Mynet | Blog Anasayfa | Email
Favorilerime Ekle | Giriş

2 Mayıs 2008 Cuma
Kategori (Edebiyat) | Etiketler : deneme

Çok içmişmiş.

Yok ya!

Ne oluyor ki çok içince. Hangi promil düzeyi sana ayırabilir ki bir kokain seansı ardılı beyin çatlamalarının yer yanından.

Çok içmişmiş. Başı da ağrıyormuş haminnem. Meşru sebep öğrenmeye çalışırken dünyayı alkol ona daha yukarılardan bakmayı sağlıyormuş da ondan çok içmişmiş. Yok ya! Sen tanıdın mı hiç bab-ı esrarı. Alınan derin derin nefesler. Hayyum kayyum. Sar bir iki üç çiftli. Olmadı babagol bi cigara. Ağar ağabeyler de varsa ortamında. Yetmedi mi ver eli becerikli bir müptezele, çevirsin sana, ağzında iki sarı diş öne eğilmiş araları dumandan iki yana devrilmiş sermet erkin sevimliliğiyle iki Dakkada  koca gazete sayfasını –oha buna zıvanayı nasıl yapıcaz bir 9’mm liğe.

 

Çok içmişmiş.

Çok içmiş de kafası arap taşağı gibi olmuşmuş.

Yok ya!

Sen çektin mi ciğerine çapı namlusundan hepbeter tek hayali esmer bir akciğer duman halinden ölümün? Kan şekerin düştü mü yek nefeste yuvarlanarak sıfırın altına? Ayakların yerden kesilecek oldu mu? Herkes sana gülerken sen kendinin neye güldüğünü düşündüğün? Elinde pet şişe sarmıyor artık zamanları, sarılmış cigara, petliyorsun gubarını, yarım litre su hayattır kanalından bir pet şişe kenarı temel malzemen, tabutun plastikten olsun istedin mi hiç? Yazmayı bıraktırıp kaleme sınav mınav hepsi tıraş, sokuverdin mi yan façadan içi su dolu plastiğezını-aklını? Al sana el emeği göz nuru -annelerin bayatlanmasın hayatlar- kullandığı cinsten değil ama -entel arkadaşlar sağolsun üstü küpe arkasıyla delikli- üstü folyo kavuklu nargile dızo işi? Oldun mu şimdi bong efendi?

 

İçmişmiş.

İçmiş de başında filler sikişiyormuş.

Yok ya!

Ne içtin oğlum kızım? Ne içtin he desen ki “bıradır ağzımdaki sıvının adı absinthe’dir, ne mırıl mırıl mırıldanıyosun iki saattir, şimdi kesicem kulağını vericem eline, kan dolacak diline” tamam derim. Ama nedir tüm derdin savsa-ta(sa)n. İki üç duble bilemedin koca bir şişe alkol tüketmek mi.

 

Döneceğin sarhoşluğu bildikten sonra ne gerek var orada o kadar çilekeşliğe?

Bana içtim deme. Sen sade sıvı tüketmişsin idrar yollarına yönelik afet ölçüsünde. Barajların doluluk oranına zararsın. Yüzde 40 lık adam. 76 derece’ye daha bi dünya var, olmadık yerde kaynıyorsun.

 

Hani eşofmanında diş izi? Hani çatlayıp patlayan bir deli goncadan yuvarlanmış yanık bir tohum karasılık kıyafetinde. Cuma namazında kurdun mu hiç rukuya giderken, allahu ekber, dizlerde elim, hafif bir yanığa takıldı tırnağım, ev de hiç dalga bırakmış mıydım, mehmet’leri arasam bulur muyum? 12,5 ğu elliye veriyor, cebimdeki para ne kadar gelir? neyse ali haydar’a söylerim akşama gelirken getirir. Semiallahü vel hamiden.

 

Yok! Hep karavana. Ne var ne yoksa. Her gören elinde ayranı uykuyu seviyor sanır. Sen de! Öyle sanmalarına sevinirsin. Oysa önce otur. Olta satıcısından bozma tavuk döner dükkânında iki yarım köfte ye. Kan şekerin düşmüş. Acıkmışsın. Kalk sonra bir ayran içtiğin halde iki ayran parası ödeyip. Bedeli fazlasıyla ödenmiş ama içilmemiş ayranı yollayıp cebine. Kimselerin olmadığı sadece kimsesizlerin olduğu kuytu parkın karanlık bir köşesine çöküp yine delip ince ince içilmemiş ayranın açılmamış folyosunu minik ve zarif dokunuşlarla sonra aynı mazgalın 180 derece karşıtında aynı boşluğu yaratın mı içindeki…

 

 

serdar onuk



2 Mayıs 2008 Cuma
Kategori (Edebiyat) | Etiketler : deneme

Uyuyamıyorum; İşte sırrın tadı.

 

Uyumuyorum, bu yüzden hiç atmıyor kalbim.

Düşünmüş müdür acaba Mısırlılar ve aslında oralı olmayıp ta orada yaşamak zorunda kalanlar –takvimi- Nil denen fettan’a göre sürerlerken çöl denen denizi; asgari ücreti, Ve herkeste akşam trafiğinde köprü telaşı.

 

Uyumuyorum; bu yüzden düşüyorum; bu yüzden düşünüyorum; Öfke kaça satılır? Ucuzlar mı çıldıranların sayısı arttıkça?

