Mynet | Blog Anasayfa | Email
Favorilerime Ekle | Giriş

Tarih Kategorisindeki bloglar

Türkiye Düşmanları Nefesli Sazlar Orkestrası [Günay Tulun]

4 Mayıs 2008 , Pazar | Etiketler : *

Türk düşmanlığı modası büyüyerek yayılıyor.
Dost görünen birçok ülkede Türkiye aleyhine kamuoyları oluşturuluyor.
Bu da yetmiyor, bizi iyi tanımayan birçok ülkenin karşımızda yer alması için büyük çaba sarfediliyor. İyi tanıyanlarınsa zihinleri bulandırılıp bıkmadan, usanmadan kafaları karıştırılıyor.
Çok büyük bir “ zeki ve etkili adamlar” grubu “Ne yaparsam biraz daha zayıflatmayı becerebilirim” diye ara vermeden çalışıyor.
İçimizdeki birçok işini bilir de ya onlara çanak tutuyor ya da onların uzattığı çanaktan su içiyor.
Uyarıcı türdeki yazıları okuyan birçok kişinin, “Komplo teorisi” diyerek bu uyarılara sırt döndüğünü biliyorum. Haklılar…
Güzel basınımızda yer alan birçok kalemin yıllardır yıkadığı beyinlerden başka bir düşünce çıkarsa asıl ona şaşmalı.
Yalnız, unutmayalım ki bu vatanın birer ferdi olarak herkese büyük görevler düşmekte. Bu görevlere sırt dönenlerinse vatandaş muamelesi görmesi için hiçbir neden yok.

Önce güneydoğumuza uzanalım.
Burada oynanmaya çalışılan oyunlar sonucu “Tek ülke, tek bayrak” yapımız bozulmak isteniyor.
Üyeleri kendi içlerindeki en küçük değişim fikrini dahi kabul etmezken, Avrupa Birliği ha bire bölünmemizi isteyen raporlar hazırlayıp duruyor.
“Başka işleri kalmamış mı?” diye müstehzi bakanlar olacak bu sözlere. İşte bu tür düşüncelerle başlıyor en büyük tehlikeler.
En az yüz yıldır bıkmadan çomakladıkları Türk, Kürt ayırımını yeniden bu kadar coşkuyla eşelemelerini neye bağlarsınız ki?
Bu bölgeler üzerinde Amerika’nın petrole uzanan iştahını bir yana bırakmak saflık olmaz mı? Başta İngiltere ve Fransa olmak üzere, birçok etkin ülkenin bölge üzerinde oynadığı oyunlar unutuldu mu yoksa? Şimdi onlar AB olup ad değiştirdi. Bir de düşünceleri değişebilse!..

Güneydoğudaki vatandaşlarımıza da herkesten fazla iş düşmekte. Sağduyulu ve dikkatli olmak zorundalar. Zaten kışkırtmalardan bu derece etkilenmelerini anlamanın da imkânı yok. Bu ülkede etnik ayırımcılık var demek en büyük haksızlık olmaz mı? Ezilirken hepimiz birlikte eziliyoruz. Ülkenin her yerinde işşizlik yok mu? Bu işşizlik güneydoğuya özgü değil ki. Bu ülkede yalnız güneydoğuda yaşayanlar değil, nüfusun yarısından çoğu perişan. Asgari ücret; bırakın yoksulluk sınırını, açlık sınırına bile erişemiyor. Gelen geçen her hükümet asla ve asla halktan yana tavır koymuyor. Cumhuriyeti, yani halk idaresini, yani görevlerini ön plana alsalardı cumhur, yani halk böyle perişan olur muydu?
Siz sanıyor musunuz ki büyük şehirlerde yaşayanlar gününü gün ediyor. Sabahları işe ulaşma akşamlarıysa eve dönebilme çabaları saatlerini, yaşadıkları stresse ömürlerinden yılları çalıyor.
Zaten o işi bulmak da imkânsız gibi. Bulduğunuzda da maaştan çok bahşişe benzeyen bir şeylerle yaşamak zorunda bırakıyorlar sizi. Lüks değil; yaşamaya hakkınız olan, çocuklarınızı iyi yetiştirebileceğinizi umduğunuz bir semtte, dürüstçe bir kazançla ev kiralayabilmek olanak dışı artık. Bunun için yemeden, içmeden, kuruşunu harcamadan, en az üç aylık maaşınızı gözden çıkarmanız gerek. Bir aylık kiraya karşı üç aylık maaş. Elektrik, su, giyecek, işe gitmek için gerekli yol parası, eğitim ve diğer giderler yok bunun içinde. Yeme, içme diye bir şeyler gelmemeli aklınıza.
Türkiye’nin her yerinde, özellikle büyük şehirlerde gasp ve hırsızlık gibi polisiye olayların neden arttığı belli değil mi? Herkes anlıyor ama siyasilerden hâlâ yeterli ekonomik düzeltme yok. Her şeye, herkese bulunan kaynak; işçi, memur, emekli, köylü, çiftçi konu olduğunda ortadan kayboluyor. İşşizliği düzeltmek için hâlâ olumlu bir adım yok. Anlatmak istediğim, Türkiye’nin bir ucunda hangi sıkıntı yaşanıyorsa diğer ucunda da aynı şeyler yaşanıyor. Bu, başka şekilde algılanmamalı. Bunlar, bölünmemiz için bahane olmamalı. Tam tersi kenetlenip, bu durumu düzeltecek yasal zaferlere el birliğiyle ulaşmamız gerek.
Bu ülkede güneydoğudan; cumhurbaşkanı, başbakan, meclis başkanı, bakan, milletvekili, öğretmen, subay, Genel Kurmay Başkanı, polis, Emniyet Genel Müdürü, mafya babası, bankacı, doktor, tüccar, işveren, işçi, memur, emekli, şehit, gazi, savaş kahramanı çıkmıyor mu? Bunlar için bir ayrıcalık yapıldığını söyleyen çıkarsa yaşadıklarınıza bakın. O zaman bunların yalan olduğu hemen gözünüzün önüne gelecek ve duracaksınız.
Siyasilerin de bu büyük tehlikeyi dikkate almaları ve hemen ekonomik düzeltmeleri sağlamaları şart. Gerçek tarihe göz atarlarsa savaş, bölünme ve anarşinin ekonomiden başka sebebi olmadığını hatırlayacaklardır.
Bu ülkenin her karışı güneydoğulunun, doğulunun, batılının, kuzeylinin, Trakyalı’nın ve İç Anadolu’da yaşayan yurttaşlarımızın.
Ne bir avuç zümrenin, ne bir avuç kışkırtıcının, ne AB’nin, ne de siyaset bezirgânlarının.
Bu ülke hepimizin.

Kıbrıs meselesine gelince…
O güzelim adamızın bir kısmını Yunan malı yaptılar bile. Kalanı içinse gaflet uykusunu sürdürmemizi bekliyorlar.
Bir önceki yazımda da söz ettiğim gibi Kıbrıs’ın ne zaman Yunanlılar’ın olduğunu, üzerinde hangi çağda Yunan egemenliği olduğunu birileri bana anlatmalı. Benim tarih bilgim “Hadi canım sen de, ne Yunan’ı” demekten başka bir şeyler söylemiyor.
Belki bir öğreten çıkar tersini.

Bir süre önce su kaynaklarımızla ilgili bir haber okumuştum. Su kaynaklarımızı biz idare edemeyeceğimiz için AB uluslararası bir kurul düzenlenmesini şart koşacak bir rapor hazırlamış.
Dikkat!
Aman dikkat!
Gelecek zamanların en büyük savaşlarının su üzerine olacağına dair yazılan senaryoları hafife almayın. Bu senaryoları yazanların, sulara el koymak isteyenlerin arasından çıktığını sakın göz ardı etmeyin.

Ermeniler’i de unutmayalım.
Temcit pilavı gibi önümüze çıkan bu meseleye at gözlükleriyle bakmayı sürdürenler gün geçtikçe çoğalıyor. Önümüzdeki yıllarda soykırımı onların değil de Osmanlı’nın yaptığını bize kabul ettirip önce özür dilettirmeye, sonra da tazminat ve toprak verdirmeye çalışacaklarmış.
Bu haberler de basına yansıdı. Gözünüzden kaçmamıştır umarım.

Türkiye’yi çeşitli etnik gruplara bölmeye çalıştıklarını da sürekli hafızalarda tutalım. Son oyunlarından birini Doğu Karadeniz’de sahnelemeye başladılar bile.
Zehir tohumları atıldımı mutlaka yeşeren kötülük başakları olacaktır.
Tarih boyunca da böyle olmadı mı?
Dinler çatışmasını Türkiye değil, AB körüklüyor. Haçlı seferi çığlıklarını raporlar yoluyla atıyorlar artık. Nasılsa okumuyoruz ya! Okuyanımız olursa anlayamıyor ya! Anlayanımız çıkarsa halktan gizliyor ya! Aleyhimize sonuçlar çıkınca zafer diye bize sunan siyasetçilerimiz var ya!
Şu gümrük birliği anlaşmasını zafer diye sundukları günü hiç unutamıyorum. Havai fişeklerle karşılattılar millete. Gazete ve televizyonlarda bayram havası estirip insanları aldattılar oy uğruna. Aslında tüm melanetin başlangıcı da bu oldu. Siyasiler ve basın elele
verince AB, bizlere bugünleri yaşatmayı kolaylıkla becerdi.
Sahi, şu serbest dolaşım konusu ne oldu?
Bu gidişle kendi vatanımızda dahi serbestçe dolaşımımızı engelleyecekler.
Her şeye düzenleme getiriyorlar ya! Bizim siyasiler “Başüstüne!” diyorlar ya!
Merak ediyorum, ölünce nereye gömülmemiz gerektiğine ne zaman standart üretecekler.
AB iyi şeylere imza atmadı? Attı tabii…
Bazı insanlık dışı uygulamaları düzeltmeye mecbur oldu iktidarlar.
Hem de “Biz bunu AB istediği için değil, vatandaşımız için yapıyoruz”
diye bizleri gülmekten öldürerek.

Türk düşmanlığı modası giderek yayılıyor.
Uykudan kafamız düştükçe üstümüze toprak atılarak hem de.
Üstelik alay edilerek, Avrupa Kapıları’nda bekletilip oyalanarak.
Bir taraftan bölmeye çalışıp diğer taraftan olmadık suçları üstümüze yıkarak.
Vatanımıza sahip çıkmazsak, halkımızı sefaletten kurtarıp insanca yaşatacak uygulamaları başlatmazsak meydanda sırtlanların cirit atması kaçınılmaz olur elbette.
Uyanalım, millete doğruları anında söyleyelim.
Tedbirleri savsaklamayı sürdürür, gerçekleri halka açıkça anlatmazsak ileride çok kişinin tarih mahkemesinde ağır ithamlarla yargılanması kaçınılmaz olur.
Bugünün çıkarları bazılarınca tarihin vereceği onurun önünde tutulabilir.
Buna rağmen; onlar dahil herkesi uyarmak, her vatandaşa düşen en önemli görevdir.
Bu görev asildir, bu görev kutsaldır.
Bir ulusun onurunu savunmaktır bu görev…

 

İlk Yayınlandığı Yerler
Yazarlar ve Ozanlar
Türk Edebiyatı
Kent Haber
Edirne P.

İlk Yayın Tarihi 23.2.2005

Türküm Diyebilmenin Korkutucu Zorluğu [Günay Tulun]

4 Mayıs 2008 , Pazar | Etiketler : *

Atatürk’ün Türklük, Türk Ulusu’nun büyüklüğü ve Türk Milliyetçiliği ile övündüğünü hepimiz biliriz.
Birçoğumuzun bilmediğiyse; o güne, yani Atatürk’ün Türklük, Türk Ulusu’nun büyüklüğü ve Türk Milliyetçisi olmasıyla kıvanç duyduğunu açıkladığı güne kadar “Türk” olmanın bir suç gibi algılandığıdır.
Yabancılar Türk sözcüğünü aşağılamak için kullanır, hakaret etmeye niyetlendikleri insana “Türk”, “Kaba Türk” ve benzeri kelimelerle seslenirlerdi. Türkler de bu hakaret karşısında sessiz, ürkek, ezik bir tavır takınır, “Biz Osmanlıyız” sözleriyle otomatik savunmaya geçerlerdi.
Namık Kemal’in “Vatan yahut Silistre” siyle "Vatan" şiirini hatırlayan varsa ne demek istediğimi iyi anlar.
Oyunda sürekli olarak vurgulanan Osmanlılık, "Vatan" daysa “Osmanlıyız can veririz, nam alırız biz” sözleriydi.
Bu konuda "Vatan" ve “Vatan yahut Silistre” yalnız değildir elbette.
Şiirimiz, müziğimiz, edebi eserlerimizin neredeyse hepsi Osmanlılık kokardı o dönemde.
Türklük, Türküm demekten korkanların zorlamasıyla benliğini Osmanlılık potası içinde eritmiş, Türklük utanç, Osmanlılık övünç kaynağı olmuştu. Biz Türk değil Osmanlı’ydık.
Sanki Türküm dediğimiz an imparatorluk yok olacak; Türkler’in dışındaki Osmanlı Tebaası pılı pırtısını toplayıp başka yöne gidecekti. Onun için habire şirinlik muskaları dağıtıldı yıllarca.
Ve sonunda şirinlik muskaları yapacağını yaptı.
Hem de ne dehşetli bir maliyetle! Ne Osmanlı kaldı, ne de Tebaası…
Masum konumdaki Türkler’i kitleler halinde öldürenler, kendi katiller sürüsünün kayıplarını hâlâ doymak bilmez sayılarla çarpıp abartırken, ölen Türkler’in hesabı bugün bile yapılmıyor.
İşte, böyle acı bir maliyet var bu gaflette.

