındı ciğerlerinden. Hayatlar kayboldu. İnsanlar öldürüldü. O güzel analar, yiğit babalar, güngörmemiş oğullar, gelinlik giymemiş kızlar geri gelmeyecek artık. Binlerce insanımız da sakat.
Neden ? Terör belasıyla birilerinin zengin olması gerekli de ondan.
Pekiyi, siz hangi yönde saf tuttunuz kendinize?
Hangi gün, hangi saat, hangi toplumun çilelerini dile getirdiniz? Şu kısacık hayatta herkesin; terörden, soygundan, canını kaybetmekten korkmadan alnının teriyle kazandığı hakça bir ücretin getirdiği huzur içinde yaşaması için ne yaptınız?
Aç, perişan, mağdur insanlar için neyin kavgasını yaptınız?

Türk İnsanı keyifsiz. Türk İnsanı moralsiz.
Kısaca mutsuz bir labirentin içinde cendereye yakalanmış gibi.
Bir de Ermeni Komedisi eklendi bunun üstüne.
Siz; Türkiye’nin “İnsan Hakları Derneği”, ne yaptınız Ermeni İftiraları’na karşı.
Ben rahatça “Ermeni İftiraları” diyebiliyorum. Çünkü; Adana’yı, Hatay’ı, Erzurum’u, Erzincan’ı eskinin Canik´ini ve daha birçok ili gezdim, gördüm. Soylarına kıyılmış Türk İnsanı´nın anılarını dinledim son şahitler yaşarken. Çocukluğumdan bugüne dek uzanan zorlu yıllar zarfında hiçbir şey yapamasam da olanları anlayabildim insanım adına.
İnsanlık adına…
Pekiyi sizler ne yaptınız bu konuda?
Doğruları arama, doğruları bulma, doğruları dile getirme, doğruları savunma adına?
Madem ki insan haklarının savunucususunuz, doğrulara erişip seksen milyon vatandaşınızı doğrularla aydınlatmanız gerekmez mi?
İnsanınızın doğrularla aydınlanarak dünya insanı karşısında ezik, boynu bükük, umarsız bir hedef olmaktan kurtarılması, sizin savunduğunuz haklar arasında yer almaz mı?
Siz ne iş yaparsınız Allahaşkına…
Adınızın başındaki “İnsan” kelimesi bana göre gereksiz.
Geri kalan hak ve dernek kelimeleriyse beni ilgilendirmiyor artık.

Uluslararası Af Örgütü, tekrar “Merhaba” size…
Biliyorum yaptıklarınız da yalnız değilsiniz. Birçok uluslararası örgüt de sizin gibi düşünüp aynı paralelde hareket ediyor.
Nerede Türkiye sözü geçse hemen karşı tarafda yer alıyor örgütler.
Haklıymış, haksızmış demeden hem de…
Yine de bu haksızlık sözünün bir yanında kalıp ezilmek istemem.
Bende oluşan kanı aynen, kelimesi kelimesine böyle!
Hiç akıllarınıza bizlerin de AB, ABD, Ermeniler ve yöneticilerimiz tarafından taciz edildiğimiz gelmez mi?
Hiç düşünmez misiniz bizlerin de ifade özgürlüğümüzün dokunulmaz olduğunu, sizler başta olmak üzere herkesin buna saygı duymasının gerektiğini?
İnş’Allah birgün size de nasip olur bizlerin de bir takım haklarla bezenmemiz gerektiğini keşfetmek.
O zaman da savunmanızı istemeyeceğiz bizleri.
Diyojen’i duymuşsunuzdur mutlaka.
Burası Diyojenler ülkesi çünkü.
Bir kalender Diyojen daha çıkar, aydınlatır ülkemi…


İlk Yayınlandığı Yerler
Yazarlar ve Ozanlar
Türk Edebiyatı
Kent Haber
Edirne P.

İlk Yayın Tarihi 4.5.2005

*Hata Yapıyorsunuz, Uyanın Artık! [Günay Tulun]

4 Mayıs 2008 , Pazar | Etiketler : *

Türkiye’de kamuoyunu etkileyen birçok kişi yanlış yolda.
Bu yönlendiricilerden bir kısmı bilim adamı, bir kısmı yönetici, bir kısmıysa basından. Başka gruplardan da insan var tabii… Yalnız, en çok etkileyenler arasında ön sıraya yerleşen bu kesim Ermeni Meselesi’nde yeni bir moda başlattı. Türkiye’yi tehlikeli bir yola iteceği belli bir moda bu… Birleşmiş Milletler’e gitmeliymişiz. Yok efendim, uluslararası kuruluşlara gitmek şartmış.
Dalga mı geçiyor bunlar? Beyler, hanımlar, ahkâm kesenler dinleyin lütfen!
Her olay ve ona karşı alınacak tedbirler özeldir.
Problemler, çevresini kuşatan şartlara göre alınacak tedbirlerle savuşturulur ancak. Herkesin bildiği ve tam konumuza denk geldiği için veriyorum bu örneği. Uhud Savaşı’nı Hendek’in, Hendek Savaşı’nı Uhud’un şartlarını oluşturarak geçmek mümkün mü? Birisinde dağ, diğerinde çukurlar stratejik önemde. Aklı başında herkesin “Hayır!” diye seslendiğini duyar gibiyim şimdiden.
O halde, nedir bu uluslararası kuruluş, nedir bu Birleşmiş Milletler aşkı?
Farkında değilsiniz herhalde… Ya da farkındasınız da ağzınızdan çıktıktan, kulağınızla duyduktan sonra hemen unutuyorsunuz ülkenizle ilgili konuları.
Dünyada, Türkiye’ye hak veren halkların yaşadığı devletler dahil, hiçbir devletin resmi politikasında Ermeniler aleyhinde sarfedilmiş bir söz, ilan edilmiş tek bir karar yok. Buna karşın Türkiye aleyhinde vaz edilmiş hükümler, alınmak üzere sırada bekleyen kararlar, uzun yıllardır beyinleri yıkanarak bugüne gelmiş kamuoyları mevcut.

Sanmayın ki batı çok uygar, batının kamuoyu çok aydın.
En boş, en cahil insanlar batıda yaşamakta.
Çoğu Türkiye’nin haritadaki yerini bile bilmez, inanın!
Çoğu Türkiye’nin idare şeklini bile bilmez, inanın!
Eğer, yaşanan birkaç büyük sportif başarımız olmasaydı istisnaları unutmadan hepsi dememiz bile mümkündü buna. Türk Okulları’nda yetişenlerin tırnağı bile olamaz çoğu. Hem de bugünkü bozuk eğitim sistemimize rağmen görünen, saptanan bu…

Batılılar öyle sanıldığı gibi belgeye dayanmaz kanı sahibi olmak için. Televizyon, gazete, roman, önüne ne koyarsa alır, hıfzeder, inanır ona. Yeter ki iki, üç ayrı yerde çıksın karşısına. Bir kez inansın, dönmesi zordur o inançtan. Genelde bu işin aslı nedir diye araştıran, bir elin parmaklarından azdır. Önüne her konulanı hazmedenlerin çokluğuysa bırakın onların seslerini, nefes alışlarını bile örter arsızca.

Ama, Ermeniler dendimi akan sular durur.
Ermeni her yerdedir. Amerika Kıtası’nın her yerinde, Avrupa’nın, Asya’nın, Afrika’nın her yerinde…
Nüfuslarının üç, beş kişi olmasının da önemi yoktur. Çünkü gittikleri her yerde hemen kültür ve sanat dernekleri kurar, hemen kamuoyu oluşturmaya başlar, hemen Türkiye’yi mahkûm ettirecek propagandalarla etkileyecekleri cahil ama etkin zümreye ulaşmayı bilirler.
Türkiye lehindeki her fikri, her sözü, her hareketi acımasızca ezer, geri döndürür ve bundan faydalanmasını iyi bilirler.
Etrafımızdaki çemberi daraltıp, bizi sıkmakla meşguller şimdi.