 

Uyumuyorum, bu yüzden üşümüyorum; hüznüm gölgede 40 santigrat derece atarsıra, önümdeki küllüğe bürünen sigara izmaritine özendiğimden değil kıvrılıp yatacak bir ana sıcaklığı arıyorum. Ama benimkinden hallice bildiğini susuyor, diğer karşımdaki sarılmış, adam sakallı ve kendisi kadar yaşlı saçı: üşümesin diye sol göğsünün altında yatan şarap şişesinin mantar tıpası.

 

Uyumuyorum, bu yüzden d-üşü(şü)yor gözlerim her gördüğüne, ve çatışma henüz başlamışken vuruldu ağırlık merkezim, dilim ermiyor ama diyeceğim: her yerde şubesi olan üç kuruşluk bir kevaşeye.

Soğukta kalmak ürkütmüyor hiçbir zulmü ve alnının akıyla çıkabiliyor pezevenk eline sadık beyaz tespihi ve cigarasıyla; hamamdan. Aah! Ya hakikat! Elinde sünger gibi kadın.

 

Uyumuyorum. Bakkala gidemeyecek hiçbir mar-ket sahibi, “Ket vurdunuz amca! Ket vurma mevsimi değil. Bir cezaya muhatap olacaksınız; cezası; arandığınız yüzyılda muhatap bulamamak”

Yeni bir sabah değil bu uyanamadığım –belli-, biraz dikkat etsen –eski-, dün gece yüzüne bu yine pasta cila atmış o kadar, belediye ve ekipleri… komadılar sokakta ne kaşınmayı özlemeyelim diye uyuz köpek ne nesli tükenmeye and içmiş hayvan; otopark sevdasına “Kim çıkacak şimdi o kadar katı!” dedirtecek “ahşap merdivenli apartman”…

 

Uyumuyorum; Bir beyefendiyle konuşmak gibi dolaşmak lazım gelir bu yaşlı şehrin sarı dantelli sokaklarında; tığla kulak karıştırır gibi.

 

Uyumuyorum; bir acil çıkış kapısı arıyorum, yer önemli değil de ne diyecekse onu çevirsin dil yeter, bir de olacaksa ahdi atik ile ahdi cedit arasında iyi bir yer. No vallah Tınne. Zırnık fayda yok, imrenmek lüks olmuş, ekmek yeniden 25 kuruş ve telefon faturalarında ödediğimiz yalnızlık gece 23 sabah 7 arası boyu geçiyor

 

Uyumuyorum; artık hiçbir kere; “Bir ilki yaşayacak…,” diye söze başlamayacak kadar –daha azı değil- yaşlıyım ve geçti artık tuvalete bıraktığımı “kaka” diye çağırdığım yaşlarım…

 

Uyumuyorum; aynamın cadısına bakılırsa yüzümün aksanı çoktan değişmiş. Anlamak ızdıraba çok benzer bir duygu olmakta, düşürmeye çalıştıkça aynanın ağzındakileri. Sigaram yok! İçkim de bittabi! Yani çok namuslu –hatta birazcık salakça- sanmayın beni peder bey; param yok! Bu bir serzeniş yani.

 

Uyumuyorum; Kaçmış uykum, terk etmiş âlemimi; yani bir evim var, hatta yatacağım, çok kadın olmasa da ve sevmese de beni benim elmayı sevdiğim gibi; topuklarıma kadar sarılan bir yorganım. Ve bir de 25. doğum günümden kalma kendimi linç etme özgürlüğüm; ne yapsam intihar.

Ve seçimini yapıp soldaki sokağı seçiyor; ve bunu fark bile etmeyen diğerleri küfrederek sağdakinin üstünden geçiyor; hüznüne “çamur” deyip.

 

Uyumuyorum!

“Biletsiz girebilir miyim hayatınıza?”: Bunun mu adı aşk?, İçindeki yalnızı bulup çıkaranın mı?

Ayarı var mı, ayarı kaçırmanın?

Beni öldürmeni seviyorum, bu yüzden ara vermeden sev beni; sevgilim! Sen söyle: Bir hırsız çalışırken mola verebilir mi?

Sevmekle geçmiyor zaman. Sevmekle, gitmiyor zaman; meze olmuyor sevmekten. Zamanın ve sevmenin yanına rakı şart, bir de acısız dolunay bir şalgam, kadın elbet bir de; lütfü hüznünden aşikâr. Söylemeye ne hacet sigaram zaten rakının harında kaynıyor, ha bir de hiç öyle olsun istemese de ne konuştuğu anlaşılmayan bir yazar.

 

Uyumuyorum; elbette karın ağrısı çekilecek ve dürüstçe, buradaki ceberut sancı hiçbir acıya mal edilmeyecek; Sevgilim! bir tesadüf çelmesi değildi ki beni sana yıkan.

Biriniz de çıkıp bağırmayacak mı?: “Ölüm var ulan! Ölüm!: Aşkı anlatacaksan!”… Tüm dünyada aşk kutlanır günü geldi mi, biz anayasaya şerh düşmüşüz, tarihe hatıra; aşk ve nefret işlerinin birbirini terk eylemesini.

Hem madem, annelerimiz ağlamaya hazır, babalarımızın bıyıkları sarı, dedemizi görmüş olmamız mucize o halde biraz daha sıkışın; yer açın sofrada, hemen gelsin bir tabakta acıya, hem de ya da “yâda” demir pençeli kösele tabanların dövdüğü-sövdüğü bir kenar, kıyı, gece-geldi-kondu mahalline çok yakışır ve makam olabilir altındaki toprak gibi gevşek bir şarkıya “akacak kan damarda durmaz” ya da ölü doğmuş bir sabiye.