Günümüzle ne kadar benzer bir durum, değil mi?
O gün, Türk değil Osmanlıyız diyenlerin bugünkü kafadarları Türk sözünü Türkiyeli’ye çevirmiş, eveleyip geveliyorlar.
Ya karşıdakilere ne demeli? Türkler’le ilgili her türlü hakareti rahatça yapıyor ve bunun üstüne demokrasi kılıfını geçirip “İmdat, Türkler haklarımı yiyor!” diye bağırıyorlar.
Tarih boyunca sıkça duyduğumuz, ama akıllanmamıza yetmeyen bir naradır bu!..

Tüm şehirlerimizin sokaklarında mezra kültürü egemen olmuş; kırsalın “Gasp, cinayet, soygun” üçlemesi çeteleşerek istediğini yaptırıyor. Eroin, kokain, uyuşturucu hap gibi ölüm tuzakları ilköğretim okullarında bile cirit atıyor. Artık esrarı uyuşturucudan sayan bile yok. Eşkıya; geleceğimizin teminatı olması gereken Türk Gençliği’ni dibe itecek her türlü çareyi dener, vatandaşı sürekli huzursuz eder, Türkiye’yi her yerde karalarken olanları görmezden gelen ya da yüksek sesle dile getirmekten korkanlar sardı her yanı. Öyle bir noktaya itildik ki geçim sıkıntımızdan başka hiçbir şeyi düşünemez hâldeyiz.
Ya bütün bunlara dur demesi gerekenlere ne dersiniz?
Ne düşünürsünüz bilmem ama bence düşünmeniz bile boşa zahmetle eşdeğer.

Atatürk’ü, onun silah arkadaşlarını düşünüyorum sık sık.
Akın akın Çanakkale’ye koşan o muhteşem nesli düşlüyorum hâlâ.
Kurtuluş Savaşı’nın Mehmetler’ini, Ahmetler’ini…
Acaba diyorum, acaba onlar gibi bir nesli bir daha yakalamak mümkün olacak mı?
Hani o “Korkak bin kere ölür, yiğitse bir” diyen o kahramanların neslini.

Aynı Osmanlı gibi eziklik içindeyiz. Gelen aşağılıyor, gidense hakaret ederek…
Türkler bu hâlden silkinerek kurtulmuşlardı o gün.
Bugün o günlere ne kadar benziyor değil mi?
Bıkkınlık veren bir noktaya tırmandı kötülükler.
Kaf Dağı’nın ardına kaçmadan yakalamak gerek umudu…

Son Söz: Bir kez daha yazıyorum. Orhun Anıtları’nı okuyun lütfen. Olayların bugünlerle benzerliğini görüp şaşıracaksınız. Atatürk’ün nutkunu okuyun. Her şeyi daha iyi görmenize neden olacak. Hatırlamanız için Atatürk’ün Gençliğe Hitabesi’ni aşağıya yazacağım. Hani her yere asılan, her zaman okunup da anlamı düşünülmeyen hitabeyi. Yani, yazımın bundan sonrası atam Atatürk’le sizin aranızda. Dilerseniz önceden kırk kez okumuş olsanız dahi bu kez değişik bir dikkatle okur, dilerseniz “bana ne!” der geçersiniz. O; nerde durduğunuza, nerde durmak istediğinize bağlı.

[ Ey Türk Gençliği!
Birinci vazifen, Türk istiklalini, Türk Cumhuriyeti’ni, ilelebet muhafaza ve müdafaa etmektir.
Mevcudiyetinin ve istikbalinin yegâne temeli budur. Bu temel senin en kıymetli hazinendir. İstikbalde dahi seni bu hazineden mahrum etmek isteyecek, dahili ve harici bedhahların olacaktır.
Bir gün, istiklal ve cumhuriyeti müdafaa mecburiyetine düşersen, vazifeye atılmak için, içinde bulunacağın vaziyetin imkân ve şeraitini düşünmeyeceksin! Bu imkân ve şerait, çok namüsait bir mahiyette tezahür edebilir. İstiklal ve cumhuriyetine kasdedecek düşmanlar, bütün dünyada emsali görülmemiş bir galibiyetin mümessili olabilirler. Cebren ve hile ile aziz vatanın bütün kaleleri zapt edilmiş, bütün tersanelerine girilmiş, bütün orduları dağıtılmış ve memleketin her köşesi bilfiil işgal edilmiş olabilir.
Bütün bu şeraitten daha elim ve daha vahim olmak üzere, memleketin dahilinde, iktidara sahip olanlar gaflet ve delâlet ve hatta hıyanet içinde bulunabilirler. Hatta bu iktidar sahipleri menfaatlerini, müstevlilerin siyasi emelleriyle tevhit edebilirler. Millet, fakr-ü zaruret içinde harap ve bitap düşmüş olabilir.
Ey Türk istikbalinin evladı! İşte, bu ahval ve şerait içinde dahi vazifen, Türk İstiklal ve Cumhuriyeti’ni kurtarmaktır! Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttur! ]

 

İlk Yayınlandığı Yerler
Yazarlar ve Ozanlar
Türk Edebiyatı
Kent Haber
Edirne P.

İlk Yayın Tarihi 7.3.2007

Sayın Vladimir Vladimirovich Putin’e Açık Mektup [Günay Tulun]

4 Mayıs 2008 , Pazar | Etiketler : *

Sayın Vladimir Vladimirovich Putin, biliyorsunuz ülkem Türkiye üzerine yapıştırılan kara bir leke var. Şu ünlü Ermeni Soykırımı masalı. Emin olun, birkaç istisnai kişi dışında hepimizin içini öyle sıkıyor, o kadar çok üzüyor ki! Kelimelerle anlatmamın imkânı yok. İki yüzlü, ilginç bir masal bu! Hem milletçe soykırıma uğratıldık, hem de soykırımcı damgasıyla arşivlendiriliyoruz.
İşin en garip, en acı, ama bir yandan da en komik tarafı şu… Tüm bunların, tarihleri soykırım çöplüğüne dönmüş devletler tarafından yapılabilmesi. Bunu, soykırımcı Ermeniler’i azmettiren milletlerin yapması.
Ermeni iftiralarının boyutu karşısında oy dilencisi politikacıların utançsız davranışlarından söz etmek istemiyorum. Bu, o ülkelerin iç sorunu. Devlet olmayı bilseler, çığırtkanların elinde oyuncak olmazlardı. Hatta ülkemde Ermeniler tarafından satın alınmış, Zorian Enstitüsü ve benzeri kaynaklardan maaşa bağlanmış bilim adamı denen bilim dışı varlıklardan, gazeteci, yazar tayfasından da söz etmek istemiyorum. Bay Orhan Pamuk’un, gerçeklere vâkıf herkesi rencide eden Nobel’e uzanış öyküsünden de. Bence; insan gibi insan olan kimse, böyle büyük çirkinliklerin önünü arkasını görür, çıkarlarının salıncağında kendini kirletmezdi. İzninizle; Ermeniler’le ilgili birkaç söz söylemek, Ermeniler’i hatırlatmak istiyorum ben…

Sayın Vladimir Vladimirovich Putin, siz onları yalnız arşivlerden, yalnız tarihten tanımıyorsunuz. Karabağ’da, Hocalı’da yaptıkları soykırıma daha birkaç yıl önce şahit oldunuz. Bunda, Azeri Ermeni tercihini bana göre çok yanlış kullanan o dönemdeki yöneticilerinizin de kabahati çok. Olanları gördükten sonra bir daha böyle bir yanılgıya düşen çıkmaz herhalde… Ermeniler yalnız toprak işgali için değil, yok etme, soy kurutma amacıyla saldırıyorlar insana. Bu yüzden; kurtulmak için yerini, yurdunu terk edip kaçanları da, teslim olanları da sağ bırakmıyorlar. Her türlü vahşeti yaptıktan sonra tabii… Kulaklar, burunlar kesiliyor, karınlar deşiliyor, ceninler süngülerle deşilen ana rahminden çıkarılıp futbol oynanıyor. İşte bizim bildiğimiz Ermeni’de bu. Hiç değişmemişler. Yıllar onların insanlıklarına en küçük bir katkıda bulunmamış. On dokuzuncu yüzyılda, yirminci yüz yılın başında neyseler bugün de aynı. Hepsi birer ölüm makinesi sanki.
Bir başka özellikleri daha var. Önce adamı döven, sonra kendi giysilerini parçalayarak “Beni dövdüler” diye canhıraş feryatlar atan tipitipler gibiler. Benim o minicik “Yörük Ahmet” öykümdeki gibi…
Çok tutarlılar yani. Hâlâ eli kanlı, hâlâ insanlık dışı, hâlâ yalancılar.

Sayın Vladimir Vladimirovich Putin, tüm uyarılara rağmen bizdeki bir kısım aymaz politikacıların aslında önem sırası çok gerilerde olan bambaşka işlerle uğraşması da konum değil. Haber almadaki deneyimleriniz nedeniyle bunların hepsini çok iyi bilmektesiniz. Konum sizin şahsınızda Rusya Federasyonu…
Aslında buna, sizden ve ülkeniz Rusya’dan, büyük önem taşıyan bir ricam var demek daha doğru.
Lütfen bu Ermeni iftiralarını durdurun!
Size zavallı masumlar için; dedeler, babalar, analar, çocuklar, torunlar ve torunların gelecekteki torunları adına sesleniyorum. Size geçmişimizin ve geleceğimizin lekelenmemesi adına sesleniyorum. Ermeni iftiralarını durdurun!
Hayatınız boyunca yaptığınız görevlerin içeriği nedeniyle olayları en iyi bilenlerden biri de sizsiniz. Yapacağınız işse çok basit. Birkaç küçük cümleyle vereceğiniz bir emir hepsi. Lütfen şu Ermeni olaylarının iç yüzünü açıklatın.
Arşivlerinizden, tarihçilerinizin belge ve bilgilerinden dökülecek her kırıntı bizler için önemli. Çünkü iftiracı devletlerin susmasına neden olabilecek bu açıklamalar bir insanlık dersini de beraberinde getirecek. Doğruları da…
Çok küçük yaşlardan bu yana Ermeniler’in soykırıma uğratıldığı değil, Ermeniler’in soykırım yaptığı gerçeğiyle karşılaştım. Her gittiğim yerde yapılan ahlâksızca katliamların, parmakla “Ta orada!” diye işaretlenen toplu mezarların, toprağın dışa attığı kemiklerin anlatı ve görüntüleriyle yüz yüze geldim. Anlatanlar son şahitlerdi. Onlar; Allah’ın kendilerini Ermeniler’in yaptığı soykırımdan kurtardığı, kendilerine ikinci bir hayat bahşettiği insanlardı! Birbirinden yüzlerce kilometre uzaktaki her yerden yükselen acı anlatım şaşılacak kadar birbirinin benzeri, hatta aynısıydı. Ermeniler’in işlediği soykırım suçlarının had safhaya tırmandığı dönemde Ağır Ceza Reisliği yapan dedemin vefatı sonrası, başsız kalan ailesine sahip çıkan babaannemin üç küçük yavrusunu alarak, talika denilen her tarafı açık atlı arabayla Anadolu’nun bir ucundan kalkıp Trakya’nın ortalarına kadar gelişi de başlı başına hazin bir öykü. Aynen diğer kaderdaşları gibi…
Yollarda saldıran Ermeni çeteciler, her şeyi geride bırakarak yola çıkmanın getirdiği yoksunluk, soğuk, açlık, dizanteri…
İnsan başına gelmeden çekilenlerin şiddetini anlayamaz tabii.

Sayın Vladimir Vladimirovich Putin, o dönemlerin siyasetleri nedeniyle atalarımla atalarınızın sık sık karşı saflarda yer aldığını, birbirleriyle kıyasıya savaştıklarını biliyorum. Hatta Ruslar’a, “1914 Kışında Sarıkamış Karları” adlı şiirimde dile getirdiğim gibi “Moskof Gâvuru” dendiğini de. Sözlük anlamına baktığımızda çok ağır bir lakap olmadığını da görürüz bu deyişin. Aslında Müslüman olmayan Moskovalı anlamında bir deyiş bu. Mutlaka sizinkiler de bizler için neler söylemiştir. İnsanlar kapışmaya görsün, neler derler birbirlerine. Uzun zaman düşman olduk ama hiçbir zaman cani gözüyle bakmadık Ruslar’a. Size en büyük kızgınlığımız, savaşta kullandığınız Ermeniler’in yaptığı vahşeti dizginleyememeniz. Onun dışında, şerefli düşmanlar olarak gördük sizi. Ermeniler’i kullanmanızı da normal karşıladık aslında. Yaşanan bir savaş vardı ve bu savaşta karşınızdakini alt edebilmek için her türlü enstrümanı kullanacaktınız. Doğal bir şey bu… Doğal olmayansa soykırıma teşvik etmek, soykırıma göz yummak, soykırım yapmak. Amerikalı ve Avrupalı misyonerlerin “Hristiyanlık’a hizmet ediyorum, dinimi yayıyorum” diye ortalığı kirletmesinden başlayarak İngiliz, Fransız, Alman rezillerinin yaptıkları her şey ortada. Hele o Almanlar yok mu? Hem Osmanlı’yı savaşa soktular, hem size silah sattılar, hem de ordularımıza komuta ettiler. Az önce kızgınlık dedim ama, geçmişindeki kıvrak devletleri yeni yeni öğrenen halkım, onlardan nefret ettiği kadar sizlere kızmıyor asla. İşte, belki de bu yüzden o bükülgen devletlerin bize ahlâksızca çamur atan çirkin seslerini kısacak en önemli adımları da sizden bekliyoruz.
Evet, o devirde kıyasıya savaştığımız ama Ermeniler’in yaptığı her şeyin şahidi olan siz Ruslar’dan!