Nazi Almanyası’nın kendine özgü felsefesiyle Almanlar’ı etkilediği dönemde fikri gelişmesini yaşayan bir papaz, dünyasal bir dinin başkanı seçildi. Şahsen kendisinden, insanlık ve dini değerlerin yükselişi açısından hiçbir beklentim yok. Yeni Papa, Türk düşmanı olduğunu defalarca ve açıkça ifade etmekten hiç kaçmadı. Papa oluşundaki en büyük etkenlerden birisi de bu desem çok mu abartırım acaba? Allah’ın yarattığı kullara düşman bir dini lider… Siz olsanız ne düşünürdünüz?
Din kitaplarını elleriyle yazan, Allah’ın gönderdiği bir kitabı binlere, sonra o binleri kafalarına göre dörde indiren, engizisyon kıyımını oluşturan, kendi peygamberlerinin ölümünde kullanılan cinayet aletini kutsal sayıp kiliselerinde, şapellerinde, evlerinde, üstlerinde taşıyanlardan ne beklersiniz ki? Siz ananızın, babanızın ölümünde kullanılan nesneyi evinizde, üstünüzde taşıyabilir, onu ibadet aracı olarak kullanabilir misiniz?
Kendi peygamberlerine tanrılık vasfı yükleyerek Allah’ın birliğine karşı gelen bir dinde kalmayı inatla sürdürmeleri bir yana, misyonerlik faaliyetleriyle birçok zavallının da ebedi hayatıyla oynayan bu insanlardan ne umulur ki? İdrak ve ilahi zekâları konusunda yorum yapmaktan hicap duyacağım bu insanlar; oluşturdukları dinden sıyrılıp, insanlığın tümünü kurtarmak için gönderilen son ve gerçek dini hâlâ reddetmiyorlar mı? Gerçeği algılamadan bu denli yoksun o insanların; el altından da olsa dini kullanarak Türkiye´yi sıkıştırmaya kalkmasını beklemek ve bu konuda tedbir alınmasını istemek komplo teorilerinden sayılmaz sanırım.

Çok sayıda ülkenin parlamentosunda aleyhimize oluşturulan hava, hacıyatmaz gibi engellenemeden ayaklanmış karar sırasındaki yerine yürüyor.
Ermeniler’in Türkler’e uyguladığı soykırım sırasında Osmanlı Ordusu’nu yöneten Almanlar’ın bugünkü kuşakları, yani Nazizm’in yeşerdiği ve hâlâ "Neo" başlığı takılarak yaşadığı ülkenin insanları bile, değişen çıkarlarının alçaltıcı açgözlülüğüyle iftira kampanyasında ön sıralara çıkma yarışında.

Buraya kadar yazdıklarımda bir yanlış varsa uyarın lütfen.
Özetlersek…
Uygarlığının maddesel tüm alanlarda yaşadığı yükselişe rağmen batılı; cahil, bağnaz, çıkarcı, egoist ve ne yaratıcı ne de onun kulları önünde alçalmaktan korkmayan bir yapıda.
Yani en tehlikeli türün; yani insanın, en korkulan, en fazla tehlike saçan türü…

Türk Diasporası’ndan söz etmekten bilerek kaçındığımın farkındasınızdır sanırım. Çok mecbur olmadıktan sonra dokunmam bile onlara. Çünkü onların çoğu ülkelerini düşünmekten çok uzak, hatta Türkiye’nin karalama kampanyalarının aranan oyuncaklarıdır gittikleri yerlerde. Bırakın Türkiye lehinde ses getirecek kamuoyu oluşturmayı, çıkar kavgalarıyla birbirlerinin gözünü çıkarma kavgasıdır yaşadıkları. Geri kalanlarsa birleşip “Ortak Ses” oluşturmaktan korkar ve sinerek susarlar. Çünkü bilirler ki başlarına bir şey gelse yardımlarına koşacak kimse yoktur etraflarında. Bir Allah’ın kulu çıkıp şu Ermeniler’le bizimkiler diyebileceğimiz insanları aynı anda incelese, ne demek istediğim daha net görülecektir mutlaka.
Üstelik inanın, nüfus olarak bizimkilerden fazla da değiller.
Yalnız onlar ortak, bizimkilerse korkak, tekil ve oynak hareket ederler. Göreceksiniz, bu 25 Nisan´da da ses getirecek bir eylem çıkmayacak bizimkilerden.

Aslında yurt dışına çıkmamıza da gerek yok.
Ataları; belki de dedesi, ninesi, amcası, teyzesi, halası Ermeniler’ce kesilmiş Kürt Kökenli bazı vatandaşlarımızın söylemlerini tekrar inceleyin yeter. Söyleyenlerin yalancısıyım. Başka bir dönemin uzmanı olduğu belirtilen, buna rağmen araştırma ve inceleme yapmaya gerek görmeden keşfettiği yeni bir metotla farklı bir çağın olaylarına hüküm giydiren Sabancı Üniversitesi Tarih Öğretmeni Halil Berktay’ı dinleseniz yeter. Yazdıklarının okunması eziyet veren; ama iyi bir reklam furyasıyla kitapçı vitrinlerinde ışık, evlerdeki kitaplıklardaysa el değmediği için küf kokuları saçan Orhan Pamuk gibi yazıcıları hatırlayın yeter.

Kısaca; bizim beceremediğimiz her şeyi Ermeniler kolayca beceriyor. Çünkü yıllarını vermişler bu işe. Bizim de onlar gibi zamana sığınmamız ve önümüze çıkan her anı akıllıca kullanmak zorunda olmamız kafalarımıza dank etmedi mi hâlâ?

Aşağıda alıntı yaparak birkaç satırını sunduğum “Bir Çağrı, Ermeni Soykırımı’nı Anıtlarla Analım” yazısındaki gibi bir kampanya başlatsak, bu ülke toprakları içinde yaşayan herkes de buna katılsa fena mı olur?

´*` [Soykırım işlenen her yere, her kente, her köye birer anıt dikelim.
İş bununla kalmasın. İl, ilçe, köy, plaj, ören yeri, tarihi bölge, rafting merkezi, kayak merkezi demeden tüm turistik yerleri de bu anıtlarla dolduralım. Anıt yerleri için, turistin en fazla geleceği noktalar bulunarak seçilsin. Efes’te Meryem Anamız’ın evinin bulunduğu yeri, Akdamar Adası’nı, Ani’yi bu işin dışında tutmayalım. Bunlar için fazla para gideceğini de sanmam. Biraz beton, biraz demirle, birkaç candan sanatçı, birkaç sponsorla biter bu iş…
Kısa zamanda etki altına alınabilecek kaç nesil oluşur bilir misiniz?
Şuna inanın, bu işe başladıktan sonraki yirmi yıl içinde, Türkiye’nin doğrularını savunan çok insan göreceksiniz. Zamanında müdahale etmediğimiz için Ermeni İftiraları’nın bugün topladığı taraftar kitlesi gibi…]. Bugünlerde Çanakkale´ye gelecek Anzak Torunları´nı da unutmayalım lütfen.

Tabii sıralanan tedbirler bunlarla da kalmıyor. Bu tedbirler, onların yaygara edebiyatlarına gönderilecek ilk yaygara dalgası. Diğerleri de aynı yazıda sıralanıyor tek tek…

Bu işi Genel Kurmay´a, devlet dairelerine bırakmakla da fazla bir şey kazanamayız. Biliyorsunuz, onların asker ve devlet edebiyatına karşı alerjileri var. Okumuyorlar bile. Tüm sivil toplum örgütleriyle üstlerine gitmeliyiz. Önce yanlış yönlendirilen, yönlendirme ne kelime yanlış güdülen kamuoylarını aydınlatıp, doğruları öğretmeliyiz onlara. Yani, kendi paralelimizde kamuoyları oluşturmalıyız. Bu çok meşakkatli bir yol. Çünkü batılıların ne kadar bağnaz olduğundan, kafalarına yapışan fikirlerden kurtulmalarının zorluğundan az önce söz etmiştik. Bu çileli yolu denemeye devam ederken yanına çok daha kolay bir yol katmalıyız birlikte… Taze beyinleri ve konu hakkında hiçbir fikri olmayanları doğrularla yıkamaya ne dersiniz?

Aksini yaparsanız, haklı davamızın haksızlığını çıkarcı parlamentolar ve onların üyelerinden oluşan uluslararası kurumlarca geri dönülmez şekilde tescil ettirir, Türkiye’yi aç akbabalarla aç çakalların önüne atmış olursunuz.
Onlar da bunu bekliyorlar, zaten Türkiye’yi mahkûm etmişler soykırımdan.
Akıllı olup bunu tersine çevirmek şart.
İlk yapılacak iş; spor karşılaşmaları dahil her platformda Ermeniler’in yaptığı soykırımı haykırmak, haykırış sesleri silinmeden bu ve diğer yazılarda saydığımız tedbirleri uygulamak.
Hemen bugün, hemen bu saat, hemen bu salise!
Vakit geçirmeden, derhal!