Ve bağırıyor utanmadan kendini peygamber, peygamberleri kendi gibi sanan adam, kendini ben zanneden saçmalıklarımdan günün menüsünü alırken: “Herkesin cehenneme gitmesini sağlarsan, cennette kendine daha kolay yer bulabilirsin”

 

Uyumuyorum.

Hangi dağa yakışır, başındaki benekli örtüsüyle eteğinde yatan bir ölüyü düşünürken uyumak?

Su, yolunu bulurken kime danışır?

Sonunda hüzün olmasa ve düşünmeye değer bir kadın adı, içmiş olan içecek midir hala? İsa yıkamamış mıdır ki ayaklarını Havarileri’nin, satılmıştır üç otuz gümüş paraya?

Az önce baldan tatlı baldıran zehrini içtiği bardağı yıkamayanın mı adı; hain?

Bilumum tavsiye notu niteliğinde kutsal kitaplar, “sen bilirsin” le biten bir hayat, kapısında “biz demiştik” yazan bir Cehennem, ve oyunun sahibinin -muhtemelen sağ elinde- mürekkeb-i kan bir kalem.

Nasıl iyi olur bir musibet, sahibini mest eden bin nasihatten? Bir beylik söz etmek –bakmadan fakr-u fukara başına- karu beladan kahr-ı belaya, bir yenilgiyi yaşamak mı sevda; yoksa intihar mektubu bırakacak kadar değer verdikleri kimse olmadığı için bu intihar etmeyi seçen “onları” anlayamadığımız için mi intihar etmiyoruz hala.

Hayat: eğilip beklemek, bükülüp geçmesini zamanın.

Huzuru kim bulmuş? Yok mudur bir teki daha?

Kim inanır pişmanın hikâyesine?

Hangi ilacın tadı güzel ki, bu hınç rakıya?

Evde oturmak, annen baban ve kardeşlerinle -ne daha fazla ne daha az- bütün öğlen gezdirdiğin açlığının ucu ucuna yetiştiği bir akşam yemeği belki, belki koyu bir sohbet, heyecanla, hikâyenin bir yerinde babanın dizine dokunmak; o zaman her gün koysunlar sokağa çıkma yasağı.

Uyumuyorum… Bilen var mı meçhulün oturduğu evi? Bilmiyorsan fark etmez bunu söyle: Bir kahveye iki kez yabancı girilir mi?

İçimdeki yalnızı bulana verilen ödül; aşk ve sen hiç fark etmeden kapı eşiğinde büyümüş istemediğin bir acının yasını tutmak; yaşlanmak.

Annenin çocuklarının adını karıştırması mıdır en adaletlisinden “sevgi”?

Kaybetmek, yaşarken birini rüyada neye dalalettir?

Var mıdır kapısı bozuk anahtar, yetmiş, 50, kırk yıl hatta, yaşamak, nasıl da çok bir küsür ölmeye?

70 yaşındaki bir hamalın acısını Azrail’den başka kim hafifletebilir? 

 

“Katlanırsan, cennetten müjde verilecek; evladının acısına!” mıdır, evrende tadılacak en büyük eziyet?

Kim vurdu’ya gitmek ister hayatı tek parça yaşamak varken? Ya da göze almamanın bahanesi midir, “Şimdi yokum. Birazdan hayatı da kale almayacağım. Soran olursa ‘kim vurduya’ gitti dersiniz.”

Ve elbette küçük çocukların ve evcil hayvanların anlamadığı Pazarlık: ve ustası:

— Tanrı: hayatınız boyunca deneyin, beğenmezseniz intihar edersiniz.

Bir kapının içeri açılması kadar güzel bir duygu olabilir mi dünyada ya da ayakta işemek kadar mezun olduğun gün, mezun olduğun lisenin duvarına?

Kusursuz bir cinayet örtbas edebilir mi, baştan aşağı yaşanmamış bir hayatı?

Hayat bir nevi CV, başvuru yapabilmek için öte alemde cennete.. ya da bana bu sıralar öyle gelmekte. Yanlış biliyorsam sen düzelt:  Neyi yaşamanın adı kader, her mevsimde dost iklim yaşamak dâhilinde midir ihtimalin, hafta sonları saat 10’dan sonra arasak referansını vererek Bay Süistimalin?

 

Gülme! Ben daha yeteri kadar saklanmadım derinin altına. Hayırdır! Kuruyorsun gözlerini üstüme. Hedefe kilitlenmek ölümün âdeti de, kim bilir sen nerden öğrendin.

Madem bu soruyu da bilemedim, şöyle örnek vereyim: Benim sana yalnızlığım musluktan düşen bir damla kadar yağmura akraba.

Son kez soruyorum!

Utanç kaynağı mıdır bir volkan için genç yaşta sönmeye yüz tutmak?

Ne yapar bir otobüs durağı boş vakitlerinde, ve eşyanın acı çekmesini insanın aklı alır mı?

Dünyada eş anlamlısı olmayan tek kelime midir “yalnızlık”? Saadeti anlatabilir mi sözlük?