Sayın Vladimir Vladimirovich Putin; sizden rica ettiğim eylem, ülkeler arası dengeleri de farklı etkileyecek bir yaklaşıma neden olabilir. Birbirimize zıt düşerek hiçbir şey kazanamayız. İnsanların hayatı nasıl inişli çıkışlıysa devletlerin hayatı da aynı. Bunu hatırlayarak ortak paydalarımızın üzerine daha fazla gitmeli, dostluklarımızı daha fazla geliştirmeliyiz.
Doğruları açıklattığınız zaman ne olacak? Türk insanının kalbini, Türkiye’yi kazanacaksınız. Ermeni Soykırımı modasıyla ahlâksızca davranan ülkelerden bıkan Türkleri, başınız sıkıştığında yanınızda bulacaksınız. İlişkilerinizin daha rahat olacağı bir komşunuz olacak. Küresel güç kavgasında elinizdeki kozları güçlendireceksiniz.
Doğruları söyleyerek yetmiş beş milyonu kazanmak, sessiz kalarak iki milyonluk Ermenistan’ın iftiralarıyla bir milleti mahkûm etmekten daha insanca değil mi?

Sayın Vladimir Vladimirovich Putin, kapınıza kadar geldim. Gerçekleri almadan gitmeme izin vermeyin.

 

İlk Yayınlandığı Yerler
Yazarlar ve Ozanlar
Türk Edebiyatı
Kent Haber
Edirne P.
İlk Yayın Tarihi 14.2.2007

Gerçek Katiller Köşede Sırıtıyor [Günay Tulun]

4 Mayıs 2008 , Pazar | Etiketler : *

Hrant Dink’i uğurladık.
Öldürme yetkilerinin olduğuna inanan, tanrısal güçlerle donatıldığını sananlar tarafından işlenen bir cinayetten sonra… İğrenç, aşağılık, insana yakışmayan bir davranıştan sonra… Şimdiden insanlık tarihinin utanç sayfalarında yer alan, baktıkça kahrolunacak ahlâksız bir eylem, semavi hiçbir dinin damgalamadan bırakmayacağı rezil bir günahtan sonra…

Ölümünden Sonra 301. Maddeyi Kullananlar
Çirkin, aşağılık, lanetlenecek bir eylem birini öldürmek. Yaşama hakkına yapılan saldırıları kabullenmenin imkânı yok. Fikirlerden dolayı suçlanmayı hazmetmenin imkânsızlığı gibi. Yalnız, her şeyi 301. maddeye bağlamak da saçmalığın daniskası.
O maddede yazılı suçu işlemeye azimli kişilerin, dünyanın en önemli sorunuymuş gibi gösterdiği 301. maddeyi de söylendiği kadar etkin görmüyorum. Söz konusu maddeyi kullananlardan biri uyanıklıkla katili işaretliyor.
Allah Allah, katil Hrant Dink’i eleştirenlermiş. Katil 301. maddeymiş.
Yani şimdi birbirini eleştiren herkes katil ya da azmettirici mi oluyor? Bu ne sürprizlerle dolu bir kafa ki akıl dışı sözler sarf edebiliyor. Ya da bu sözler “Ben istediğimi söyleyeyim ama beni kimse eleştiremesin” demeye mi geliyor? Birileri istediği gibi at oynatmak istiyor da eyerciye siparişini önceden mi veriyor yoksa?

Bu iş bu kadar basit değil diyenler çıkacak mutlaka. Oysa, olay gerçekten basit. Orada yazılı suçu işlemeye kalkanın Türkiye’yle ilgili bir takım dertleri olmalı. Hakarete kalkmazsın, suç unsuru oluşmaz. Eleştirin varsa yap. Yoksa, ne işin var Türklük’e hakaretle. Yasa zaten suçla eleştirinin ayrımını yapmış. Neymiş efendim, katil 301. maddeymiş. Suçla eleştiriyi aynı kefeye sokan bir savcı, bir hakim çıkarsa; yasaları zedelediği için onun cezasını da Yüksek Hakimler ve Savcılar Kurulu’na biçtirirsin. Hayır gaye başka…

Yıldırım Hızında Bir Saptama
Birileri de tutmuş derin devletten bahsediyor. Alçakça cinayetin işlendiği gün, neredeyse hazır bekleyen bir takım güçlerin bağırttığı kalabalık gibi. Hani “Katil Devlet!” diye…
Birileri de çıkmış milliyetçilik, Mosad, CIA diyor. Amerika destekli Iraklı Kürtler’in yaptığını söyleyen de… Ya sabır! Bekleyin, araştırın, dinleyin biraz.
Olayın iç yüzünü müneccimlere mi sordunuz?

Gerçek Suçlulara Bitmek Bilmez Sorular
Gerçek suçluları işaret eden hiç kimse yok. Suçlular karşımızda duruyor. Dalgalarını geçiyor bizle. 1850’den itibaren dini misyoner görüntüsüne bürünerek Osmanlı Toprakları’nı karıştıran Amerika, İngiltere, Almanya, Fransa gibi ülkeleri ne çabuk unuttuk. Bunların misyonu neydi? Ermeniler’i kışkırtıp, acı bir sözcük ama “kullanan” bu ülkeleri görmezden mi geleceğiz? Sırf Türk Ermeniler’i üzülmesin, evet evet üzülmesin diye ders kitaplarımızda doğru dürüst yer almayan, tozlu arşivlere terk edilmiş tarihi gerçekleri su yüzüne çıkartan kim? Ermenistan, diaspora, Fransa.
Bu konuda tarihi gerçekler arşivlerinde saklı olduğu hâlde susan ya da yalana başvurup üzerimize çamur atan kim? Şimdiler de bunlara eklenen, kendini dev aynasında gören bir dolu bücür devletle birlikte Fransa, Rusya, Almanya, Amerika, Ermenistan ve diaspora. Soykırımı kim ticaret hâline getirip yalan enstitüleri, tarihe çalım atan hokkabazlık kitapları yazdırdı? Ders kitaplarında Türkler hakkında en ağır yalan ve kışkırtmayı yapan hangi ülke? Hangi ülkenin anayasası Türkler’i düşmanlıkla anıyor? Asala hangi sapık düşüncenin ürünüydü? Bir sürü masum devlet adamımızı, diplomatımızı kimler öldürdü? Hangi devletler o insanları korumakla yükümlüydü? O ülkelerin emanetine tevdi edilmiş bu insanlar korunmadıkları gibi, öldürülmelerinden dolayı suçlandılar nerdeyse. Hatta bazıları açıkça yazdı hak ettiler diye. Nerede, hangi ülkelerde? Cevabı üstteki satırlarda…
Görüyorsunuz değil mi? Türk Halkı da sonunda araştırıp öğrenmeye başladı soykırımı. Karıştırmaya başladı arşivleri…Bu konudaki her melanetin nedeni olan bu yalancı, müfteri, gerçekleri tahrif edici ve kışkırtıcı ülkeler Türkiye’de aşırı milliyetçiliğin yeşermesinde de aslan payını kapıverdiler hemen. Şimdi kalkmış Türkiye’yi lanetliyorlar.
Bizimkiler sussa da yaptıklarınızı biliyor, ben de sizi lanetliyorum.
Başkaları söyleyemese de ben söylüyorum.
Hrant Dink’i sizler öldürdünüz! Hrant Dink’in katili sizsiniz!

Verdikleri Değere Bakın
Tüm bunları yapanların televizyon kanallarına bakıyorum. Hrant Dink’in cenazesini şöylesine gösterip geçiyorlar. Belki gece kimsenin izlemeyeceği bir saatte daha geniş verirler. Hrant Dink umurlarında sanki. Bir ülkedeki sokak kavgasını yayınlıyorlar uzun uzun. Oscar adayları her haber bülteninin baş aktörü. Arkadan da spor ve para sohbetleri…
Alıştık ya, yazmayı unuttum. Tabii bir de “Katil Türkiye, Katil Türkler, Soykırımcı Türkler, Türkler gebersin” diye bağıran sekiz on yaşındaki çocukların ön sırada olduğu küçük kalabalıklar var haberlerde…
Görüntüler öyle veriliyor ki sanki müthiş bir kalabalık toplanmış meydanlara.

Hayaletler Ekranlarda Görülmez
Pardon, o ülkedeki Türkler nerede? O ülkelerdeki Kürtler nerede?
Soykırıma uğrayan ataları değilmiş, lekelenen kendileri değilmiş, gelecekleri zehirlenen çocukları değilmiş, damgalanan doğmamış torunları değilmiş gibi ilgilenmiyorlar bile. Sanki Ermeniler’in yaptığı soykırım sırasında yok olan iki buçuk milyon Türk’ün içinde dedeleri, nineleri, amcaları yokmuş gibi…
Daha dün Karabağ’da, Hocalı’da soykırımcı Ermenistanlılar tarafından kafatasları patlatılan, karınlarından bebeleri çıkarılan, ayakları kalça hizasından kesildikten sonra çöp gibi bir yana atılan onların soyundan değilmiş gibi. Dikkat edin bu insanlar anında öldürülmüyor. Acılar içinde can çekişsin diye büyük bir zevkle doğrandıktan sonra bir yana atılıyor.
Anadolu Soykırımı’ndan bu yana hiç değişmemişler. Ruhsal durum aynı, sapkınlık aynı, zulüm aynı, metot aynı. 20 Ocak günü Ermeniler’in yaptığı, bilinen son soykırımın yıldönümüydü.
Cana değer vermemenin, kardeşe düşmanlığın, ataya saygısızlığın, vatanı boşlamışlığın, vurdumduymazlığın bu kadarı olur ancak. Yazık yazık, çok yazık! Yerlerinden kalkıp ölmüşleriniz ilgilenseydi değil mi? Ne çare ki bilim o seviyeye varmadı henüz. Hayaletlerin rüyalar dışında görünmez olduğunu unuttunuz sanırım.

İstenen Sonuca Hızlı Ulaşım
Bu arada bir telefon görüşmesi yapıyorum. Karşımda Ahmet Güngör…
Söylediği aynen şu, “Sarıkamış, marıkamış derken öldürttük adamcağızı”.
Hayda! En korktuğum şeylerden biri gelmiş bile başımıza…
“Bu olay inşallah, Ermeniler’in yaptığı soykırımın yazılıp çizilmesine engel olmaz. İnşallah asıl mağdur ve mazlumun Türkler olduğunu bilen insanların bir kenara çekilip, suskun kalmasıyla sonuçlanmaz.” diyordum. Cevabı hızla geliverdi bir dosttan.
Sonuçlanmış bile…

Ermenistan’a Büyük Görevler Düşmekte
Şu an cenaze törenini izliyorum. Çeşitli kanallarda konuşmacılar var. Çoğu saçmalayıp duruyor. Tam sonlarında yakaladığım bir konuşma var. En aklı başında olanı bu. Anavatan Partisi Genel Başkanı Erkan Mumcu’dan geliyor o sözler. Özetlersek, Basının büyük kısmının saçmaladığını, işin yine değişik yönlerde abartıldığını, televizyonlara konuşmacı diye çıkarılan bir ünlünün fırsattan istifade yasa ve mahkemelerimize lanet okuduğunu anlatıyor. Ne Hrant Dink’in bizim, ne de bizim Hrant Dink’in her düşüncesini kabul diye bir zorunluluğumuz olmadığını, bu farklılıklara saygı gösterip birlik içinde yaşamamız gerektiğini söylüyor. Benim düşüncelerimi özetliyor bir çırpıda.
Ardından yine, saçmalamayı adet edinmişlerin safsataları başlıyor.
Derken kilisedeki törene yöneliyor kameralar. Patrik hazretleri de kendi dilinde başlıyor konuşmasına… Tüm dünyaya öz dilini rahatça konuşabildiğini gösteriyor. Daha sonra Türkçe özetliyor söylediklerini. Tabii, en beğenmediğim sözlerden biri de çıkıyor ağzından. Etnik kök! Azınlık tabirini çağrıştırır anlamlar yüklenerek söylenen bu sözlere her zamanki gibi takılıp kalıyorum. Bu ülkede yaşayan herkes, etnik metnik değil öz be öz Türk Vatandaşı. Cumhurbaşkanının, başbakanın, “Ben en koyu milliyetçiyim” diyen herkes kadar da bu ülkenin gerçek sahibi. Efendiler; Türk, Arap, Ermeni, Gürcü, Levanten, Asuri, Keldani, Kürt, Rum daha aklınıza hangi kökler geliyorsa hepsi bu vatanın öz be öz evlâdıdır. Hepimizin diline pelesenk ettirilen mozaik, çeşni falan değil.
Patriğin dikkat çektiği bir konuyaysa onunla aynı safta yer alarak yürekten katılıyorum. Ders kitaplarından düşmanlığın çıkarılması. Tabii bu konuda Ermenistan’a büyük işler düştüğüne inanarak…

Şiddetle Karşı Çıktığım, Fikirlerini Paylaştığım İnsan
“Son Şahitler” denen soykırım tanıklarıyla yıllarca yüz yüze konuşmuş biri olarak, Hrant Bey’in atalarının soykırıma uğratıldığını belirten ya da ima eden sözlerine hiçbir zaman katılmadım. O tür sözlere bundan sonra da katılmayacağım. Yalnız şunu açıkça görelim ki bizler nasıl kendi gerçeklerimizi savunuyorsak o da kendi öğretisini savunuyordu. Bu fikirlerin, küçük yaşlarda kaldığı yetimhanenin eğitmenleri tarafından kendi doğruları haline getirilmiş olması ya da o sonuca kendiliğinden varması hiçbir şeyi değiştirmez. Onun yerinde olsaydık belki bizler de aynı kanıya varırdık. Bunun için kimseyi suçlamamak gerek.