Bugüne kadar bize uygulanan bezdirici baskıları ters yöne çevirip, doğruların yanında akmaya başlamasını sağladıktan ve zamanı doğruların yanında akılcı bir sistemle kullanmaya başladıktan sonra, isteyen uluslararası kuruluşlara gitsin, isteyense uzaylı kuruluşlara…
Gerçeği söyleyen için bir şey farketmez o zaman…

İlk Yayınlandığı Yerler
Yazarlar ve Ozanlar
Türk Edebiyatı
Kent Haber
Edirne P.

İlk Yayın Tarihi 20.4.2005

Bir Çağrı, “Ermeni Soykırımı’nı Anıtlarla Analım” [Günay Tulun]

4 Mayıs 2008 , Pazar | Etiketler : *

Bildiğiniz gibi çok uzun zamandır, tüm ülkeler birlik olup üstümüze gelmekte.
İşte AB ülkeleri, işte ABD…
Ve bizler suskun bir şekilde bekliyoruz.
Bekliyoruz ama, şu son Ermeni Hareketi ayağa kalkma zamanının artık geçmekte olduğunu gösterdi bize…
"Bizler vakuruz, bizler son ana kadar kavgaya girmeyiz" diyeceksiniz.
Bunları biliyorum. Biliyorum ama, milletçe suspus olmanın haksızlığımızın tescili olarak algılandığını da bilmemiz gerekmiyor mu?
Suskunluğumuz; atalarımızı, şehitlerimizi rencide ediyor.
Suskunluğumuz, bizlerin ve daha doğmamış kuşaklarımızın haysiyetinden parçalar koparıyor.
Suskunluğumuz; entelektüel olduğunu sanan, para ve şöhret uğruna her şeyi göze almış içimizdeki hainlerin göz kırpmadan yalan söylemesine, ülkesiyle kendisini yetiştiren tüm değerlere ve en ilginci kendisine ihanet etmesine yol açıyor.

Bazılarımızsa dar çevrelerde dillendirdi konuyu. Onlarınki ayrı bir korkuydu. Ya bana bir şey olursa korkusu. Sanki kendilerine ebedi yaşam sözü verilmişçesine…

Bu iş konuşmakla olmuyor. Acilen bir şeyler yapılması gerek.
Bu konudaki fikirlerimi yazılarımdan biliyorsunuz.
Bilmediğinizse yıllar öncesinden başlayarak bugünlerin gelmemesi için ileriyi gören birkaç dostla ilgililere, bu arada TBMM’ne de yazılar göndermiş olmam. Bunu marifet olarak dile getirmediğim bilinsin lütfen! Çünkü hepsi boşaydı bu çabanın.
Ne meclis, ne yönetenler, ne bilim adamları ne de halk olarak kımıldanmadık bile.
Yurt dışındaki vatandaşlarımızdansa hiç söz etmiyorum.
Onlar yanıbaşlarında gelişen olaylara en ufak bir müdahalede bulunmadılar. Oysa Ermeniler’in örgütlenme biçimleri, aralarındaki sımsıkı bağlar bir örnek olarak gözlerinin önündeydi.
Bizler de aynı onlar gibi birbirimizi anlamaktan uzak, her fırsatta birbirimize dil uzatarak yaşadık.
Mezhep kavgası, parti kavgası, köken kavgası yapıp durduk.
Allah isteseydi herkesi aynı milletten yaratmaz mıydı?
Bu köken kavgaları, birbirimize saygısızca yüklenmemiz Allah’ın seçimine itirazdan başka nedir ki? Tabii bu işleri sürekli körükleyen birileri vardı. Sürekli körüklenmeye müsait başkaları olduğu gibi…

Şimdi moda oldu. Ermeniler dendiğinde Kürtler de deniyor hemen.
Oysa soykırıma tabi tutulanların neredeyse tümü Kürt ve Türk.
Akıllı bir taktikle burada bile bölünmeye yol açıyorlar.
Okumazsan olacağı bu. Gerçek aranmadıkça da olacak bu!
Başbakanlık arşivlerini açıp gerçeği görün hemen.
Bilgisizliğimizle başkalarına eğlence olmayalım lütfen!

Asla Ermeni Vatandaşlarımız’a sözüm yok.
Onlardan; Ermeni Soykırım Çeteleri’ne karşı dedelerimizle beraber savaşan, dedelerimizle birlikte şehit olanlar var. Kendi devletlerini sahiplendi onlar.
Yalnız, o şehitlerin torunlarına bir çift sözüm var.
Bir türlü doğruları bulamayan torunlara…
Safsatayla uğraşacaklarına Anadolu`yu gezseler, masalları bırakıp biraz da gerçek kaynaklarla ilgilenseler. Biraz Çanakkale Savaşları`nı inceleseler…
O zaman kendilerini yok etmeye gelen İngiliz, Anzak, hangi millet olursa olsun, düşman saflarında yer alan insanlara nasıl davranıldığını, yine onların anılarından okusalar.
Düşmanına böyle davranan bir ulusun, kendinden gördüklerine el sürmeyeceğini anlamazlar mı? Osmanlı; Çanakkale dahil bir çok yerde savaşır, eli silah tutan herkes cephelerde erirken , Osmanlı`nın sırtı diyebileceğimiz doğu ve güneydoğudaki Ermeniler`in ne aradığını merak etmezler mi? Güvendiği için sırtını dönen herkese hançer saplamak neden?
Yine de hak vermek istiyorum onlara. Çünkü hep masalla büyüdüler.
O kadar da çok masalcı vardı ki!
Tabii bizlerden de hiç ses çıkmadı. Ders kitaplarımız es geçmişti konuyu.
Sandılar ki suçu saklamak için gizlendi her şey. Bilseler bunun onları üzmemek için yapıldığını.
Dedim ya, sözüm yok onlara…
Onlar kardeşlerimiz bizim.
Dedelerimizle birlikte korudu ataları Osmanlı`yı. Dedelerimizle birlikte şehit oldu dedeleri…
Sözüm soykırımcılarla onların günümüzdeki çetelerine…

Türkiye’nin her yerine “Ermeni Soykırım Anıtları Dikilmesi” için bir kampanya başlatalım.
Bu ülke toprakları içinde yaşayan herkesin buna katılması için çalışalım.
Soykırım işlenen her yere, her kente, her köye birer anıt dikelim.
İş bununla kalmasın.
İl, ilçe, köy, plaj, ören yeri, tarihi bölge, rafting merkezi, kayak merkezi demeden tüm turistik yerleri de bu anıtlarla dolduralım. Anıt yerleri için, turistin en fazla geleceği noktalar bulunarak seçilsin. Efes’te Meryem Anamız’ın evinin bulunduğu yeri, Akdamar Adası’nı, Ani’yi bu işin dışında tutmayalım.
Bunlar için fazla para gideceğini de sanmam.
Biraz beton, biraz demirle, birkaç candan sanatçı, birkaç sponsorla biter bu iş…

Şuna inanın, bu işe başladıktan sonraki 20 yıl içinde Türkiye’nin doğrularını savunan çok insan göreceksiniz.
Zamanında müdahale etmediğimiz için Ermeni İftiraları’nın bugün topladığı taraftar kitlesi gibi…

Anıt konusuyla birlikte diğer görevlerimizi de organize edelim.
Gerekirse provoke edilemez mitingler düzenleyelim.