Ve ben buları kime yazıyorum…

Bilmiyorum…

Bir mucizeyi arıyorum- uyumuyorum-

 

(23/01/2005)

01:32- İstanbul-ev küçük oda  —serdar onuk
 



2 Mayıs 2008 Cuma
Kategori (Edebiyat) | Etiketler : deneme

Tanrım sana şükürler olsun. Bana beni gerçekten seven bir aile verdiğin için. Aşkı -belki de yanlış belki de doğru böyle bir duyguyu yaşamaya fırsat verdiği için kim olduğu hiç fark etmez- gerçekten ucundan da olsa tatmama fırsat verdiğin için sana sonsuz teşekkürler.

 

Hayatımın her adımında yanımda olan bilgileri edinmem için bana sunduğun imkânlar için sana teşekkürler. Bu, elimin altındaki kendi imkânlarıma almamın mümkün olmadığı ama yine beni çok seven ailemden ağabeyimin bana aldığı bilgisayar için sana teşekkürler.

İnsanları güldürebilecek kadar ince bir zekâya sahip olmamı sağladığın için sana teşekkürler.

 

Gülebildiğim için, yürüyebildiğim için, konuşabildiğim için, istediğim zaman koşabildiğim için, bir baharı daha görmemi sağladığın için sana sonsuz teşekkürler.

Mutlu olmamı sağladığın için, her sağlıklı insan gibi ağlayıp üzülebildiğim için sana teşekkürler.

 

Çok sevdiğim çekik gözlerimi verdiğin için sana teşekkürler, aynaya her baktığımda yüzümden utandırmadığın için sana teşekkürler, bunları yazmanın sebebi gerçekten bunları şu anda hissediyor olmam. Neden mi daha önce yazmadım farkında değildim? Ayrıca bunların farkına varmamı sağladığın için yine sana ayrıca teşekkürler.

 

Okuyabildiğim ve hatta yarım yamalak da olsa okuduklarımı anlayabilmemi sağladığın için sana teşekkürler, sabah kalktığımda elimi yüzümü yıkamamı sağladığın için, bütün uzuvlarımı gece bıraktığım yerde bulduğum için, erkekliğimi zihnimde ve bedenimde kusursuz yarattığın için, eski yunan heykellerinden alıp bana da verdiğin diğerlerinden uzun ayak serçe parmağım için, her gün bir parçasını ısırıp kanatmama rağmen her sabah, her akşam, her gece yeniden kurduğun ellerim için ve bunlarla yazabilmemi, oyun oynayabilmemi, tutunabilmemi sağladığın için sana teşekkürler. Böyle bir evde oturmamı sağladığın için sana teşekkürler, bir evde oturmamı sağladığın için sana teşekkürler. Arkadaşlarım olduğu için ve az da olsa bu arkadaşlarımın arasında sevildiğim için sana teşekkürler.

 

Teşekkürler Tanrım. Baharı getirdiğin için. Yazı sevdiğimi zaten biliyorsun.

 

Üniversite okumamı sağladığın için sana sonsuz teşekkürler. Milyonlarca insanın girme şansını dahi bulamadığı bir ülkede üniversitede okumamı ve bunu bitirmemi sağladığın için, hala ilk başta emanet ettiğin gibi iki elim iki ayağım iki gözüm iki kolum, sağlam bir kalbim ve her ne kadar belki de senin iyi niyetine güvenerek onları hor kullansam da verdiğin iç organlarım için sana minnettarım.

 

Yaptığım bunca hainliğe ve kötülüğe rağmen az da olsa, sokakta gördüğüm bir dilenciye acıma hissini onu çirkinleştirip aşağıladığım halde benden geri almadığın için, bir sarhoşla bir ayyaşla, benim gibi bir serkeşle oturup konuşma şansını verdiğin için, bu dünyadaki benim gibi basit birinin normal şartlar altında tatması mümkün olmayan hazları ve keyifleri tatmamı sağladığın için, sana sonsuz teşekkürler.

 

Bütün duygulardan ve dışındakilerle kıyaslandığında oldukça küçük kalacak da olsa düşüncelerden; sevgiden, nefretten, aştan, özlemden, neşelenmekten, kederlenmekten, sinirlenmekten, kudurmaktan, heyecanlanmaktan ve bunun gibi daha adını hatırlayamadığım ama varlığından -en az senin varlığından emin olduğum kadar- emin olduğum birçok duygudan doya doya tatmamı sağladığın için teşekkürler.

 

Vücuduma sigarayla, alkolle, maddelerle, ilaçlarla, kinle, nefretle, şiddetle, hırsla, korkuyla, bu kadar zarar verdiğim halde benden hiçbir bedel istemeden her sabah güneşi yeniden görmemi ve her akşam Ay’ın güzelliğini yeniden keşfetmemi sağladığın için teşekkürler. 

 

Teşekkürler Tanrım teşekkürler, bu kadar işin arasında beni dinlediğin için teşekkürler, sana minnettarım…

 

Serdar onuk



2 Mayıs 2008 Cuma
Kategori (Edebiyat) | Etiketler : deneme

Düz geliyor artık dünya, yaşamak anlamsız. Yaşanılası şeylerin soyu tükeniyor. Anlamsızlığı o kadar çok ve o kadar art arda dayatıyoruz ki anlamsızlığın anlamı siliniyor ortadan.

 

Ürpermemek elde değil bakınca aynaya. Bu ne benim ne de başka biri. Sonra kafamın ta derinlerinde hiç tanımadığım birinin sesi bi şeyler anlatmaya çalışıyor anlamıyorum.