Türkiye’nin vatanı olduğu, bu vatanın öz evladı olduğu, diğer devletlerin bu işlerden el etek çekmesi gerektiği, konuyu kendi içimizde hâlletmemizin şart olduğu gibi fikirleriniyse daha ilk duyduğum an paylaştım.

Onun elinde silah yoktu. Kalemini bir yana bırakıp kimseye karşı kaba kuvvet kullanmadı.
En zor işlerden birini yaptı. Her yerde açıkça kendi doğrularını anlattı, bu uğurda mücadele etti. Böyle insanlara; tanımadığım biri de olsa, dostum ya da fikirdaşım olmasa da hep saygı duydum. Hem de öyle bir yerde yaptı ki bunu. Her şeye evet anlamında kafa sallamaya alışmış bizlerin arasında. Sakın kimse bu söze hayır demesin. Milletvekili seçim yalanı söyler, hesap soramaz yutar gideriz. Başbakan haşlar, derdest edilir üstüne bir de özür dileriz. Çıkarımızın olduğu biri abuklaşınca “Hakkı âliniz var efendim” deriz. Patron saçmalar, “Aman efendim ne güzel buyurdunuz” deriz. Yönetici bağırır; boyun eğer, göz süzer, susarız. Evde ebeveyn, okulda öğretmen, yolda serseriler sataşır ses çıkarmaz, kafa sallar gideriz. Hrant Dink, kaypak olsaydı el üstündeydi şimdi. O, başına gelebilecek her türlü belayı göze alıp, gerçek bir yiğit gibi kendi doğrularının mücadelesini yaptı.
Bu devirde çok zor işmiş yiğitlik.

İmkânsız Bir Dilek
Dileğim şu…
Gerçek suçlular unutulmasın. Tüm kışkırtılmışlar, tüm maşalar ortaya çıksın.
Bugün yaşayan Türk ve Ermenistanlılar’ın hepsi tarihlerini doğru öğrensin.
Akıllar başa toplansın, kimse kendini kullandırmasın artık.

Bu dileğin gerçekleşmesi çok zor görünüyor. İmkânsız gibi nerdeyse…
Minicik çocukları ön saflara almış, incecik sesleriyle kin kusturduklarını gördüm.
Bu görüntü içimdeki son ümidi de yok etti.
Bu gece dış basını izledikten sonra bir tek şeye inandım.
Türkiye ve Ermenistan bir karadeliğin çekim alanına girmiş, karanlıklara doğru sürükleniyor.
İlâhi bir mucize olmazsa düzelmeyecek gibi…

  
İlk Yayınlandığı Yerler
Yazarlar ve Ozanlar
Türk Edebiyatı
Kent Haber
Edirne P.

İlk Yayın Tarihi 24.1.2007

Pamuk, Cumhur ve Nâzım [Günay Tulun]

4 Mayıs 2008 , Pazar | Etiketler : *

Mucid-ül soykırım Bay Pamuk, 8 Ocak tarihli Vatan Gazetesi’ne tepe üstü haber oldu.
Ön sayfada; gazete logosunun da üstünde yer alacak kadar önemsenmiş, zirveye kondurulmuş bir haberdi bu…
Başlık şu; “Cumhuriyet’ten intikamını aldı”.
Bu çift kişilikli, bol işlevli haberi görür görmez, “Bu kez hangi intikam, hangi atraksiyondu” ilk tepkim.
Ne yalan söyleyeyim; bir sıkıntı sardı içimi.
Hep söyler, kendi kendime yazar dururum.
Hani geçmiş, gelecek ve bugünümüze iftira atıp, tüm ulusu tarih bilmezlerin oyuncak sepetine atmıştı ya!
Hani doğmamış bebelerimizi, o bebelerin bebelerini, bebelerin torunlarını soykırımcı diye damgalatmıştı ya!
İşte o an aklıma ilk gelen; “Yine bir iftira bulutunun üstümüze çöreklenip, yine pis bir balçığın paçamıza bulaşacağı” oldu.
İnanın ürktüm. Şimdi bir dolu şakşakçı çıkacak, bir sürü yandaş bulacak, belki de bu kez yeni bir icadın öncüsü olacaktı Bay Pamuk… Meğer bu kez hedef çoğaltmış. Cumhuriyetle birlikte Cumhuriyet Gazetesi’ne yöneltmiş salvoyu…
Şu Bay Pamuk’un, içinde yeşerttiği savaş cephelerini uzun süreli yaşatmakta çok mahir olduğu anlaşılıyor hemen.
Kendisini dokunulmuş hissettiğinde hiçbir şeyi unutmuyor. Fırsatı bulduğu an hızla başlıyor infaza…
En ufak bir affı yok. Kendisinin affı yok ama, affedilmek için senaryolar yazıyor.

Duygu Aklı Geçince
Radikal Gazetesi; sayın beyefendinin pop star olduğuna inanmış olmalı ki tiraj arttırıcı unsur olarak kullanmış kendisini.
Bir günlüğüne genel yayın yönetmeni yapmışlar Bay Pamuk’u…
Huylu huyundan vazgeçer mi? İmkânı yakalayıp şartları da yanında görünce, kendisini görmezden gelen Cumhuriyet Gazetesi’ni kündeye getirip puanları cebe atmaya kalkmış bizimki.
Hani Türkiye’ye de aynı numarayı yapmış, bir sürü densizin desteğiyle amacına ulaşmıştı ya!
Hani Türkiye’yi aşağılayıp ödüle sıçramış ve desteklediği Ermeniler’le birlikte aynı türküyü ırlamıştı ya!
Bu kez Cumhuriyet Gazetesi’ni halletmekmiş hesabı.
Ama tarih bilgisi açısından o kadar yetersiz ki!…
Aklı birazcık başında olan, eli tarih kitabının kenarına değmiş hiç kimse, bu saygısız kışkırtmaya ortak olmaz.

Es geçtiğim sanılmasın.
Bir kısmı gerçeklere dayansa da öz itibariyle Türkiye karşıtı olan, Bay Pamuk’lu Radikal bombalarını sizler gibi ben de gördüm.

Seni Gidi Nobel Bilmez Cumhuriyet Seni
Neymiş efendim, Cumhuriyet Gazetesi Bay Pamuk’un Nobel’ini görmezden gelmiş.
Gelir a! Keyif onun, gazete o, değerlendirme onun.
Yok yok olmazmış. Aman efendim, beyefendi Türkçe’ye öyle büyük hizmetler yapmış ki…

Be hey, bu sözleri iki de bir kullanan cahiller! Geçmişini, geleceğini, bugününü ipotek altına aldıran adam, Türkçe’ye hizmet etse n’olur, etmese ne? Üstelik Türkçe’yi doğru konuştuğunu, doğru yazdığını söyleyen kim?
Bir de kendini başkalarıyla kıyaslamaz mı? Doğduğu, beslendiği, isim yaptığı ülkenin insanına yaptıklarını ters yüz edip kendisine yapılmış haksızlık havasına sokmaz mı? Bunun için; Nâzım Hikmet, Ahmet Kaya, Sabahattin Ali ve Yaşar Kemal’i öne sürüp, onları kullanmaya kalkmaz mı? Kalkışır elbet. Onun adı Bay Pamuk. O mucid-ül soykırım.
O; Taner, Halil, Elif, Etyen, Murat beşlisinin Nobel’li virtüözü… 19 Ocak günü ahlâksızca öldürülen Hrant Dink’in de zaman zaman dahil olduğu bu grubun en cesur, en mertleri inançları uğruna mücadele veren Hrant’la Etyen Beyler’dir bence. Çünkü onlar kendi öğretilerinin peşindeydiler. Ya diğerleri? Onlar hangi kategoride yer ala ki!…

Hrant Dink Cinayetine Gelince
Hiçbir fikir kurşunla yok edilemedi bugüne kadar. Edilmesi de mümkün değil. Cinayetin işleniş tarzı da hayli ilginç. Ermeniler’in Talât Paşa’dan bu yana öldürdükleri tüm vatandaş ve diplomatlarımızın katliyle aynı yöntem kullanılmış. Soykırım şebekesinin yöntemlerini hatırlatınca "Vay, gördünüz mü ne demek istedi" diye ortalığı velveleye verenler çıkacak elbet. Hemen şunu bilsinler. Bu ahlâk dışı eylemi, aklı başında hiçbir Türk’ün, aklı başında hiçbir semavi din mensubunun işlemeyeceğine, bırakın işlemeyi tasvip etmeyeceğine adım gibi eminim. Malum; dinimize göre bir mazlum öldüren, tüm insanları öldürmüş demektir. Yalnız artık kimin aklı başında, kimin aklının satın alınmış olduğunu belirlemek o kadar zor ki!
Şimdi; Diaspora denen kara ticarethane, Ermenistan, Fransa, Yunanistan, Kıbrıslı Rumlar, Almanya, Rusya, İngiltere ve Amerika başta olmak üzere Ermeni soykırımına destek veren ya da bölge üzerinde bir takım oyunlar oynayan tüm ülkeler bayram yapsın. İstediklerine kavuştular. Bu saydıklarımdan başka; neyi savunduklarını bilmeden soykırım çamurunu üzerimize bulayan ülkeler ve bir kısmı içimizde olan iftiracılar grubu da azmettiriciler arasındadır. Ortada azmettiricilerin oluşu tetikçinin, tetiği başkasına çektirtmenin de azmettiricilere hiçbir faydası yok. İkisi de gaddar, ikisi de sinsi, ikisi de katil… Gün olur yaptıkları hesaplar başlarında patlar. Hemen çıkmasa da acısı zamanla çıkacak mutlaka. "Alma mazlumun ahını çıkar aheste aheste" sözünü unutmayalım. İnanıyorum ki bugüne dek kimsenin yanında kâr kalmadı. Kimi aynı akıbete uğradı, kimi şerefsizliği tescillendikten sonra öldü, kimi de öldükten sonra lanetle anıldı her yerde….
Malum devletlerin yönetici ve halkı Hrant Dink cinayetini duyar duymaz, “Oh be! Nihayet!” demişlerdir mutlaka…

Hizmet Madalyası
Sayın baylar! Literatür karıştırmadan, Türkçe’ye hizmet etmiş kaç kişi sayabildiniz ki Bay Pamuk’un Türkçe’ye hizmet ettiğine vehmettiniz? Üstelik daha dün; onun için “Ne güzel İngilizce konuşuyor” derken, benzer toplantılarda Türkçe konuşanları çok ağır sıfatlarla itham edip yerden yere vuruyordunuz. Örnek mi istediniz? Derhal! Akla gelen ilk isim, Başbakan…
Bu yolun ortası yok mu sizce? Anlaşıldığına göre, sizlerle saf tutmanın da imkânı yok. Bir an öyle, bir an böylesiniz.
Kalite kontrolsuz yazar, standart ne bilmezsiniz.

Aranızda bilen varsa cevaplasın lütfen. Bay Pamuk Türk Ulusu’na, Türkçe’ye hangi hizmeti yapmış? Tescil ettirdiği soykırımcı unvanı mı hizmet? Biraz uzun bir adlama olacak ama; Ali Şir Nevaî’nin, Kaşgarlı Mahmut’un, Atatürk’ün, Bahire Orbay’ın, Dedem Korkut’un, İbrahim Işık’ın, Nurullah Ataç’ın, Sedat Günay’ın, Melih Cevdet’in, Bekir Sıtkı Erdoğan ve konumuz Nâzım Hikmet’le daha saya saya bitiremeyeceğim on binlerce değerli Türkçeci’nin üstünde neye imza atmış?
Geçin bunları. Levent Yüksel’in dediği gibi, anam babam geçin bunları…

Bir Yıldız Çıkarılmış Meydane
Bay Pamuk’un geçmişin küllerinden çıkarıp panzehirsiz zehre çevirdiği olay şu!
Cumhuriyet Gazetesi; bundan tam elli altı yıl önce, “Doya doya yüzüne tükürsünler” başlığı ve kaçtığı Moskova’da çekilmiş fotoğrafıyla bir Nâzım Hikmet haberi yapmış. Aynı gazete bugün, Nâzım Hikmet’e övgüler düzüyormuş.
Bay Pamuk’un Cumhuriyet’e kızgınlığını ve bir günlük Genel Yayın Yönetmenliği oyununu bir yana bırakıp gerçeklere dönelim.