TBMM’den, eğitime yön verenlerden, sivil toplum örgütlerinin tümünden ülkem adına birkaç küçük dileğim var. Hepsi de acil olarak yapılması gereken bu dilekler;
-İlköğretimden başlayarak her sınıfa Ermeni Soykırımı’nı tüm vahşetiyle anlatan dersler
koymak,
-Ermeniler soykırım yapmamıştır diyen herkesi suçlu duruma düşürecek yasalar çıkarmak,
-Ermeniler`e soykırım yapması için akıl veren, soykırıma katılan, soykırımı destekleyen,
soykırımı örten, soykırımda suçlu yerine mazlumu suçlayıp akılları karıştıran tüm devletleri ve
kişileri soykırım suçlusu olarak ilân etmek,
-Tüm dünya devletlerine delillerle ve gerekirse onların arşivlerindeki belgelerden de
yararlanarak başvurup, Ermeniler`in yaptığı soykırımı tanımalarını istemek,
-Ülkemizi ziyaret eden yabancı devlet erkânını protokol marifetiyle soykırım anıtına götürmek,
-Dost ülkelerde “Ermeni Soykırım Anıtları” açabilmek için temaslara başlamak,
-Son şahitler canlıyken iftira atmaktan utanmayan Ermeniler`e karşı, son şahitlerden kalan
son birkaçının da ölmesini bekler gibi davranmaktan vazgeçip, açılmadan bekletilen tüm toplu
mezarları dünya basını, Birleşmiş Milletler Temsilcileri ve gerçek bilim adamlarının bulunduğu
bir ekiple birlikte ortaya çıkarmak,
-Üniversitelerde soykırım kürsüleri açmak,
-Soykırım müzeleri kurmak,
-Amacı dışına taşırmamak kaydıyla mevcut müzelerde de soykırım bölümleri açmak,
-Yurt dışındaki sessiz Türkler’i ses verir hale getirecek örgütlenmeyi oluşturmak,
-Onların sayılarına erişebilmek için; Ermeniler hakkındaki tüm gerçekleri anlatan; belgesel,
roman, şiir, karikatür, resim, fotoğraf ve makale sayısının yıl başına birkaç binle ifade edilen
rakamları bulacak seviyede arttırılmasını sağlamak,
-Ermeni Vahşeti`ni konu alan sinema filmi, TV dizileri, belgesel filmler çekip bunları dış
piyasalarda gerekirse üstüne para vererek dağıtmak, Ermeni Soykırımı`nı anlatan bu filmlerin
sık sık dünya TV ve sinemalarında gündeme gelmesini ve TV yayınlarının TRT gibi sessiz
sedasız ve herkesin uyuduğu saatlerde değil, büyük bir patırtıyla ve en çok izlenmenin olduğu
saatlerde yayınlanmasını sağlamak,
-Ermeniler`in karakterleriyle ilgili fıkralar üreterek bunları yayınlamak.
Bunların çoğu onların taktikleri, onlar vazgeçene kadar kısas uygulama zamanı geldi de geçti bile…

Dini, dili, kökeni ne olursa olsun; Türk, Kürt, Ermeni, Rum, Gürcü, Müslüman, Hristiyan, Yahudi, Yezidi, Mecusi, Budist, Ateist, Kemalist, Marksist, Kapitalist kim varsa hepsinden, bu vatanda yaşayan, Türkiye’yi yurt edinmiş, Türkiye’yi gönlüne almış herkesten destek bekliyorum.

Hakkım değil mi?

 
İlk Yayınlandığı Yerler
Yazarlar ve Ozanlar
Türk Edebiyatı
Kent Haber
Edirne P.
İlk Yayın Tarihi 10.3.2005

Okunmaması Gereken Sıkıcı Bir Soykırım Yazısı II [Günay Tulun]

3 Mayıs 2008 , Cumartesi | Etiketler : *

Nihayet geldik “Mavi Kitap” denen soytarılığa.
Masterman Bürosu’nun tümüyle uyduruk belge ve şahitlerden faydalanarak yaptığı bir kitap. Yani şu İngilizler ne büyük millet. Hayaletleri şahit yapacak kadar büyük hem de…
Neyse, İngiliz “Yabancılar Ofisi” bu kitabın içeriğine karışmayacağını, doğruluğuna inanmadığını daha o zaman yetkililere bildirmiş.
Bildirmiş ama, konu önemli ve emir büyük yerden. Bir mavi kitap serisi icat edip propaganda kitabı faslından basıvermişler.
Kitaba; Amerika’daki Ermeni Komiteleri, Tiflis’de yayınlanan Horizon, Londra’da yayınlanan Ararat, New York’da yayınlanan Gocnak ve Marsilya’da yayınlanan Armania Gazeteleri kaynak olmuş. Hepsi Ermeni asıllı, hepsi uydurulmuş haber.
İşin en acı yanıysa "Arnold Toynbee" gibi birinin bu faaliyette görev alması. Toynbee daha sonraları "Türk Düşmanı Vikont James Byrce`in büyük desteğini gördüğünü, ´Dr. J. Lepsius`un Gizli Raporu` kitabının sahibi Alman papazı Dr. Johannes Lepsius gibi kendisinin de Düzenbaz Morgenthau`dan çok yararlandığını" açıklamış ve "Centilmenlik dışı bir görevdi", "Hükümet bilgim dışında propaganda amacıyla kullandı" itiraflarını yapmıştır.
Toynbee bu çirkin görev nedeniyle kendi vatandaşları tarafından da aşağılanmış, kendisine "Propagandacı" sıfatı yakıştırılmıştır. James Reid Morgan "Atrocity Propaganda 1914-19" adlı eserinde onu yerden yere vuran sözler sarfetmekte ve bu çirkin kitabın tümüyle düzmece rapor ve bilgilere dayandığını anlatmaktadır.
"İngiltere`nin Vahşet Propagandası" adıyla bilinen bu tür ahlak dışı eserlerin baş yapıtı, 1916 yılında yayınlanan ve adına "Mavi Kitap" denen bu şerefsizlik anıtından başka bir şey değildir.
Millet harıl harıl iftira makaleleri, iftira kitapları yazarken, katiller sürüsü dışında kalan Osmanlı Ermenileri, Ermeni Milletvekilleri, Ermeni Paşaları ayaklarını uzatmış keyif çatıyor, nargilelerini tüttürüyorlardı huzurla.
Vizontele’nin Deli Emin’i bütün bu olanları duysaydı; “Ihhı” der güler, "Bak şu işe" der, yine gülerdi herhalde…

İyi güzel de hep başkaları mı suçlu?. Aylar önce Türkiye hakkında bölücü sözler yayınlayan Los Angeles Türkleri’nin sitesine gönderdiğim bir yazımdan alıntı yaptığım bir iki cümleyle cevap vereyim buna.
“………Eğer birbirimizle bu kadar uğraşmasaydık, birbirimizin gözünü çıkarmaktan bu kadar hoşlanmasaydık bunlar gelir miydi başımıza. Biz; vekili, hükümeti, bilim adamı velhasıl tüm insanıyla umursamaz bir gaflet içindeydik. Pekiyi ya sizler. Sizin gibi ülke dışında yaşayan Türk Vatandaşları, ya sizler!
Bir avuç Ermeni kadar olamadınız. Onlar sizlere örnek olacak hareketler sergiler, örgütlenip birlikte güç oluştururken, sizler bölünüp birbiriniz ve ülkeniz aleyhinde klikler oluşturdunuz.
Bu, AB içinde yaşayan insanlarımız için de geçerli.
Bizimkiler sayıca fazla olsa da Ermeniler örgüt kurmakta, birleşip birlikte hareket etmekte ne kadar yetenekli olduklarını gösterdiler her yerde..
Yazık, onların yüzde biri kadar olup ülkemizin problemlerine sahip çıkmadınız. Bundan kaçtınız hep…
Türkiye`de basınımız ve yöneticilerimiz yüzünden bu tür haberleri öğrenmekte ya geç kaldık ya da hiç duymadık bile.
Sizlerse olayların yaşandığı yerlerde, olayların nereye uzanacağını görecek kulelerdeydiniz…….”