 

Muhtemelen onunla aynı dili yozlaştırmıyorum. Sonra bu ses anlamadığım için gürültü halini alıyor. Oturuyorum bende bir şarkının dediği gibi üç bacaklı sandalyeye olanca gücümle kaderimi seyrediyorum. Bazı yerleri yanlış geliyor ama düzeltmeye gücüm yetmiyor. Her şey kimliğini bi noktadan sonra kaybediyo. Başka bi yüz sonra yine kendi. Saflığım simgesi su bile 1000 dereceye kadar dayanıyor bir fizikçinin dediği gibi. Annem geliyor aklıma su kadar saf ama o da ancak nasıl bilirdiniz ?’e kadar dayanıyor imamın deyimiyle.

 

Kabullenemiyorum. Kime kızayım bilmiyorum. kaderemi. Diğer yarım ruhuma mı? Ben nefes alıyor ben yemek yiyor ben düşünüyorum. o mızmızlanıyor. O üzülüyor ben ağlıyorum. Bir elmanın bir yarısı gibiyiz. İkimizde diğer yarısını arıyor herhalde. O yarısını ölünce bende onu gömmeğe gidince bulacağım. Neyse canım çokta mühim değilmiş. Hepimizin sonu aynı kul değimliyiz zaten tanrının dediği gibi… Çıkmaz sokaklarda işlenen cinayetlerin küçük sahipleri manasızlaştıkça kaybeden anlam kazanan

 

Adının başharfleri parmakizimde saklı neye dokunsam sen

 

Serdar onuk



2 Mayıs 2008 Cuma
Kategori (Edebiyat) | Etiketler : deneme
  • MUTLU: Nice to meet you!

 

  • MUTSUZ:  Kimseyi tanıyamıyorum!

 

  • SUÇLU: Kimseyi tanımıyorum!

 

  • KORKAK:  Ben kimseyi tanımıyorum!

 

  • YALNIZ: kimse beni tanımıyor…

 

  • KOMİK: Ben bunu tanıyorum!

 

  • BEZGİN: Sen tanımazsın.

 

  • SİNİRLİ: Tanıdık tanımadık kim varsa!!

 

  • SOSYALİST: Tanımalısın.

 

  • KAPİTALİST: Kesin tanımalısın!

 

  • FAŞİST: Tanıyacaksın ulan!

 

  • ANARŞİST: Tanımıyorum ulan!

 

  • PRAGMATİST: Gerekirse tanırım

 

  • MIZIKÇI: Niye ben tanıyorum?

 

  • FİLOZOF: Niye tanıyoruz?

 

  • ALİM: Niye tanımıyorsunuz?

 

  • PEYGAMBER: “Niye tanımıyorlar?”

 

  • MAĞRUR: Tanımıyomuymuş!

 

  • MAĞDUR: Tanımıyomuş…

 

  • POLİS: Tanıyomuş.

 

  • Kıskanç: Doğru tanı!

 

  • Cerrah: Yanlış tanı

 

  • Astronot: Tanımlanamadı.

 

  • UKALA: Kralını tanımam

 

  • SAPIK: Tanışalım mı?!

 

  • HUYSUZ: Tanımam etmem!

 

  • Umursamaz: Tanıma!

 

  • HAİN: tanımayın… tanımayın…

 

  • BAKİRE: Daha seni tanımıyorum!

 

  • FAHİŞE: Daha beni tanımıyorsun…

                                                     (14/10/2005)

serdar onuk



2 Mayıs 2008 Cuma
Kategori (Dünya) | Etiketler : deneme

NE NEDİR?

 

 

Aşk;

senin dilini bilmeyen uzak doğulu bir turist;

sen ne söylersen söyle,

 o,

başını eğerek sana hep

gülümseyecektir.

 

 

Yalnızlık,

kötü kokan bir çorap;

bir vakit sonra sahibini de rahatsız eden.

 

 

Hayat dediğin şey;

rüzgârlı

ama güzel bir öğle sonrası.

 

 

Hayat;

rüzgârlı

ama güzel bir öğle sonrası,

sen

etekleri suda uçuşan bir vapurun pilelerinde (otururken) martılar konuşurken

kendini erteleyip

 okumaya çalıştığın gazete;

ne kadar uğraşırsan uğraş,

rüzgar dinmedikten sonra

 almaz istediğin şekli;

aldığındaysa sen ve vapur;

çoktan iskeleye varmış olur.

En iyisi katlayıp üstüne oturmak,

ve

ıskalamadan hiçbir kareyi

manzaranın tadını çıkarmak.

 

 

Para,

sokakta el ele yürüdüğün sevgilin;

yanında olunca kadınların sana hep daha çok baktığı.

 

 

Hayat;

kulaklarının uzun süredir uğramadığı bir radyo istasyonu;

sen

dinlemesen de

o hep

çalacaktır.

 

 

Ayakta işemek,

 erkekler için bedeli ağır bir ayrıcalık;

diyetini,

 etimizi en az bir kez fermuara sıkışarak ödediğimiz.

 

Korku;

kül tablasında olduğu halde yanmaya devam eden bir amerikan sigarası;

vazgeçmez seni öldürmekten

 bir an olsun;

sen onu öldürene kadar.

 

Aşk

 suçu henüz kanıtlanamamış bir elbise hırsızı;

aynı örtünün altında üşüdüğün sevgilinin tenine değinceye kadar masum.

 

Yalnızlık;

etrafına sadece sürüden ayrıldığı zaman saldıran, azılı bir boğa;

başını yaslayacağı tek yer cellâdının elindeki kalp rengi pelerin.