Nâzım Hikmet; Türkiye’den toprak talep eden, o dönemde Türkler’i can düşmanı olarak işaret eden Rusya’ya kaçmıştı. Bırakın Türkiye’yi, kaçtığı Sovyet Rusya’daki Türkler dahi kendisini vatan haini olarak görüyor, yaptığı hareketten tiksiniyordu.
O dönemin insanlarının hafızası bugünün insanları gibi “Nisyanla malul” olmamıştı henüz. Ne Ruslar’ın doğu bölgelerimizde Ermeniler’le kurduğu soykırım şirketi, ne de batıda İstanbul’un Yeşilköy’üne kadar gelip her yeri yağmalayarak insanlarımızı katletmeleri unutulmamıştı daha… Bu nedenle Nâzım Hikmet’in Rusya’ya kaçması Türk Milleti’ni derinden yaraladı.
Evet, dönemin iktidarları ona çok büyük haksızlık yapmış, uyguladığı işkencelerle insanlık onurunu ayaklar altına almıştı. Kendisine bir yaşama alanı bulmak için bir yerlere kaçmaya da yerden göğe kadar hakkı vardı. Ama Rusya’ya değil. Kaçtığı yer Sovyet Rusya olmamalıydı. Bu yüzden tüm Türkiye ve inancım odur ki Bay Pamuk’un babasıyla dedeleri de aynı kanıyı paylaştı. Çünkü Rusya; Türk topraklarında gözü olan, doymak bilmez ihtirasıyla sürekli tehditler savuran kötü komşu, kadim düşmandı. O Rusya yüzünden Türkiye Nato’ya sığınmış, kötü politikacılarının da yardımıyla bugün olması gerektiği yerin yüz yıl gerisinde kalmıştı. Önce Nato, sonra sırasıyla ABD, IMF ve AB’ye muhtaç bir ülke durumuna düşmüştü.
O dönemde, Nâzım Hikmet’in yanlış yaptığını seslendirme cesareti gösteremeyenler yalnız ve yalnız Demir Perde’li dilsizlerdi.
Yani milletin tamamı, o gün yaptığı bu yanlış yüzünden Nâzım Hikmet’in resmine tükürmese de tükürebilecek kadar kızgındı.
Bugünse aynı millet; af yasası çıkarmış, affetme çabasına girmiş Nâzım’ı. Millet affettikten sonra kime ne, ona ne?
Cumhuriyet’e vuracağım derken, bu konuyu da eşeleyip kişisel intikam kavgasına alet etmenin gereği var mı şimdi?

Tüm bunlara rağmen hâlâ hata var diyebiliyorsanız, gerçeği sorgulamanız gerek.
Bugünün etkileşimleri o döneminkinden, bugünün Cumhuriyeti de o günün Cumhuriyeti’nden çok farklı. O kadroda yer alan hiçbir yazar ve yönetici bugünün Cumhuriyet’inde yer almıyor. Sahibi bile… Yine de bazı özellikleri aynı kaldı. En zor dönemlerde bile hizmete koşarken gördük onları. Defalarca kapatıldılar. Sahip ve yazarları mahkemelerin, cezaevlerinin parasız yatılı üyeleri oldu. Yine de inandıklar yoldan dönmediler. Bu kutlanacak haslet değil de ne? Bu dönemde bir öyle, bir böyle olmayan kaç yazar, kaç kurum sayardınız? Onlar bu hizmeti yaparken dönem dönem kişi ve kuruluşlara ters gelecek işler yapmadılar mı? Yaptılar! Dönem dönem yanlışa düşmediler mi? Her kul yapısı nesnede olduğu gibi, düştüler!
Az önce saydınız. Onların karşılıksız, çıkarsız dürüstlüğünü sorgulayabilecek kalitede kaç kişi buldunuz?

Basit mantık. Nâzım da yok artık. Sovyetler de… Rusya değişip küçülmüş hâlde.
Elli altı yıl önceki mezarından çıkartılan haberi yapan Cumhuriyet’te öyle…
İyi de “Türkler bir milyon Ermeni’yle otuz bin Kürt’ü soykırıma uğrattı” dedikten sonra Bay Pamuk’ta değişen n’oldu?
Hâller böyle arz edilmişken yazarlığını Nâzım Hikmet’le kıyaslamaya kalksak, nerden başlamamızı tavsiye ederdi bize?
Bay Pamuk, Nâzım’ın arkasına sığınıp bir takım akıl karıcı senaryolar üretmesin boşuna.

Bugün O Gün Değil Ama, O Gün Bugün Oluvermiş
Bay Pamuk, iştigal konunuz gereği bilmeniz gerek. Her devrin şartları, düşünce ve yasaları başkadır. Aşkları bile başka.
Bugün Leyla’yla Mecnun’un çağdaş versiyonları bile yok ortada. O günler romantizm hakimmiş sevgiye, bugün sürrealizm.
O gün Nâzım kaçıyordu korkuyla. Sizse rahatınız yerinde, yediğiniz önde yemediğiniz arkada, istediğiniz yere girip çıkıyordunuz. Baskı nedir bilmediniz, tatmadınız. Aniden ortaya çıkıp, aldığınız türü meçhul bir ilhamla küfrettiniz ülkenize.
Lütfen üstü kapalı da olsa kıyaslamayın kendinizi Nâzım’la. Aranızda o kadar çok fark var ki!
O kaçaktı, siz küfürden Nobel’e uzanmış bir ödül avcısı.
O "Memleketim" iniltileriyle pişman gitti dünyadan. Sizse ülkenizi isteyerek yem ettiniz yabana…

Düşünceler Özgürce İfade Bulmalı
Düşünceler korkusuzca yazılmalı. Endişe duymadan karikatürize edilmeli. Özgürce anlatılmalı.
Tersi insanlık ayıbı… Yalnız bunun çizgisi; yalanın, iftiranın, özelin sınırlarından içeri girerse bu da insanlık suçu…
Bir atasözü vardı. Hangi ulusa aitti hatırlamadım. “İftiranın kuvveti, yılanın zehrinden iki kat güçlüdür.”
Şu güzel söz de Seneca’nın. “İstediğini söyleyen, istemediğini işitir.”

Son Söz
Şu Bay Pamuk’tan hoşlanmıyorum. Aldığı Nobel zerre kadar umurum değil.
Türkiye’nin soykırımla birlikte anılmasından fayda umdukları için Bay Pamuk’u alkışlayan tilkilere duyurulur!
Yarın; Platin, Altın, Gümüş portakal da verseler, fahri hemşerilik, fahri doktorluk da verseler vaziyet bu.

 

İlk Yayınlandığı Yerler
Yazarlar ve Ozanlar
Türk Edebiyatı
Kent Haber
Edirne P.

İlk Yayın Tarihi 24.1.2007

1914 Kışında Sarıkamış Karları [Günay Tulun]

4 Mayıs 2008 , Pazar | Etiketler : *

 

Sabah çok karanlık, kuşkucu bir ayazla
Acımasız bir tül gibi iniverdi yamaçtan.
Ellerim mi çok beyaz, karları mı bu dağın
Can yâri görmez olmuş, vatan benim sunağım.
Sıram gelsin beklerken hizmet için vatana
Dediler elden gider, Moskof sarmış her yanı.
Vatan elden gider de durur mu bu “Memetler”
Kâh yürüdük, kâh koştuk, işte Allahuekber!


Ben şehit oğluyum; babam, dedem hep şehit
“Memedim” derken vatan, yakışır mı durmak hiç!
Sarıkamış kurtulsun, Moskof’un potininden
Kurtulsun soy kurutan, Ermeni haininden.
En çok o koydu bana, yıllarca dosttur dedik
Aynı aşı sofraya, aynı tarladan derdik.
Soramadı bebeler, Ermeni canisine
Yedi miydi yaşımız, sekize girmiş miydik?

Açlık sardı mı canı, gönül ister olmazı
Şimdi önümde olsa anacığımın sofrası.
Şöyle acı bir sucuk, Erzurum Ilıca’dan
Burgaz’ın acı, sıcak, kıpkızıl tarhanası.
Gönül bu, özler akla gelmez her şeyi
Eminem, ya Eminem, Eminem olsa şimdi.
Gül yanakları görsem, koklasam derin derin
Sevgimi sunsam ona, elini tutsa ellerim.

Bir ses var tepelerde, top sesi mi, rüzgâr mı
Anlamak mümkün değil, tipi sarmış her yanı.
Tek kurşun savurmadık, görünmedi hiç düşman.
Dediler Moskof kaçmış, duyunca Osmanlı’yı…

Taşımakta zorlanır, sürüklerken tüfeği
Ayaklar isyan eder uyku sarar bedeni.
Attığımız her adım dönüşürken bin kabre
Sırtımıza vurulan onuruydu vatanın…

Uzatmış kollarını, sarılırken karlara
Antepli ağa oğlu, gönüllü nefer Eşber
Dilinden düşürmezmiş, ad takılmış alayda
Öldüğü dağla adaş, Allahu Ekber-Eşber.

Eminem’in hayali ısıtırken kalbimi
Buzdan kamçılar dalar, sarmalar bedenimi.
Kabza, tetik bir olmuş, yapışmış ellerime
Yaşamak mümkün mü hiç, ölüm indi gözlere.

Yirmi beş Aralık günü doksan yedi yılının
Samsunum’da doğmuşum, bayram sarmış konağı.
Ebem demiş durma, koş, çağırırsa vatanın
Koştum ama yanarım, göremedim bayramı.
Kurtulsun diye koştum Sarıkamış düşmandan
Hasret kaldım göçerim, yetişemem bayrama.
Bekleriz bir fatiha vatanım insanından
Sağ kardeş, solda kardeş, uzanmışken yan yana…

Nasıl da sarılmıştı vedalaşıp gitmeden.
Ne kadar çok sevmiştik, değil mi can Eminem?
Gönül sevmeye görsün, uzak yakın dinlemez
Gözlerimde hayalin, hiç donmadı Eminem.
Mustafa’ydım ben, Nuriddin Sıdkı oğlu
Beşiktaş Osmanlı Jimnastik Kulübü’nden,
On yedinci yaş günüm, tam doğduğum saatte
Can vermişim habersiz, ölüm ne hiç bilmeden.

Sesler kesildi artık, kalmadı tepelerde
Anlamak mümkün artık, burası başka belde.
Vatan yine seslense, koşarız büyük aşkla
Doksan bin yiğit aslan, kol kola her sefere…

Vasiyetim;
“Sıran gelsin bekleme, hizmet için vatana.
Denmesin gaflet sardı, yayılmıştır her yana.
Vatan derde düşer de durur mu hiç ‘Memetler’,
Kâh ölürler, kâh yaşar, işte Allahuekber!”

Sarıkamış olaylarıyla ilgili kısa bilgi: Osmanlı Erkân-ı Harbiyesi’nde liyakat yerine gözde olmanın başkomutan olmaya yetmesinin sonuçlarını gösteren bu hazin öykü; Osmanlı Hanedanı’na damat olan Enver Paşa ile yine onun gibi hanedan damadı olan ve daha yarbayken Genel Kurmay İkinci Başkanlığı yaptırılarak kendisine olmadık payeler yüklenen, bu elim olay sırasındaysa Albay rütbesi taşıyan Hafız Hakkı Bey’in bilgisizliği nedeniyle mahvolmasına ortak oldukları koskoca bir orduyu anlatır. İşin trajikomik yanlarıysa o devirde Osmanlı Erkân-ı Harbiye-i Umumiye Reisi’nin [Genel Kurmay Başkanı] bir Alman olan General Paul Leopold Eduard Heinrich Anton Bronsart von Schellendorff olması ve Sarıkamış bozgununun sorumlularından Damad-ı Şehriyârî [Hanedan Damadı] Hafız Hakkı Bey’in, diğer Damad-ı Şehriyârî Enver Paşa tarafından bozgun ertesinde paşalığa terfi ettirilmesidir. Terfi ettirilişinin üstünden daha bir buçuk ay bile geçmemiş yeni paşamız da tifüsten ölerek savaş kurbanlarının arasındaki yerini almıştır.
Hafız Hakkı Bey’in ikinci derecede suçlu olduğu bu acıklı öyküde; ihanetleri tescilli Ermeniler’den başka hâlâ yurdumuzu saran her belâda, her taşın altından çıkan Almanlar’ın rolünü unutmamak gerekir. Baş roldeki aktörler; ülke olarak Almanya, ülkemizde Genel Kurmay’ın üst kademelerine yerleştirilen ihanet içindeki Almanlar, Almanlar’a aptalca hayranlık duyan ve her dediklerini onaylayan Osmanlı makamları, tecrübesiz insanları komuta kademesine atayan Enver Paşa ve benzerleri, ülkenin başı olduğu hâlde saltanatının derdinde olduğu için görevini yapmayan, olaylara dur demeyen padişahtır. Tabii düşmandan söz etmiyorum. O ne de olsa karşı taraftır. Düşmanı kışkırtansa Almanlar. Onların bu kışkırtma yöntemlerinin bugün dış politikamıza yön verenler tarafından okunup öğrenilerek hafızalarına nakşedilmesinin şart olduğu kanısındayım. Görevleridir, zahmet olmaz sanırım.
Doksan bin civarında olduğu tahmin edilen şehitlerimizin sayısıyla anılan Sarıkamış bozgununu hazırlayan diğer faktörlerse;
1- Tüm uyarılara karşın, kışın en ağır yaşandığı bir dönemde harekât yapılması.
2- Osmanlı ikmal kuvvetlerinin gaflet içinde olması. Zaten yiyecek sıkıntısı çektirilen muharip güçlerin kış şartlarına uygun kıyafet ve teçhizatla donatılmadan alelacele savaşa sürülmesi.
3- Osmanlı Erkân-ı Harbiyesi’nin başına çöreklendirilmiş Alman subay müsveddelerinin; tüm istihbarat bilgilerini savaşı yürüten güçlerden yani Osmanlı Ordusu’ndan saklayarak onların yerine binlerce kilometre ötedeki ülkelerinin genel kurmayıyla paylaşacak kadar mesleki cehalet, aptallık ve ihanet içinde olması. Menfaat ortaklığı yaptığı Almanlar’ın bu ihanetini hesaplayamayan ya da göz yumma gafletine düşen Osmanlı üst makamlarının harekât için gerekli tüm hayati bilgileri ordu karargâhına aktaramaması.
4- Yurdun dört bir yanından gelen kuvvetlerle kurulan birleşik ordunun kimine göre yüz yirmi bini aşan azametli görünümünden etkilenen kilit mevkideki bazı komutanların; “Sarıkamış Kurtarıcısı” ünvanına sahip olmak, Sarıkamış’a ilk girme şerefini elde edebilmek için teçhizat dahil birçok problemi göz ardı ederek taktik anlamda çok büyük yanlışa düşmeleri.
5- Kaçan Rus birliklerinin karla kaplı dağlarda kovalanmaya kalkışılması suretiyle harekât alanının planlananın dışında genişletilmesi ve uygun kıyafetle diğer teçhizata sahip olmayan askerlerin bu takipte görevlendirilmesi.
6- İçimizde yetiştikleri için çok iyi Türkçe bilen Ermeniler’in bitmez tükenmez ihanetleri.
7- Rus istihbaratının; o devirdeki eğitim şartları nedeniyle yeterli sağlık bilgisinden yoksun askerlerimiz arasında, özellikle Ermeniler’i kullanarak yaydığı “Bit yiğitte, pire itte bulunur” sloganının umulmadık bir beşinci kol başarısı sağlaması ve bu nedenle binlerce askerin tifüsten ölmesidir.