Bu olaylar neden oldu?
O günkü dünya düzenine göre Ermeniler; Rus, Fransız ve İngilizler’in müttefikiydi. Sarıkamış olayından sonra çekilmeye çalışan Osmanlı Ordusu’na ihanetleriyle büyük zayiat verdirmişlerdi. Tehcir hareketi yapılırsa bu müttefik kozu ortadan kalkacak, İngiliz ve Fransızlar’ın daha çok öz evladı savaşa gidecekti. Bu nedenle tehcirin yaptırılmaması şarttı.
Osmanlı ise bilindiği gibi Almanlar’la müttefikti. Amerikan Halkı o sıralarda Almanlar’a karşı büyük bir sempati besliyor, dolaylı yoldan bu sempati Osmanlı’ya kadar ulaşıyordu. Amerikan’ın Almanya’ya desteğini engellemek ve İngilizler’le Fransızlar’ın bulunduğu safda yer alması için gereken neydi? Tehcir hareketi nasıl engellenecek, Ermeniler aynı safda nasıl tutulacaktı?
Hindistan ve çevresindeki müslümanlar Osmanlı’nın yanında savaşmak istiyordu. Onları engellemek için de bir yol bulunmalıydı.
Tehcire lâf edemiyorlardı. Çünkü kendileri bu metodu sıkça uygulamıştı.
Bir senaryo yazmak şart olmuştu artık.
İşte bu senaryoyu, İngiliz ve Fransızlar birlikte yazdılar.
“Osmanlılar tehcir hareketi adı altında katliam yapacak, Ermeniler’i öldürecekti”. Soykırım yapma becerilerini ispatlamış bu devletler, Osmanlı’dan bunun hesabını soracaklarını, katliamı yapanları suçlu olarak yargılayacaklarını duyurdular dünyaya…

Bir de nüfus masalı var.
Ermeniler`in 1914 yılında Venedik`te bastırdıkları harita ve tablonun içeriğinde Osmanlı Asyası`nda yaşayan Ermeni Nüfusu 1.200.000 olarak gösterilmiştir. Bastıran kim, kendileri…
Bu rakam soykırım iftirasının yaratıcılarından Fransızlar`a göre 1.015.800, ortakları İngilizler`e göreyse 1.300.000`dir. Morgenthau düzenbazıysa Ermeni kâtip ve tercümana yazdırdığı kitabında, altı yüz bin Ermeni`nin öldürüldüğü masalını yazarak Ermeni Nüfusu`nun bir dağ gibi görülmesini amaçlamıştır.
2005 yılındaysa bu kez Orhan Pamuk adında bir kitap yazıcısı ortaya çıkmış ve Morgenthau`ı da geçen bir skora imza atarak adından söz ettirmiştir. Pamuk; nerden geldiği belli olmayan bir ilhama dayanarak, Türkler`in 1.000.000 Ermeni`yi öldürdüğünü postulat haline getirip dünyaya duyurmuştur. Böylece, tarihte arzuladığı yere hiç kimsenin yardımı olmadan, yalnız kendi çabaları sayesinde oturma imkânına kavuşan Pamuk, espri olduğuna inandığım bir habere göre, bundan sonraki tüm kitaplarını Ermenice yazmayı düşünmektedir.

Tehcir hareketi herkese uygulanmamıştır. Eli soykırıma değmemiş bir çok Ermeni yerli yerinde kalmış, mesleklerini ve yaşamlarını rahatça devam ettirebilmişlerdir.
Türk Tarih Kurumu`nun saptamalarına göre göçe zorlanan Ermeni sayısı 438.758`dir. Ermeni Bogos Nubar`ın Başkanlığı`ndaki Ermeni Delegasyonu`nun Fransa Dışişleri Bakanlığı Özel Yetkilisi Gout`ya 1918 yılında verdiği raporda belirtilen sayıysa 400.000 civarındadır.
Amerikan Büyükelçisi Düzenbaz Morgenthau`ın anılarında, yani gerçekleri ifade ettiği bir yerde verdiği rakam da, biraz abartıyla yuvarlanmış olsa da bunlara yakındır.

Gelelim öldürüldüğü söylenen Ermeni sayısına.
Dediler ki üç milyon Ermeni…
Sonra vazgeçtiler, iki buçuk milyondu canım dediler.
Baktılar yine olmuyor. İki milyon demiştik canım, siz yanlış anladınız çarkedişi.
Sonunda bir buçuk milyonda karar kıldılar.
Beyler müjde!
Ermeniler`in yaptığı bu hesaba göre; o devirde dünya üzerinde yaşayan tüm Ermeniler`den daha fazlası öldürüldüğünden bugün dünyada bir tek Ermeni bile yaşamamakta ve Ermeni iftirası diye bir derdimiz bulunmamaktadır.
Müjdemiz; öldüğü söylenenler için değil, üstümüze iftira atacak kimsenin kalmamasından.
Osmanlı bu işi nasıl becermiş acaba?
Bence; mutlaka mezarlıkları sulayıp ölü Ermeni tarımı yapmış, dünyada ilk kez "meftadan mefta" üretimini gerçekleştiren bu dahice fikrin sahibi olmuşlardır.
İster misiniz şimdi bir takım Ermeni kuruluşları, bir takım devletler ortaya çıkıp "Osmanlı mefta tarımı yapmış, meftadan mefta üretmiş" diye haykırsalar. Kitaplar yazıp, fotoğraf yayınlasalar.
Olacağına bakın.
Ya olursa!…

İşte bütün hikâye bu.
İşte bugünlerde her şeye komplo teorisi diyenlere tarihten bir komplo dersi.
Önce soykırımı hayal ettiler, sonra da ilân.
İşte başımızdaki pislik bu.
Toplu mezarlar, doğru anılar, doğru belgeler, kısaca tarih bizden yana.
Masallar, yalanlar, düzmece belgeler, kısaca hayaletlerin hayalleriyse onlardan.
Bu konuya bir daha değinmem gerekirse, Ermeniler`i destekleyen devletlere ait resmi ve özel temsilcilerin gerçek fikir ve sözlerinden pasajlar vermek isterim size…

Bakalım, meclis dışa dönük hangi taktiği benimseyecek.
Yalnız onlardan bir ricam var. Hemen her soykırım yazısında yazdığım gibi.
Lütfen, her il ve ilçeyle soykırımın yaşandığı her yere birer “Soykırım Anıtı” dikelim. Özellikle turistik bölgelerden başlayarak. Bugün yararı az gibi görünse de yarın getirisi çok olacaktır bu anıtların.
Örnek mi istiyorsunuz? İşte Kıbrıs Halkı.
1974 öncesini hatırlayan kaç kişi kaldı aralarında…
Gelecek kuşakların ilgisi anıt kitabelerinde yoğunlaşırsa onların bir daha Ermeni Masalları`ndan etkileneceğini beklemesin kimse…

İlk Yayınlandığı Yerler
Yazarlar ve Ozanlar
Türk Edebiyatı
Kent Haber
Edirne P. 

İlk Yayın Tarihi 8.3.2005

Okunmaması Gereken Sıkıcı Bir Soykırım Yazısı I [Günay Tulun]

3 Mayıs 2008 , Cumartesi | Etiketler : *

Bugünlerde ilginç şeyler oluyor.
İnanasım gelmiyor, Ermeniler konusunda Millet Meclisi’nde kıpırtılar var.
Ana muhalefetin önderi Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkanı Deniz Baykal, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’la görüşüp ortak eylem talep ediyor.
Görüşmenin konusu, “Ermeniler’in Yaptığı Soykırım” ve İngilizler’in ünlü beşinci kol faaliyetlerinden “Mavi Kitap”.
O kadar mutlu oldum ki anlatamam.
Sonunda uyanıp silkelenmeye mi başladık dersiniz?

Önce şu ünlü “Mavi Kitap” neymiş bir bakalım.
Hani iğrenç siyasi taktikler vardır. Rakibi yıkmak için aleyhinde yalanlar uydurur, ona iftira atarsın. Nedenleri ne olursa olsun bu alçakça komplonun bir tek amacı vardır. Bu amaç daima rakibin üstünde yer almaktan, onu yenilgiye uğratmaktan başka bir şey değildir.
Bunun için yapılacaklarsa çok basit.
Bir yalan, bir iftira senaryosu yazarsın, tutmasa da izi kalır.
Bu iz, bir gün mutlaka rakibinin karşısına çıkar. Onu baskı altına alır, savunmaya iter, sinirlerini bozar, sürekli hata yapmasına neden olur. Sonunda da moralman çökertir ve zayıflatır.
İşte, “Beşinci kol faaliyeti” için yapılabilecek basit tanımlardan biri de budur.
Çok iğrenç, çok ahlaksız, ama etkili olduğu için de oldukça tutulup sıkça kullanılan bir taktiktir.
Her zaman uygulanabilir. Soğuk savaş, sıcak savaş, ılık savaş, siyaset sahnesi, hiç fark etmez.
Cuk oturup karşı tarafı perişan eder.
Beşinci kol faaliyetleri içinde en komik, en etkili, ama bizi en çok kahredeni, Rus İstihbarat Elemanları`nın Doğu Cephesi’nde Osmanlı Ordu Birlikleri arasında yaydığı “Bit yiğitte, pire itte bulunur” sloganıdır.
Bu slogan, binlerce askerimizin kırılmasında oldukça etkili olmuştur.
“Akan su mikrop tutmaz” ve “Mikrop senin kadar oluncaya dek sen dağ kadar olursun” sloganları bugün çok komik gelse de o devir için oldukça etkin yıkıcı faaliyetlerdendir.
Bunlar sağlık zafiyetine götüren türden. Akla gelen her konuda beşinci kol faaliyeti başlatılabilir.