 

Mutluluk;

 Türkiye Cumhuriyeti Devlet Demiryollarında hizmet gören kadrolu bir tren;

ya geç gelir

ya da çoktan gitmiştir.

 

Aşk;

karşısındakiyle el işaretleriyle anlaşan bir dilsiz;

bu dili bilmeyen ve onu uzaktan kaçamak bakışlarla süzen birinin anlam veremediği.

 

Hain;

kendine en yakın bildiğin dost;

tek farkı, artık dost değildir.

 

Alkol;

seyyar satıcısının elinden bir otobüs yalnızlığında devralınan yapışkanı bitmiş bir yara bandı

ya da

hangi yol üstü lokantasından olduğu hatırlanmayacak kadar eski ve kuru bir ıslak mendil;

içimizdeki yürek acısına ancak o kadar iyi gelir.

 

YAZAN

SERDAR ONUK

 



2 Mayıs 2008 Cuma
Kategori (Dünya) | Etiketler : deneme

Ne Çelişki Değil mi?

 

Yaşamak için hepimizin ateşe ihtiyacı var;

                                                                       Nasıl oluyor da yangınlar alıyor canımızı?

 

Yaşamak için hepimizin havaya ihtiyacı var;

                                                                        Nasıl oluyor da fırtınalar, hortumlar alıyor canımızı?

 

Yaşamak için hepimizin suya ihtiyacı var;

                                                                        Nasıl oluyor da seller, tsunamiler alıyor canımızı?

 

Yaşamak için hepimizin toprağa ihtiyacı var;

                                                                        Nasıl oluyor da heyelanlar, depremler alıyor canımızı?…

 

Cambazı yaşatan da öldüren de ipse,

                                                            bu çelişki değil mi?

 

 

YAZAN

SERDAR ONUK

 



2 Mayıs 2008 Cuma
Kategori (Aşk) | Etiketler : deneme

Hiç değişmeyecek hayatım… hayat..

 

Bundan 10 yıl sonra da yine kar yağacak ve “ben karı seviyorum” diye espriler geçecek çıkar sokakların baca aralarından. Belki biraz daha gri yüzecek gök yüzünü; hapishane olmayanların hapishanedekiler için yaptığı gibi, yine yüzüm PVC garantisinde, kış dışarıda, ben kışı üşüyeceğim.

 

Yine radyoda benimkine hiç benzemeyen bir hayatı endişelendiren ortalama acılardan-kopya aşkları ezen bir şarkıyı ezbere dinleyeceğim -belki de bu yüzden-.

Üşüdüğüm halde çoraplarımın içinde ayaklarım manasızca terleyecek yine, ve bu vesile ile ziyaretime gelen hayvan olduğum düşüncesi aklımdan hiç silinmeyecek.

 

Yine otobüse binip Çamlıca’dan Kadıköy’e, Çamlıca’dan başka türlü kuruyan hayata, Çamlıca’dan Çamlıcasızca, Çamlıca’dan O’na, Çamlıca’dan onlara 40 dakka’da gideceğim. Canım sıkılmasın diye aklıma geldikçe yine oğlum “men dakka duka” diyeceğim. Attığım ilk adımımdan kelli çamur bürüyecek yine her yanımı. Burnum üşüyecek yine, akacak, silmeyeceğim; otobüstekilere inat.

 

Yine tek başıma, olunca kıvamına yani yalnızlığım, üşimiyivereyim diye camıçerçeveyiperdeyikapınınaltındakisüngeri ve yeleğimin üstünden iki düğmeyi sıkıca kapatıp osuruğumla muhabbette havayı buram buram soluyarak ve bundan aldığım büyük hazla kokusunu iyi bildiğim için yanlış yazmayacağım, kelimelerin arasından yanlız, ‘yalnız’ı.

İnadına ve abana abana dudaklarıma tuzlu çekirdek yiyeceğim ve 31 çekmek adına malzeme hiçbir kadın varlık geçmeyecek sokaktan, sokakta kadınlar olmayacak; yorganımın sıcaklığından istifade böyle ayıp fikirler; apış aralarıma sızdığı vakitler; sokak kadınlarından başka.

 

Yine adamlar çıkacak çatılara, açmak için, çatılardaki kiremitlerin seçebildiğinin arasından su gider yolları tıkalı –aslında özel bir adı olan ama benim bilmediğim- boruları. Ellerindeki –o anda karla iştigal edildiği için- kar kürekleriyle, ölmeyi… düşmeyi… daha da elim – fena – feci – beter –ne kadar çok tekrar var hayatta ve ne bu kibir yeter- sakat kalmayı, çocuklarını babasız, kadınını kocasız, evini ve tüm Avrupa birliğini sakallı, bıyıklı ve kel bir adamdan yoksun bırakmayı; bunların da hiç birini hesaba katmadan dünyalara sığmaz o yükü, az mı sayılır bu şekilde bir ödeme; göz’e alarak.

 

Hiç değişmeyecek hayatım… hayat..

 

Yine oynayacağım kafamın arkasındaki sanki ben onunla oynayabileyim de derdi kederi unutabileyim de diye orada çıkmış; yağ bezesiyle.

Burnumu karıştıracağım yine dirseğimi göbeğime yaslayıp. Ve gözlerimi kapatarak, parmağımı hafiften gözümün altına sokacağım iyi ve az olan şeylerden iki tane olsun istediğim, aklımın karıştığı ve canımın bu kırışıklıktan faydalanarak bunaldığı zamanlar. Pencerenin üstündeki damlalar saatlerce aynı kadere duracak yine hiç sıkılmadan ve ben buna yine ısrarla hayret olmaktan kendimi alıkoymayacağım.