[Sorumluluk derecesine göre en alt sırada yer alması gereken, bozgun sorumlusu rahmetli Damat Hafız Hakkı Paşa’ya tüm "Sarıkamış Şehitleri" adına bir dörtlük taşlama da benden… ]

Damat Paşa Ağıtı
Hakkımız edilir mi helâl, Damat Hafız Hakkı’ya
Damad-ı Şehriyârî, Paşa ,Hafız, Hakkı’ya
“Bit yiğitte, pire itte” diyince Gâvur Moskof
Tifüsten yiğit ölen Damat Hafız Hakkı’ya…

 
İlk Yayınlandığı Yerler

Yazarlar ve Ozanlar
Türk Edebiyatı
Kent Haber
Edirne P.
İlk Yayın Tarihi 25.12.2006

Şeytanın Kadrolu Elçileri [Günay Tulun]

4 Mayıs 2008 , Pazar | Etiketler : *

1095 Kasım’ında oldukça soğuk bir sabah.
Clermont Ferrand’da üç yüz din adamıyla toplanan konsülde bir palyaço bağıra çağıra konuşuyor. Orada bulunan diğer din adamlarından bir isteği var. Onları şeytanın yoluna davet ediyor. Tam dokuz gündür bıkmamış, usanmamış, yardakçılarıyla birlikte ütülenmedik beyin bırakmamış hiç… Lâf aramızda, diğerleri de ütülenmeye pek teşneymiş ya!
Sonunda; ütülenip, tütsülenen bu kafalar hep birlikte dışarı çıkıyor.
Baş ütücü, günlerdir meydanlarda bekleyen kalabalığa sesleniyor.
Hakkını vermek gerek, etkili de konuşuyor haspa…
Herkesi Türk ve Araplar’a karşı kutsal savaşa çağırıp “Tanrı böyle buyuruyor” diyor. Onu dinleyen o koca güruh zaten suça yatkın. Adam öldürmek, tecavüz, hırsızlık onlar için sıradan bir iş. Hatta bir hak.
Bir ağızdan başlıyorlar papağan Yakup gibi ötmeye.
“Tanrı böyle buyuruyor, Tanrı böyle buyuruyor!”

Daha hayatlarında hiç Türk görmemiş din adamlarıyla birlikte kışkırtılan bu kalabalık da bir anda azılı Türk düşmanı kesiliyor. Ömrünce hiçbir Türk’le tanışmamış o çığırtkan adam; kendi sözlerinin coşkusuna kapılmış, mutlu, gururlu ve Hitler’in temelini oluşturacak ululanma duyguları içinde poz veriyor tarihe…
İşte, kıyamete kadar sürecek kötülük tohumları böyle saçılıyor dünyaya.
Çok ilginç değil mi? Haçlı seferleri sırasında ne olduğundan habersiz milyonlarca insanın ölümünden, sonraki yıllarda da bu rakamın sayılamaz hâlde artmasından bir din adamı sorumlu. İnsanları kan içmeye davet eden bu adamın adı kimine göre, Papa İkinci Urbanus, kimine göreyse “Urban II”…
Namı diğer şeytanın papası!

Şimdiki papa hazretleri kızmasın. O adı ben takmadım atasına.
Bir yerlerde okumuştum, oradan alıntıdır.
Gunayus Tulunus adlı biri tarafından yakıştırılmış çok haklı bir lakaptır o!

Urbanı geçtik, şimdi geldik trajifrank noktaya.
Allah’ın, kendilerine kan içmeyi buyurduğunu sanıp meydanlarda uluyan zekâ özürlü o kalabalık hangi millettendir dersiniz?
Tabii ki Fransız. Olayın geçtiği yerse Fransa…
Bu her şeyden de ilginç gelmiyor mu size?
Türkiye aleyhinde pişirilen her çorbanın malzemeci başı Fransa daha bin doksan beş yılında baş koymuş bu iğrenç yola.
Tek başına bir dolu soykırıma imza basan, bazen Ermeniler’le yaptığı gibi ortaklık kurup şirket hâlinde soykırım yapan, tarihi keyfince alaşağı edip bu da işine gelmezse heyamola heyamola, heyal eden Fransa!

Benedict XVI, Bento XVI, Benedetto XVI, Benedicto XVI, Benedictus PP. XVI gibi isim bolluğuyla anılan yeni papa cenaplarına gelince; yirmi sekiz Kasım günü konuk etmek istediğimden, bir dokunup geçmekle yetineceğim şimdilik.
Hitler’in felsefesine inanarak nazizme iman etmiş, Türk ve İslam düşmanlığıyla öğünürken CIA kontenjanından papalık kadrosuna aktarılmış bu beyefendi, Diyanet İşleri Başkanlığı’nı telaşlandırmış şimdiden. Klasına göre yer bulamamışlar hazrete. Ekselansları peygamberime küfrediyor, bu küfürle dünyanın her yerine müslümanlarla ilgili yeni kin tohumları saçıyor, sizse onu rahat ettirmek için koşturuyorsunuz hâlâ.
Yakışıyor mu, ne dersiniz?

Papanın saçtığı kötülüğün boyutları o kadar büyük ki binlerce kez özür dilese etkileri silinmez. Özür der demez aklıma geldi. Hâlâ dilemeyip “Öyle anlaşıldığı için teessüf ettiğini”, böylece yeni bir hakaret içeren bu sözleri basınımızın “Papa özür diledi” yutturmacasıyla kendi halkının önüne koyduğunu biliyor musunuz?
Diyanetin elinden tavır koymak gelmiyorsa; kin tohumlarının nasıl yeşerdiğini göstermek için bulunmaz bir örnek olan ve beyinleri hurafe sosuna batırılmış Hristiyan çocuklar tarafından düzenlenen “Gerçek beşinci haçlı seferini” sorsunlar papaya. Kitaplara almayıp gizledikleri, bin iki yüz on iki tarihli, sümen altına kaydırılmış o rezil seferi…

Bugünün papası, dünün Ratzinger’i türündeki insanlar çok ilginç. Akrep gibi sokup, “Ya, n’olmuş ki bir kezcik dokundum” diyorlar. Dokundukları yerin zehirlendiğini, çevrenin hiç düzelmeyecek şekilde bozulduğunu umursamadan, yüzsüzce.
Aslında ulaşılmak istenen asıl hedeftir bu.
İşte kızılderili oyunları, işte Ku Klux Klan, işte Ermeni Mezalimi.
İşte naziler, işte faşistler, işte din adına insanı hayatından edenler.
Tohumları etrafı kapladıktan sonra hangisi yok oldu ki!

Papa Urban II’den papa ismi bola doğru uzandık birkaç hafif satırla.
Satırlar hafif olsa da her yanı kanlı bir yolculuk bu.
İğrenç, ahlâksız ve ölümlerle bezeli.
Bezemelerin geçmişle sınırlanmasına da karşılar.
İnsanlığın geleceğini istiyorlar, obur bir ihtirasla.
Urban’ın halefinden, nazizmle beslenmiş bir ajandan ne beklenir ki?
Milletim, milletimin temsilcileri, milletimi yönetenler!
Sizler ne bekliyordunuz?…

Not: Yazının başlığını; dün vapurda tanıştığım, adını defalarca söylemesine rağmen aklımda tutmayı başaramadığım Manuel Paletiyok ya da İmanlıyel Patentiyok’un bu konu hakkında söylediği sözlerden aldım. Lütfen yanlış anlaşılıp da kimseler kırılmasın. Sözlerime kırılacak olanlara peşinen teessüf etmeyi bir görev addettiğim biline…

 
İlk Yayınlandığı Yerler
Yazarlar ve Ozanlar
Türk Edebiyatı
Kent Haber
Edirne P.
İlk Yayın Tarihi 13.2.2005

 

 

 

Soykırımdan Nobel’e [Günay Tulun]

4 Mayıs 2008 , Pazar | Etiketler : *

Nobel’i Kaptırdım, Darısı Noel’e
Gitti güzelim Nobel. Hem de göz göre göre. Nasıl böyle atalete kapıldım bilmiyorum.
Aslında uyarmışlardı beni. “Nobel ya Pamuk’a ya da Pamukyan’a gider diye. Kafam almadı bir türlü. Zaten, okumadığım bir ilkokulun doğmamış öğretmeni “Bu çocuk adam olmaz” demişti benim için. Gökten yere haklıymış rahmetli.
Hani Türkler bir milyon Ermeni’yi kesmiş ya, ondan daha iyi bir atış yapmalıydım. Bir buçuk milyonu da Hrantçığım kaptığına göre daha üste çıkmam gerekiyordu. Aslında; bir Pamuk, bir buçuk Hrant, enflasyon da artısı.
O günden bu yana enflasyon yüzde kaç olmuştur acaba? Kaç gündür arıyorum, kimse tutmamış çetelesini. En iyisi sevgili hükümetimizin buyurduğu memur maaş zamlarından yola çıkmak. Ne de olsa mucizevî bir orandır bu. İlk dönem yüzde iki, gelecek dönem de yüzde iki der, yasal kesintileri düşersek uyum yasalarına uyumlu bir halde on beş milyonu buluruz şüphesiz. Bizim toplardamarlarımızda gezinen kirli kan var ya, işte o kirli kan bu on beş milyon Ermeni’yi, pamuklara sarıp bir şafak vakti sağdan sola, soldan sağa saydırmış tek sıra. Üstelik; Edirne’den İzmit’e, Samsun’dan Erzurum’a, Maraş’tan Antep’e, Adana’dan Ağrı’ya dek soyları kırdırılmış Türkler’i boş geçerek. Ben armudun sapı, üzümün çöpü derken eloğlu malı götürüverdi. Bu on beş milyonla kesin alırdım Nobel’i. Aslında en ağırı milyonluk çeki kaptırmak. Acısı fena oturdu içime.

Gerçek Hak Sahipleri
Tüm çığırtkanlara rağmen adamcağızın hiçbir kitabını birkaç sayfadan fazla okuyamadım. O kitaplar yurt dışında gerçekten okunuyor ve geniş kitlelere hitap ediyorsa bunda, çevirmenlerin kendilerine özgü üslup kalitesini devreye sokmaları mı etken oldu acaba? İnsan düşünmeden edemiyor.
Naçizane fikrim; eğer Orhan Pamuk imzasıyla yayınlanan kitaplar gerçekten Nobel’i hak ettiyse bunun, o eserleri kendi dillerine çeviren çevirmenlerle paylaşılması ya da doğrudan o çevirmenlere verilmesi gerekirdi.

Gösterinin Yıldızı
CNN International uzatmış mikrofonu, soruyor üst üste. “Fransa’nın kararına karşı ne söyleyeceksiniz?” El insaf! Soykırım rakamlarını tek batında doğuran birine sorulacak soru mu bu? Adam zaten söylemiş söyleyeceğini.
Yine de zehirinden mahrum etmemiş dünyayı. ”Hayır! Ben şov yapmam” demiş. İnanın o an müsamerenin baş çocuğu halleri vardı üstünde.
Günler sonra Türkiye’ye dönük yayın yapan bir televizyon kanalına konuşmak “Fransa bu yasayla ne yazık ki ayıp etti” demek, iki ters bir düz hafifliğinin hangi aşaması ola ki?
Bunun adına şovla karışık bir başka şey denmez mi?