İşte “Mavi Kitap” bu tür bir amaç için İngilizler’in ürettiği bir yalanlar manzumesidir.
Bir propaganda kitabıdır.
Aynı, Amerikalılar’ın Büyükelçi Henry Morgenthau’a yazdırdığı ve 1918’de yayınlanan kitap gibi.
Bu kitabın ne mal olduğu 1990’da araştırmacı tarihçi Prof. Heath Lowary`nin yayınladığı “The Story Behind The Ambassador Morgenthau`s Story” adlı kitapla ortaya çıktı. Morgenthau’ın kitabı; kendisinin talebi, Amerikan Dışişleri’nin kontrolü ve Başkan Wilson’un izniyle yazılmıştı. Hatırata dayandığı iddiasına rağmen, içeriğini büyükelçiliğin anlaşmalı düzmece raporları teşkil etmişti. Morgenthau; kitabın yazım işini tercüman ve danışman-kâtibinin üzerine yıkmış, ama kapağına kendi adını yazdırırken hiçbir utanma belirtisi göstermemiştir. Bu ahlaksız çabanın amacı da bellidir. Amerika’da o günlerde mevcut olan savaş aleyhtarlığını kırarak Amerika`nın savaşa katılmasını sağlamak.

Morgenthau`ın asıl hatıratı ve gerçek büyükelçilik raporlarıysa tümüyle farklıdır. 26 Eylül 1915 tarihli günlüğünde tehcir hareketine tabi tutulan Ermeniler’in güneydeki yeni yerlerine salimen götürüldükleri, kendilerine barınacak yer ve iş verildiği, çalışarak hayatlarını kazanmaya başladıkları yazılıdır. Yerlerine yerleştirildiği söylenen Ermeni sayısının beş yüz bin civarında olduğu da anılarında yer almaktadır.
İlginç bir saptamaya da izin verin.
Tehcir sırasındaki doğumlar göç edenlerin nüfusunun çoğalmasına neden olmuş.
Bu hesaba göre, onları koruyup tehciri yöneten Osmanlı Askerleri Ermeni Çeteciler tarafından öldürülürken tehcire uğrayanların neredeyse kıllarına bile zarar gelmemiştir.
Üstelik görevini tam anlamıyla yapamayanları Osmanlı, kendi divan-ı harbinde yargılama tarafsızlığı ve yüce gönüllülüğünü de göstererek.
İşte bu “Alçaklık Anıtı”, aleyhimizde bir delilmiş gibi hâlâ utanmazca kullanılmaktadır.
Wilson, Amerikan Dışişleri’nin bu işe bulaşmış yöneticileri, Düzenbaz Morgenthau, masalcı tercümanla kâtip, cehennemin beysbol takımına as olmuşlardır herhalde.
Unutmadan söyleyeyim bu adamlardan birinin adı Agop, diğerininse Arşak`tır.
Bu isimler size çok şey anlatmıştır mutlaka.

Mavi Kitap gibi bir başka ahlaksızlık abidesi de “Naim Bey’in Anıları” kitabıdır.
Efendim; bir tek kişinin, Aram Andonian’ın iddiasına göre bu Naim Bey, “Tehcir Dairesi’nin” Halep Bürosu’nda görevli bir Osmanlı memurudur. Talât Paşa’nın, Ermeniler’in katli konusunda verdiği sözde emirleri içeren telgraflarını saklamış ve kitabın yazarı Aram Andonian’a vermiştir. Basit bir memur ünvanı taşırken her nasılsa bütün şifreli telgrafları elinde tutabilen bu Naim Bey; hiçbir çıkar gözetmeden, Ermeni katiller uğruna kellesini koltuğuna alarak hepsini Aramcık’ına hediye etmiştir. Andonian, Naim Bey’i bu ulvi davranışından dolayı öve öve yere göğe koyamaz.
Hikâyesindeki çürük nokta ortaya çıktığında da aynı adama söylemedik söz bırakmaz. Naim Bey artık ahlaksız, şerefsiz, para için her şeyi yapan sarhoş bir pisliktir. Bu belgeleri çok para vererek almıştır Aramcık.
Aslında ne Halep Tehcir Bürosu’nda Naim Bey diye birisi vardır, ne de şifreli telgrafları ordu düzeni içinde çalacak cesarette bir Osmanlı memuru. Çünkü bu masal, sonu idamla noktalanacak bir casusluk faaliyetinin tarifidir. Ayrıca, şifre ve telgraf defterlerinde böyle kayıtlar yoktur. Durun bitmedi. Kullanıldığı söylenen şifreleme düzeni de Osmanlı’da hiçbir zaman kullanılmamıştır.
1920 yılında yayınlanan bu kitap da hâlâ Ermeni tezgâhının bir parçası olarak kullanılmaktadır. Bana öyle geliyor ki; bu Aram Andonian, bizim Naim Bey’in hayali hayaletiyle öte tarafta hayali telgraf koleksiyonu yapmaktadır.

Konuya şimdilik ara vermek zorundayım.
Kısmet olursa bundan sonraki yazımda yine aynı konuya devam etmek istiyorum.

İlk Yayınlandığı Yerler
Yazarlar ve Ozanlar
Türk Edebiyatı
Kent Haber
Edirne P.
İlk Yayın Tarihi 8.3.2005

Kıbrıs’ı Yaşamak [Günay Tulun]

3 Mayıs 2008 , Cumartesi | Etiketler : *

13 Şubat günü, Kıbrıs Türk Federe Devleti’nin ilan edilişinin otuz üçüncü yıldönümüydü. 1975’ten bu yana tam otuz üç yıl geçmiş. Uzun uğraşlardan, bir hayat boyu süren kavgalardan sonra…
Kıbrıslım yıllarca rahat yüzü görmedi yurdunda.
Ne acı değil mi?
İnsan kendi ülkesinde, doğup büyüdüğü topraklarda günyüzü görmüyor. Görmüyor değil, gösterilmiyor. Baskı, esaret, tahrik, gasp, cinayet hepsi onların başında. İnsanlık hakları ellerinden alınmış, görüldükleri yerde öldürülüyorlar. Öldüren de kim? Kapı komşuları… Hani kısa süre önceye kadar aşlarını, işlerini paylaşan insanlar. Kıbrıs’ın genç nesilleri tarihlerini öğrenememiş. Söylemlerinde açıkça görüyoruz bunu. Ana, babalarının başlarından geçeni bile kavrayamayanlar var. Tarihi bilenlerse haksız uluslararası tecritten bezmiş. Her iki grubu da suçlamıyorum. Aynı şeyler Türkiye’de de yaşandı. Bizler de tecritten nasip alıp ambargolar yaşadık. Bizler de politik yenilgilerimiz öğretilmeden, “Türk asla mağlup olmaz” sözleriyle büyütüldük. Kıbrıslım’a da belletmemişler hiçbirini. Bugünü milat yapıp aydınlanırlar inş’Allah…
Ne demiştim az önce! “Öldüren de kim? Kapı komşuları…
Hani kısa süre önceye kadar aşlarını, işlerini paylaşan insanlar.”
İşte bu sözler unutulmaz acıları hatırlatıyor bize. Yaşadığımız acıları, Ermeniler’ce yapılan Soykırımı… Sonra Balkanlar’da yaşanan ve uygulayıcıları arasında Yunanlılar’ın en başta olduğu soykırım olaylarını. Aynı Yunanlılar’ın Anadolu’ya taşımaya çalıştığı ve bence soykırımın tarifine giren vahşeti. Bunlarla da kalmıyor, Ege ve diğer Akdeniz adalarında yaşananları da hatırlatıyor bu sözler. Tarz aynı tarz, vahşet aynı vahşet. İlkine Ermeni Soykırımı dedik. Diğerlerini hangi adla anacağız?
Dönelim Kıbrıs’a…
Çünkü, bugünkü konumuz Kıbrıs.
Kıbrıs denince Kıbrıslı Türkler’e karşı uygulanan soykırımdan söz etmeden geçilir mi?
“Yunanlılar’ın yaptığı Soykırım’dan”…
İnsana, “Ermeniler’le boşuna işbirliği yapmamışlar” dedirtiyor bu Rumlar.
Soykırımı, Osmanlı’ya yükleme çabalarında da görmediniz mi aşklarını…