Okuyacağım yine, hem de her şeyi “ben nasıl olacağım” a cevap bulmaya, beslemekten sıkıldığım içimdeki hayvana gem vurmaya.

Gece uyumazdan önce uzun süredir kimseyle sevişmediğimi hatırlatıp muamelesinden memnun kaldığım elime; yastığıma kadın, yatağıma vajinası muamelesi yapacağım.

Yine ter kokarak uyanacak koltukaltlarım. Ne kadar çabuk uzuyor? Kargaşası yaşanacak yeniden her girildiğinde banyodaki aynada ıslanmaya.

Her acılı yemekten önce -yani içinde ve öncesinde bir acı yaşanmasında sakınca olmayan- etrafımdakilere onlarla beraber bu işi yaptığım, onlara bu fırsatı verdiğim, onları bu şerefe nail ettiğim ve böyle böyle pek saçmalayarak beni çok fena sevmeleri gerektiğini düşünsünlertaşınsınlardakararversinler diye, “Bana acı dokunuyor ama…” deyip, biber ve envai çeşidinden acı yiyeceğim. Sonra da gülerek haklı çıkaracağım yüzümdeki rengimi; fazlasıyla kendimi.

Yine sırf benden önce birinin oraya oturup ısıtmış olmasını dileyeceğim, minibüs arkası  4 kişilikten cam kenarı koltuğa, benzer bir kış günü, son arabaya, ilk yolcu binerken, düşünecek onca çaresizliğim, acizliğim… ve kalemimi neden fena fellah çeviremediğim.

Yine her gece tek ve geç yatacağım. Sabah çükümün ucu göbeğimden ziyade semaya dönük uyanacağım. Şifreler gizli olacak yine, fitne fesat – fitne fücur apaçık.

Yine küfrederek, yine tükürerek uyanacağım. Aramızdan biri peygamberliğini ilan etmezse, yine salıdan önce pazartesi gelecek İse’vi takvime göre.

 

Hiç değişmeyecek hayatım… hayat..

 

Yine tırnaklarımı kemireceğim, sigara içmeyeceğim diyeceğim, kafamın içindekiler yüzünden kafamın üstündeki siyah kıldan insanlık süsü’mler dökülecek.

Anneannemim ördüğü yün çoraplar ayağıma ben bara gideceğim, bu iki uzak efsaneyi yek vücutta harmanlamanın verdiği ucuz – pespaye – her şeye muktedir olduğunu sanan çöm bir ukalalıkla “içimdeki ve dışımdaki hersesi” bastırsın diye “Ha! ha! Ha!! İşte ben böyle bir adamım amına koyim!” diye düşüneceğim zor zar zapt ettiğim dengemin kaybolmasından tırsarak, boşta gezen elimi yasladığım duvardaki -küçük ölümsüzlük çabaları- yazıları okuyup fermuarıma sıçrayan çiş damlalarından habersizce gittiğim “O” barın tuvaletinde…

 

(01 şubat/2006)

serdar onuk



2 Mayıs 2008 Cuma
Kategori (Aşk) | Etiketler : deneme

Hiç aşkım olmadı benim. Ben hiç âşık olmadım. Aşk hiç uğramadı bana, ben, mahallenin, arka yüzleri siyah ziftle kaplanan gerçek tarafında yavaş yavaş biterken.

 

Hiç bakmadım iki göze; ta ki sana kadar, ve bu kadar uzun bir süre, çocukken üstüne bindiğim kuzumu, birbirlerinin gözüne bakmaktan, ya da benim sana erdiğim güne kadar ki duman halim gibi aynı, bakacak bir çift, bakıp da orada kalacak: “ulan varsın gelsin hayat, ben buradayım soran olursa, merak etmesinler iki göz’e ordayım!” diyecek iki göz bulamayan bıyıklıların, bıyıklarına astıkları erkeklikleriyle kurban bayramında kestiklerini öğrendiğimden beri. Benim minik kuzum… Başımı aklıma dar eden gözlerin… Sen benim iki gözüm…ağzımı ağzına dolduran gamzelerin…

 

Seni ilk öptüğümde kuş ağzında dudaklarım titredi. Efsane oldun aldanmaya en müsait yerim gözlerimde, taa seni okumaya başladığım ilk günden. Türk mitolojisinde adının geçmiyor olması ilk zamanlar yanılttı beni. Hor görme kaynak eksikliğinden.

Hep mi sevda çağırır bir insanın gözleri, ve bu kadar mı benzer bir ten Çukurova’ya ve Yusuf’u yaratmış Tanrıyı utandırma gayreti içinde pamuk elleri.

 

Ben kışları sevmezdim bir kış günü hepsini kapadığımı sandığım, tahtakurularımın kemirdiği çürük bir aralıktan sızıverdin içime.

 

Bende bir isyan varsa içimdeki halktan. Seninle sana gark oldum. Talan ettin içimdeki yalnızı. Ben “Yalnız”ı iyi oyna dediler sandım, meğer “İyi Yalnız” rolünü vermişler. Bu kısa filmin 10 dakikalık uyku arasında dudaklarından öptü. Ve “Fin” yazısını beklemeden “Dan!” diye vuruldu filmdeki iyi adam…

 

Her yolculuğum sanaydı ve ben her yolculuğumda bir başka yalnızdım sana gelirken. "Sana” varmanın coşkusu, diğerlerini terk etmenin garipliğini siliyordu.