Tebrik Kuyruğu
Pamuk’la ilgili tebrik kuyruğunun ilk sırasındakilere bakın lütfen.
“Soykırımcı Türkler’e tokat” çığlıklarıyla Ermenistan, acele “Fahri doktora çağrısı” yapan Holanda, “Yunanistan’ı ziyaret et” diye haber salan Dora Bakoyanni, Los Angeles’ta yayınlanan Times Gazetesi’nin “İfade özgürlüğü davasının cesur savunucusu” yakıştırmasıyla orada mebzul miktarda bulunan Ermeni diasporası…

İsveç’e Bir Hatırlatma
Dinamiti bularak yok ediciliği istemeden toptanlaştıran Alfred Nobel’in iyi işlerde kullanılsın diye bıraktığı miras hâlâ yok edici yönde etkiliyor dünyayı. Nedense sürekli kendi ülkesine karşı çıkanlara ya da başımıza geldiği gibi, yalanlarla karşı çıkanlara veriliyor Nobel. İşin trajikomik yanı neresi biliyor musunuz? Bir süre Paris’de yaşamasına rağmen Alfred Nobel bir Fransız karşıtıdır.

Özgürlükler Ülkesi
Ah, özgürlükler ülkesi Fransa, ah! Bu da yapılır mı insana. Az tüyo versen, ne soykırımlar yaratırdım ben sana. Aslında Yahudiler’i yıldız takmaya zorlayarak Fransa’daki evlerinden alıp Hitler’in ellerine yollayan da bendim. Hintli’ye Çinli’ye inat, el âlemin denizinde üst üste atom denemeleri yapıp tektonik tabakaları belki de onulmaz derecede zayıflatan, insan ve canlı neslinin geleceğini tehdit eden de ben. İtiraflarım arasına bu da eklensin.
Fransa, az sabret. Cezayir hurması gibi tatlı olmasa da yakında yemek için yeni bir yem bulursun kendine. Bu konularda öyle yeteneklisin ki!
Özgürlükler ülkesi dedim ya; başbakanım, dış bakanım, politikacılarım, bilim adamlarıyla bilge basınım verdi bu ünvanı sana. Kanla yoğurduğun ihtilalinin kanlı dudaklarından biri bir söz etmişmiş de o söz düşmüş tesadüfen hepsinin gönlüne.
Bugünün dünyasında Hindiçini’yi hatırlayan kaç kişi kaldı. Ya da Saint Bartholemy katliamını duyan? Bu olaylarda sayılamayacak kadar çok cana kıyılmış. Kuzey Afrika meselesi yalnız Cezayir’le sınırlı olmadığı gibi Cezayir meselesi de Fransa’nın yediği herzelerin son bulduğu yer değil.
Fransa hiç akıllanmadı. Ruanda’da uyguladıkları soykırımda da önce, o güne kadar çok iyi geçinen iki kabileyi birbirine soktu. Sonra azınlığın çoğunluk üzerinde baskı kurmasını sağlayıp yüz binlerce insanın vahşice yok edilişinin hamiliğini yaptı. Bizde de aynı soysuzluğu yapıp Ermeniler’in Türkler’i yok etmesini sağlamamış mıydı? Bugün Kürtler üzerinde oynadığı oyunlar, insanı insana kırdırma yolunda aynı yöntemi bıkmadan usanmadan bizim gibi saflara yedirmesinden başka ne ki?

Sen Aşağıla Ben Alkış Tutayım
Şu üç yüz birinci madde kabak tadı verdi. Zavallı AB ve onun “Tak Şak Paşacıları” başlangıçta onay verdikleri bu maddeye “Ingıh!” demekten bitap düştüler. Bu haklı ve doğru yasa maddesinin çok daha ağırı AB ülkelerinde var. Ben okudum yanlışa rastlamadım. Kelimesi kelimesine aynen şunlar yazıyor. Okuyun, belki değişik fikirlerle katkınız olur.
1- Türklüğü, Cumhuriyeti veya Türkiye Büyük Millet Meclisini alenen aşağılayan kişi, altı aydan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.
2- Türkiye Cumhuriyeti Hükûmetini, Devletin yargı organlarını, askeri veya emniyet teşkilâtını alenen aşağılayan kişi, altı aydan iki yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.
3- Türklüğü aşağılamanın yabancı bir ülkede bir Türk vatandaşı tarafından işlenmesi halinde, verilecek ceza üçte bir oranında artırılır.
4- Eleştiri amacıyla yapılan düşünce açıklamaları suç oluşturmaz.
Bu yasanın yanlış olduğunu iddia edenler; Fransız, İngiliz, Alman milletini aşağılamayı deneseler ya! Birkaç yıl önce bir siyasetçimiz “Almanya’nın arka bahçesi” sözünü etmişti. Neler olduğunu hatırlamayan var mı? Yoksa bazılarımız için Türk adının telaffuzu, hafızayı beşeri nisyanla malul mü ediyor”.

Canım Vatandaşım Fransa’yı Bezdirecek Ambargonun İlk İşaretlerini Verdi
Gelir durumu iyi olan insanımız Fransa’ya gidebilmek için turizm ve uçak şirketlerinde boş koltuk bırakmamak için birbirlerini çiğnemişler.
Salyangozcu bir iş adamımıza sormuşlar, “Fransa’yla iş yapmaya devam edecek misiniz?”. Cevap “Fransız halkının ne kabahati var. İnsanları aç bırakacak halimiz yok ya! İş yapmaya devam edeceğim”.
Zaten gerek iş adamlarımızın büyük çoğunluğu, gerekse hükümet üyelerimiz, bir kısım kerameti kendinden menkul bilim adamı, belli köşe yazarları ve yine belli TV yorumcularımızla birlikte itidal tavsiye etmekten yoruldu bize. Bu çabalarını soykırım palavracılarına karşı yönlendirselerdi bugün dünya üzerinde herkes gerçekleri öğrenmiş olurdu. Allah’tan Halacoğlu, Sinan Aygün gibi birkaç insanlık düşmanımız (!) var da yalnız olmadığını anlıyor, gönlü ısınıyor insanın.

Tepkisiz Toplum
Aslında şu ana kadar, doğru dürüst bir tepki görmedik resmi ve sivil örgütlerimizden. Tepki dediysem, her fırsatta bayrak yakma ilkelliği değil sorgulanan. Gözler, Türk kelimesi geçince milliyetçiliği kendisinden başkasına bırakmayan insanları arayıp durdu günlerce. Adalet deyince türbanım diyen, cuma namazlarını bayram sevincinden çıkarıp türban partisi haline getirenlere bir çift sözüm var. Ulusal meselelerde sizleri görmek ne mümkün, buna bir anlam yüklemek istemiyorum. Yalnız; Allah’a oğul yakıştıranların antipatik papası, sevgili peygamberime hakaret ettiğinde de gık çıkmadı sizden. Bu da diğeri gibi dikkat çekici bir eylemsizlik değil mi?

Gerçek Yüce Millet
Ermeni vatandaşlarımız rencide olmasın diye Ermeniler’in yaptığı soykırımı ders kitaplarında doğru dürüst okutmadık. Oysa, her fırsatta üzerimize çamur atan Ermeni, Yunan ve Rum’un ders kitaplarını bir inceleyin bakalım. Bu hassas ve zarif tutum başımıza dert üstüne dert saldı. Gençler bilmez, aydın bilmez, siyasetçi bilmez, sade vatandaş bilmez. Bu yüzden insan taslakları iki de bir ortaya çıkıp “Türkler tarihleriyle yüzleşmeli” borusunu üflüyorlar. Bizim çıngıraklılarla saftriloglar da araştırıp öğrenmeden “Wow” demiyor mu? Hiçbir şey bilmeden ülkeme pislik atmıyorlar mı, işte en aşağılık olması gerekenler bunlar değil mi?

Soykırımın İzleri
Okumama hastalığına yakalanmış olsanız bile, Trakya ve Anadolu’yu gezdiğinizde çok şeyler öğrenirsiniz soykırımın üstüne. Hemen her yerde Ermeniler’in yaptığı soykırımın hüznü, izi ve şahitlerinin yakınları duruyor. Son şahitlerin neredeyse tamamı bugün hayatta değil. Onlar olmasa da izler hâlâ duruyor. Her şey o kadar açık seçik ki biraz ilgi, biraz dikkat gerçeklerin toprak üstüne çıkmasına yeter de artar bile…

Kaçak Ermeniler ve Çıngıraklı Yılan Korkusu
Yalnız İstanbul’da, kimine göre yüz bin, kimine göre yetmiş bin civarında Ermenistan vatandaşı yaşıyormuş. Türkiye’ye girişi olduğu halde çıkışı bulunmayan, tamamı kaçak çalışan on binler. Türkler işsizlikten kıvranırken çalışmalarına göz yumulan on binler.
Ne garip milletiz biz. Adamlar her yerde dünyayı saldırtsın üstüne, sen kalk kendi insanından esirgediğin hizmeti onlara yap. Bu on binler kısa bir zaman sonra; diaspora ve onların çıngıraklı ortaklarının çabasıyla dünyanın gündemine birkaç milyar olarak girmesin sakın. “
Yazıyor! Son havadisler! Yazıyor, üç buçuk milyar Ermeni’yi…”

Yapılması ve Yapılmaması Gerekenler
Her ilde, ilçede soykırım enstitüleri, arşivlerle takviyelenmiş müzeler, dağ başında gizlenen değil en turistik alanlarda açılmış soykırım anıtları, araştırma yazıları, romanlar, şiirler, filmler, konferanslar gibi tedbirler hâlâ fayda sağlayabilir. Ermeniler’i anlatan şarkı, türkü ve fıkraları uluslararası alana taşıyacak insanları bulmak çok kolay. Onlar nasıl Türk tezini savunan ya da herhangi bir konuda Türkiye’ye yakınlık gösteren herkesi tehdit ve baskıyla susturuyorsa aynı usulü bizler de tatbik edebiliriz. Hiç vakit geçirmeden; ilkokulun ilk sınıfından başlayıp üniversite bitimine kadar, "Soykırım tarihi ve uluslararası ilişkilerin gerçek yüzü" ders olarak konmalı okullara. Üniversitelerde açılacak soykırım kürsüleri, Ermeniler’in yaptığı her yalan salvosuna anında gerçeklerle cevap vermek, her ülkede Türk diasporalarını örgütleyip aktifleştirmek, bize yaptıkları gibi Ermeniler’i her alanda bezdirmek gerekir.
Ermenistan’la birlikte; Ermeniler’i kullanarak soykırım yoluyla atalarımızı yok eden Fransa ve Rusya’dan tazminat istemeliyiz. Mezra, köy, kasaba, kent demeden yerleşim bölgelerimizi yakıp yıktıklarını da bu hesabın içine katarak.
O devirde bu soykırıma alet olan veya sessiz kalarak onayladığı hâlde bugün değişik hesaplar nedeniyle soykırım çamurunu üzerimize sıvamaya çalışan tüm ülkelere karşı yapılmalı bu işlem. Başı kim çeker bilmem ama; devlet, hükümet, sivil toplum kuruluşları ve hâli vakti yerinde herkes önayak olmalı buna…
Ermeniler’in; yüz yılı aşkın bir süredir diplomat, devlet adamı, kentli, köylü, zengin, gariban demeden düşman bildikleri her Türk’ü öldürmelerini unutmak mümkün mü? İnşallah bizde de uluslararası kışkırtmalara kapılıp Ermeniler’in yolundan gidecek, dünyada ilk kez Ermeniler tarafından uygulanan bu iğrenç metottan esinlenip Ermeni devlet adamlarını vurmaya başlayacak fanatikler çıkmaz ortaya. Ne Türk’ün ne de yüce dinimizin asaleti bu tür yolları önermeyip engeller.
Eğer dünyada bizimle gerçekten dost olan ülkeler varsa biz de onlardan Ermeniler’in yaptığı soykırımı kabullenmesini isteyebiliriz. Kuzey Kıbrıs, Azerbaycan ve diğer Türk Cumhuriyetleri’yle Pakistan ve Çin gibi ülkelerden başlasak fena mı olur?
Biraz daha beklemek bir gün onların da karşı tarafta saf tutmasına yol açabilir.
Tam yirmi yıldır bu tür önerileri yazıp söylüyorum. Kimbilir, benim gibi yazıp duvarlara okutan kaç kişi daha var. Ne yazık ki yönetenlerimiz ve toplumu etkileyecek durumdaki insanlar başka eğilimler içinde.

Kavuşma Ne Zaman?
Çok merak ediyorum, ülke ve dünya gerçeklerini hızla kavrayıp etkin eylemle karşılık veren hükümetlere ne zaman kavuşacağız. Ne zaman girgin dış işlerimiz, yön veren muhalefet, öğreten öğretmen, öğrenen ve takip eden seçmenimiz olacak?
Yoksa yeni bir Atatürk mü bekliyoruz uyanmak için uykudan.
Ya çıkmazsa?
Ya çıkmazsa, yenisi ?!

 

İlk Yayınlandığı Yerler
Yazarlar ve Ozanlar
Türk Edebiyatı
Kent Haber
Edirne P.

İlk Yayın Tarihi 20.10.2006

 

Kerem Gibi [Günay Tulun]

4 Mayıs 2008 , Pazar | Etiketler : *

“Bu yazı; Ermeni Meselesi’ndeki gerçekleri bıkıp usanmadan Türk Halkı’na anlatmaya çalışan Sayın Ruhat Mengi’ye ithaf edilmiştir.” 