Kıbrıs’ı anlatırken hangi toplu mezardan söz etmemi isterdiniz? Gerek var mı buna? Kaç köyün toptan yok edildiğini kendi “EOKA” tayfaları anlatmadı mı? Daha açılmamış kaç toplu mezar var? Soykırım sözcüğünü okuyan tarihçiler itiraza başlayıp soykırım tarifine girişirler hemen. Bu kafalar tanıdık, bu düşünceler bildik. Tarih boyunca uğratıldığımız tüm soykırımlarda sessiz kalmış, derdimizi kimseye anlatamamış ya da anlatmaktan kaçınmış, üstüne bir de suçlu çıkmışız. Yavuz hırsız ev sahibini bastırır tabii… Sen derdini anlatamazsan “Yörük Ahmet’in Askerlik Öyküsü’ne” döner olay. Dayak atan, bir taraftan “İmdat! Bana dayak atıyorlar! Kurtaran yok mu?!” diye canhıraş çığlıklar atarken diğer taraftan da karşısındakini dövmeye devam eder. Herkes koşar gelir bu iç yakan, yürek büken çağrıya.
Yaptıkları hiç değişmiyor. Öyle kindar, öyle acımasız, öyle yüzsüz ve ahlaksızlar ki! Kan deryası içinde yerde yatan yarı cesedin ellerini tutup üzerine basıp, “Sus! Seni gidi seni!” diyebilecek kadar hem de! Yerde yatanı işaret ederek "Bizi öldürüyor" derler dünyaya. Hem bağırır hem de işkence ve cinayetlerini sürdürürler arsızca. Adaleti bu dünyanın, başka ne beklersin ki?
Güçlü olmak şart. Bilirsiniz, çölde dermansız kalanların başına akbabalar üşüşür. Onların tökezlediği ilk anda başlamıştır takip. Sonunda canlı canlı yem olurlar kuşlara. Kurtuluşun tek şartı güçsüzlük belirtisi göstermemek.
Kıbrıs’ta olanlar da böyle başladı. Kıbrıs’ın gerçek halkı; Türkler, uygulanmak istenen soykırıma başkaldırınca suçlu ilan edildiler. Kıbrıs Rumlar’ınmış, Türkler işgalciymiş. İnsaf!
Başkalarını tekrarlamayan, kendine ait ekolü olan düzgün tarihçiler bulsak da sorsak. “Bu Kıbrıs ne zaman Rum ve Yunanlılar’ın oldu?” diye. İnanın, cevap herkese şaşırtıcı gelir.
Yalnız papağan değil, kendi ekolü olan dedim!
Karya Kültürü’nü Yunanlılar’a mal eden, Ege’ye Yunan Denizi diyen, Anadolu Uygarlıkları’nı Yunanlılar’a bağlayan düzmece tarihçilerden söz etmedim. Hem şöyle bir araştırsak. Afrodit, Zeus, Artemis’in kökeni acaba Yunanistan’da mı, yoksa?.. Bir gün bunlara cevap veren, arkeolojik kazılarda çıkan izleri doğru yorumlayan düzgün insanlar da bulunacak elbet.
Soykırım ve diğer insanlık suçlarını bir yana bırakırsak, Yunanlılar’a da kızmamak gerek. Ülkeleri açısından en iyisini yapıyorlar. Tarihi allayıp pullamada, yaygara ettiklerinde dozunu ayarlamakta üstlerine yok. Yunanlı ve Rumlar’ın paslaşmaları da ilginç. İyi polis, kötü polis rollerini harika oynuyorlar. İşte bunlar, onlardan öğrenmemiz gereken, ama öğrenmemekte direndiğimiz iki basit politik ders. Yoksa daha çok dayak yiyip söz işiteceğiz dünyadan.
Çok uzun yıllar geçtikten sonra, ilk kez 1974 Barış Harekâtı’yla can güvenliğine kavuşan insanımız üzerinde oynanan oyunlar bir türlü son bulmadı. Tüm dünya karşımızda yer aldı. Ezeli hastalığımızı tekrarlayıp derdimizi anlatamadık. Mat hamlesi gelmişken şah demekten bile kaçındık. Bunlar Türkiye ve Kıbrıs’a çok pahalıya mal oldu. Yine de mucizevi şekilde bir yerlere tutunup direnmeyi becerdik. Aslında biz mi direndik, ilahi bir güç mü tuttu elimizi? Bunu anlayamadan geçti yıllar. Çözüleceğimiz anlarda da “Rauf Denktaş” adıyla taçlanmış özgürlük anıtı önümüze geçip durdurdu bizi. Derken iş; bazı haddini bilmez insan güruhunun, Türkçe’deki “K” simgeli harfin “Ke” okunuşunu “Ka” yaparak "kaka tece" demeye cüret ettiği devletin ilânına geldi. “Kıbrıs Türk Federe Devleti Meclisi” 15 Kasım 1983 günü oybirliğiyle yeni devletini ilân etti dünyaya. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni…
Umarım bu devlet kıyamete dek varlığını sürdürür. Umarım haklı davalarını uluslararası alanda tescil ettirmeyi başarırlar. Umarım Ermeni ve Yunanlılar’ın haksız taktiklerinin, bugünkü dünya düzeninde haklı davaların da duyurulmasında kullanılması gerektiğini anlayıp onlara karşı gereğini yaparlar.
Devir bu devir, dünya bu dünya çünkü!

Kıbrıslılar! Özgürlüğe giden yolda attığınız bu büyük adım kutlu olsun!
Cumhuriyetiniz; “Türkiye” ile birlikte kardeşçe, kol kola yaşayıp kıyamete kadar payidar olsun!


İlk Yayınlandığı Yerler
Yazarlar ve Ozanlar
Türk Edebiyatı
Kent Haber
Edirne P.
İlk Yayın Tarihi 13.2.2005

Diaspora! Ermenistan Düşmanları [Günay Tulun]

3 Mayıs 2008 , Cumartesi | Etiketler : *

Ermenistan Halkı nasıl izin verir, anlamanın imkânı yok.
Bazen aklımdan geçmiyor değil.
Şu Ermenistan’da okur, yazar, aklı başında hiç insan kalmadı mı diye.
Bir yalanın ardına saklanıp hedef düşman yaratmak o kadar akıl, o kadar mantık dışı bir olay ki!
Ders kitabı yazmışlar. Türkler düşman, katil.
Bağımsızlık bildirgesi yayınlamışlar. Masal girmiş satırlara.
Anayasa yazmışlar. Değişen bir şey yok.
Bir de sıkılmadan soykırım anıtları dikmişler.
Ondan sonra yeni nesil yetiştiriyorlar.
Bu neslin, mantık sağlığı içinde olabileceğini hangi idrak yoksunu yönetici düşünür?
İnsan kendi soyuna bu kadar zarar verebilir mi?
Emin olun aklım almıyor.
İnanın vicdanım kabullenmiyor.

Bir de masanın öte yanına bakalım. Türkiye’ye…
Tüm tarihi gerçeklere, soykırıma uğratılmış tüm Osmanlı Halkı’nın görgü şahitliğine, taptaze, dipdiri soykırım anılarına karşın yöneticiler susmuş.
Bu konuyu; yalnız birkaç yüz bin Ermeni Vatandaşı’nı düşünerek, onların huzur içinde hayatlarını sürdürebilmeleri için küllenmeye bırakmış. Devrin iletişim olanaklarının bugünkü seviyede olmaması da bu küllenmeye yardımcı olmuş.
Osmanlı Türkiye’ye dönüştükten sonra gelen yeni yöneticiler de aynı düşünceyle; hem vatandaşları, hem de insanlık adına bu mükemmel uygulamayı sürdürmüşler.

Sürdürmüşler de ne olmuş. Karşı taraf bakmış bu kapı yağlı kapı, çöreklenivermiş başına. Başlamış masala masal katmaya.
Aslında ikiyüzlü, uyduruk anıtlara karşı soykırım yaşanan her ile, ilçeye, bucağa, köye, mezraya bizler de birer anıt dikmeliydik.
Yine de yapmadık bunları.
Okullarımızda "Ermeni Soykırımı" okutulmadı.
Okullarımızda "Ermeni Vahşeti" yle programlanmadık.
Yaşadığımız başka katliamlarda olduğu gibi, bunları da ders konusu yapmadık.