Kerametleri kendilerinden menkul bilim adamları (!) toplanmış, ne yazdığı bir türlü anlaşılamayan bir yazarı da almışlar aralarına.
Gayet bilimsel (!) bir çabayla ispatlayıvermişler gönüllerindeki aşkı.
Ve sonucu ilân etmişler dünyaya…
“Ermeniler’i soykırıma uğrattı Türkler.”
“Hem de milyonla çarparak bir buçuğunu…”

Postulat haline getirilmeye çalışılan bu ahlâk dışı teranenin her yanı yalan. Eğer gerçekten kuyruklu yalan denen bir eylem varsa, işte o burada…
Şu utanmazlığa bakın!
Koca bir ulusun geçmişiyle oynayıp geleceğini karartma çabasındalar.
Bu kadar büyük cesaret gösterisi hangi bedel karşılığında sağlanabilir ki?

Bilim denen şeyin temeli; şüphe, araştırma ve ispata dayanır.
Akademisyen olsun, olmasın bu kıstasları yerine getirenler bilimin gereğini uygulayan insanlar, bilim adamlarıdır.
Ülkemizdeki bilim adamı kavramının sorgulanma zamanı gelmedi mi hâlâ?
Bilim, bu kadar ucuz kavramsa içleri sızlamaz mı gerçek âlimlerin.
Başkalarına ait eserlerin üstüne çöreklenen, bilim adını bırakın, bilimsizlik adına dahi hiçbir şey üretmeyen bazı tiplerin, insanımıza yalan yanlış eğitim vermeleri karşısında neden sessiz kalmak zorunda herkes?
Onları sırtlarımızda taşıtma yöntemi daha ne kadar sürdürülecek?
Onlar ki bir Ermeni masalını kendilerince süsleyip, koskoca bir ulusu ahlâksız iftiralarla mahkûm ettiler kalem kırarak…
Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde hiç kimse davacı olmasa da ben kıyamete kadar davacıyım onlardan.
Yalnız onlardan mı? Bu iftiralar karşısında sessiz kalan herkesten.

Hayat boyu merak etmişimdir.
Neden; Aristo’nun, Sokrates’in, Adam Smith’in, David Ricardo’nun, Keynes’in okulu, bilim tarihine geçen yeni fikirleri var da bizimkilerin kendilerine ait küçük bir öğretileri dahi yok.
Neden sürekli başkasının öğretileriyle yetiştirirler bizi.
Hani nerede o dillerinden düşmeyen ekol sözünün okullaşmış gerçeği…
Eğer bu gerçeğe biraz dikkat etselerdi, bugün bilim çatılarının üstüne tüneme cesareti gösterebilir miydi engizisyonist kafalar?

Sözüm şüphelenen, araştıran gerçek bilim adamlarına değil tabii ki…
Her kapıyı tutup, her musibetten yarar uman, bunun için tüm değerleri yok sayan imge adamlarına…

Anadolu’nun her yanı Ermeniler’in soyunu kurutmaya çalıştığı insanların toplu mezarlarıyla dolu. Bunu görmezlikten, bunu bilmezlikten gelmek en azından soykırımcıların safında yer almakla eşdeğer.
Dikkat lütfen, en azından diyorum.
Milyonlarca soykırım kurbanına ve onların soyundan gelen milyonlara soykırımcı sıfatını yapıştırmaya çalışan çıkar avcılarına, gerçek kimliklerini sormadan söylüyorum bunları.
Görüyorum, onlar ödüllerini birer birer almaya başladı bile…
Gerçekleri söyleyenlerin beklediği ödülse gerçeklerin egemen olmasından başka bir şey değil.
Hakaret etmek de istemem kimseye.
Ama hakaret görmemeyi beklemek benim ve ulusumun da hakkı değil mi?

Küçüklüğünden beri, “Son Şahitler’le yüz yüze görüşmüş biri” olarak; gerçekleri yalanlarla örtmeye çalışanlara karşı doğruları anlatmaktır görevim. Bugün, kaç tane soykırım şahidi kaldı ki dünyada!
Doğruları anlatmak, yıllardır yaptığım gibi gerçekleri yazıya döküp izlerini bırakmak, onlara karşı görevimdir benim.
Aslında hepimizin olması gereken bir görev bu…
Bırakalım görevi, çok büyük bir çoğunluğumuz konuyla ilgilenmiyor bile.

En büyük suçluya gelince…
İnsanını örgütleyemeyen, sesini gerektiği gibi çıkaramayan hükümetler ve sivil toplum kuruluşlarıdır en büyük suçlu…
Bırakın bu işten anlayanları, benim gibi halktan gelenlerin basit önerilerini* dahi uygulamaya koysalar, çok şey değişmiş olurdu bugün.

Herkes; tehlikeli bir oyunda gözlerini kapamış, “Kerem Gibi…” yürüyor.
O da ne derseniz, bilen bilir anlamını.
“Gören, duyan, yine de boyun eğen” anlamıyla eşdeğer bir deyim.
Tembellikten mi, çekingenlikten mi, korkudan mı desem.
Ülkenin geleceğini karartırken yüzsüzler, millet sümen altı olmuş kamufle etmiş kendini…
Aynen bizim Kerem, tıpkı tüm Keremler gibi…

 
İlk Yayınlandığı Yerler
Yazarlar ve Ozanlar
Türk Edebiyatı
Kent Haber
Edirne P.

İlk Yayın Tarihi 23.3.2006

Chéri Avrupa, We Love Amerika [Günay Tulun]

4 Mayıs 2008 , Pazar | Etiketler : *

Şu Amerikanistanya’nın gerçek sahipleri her zaman ilgimi çekti.
Mazlum, kendi içinde bölünmesi için üzerinde her türlü oyun oynanmış, soykırıma uğratılmış bir ulus.
Tüm bunlar yetmezmiş gibi uygarlıktan yoksun, pespaye, çocuk kaçıran sarhoş katiller sürüsü olarak damgalanmışlar.
Kimler tarafından hem de?…
Bugünkü Amerika’nın kurucusu olarak İngiltere, Fransa, İspanya gibi birçok Avrupa Ülkesi’nden gönderilen idam mahkûmu caniler tarafından…
Kimler tarafından hem de?…
Coşkulu bir sevinçle karşıladıkları, ölümden kurtardıkları, yemeklerini, giysilerini paylaştıkları Avrupalılar tarafından.
Şu “Batı” dediğimiz güruh ne ahlâksız!
Bu tür sahtekârca tescilleri sık sık yaptıklarının en büyük şahididir Türkler.
İşte Ermeni Meselesi, işte Girit, işte Kıbrıs!
Hangi birini sayayım? Kuzey Afrika Ülkeleri’nden mi başlasam?
Yoksa Avrupa ya da Asya’daki Türkler’den mi?
Kürt Meselesi ya da Yunanlılar’dan mı?
İnsanın yapılanlar karşısında ruhu da bedeni de isyan ediyor.
Hani bir görüş var, Almanlar’ın soykırıma uğrattığı Yahudiler’in tamamı aslında “Hazer Türkü’dür” diye.
Acaba insanoğlunun kötülüğünü simgeleyen başıbozuklar; hep Türkler’i mi katletti, hep Türkler’i mi soykırıma uğrattı?
Yoksa bizlerle aynı kaderi paylaşan “Kızılderililer” gerçekten de bizden mi?
Orasını bir gün; araştırmacılar, arkeologlar, tarihciler ortaya çıkarır inş’Allah!
Bize gelince; dilimizdeki benzerliklerin, hatırı sayılır, gözden kaçması imkânsız benzerliklerden birkaç örneğin içine dalalım şimdi.
Dikkatle okursanız şaşıracak, kelimelerin anlam ve telâffuzda birbiriyle nasıl örtüştüğünü görecek, hayrete kapılıp düşüneceksiniz.
Sözcükleri biriyle konuşurmuş gibi telaffuz edebilirseniz olay daha da netleşir.
Başlıyorum…

Tepek, tepekl, tepe onlarda; tepek, tepeğ, tepe bizde…
Kazyun onlarda, kayın bizde…
Yangi onlarda, yengi ve yeni bizde…
Kuşkuş onlarda, kuş bizde…
Tooz ve toos onların toz ise bizim dilimizde…
Hani bizim on dördüncü yüz yıldan sonra kullanmaya başladığımız küçük var ya, işte bu küçük onlarda; Kuççi, kiçeeç, kiçik olmuş. Ondördüncü yıla kadar biz de kiçi diyip durmuşuz küçüğe.
Çıran onların, yılan ise bizim sürüngenimiz.
Bizim yakut kelimesi onlarda yokut olmuş. Belki de ters söyledim. Onların yokutunu biz yakut yapmışız.
Çapultepek bizde ne anlama gelir bilir misiniz? Çapulcu Tepesi…
Kir onlarda da bizde de aynı. Yani kir…
Cehenneme onlar tano demiş bizse tamu.
Sarı hem onlarda hem de bizde sarı, ayrıca doğu demek tabii.
Mavi onlarda da mavi, ayrıca doğu anlamı zamanla sarıdan uzaklaşıp mavinin üzerine yapışıp kalmış.
Ak bizde de ak, yön olarak da batı tabii…
Kara yine kara ve yönlerden kuzey demek.
Bas, bizde beş…
İg bizde iki…
Onlardaki havasu sözcüğü bizden pek farklı değil. Mavi Hava Su kutsal göl demek. Tabii ki maviyi de simgeliyor. Suyun da havanın da mavi renkli göründüğünü hemen hatırlarsınız okurken. Pekiyi, Arizona’da Hava ve Su adlı bir göl olduğunu duymuş muydunuz?
Aıtıl bizdeki ırmak, deniz, gök anlamındaki ıtıl,itil.
Ak-Kapana, ak kapı…
Kapakta-Kon, kapalı kapı…
Ve yine tek harflik değişiklikle Kapakta-Ko; efsanevi yurdu, içinden çıkılması imkânsız gibi görünen kapalı yurdu anlatır. Yani Ergenekon’u…
Çakira, çakır…
Yaşıl, yaş…
Islak ve yeşil anlamında kullandıkları naş; yaş, ıslak, yeşil.
Islak, yeşil, mavi anlamındaki raş; yine yaş, ıslak, yeşil, ve mavi.
Te bizdeki de’nin tam karşıtı. İçinde anlamında kullandığımız trende, gemide, geçmişte ile aynı şekilde kullanılmış.
Kişi bizde de kişi…
Tanığ; yüce yaratıcımız, kulluk ettiğimiz tanrı. Hani, bazı acayip düşüncelilerin çok kızdıkları kelime. Sanki Yunus Emre, yüce Rabbimiz’e Çalap dememiş gibi. Nedense öz Türkçe kullanınca insan dinden çıkarmış gibi…
Çıksa Yunus Emre böyle güzel bir kul olur muydu hiç?
Yine yüce Allah’a bizler; Tengri, Tingir, Dingir, Kün-Ana, Tanrı demişiz.
Onlarsa; Tanığ’dan başka Ton-Atığ, Tau, Tunallı, Tahaneri, Tekvitli, Tangra’yı da kullanmışlar.
K’u bize göre kut yani kutlu, kutsal…
Ata bizdeki ata, atea, hataa, ecdat…
Akkoca yine aynen ak koca.
Kon ve kin sözcükleri bizde de kün yani gün ve güneş anlamında kullanılmış.
Ay-nal veya uynal’a biz ay diyoruz.
U, uya, ut, utah, utara bizde de uy, utağ, üy, ev, yuva…
Onlardaki kırmız bizde de kırmız. Yani aynı kızıl renkli böceğe her ikimizin de verdiği ad.
Kan, kkan bizde kaan, kağan, han, hakan…
Tekun, tokin bizde de tekin, tigin…
Huan ise han…
Kayak bizde kayık…
Ghaz bizdeki gez…
Köç bizde bildiğimiz göç.
Yao-tl ise bizdeki yağı yani düşman.
Mayalar’ın ünlü kılsız köpekleri it-zcu-intli ve it-zevintli ise bizim anlı şanlı it’imiz.

Benzerlikler lisanla da sınırlı değil.
Her iki taraf da kocamış erlere kocamış hanımlara büyük saygı gösteriyorlar. Töreler çok yakın. Her ikisinin de ıssız yerlerde inzivaya çekilmiş kutsal bilge adamları var. Bayramlarında da köklü farklılıklar bulmak neredeyse imkânsız. Şamanizm her iki tarafta da etkin. Takvimler,efsaneler,kilimler o kadar benzer ki…
Bu konuda daha fazla bilgi edinmek isterseniz mutlaka Sayın Reha Oğuz Türkkan’ın "Kızılderililer ve Türkler" adlı eserini okuyun.

Bazen aklıma gelmiyor değil.
Şu Arap, Fars ve Batı hayranlığına kapılmasaydık, şu bizim Türk Dil Kurumu kuruluş amacını şaşırıp dilimizle bu kadar oynamasaydı, acaba?…
Ne dersiniz?
Acaba hâlâ aynı dili konuşur olabilir miydik şimdi?…

 

İlk Yayınlandığı Yerler
Yazarlar ve Ozanlar
Türk Edebiyatı
Kent Haber
Edirne P.

İlk Yayın Tarihi 9.1.2006

Sayfalar : [1] 2 3

Mynet Blog WordpressMU alt yapısını kullanmaktadır.