Gerçekler; anlata anlata bitmeyecek kadar uzun, geniş ve anlatırken bile insanı bıktıracak cinsten. Bıktıracak cinsten de Ermeni Dünyası ne anlatmaktan, ne de yalanlarının üstüne yeni yalan dağları eklemekten bıkmadı.
Bunun da önemli bir nedeni var. Konu asla ve asla Ermenistan’ın, Ermenistan’daki soydaşlarının çıkarlarıyla ilgili değil. Soykırım edebiyatı o kadar kârlı bir sanayi kolu ki bundan vazgeçmenin, o dayanılmaz cazibeden uzak kalabilmenin imkânı yok.
Taşnak, Ramgavar, Hınçak adlı partileri, her yerleştikleri ülkede kurdukları Ermeni Ulusal Komiteleri, Ermeni Kültür ve Yardım Dernekleri ve benzeri kuruluşlar bu edebiyatla besleniyorlar.
Geçim kaynakları bu.
Dikkat ederseniz, aradan çok uzun yıllar geçtikten sonra tersyüz ederek "Ermeni Masalı" na çevirdikleri soykırım gerçeğini, her şeye rağmen korkunç bir sanayi kolu haline dönüştürmeyi becerebildiler.
Hakaret olarak algılanmasını istemem. Bir gerçeği yeniden ilân etmekten başka bir amacım yok. Haklarını vermek gerekirse gerçekten sanatkâr genler taşıdıkları açık. Bu genlerden gelen yetenekleri ara sıra doğru işlerde de kullanmayı akledebilseler.
Kazanç kapıları kesilmesin diye bilinçsiz diasporayı körlüğe iterek sömüren soykırım endüstrisi patronları; soydaşlarından yardım, içinde bulundukları ülkelerden aldıkları destek, Türkiye karşıtı ülkelerin lobilerinden sağladıkları gelirleri açıklasalar neler olur bilir misiniz?
Şok geçirmemek için milyarlarca dolarlık yıllık cirolara hazırlamanız gerekir o andan önce kendinizi…

Bu işte dönen para yıllık milyarlarca dolar dedim.
Dedim de bu paradan Ermenistan’a ne kadar hisse düşüyor onu söylemedim.
Evet, Ermenistan’ın bu alavere endüstrisinden sağladığı gelir "Çok yemek yedikten sonra hazımsızlık çeken birinin kaçırdığı hava kabarcıkları" kadar.
Özetlersek yok denecek kadar az.
Çünkü gelir öylesine devasa, öylesine muazzam ki sinekler sürekli etrafında.
Paylaşıcılarından Ermenistan’a sıra gelinceye kadar hazımsızlık çeken midelerde gaz haline dönüveriyor.

Pekiyi, durum böyleyken Ermenistan ne yapmalı.
Herkesin aklı kendine.
Üstelik aklını kullanmaktan kaçana zorla akıl yükleyecek bir gücüm de yok. Yalnız; Allah’ın görevler yüklediği bir kul ve bu dünyanın bir insanı olarak uyarmak, Adem Aleyhisselâm’da buluştuğumuz akrabalarımıza yardımcı olmak gibi mükellefiyetlerim olduğunu bilmekteyim.
O halde!…

O halde, Ermenistan önce soykırım endüstrisinin ticari dehalarını tarihsel gerçekleri açıklayarak susturmalı.
Onların kendi vatandaşları üzerinden iftira edebiyatı sayesinde sağladığı rantı durdurmalı.
Bağımsızlık bildirgesini tarihsel gerçekleri gözönüne alarak yeniden gözden geçirmeli.
Anayasasının gerekli yerlerindeki atıf yanlışlıklarını düzeltmeli.
Hepsinden önemlisi, tarih kitaplarını "Ermenistan Korku Masalları" bülteni halinden çıkartıp tarihsel gerçeklerle doldurmalı.

Dikkat ederseniz Türkiye’den, geçmişin izlerinden, tarihten özür dileyin demedim.
Müslümanlar, ataların günahlarının çocuklara sirayet etmediğini iyi bilirler.
Yeter ki o çocuklar da atalarının yanlışlarını sürdürmeye kalkmasın.
Öyleyse; tarafsız, akılcı, kin hastalığıyla malûl olmamış bir nesil yetiştirmek istiyorsanız ders kitaplarınızı yeniden masaya yatırmayı unutmayın.

Gelelim bugüne.
Geçmişi atalarınız yazmıştı. Tamam, bu bir gerçek.
Geçmişi bir kenara bırakıp günümüze ulaştığımızda hemen bir soru geliyor aklıma.
Bugünün katliamlarını yaşatan sizler değil misiniz?
Hem de atalarınızın uyguladığı metodların aynıyla.
Yaptıklarınızın eşkiyalıktan farklı bir şey olduğunu söyleyebilir misiniz?
Sanmam, ama başkaları aydınlatabilir sizi bu konuda.
Yaptığınızın adı Soykırım!
Olayları birer birer dile getirmenin ne Azeri Canlarımız’a ne de sizlere bir fayda sağlaması beklenemez. Bu yüzden buna da dokunup geçeceğim.
Dağlık Karabağ’da yaptıklarınızı unutturmanız mümkün mü?
Her şeyden önemlisi ölüm meleğiyle karşılaştığınız gün sizler unutabilecek misiniz?
Haydi onu da başardınız diyelim.
Sizleri yaratan yüce Allah’a unutturmayı başaracak bir güce de sahip misiniz?
Değilseniz?

Dost acı söyler, düşman tatlı.
Karabağ meselesi bu dünyada başınızın en büyük derdi.
Diasporanıza gelince, onlar da tatlı konuşmaya devam eden gerçek ve tek düşmanınız.
Neden hiçbiri vatan ilân ettiğiniz topraklara yerleşmek istemiyor.
Çünkü onların Ermenilik’le hiçbir ilgileri kalmamış.
Çünkü Ermeni adı, onlar için, paraya dönüşecek kârlı bir simgeden başka şey değil.
Diaspora ülkenizin gençlerini sizlerden koparıp alırken, soykırım sanayinin patronları günden güne semiriyor.
Bu gidişle Ermenistan’ın yalnız adı kalacak.
Sonunda yaşanmayan bir ülke olarak adınız tarihe gömülürse buna şaşmamak gerek.

Her iki belâdan da sıyrılın.
Karabağ’ı sahibine teslim edin.
Bizler geçmişle ilgili özür beklemiyoruz. Yalnız doğruların üstünü örtmeyin yeter.
Gereksiz kin üretimine de son verin.
Açın kollarınızı Türkiye’ye, açın Azerbaycan’a. Sarılın eski dostlarınıza yeniden.
Bakın o zaman her şey birdenbire değişiverecek.
Aynı peri masallarındaki gibi.
Açılmamış sınır kalmayacak aramızda.
Ne ekonomik, ne ruhsal sıkıntı kalmayacak yaşadığınız iklimde.
Atalarınız, asırlarca baştacımız oldu. Biliyoruz biz de onların baştacıydık.
Araya birileri girdi, hâlâ da girmeye devam edenler var.
İnsanınızı kullanmasına, oyunlarına alet etmesine izin vermeyin onların.
Biz geçmişte kanmadık onlara. Bugün de kanmayız.
Gerekli olan tek şey, şüpheleri bir yana bırakıp gerçeklere yönelmek.
Birazcık sağduyu.
Küçük ama akıllı bir adım.
Fazla bir şey değil.
Bekliyoruz.
Bekliyoruz aklın galip geleceği günleri.
Sabırla değil.
Sabırsız bir özlemle.
İnanın sizden fazla!
Haydi kırın şu fasit dairenizi.
Kırın kendinizi bağladığınız zincirleri.
Buradayız, bekliyoruz, merakla izliyoruz sizleri…

İlk Yayınlandığı Yerler
Yazarlar ve Ozanlar
Türk Edebiyatı
Kent Haber
Edirne P.
İlk Yayın Tarihi 28.1.2005

Sayfalar : 1 [2] 3

Mynet Blog WordpressMU alt yapısını kullanmaktadır.