 

Hiç dibi yok gibi sana aşkımın. Bir şey söyleyeceğim; artık saçmalamaktan korkmuyorum: Acaba Allah’la Aşk’ın aynı sesle başlamaları sadece ufak bir rastlantı mı?

 

Hep seni düşünüyordum, sana gelmekte, senden ayrılmakta hep dönüş yolculuğuydu benim için ve yastığa yüzünün neresinin, hangi yanağının değdiğini bilmek bile içimi rahatlatmıyordu.

 

Her seferinde ama her seferinde yalancı yeminciler gibi değil ama ekmek musap, her seferinde etimi aç köpekler gibi ısıran “Tanrım bu orda bensiz nasıl yaşar?” sorunu benim adıma Allah’a hiç sormadığını bile bile…

 

Ben “onlar” gibi evet, “–Evet…” diye söze başlamayı bilmiyorum. Öğrenmek istemedim.

 

Ne kadar derine inerse ilişki o kadar derine saklanır yaralar. Öyle gıcır olsun istemiyorum, benim olsun yeter… hem sevmem…

 

Tanrım bazı küfürler bir kadını nasıl da çöplüğe dönüştürüyor.

 

Daha sana anlatmadığım kaç fıkram var.

 

Adın bağrımdaki kafesin içinde taşıyorum muska gibi.

 

Sen susunca dünyanın ne kadar kötü olduğu geliyor aklıma.

 

Korkma bi şey diycem: ölümüm ol istiyorum; geleyim ve sende kalayım.

 

Senden ayrılırsam ilk kez bir fotoğrafı yakacağım.

 

Benim tırnak yeme ritüelime hiçbir insan hakkındaki kaygım sana kadar eşlik etmemişti. Sevgiyi, öfkeyle yapılan bir iş zannediyordum. Öyle ya her sevinç uzak bir hüznü hatırlar.

 

Benim senden istediğim balkonunda senin yaptığın turşuların olduğu bir evdi sadece. Oysa senin yüreğinde hala silinmemiş yüzler var. Kahpe kader dost tutmuş düşmüş melek, omuzlarında günahlarından taşıyamadığın bir kitap ağırlar.

 

Senin sinirlerinin bozulup da güldüğün her karede, ben, kendimi, sinirleri bozarak güldürmeyi deneyen aptal bir yönetmenin filmindeymiş gibi hissediyordum.

 

Senin yanında olduğum halde, senin benim yanımda olmadığın, sorduğumda da, elinde gittiğin uzak ülkeden dönüş bileti “gözüm dalmış..” deyip geldiğin zamanlar. Ölümü göze alma cesaretimin boynunda asılı altın bir madalyası olmasa da çoğu zaman içimde yaktığın ateş, çapı ve markası değişen bir silahı aydınlatıyordu ve hala evimin hangi odasında ölmeyi planlamamış olduğum için üzülüyordum….

 

Üzülüyordum. Benim seni üzdüğüm zamanlar da benim yaptıklarıma üzüldüğün için sigara içmene üzülüyorum. Bu kadar çok yaşamanı isterken, yaşamını benim yüzümden bir daha kısaltmana.

Benim bocalamalarım yeni doğmuş bir aşkın yaşıyor olması mucizesini kavrayamamış amatör bir babanın ki gibi: Hoş gör tazeyi.

Ağzım acıya alışmış bi şey sanırdım. Nerden bileyim aşkın tadının ilk erikler gibi olduğunu.

Etrafın sesi kulaklarımıza daha çok uğrar oldu. İstemediler kendilerinde bunca gedik varken, bizim her bi eksiğimizin tam olmasını… Biz bahardık ve baharın gürültüsü rahatsız eder bütün kışları… Erken açtık soğuk vurdu taç yapraklarına.

Pişmanlıklar nasırlarımızı kalınlaştırmaktan başka işe yaramadı.

Birbirimiz için hasrete dönüşecek miyiz?

Seni “ne” kadar çok seviyorum. Hayatımın içine nakşettiğim “ne” li bütün sorularımın cevabı sensin.”nasıl mı?” bilmiyorum…

Güleceksin belki ama kaşlarından bile ürküyorum… Baktım, böyle adam öldürmenin kitapta adı yok…

serdar onuk



2 Mayıs 2008 Cuma
Kategori (Kitap) | Etiketler : deneme
  • “Ritim iz a densır”dı ya da “some body elses lover”…

 

  • Ağbiler adidas giyer, playboy okurdu…

 

  • Fener’den başka takım tutmak günah sayılırdı…

 

  • Yolsuz kalınca kolonya içerdi mahallenin kabadayıları…

 

  • Gündüz simit oynardık, geceleri kayış kızdı…

 

  • Mahallenin yukarısındaki arsasından çivi toplayıp sattığımız demirci amca vardı. Bir de elma şekerci, şekerlerini patlak lastik toplarla değiştiren.

 

  • Hiçbir şey çekilişsiz kurasız değildi… Niyet çektirirdik; oyuncak hediyeli…

 

  • Gazeteler alamayacaklarımızı verirdi…

 

  • Tophane parkındaki düşünen adam heykelinin üstünde yapardık oyun planlarımızı… ve biraz sevip hemen salardık tahta sandığın altına serptiğimiz ekmek kırıntılarıyla kandırdığımız kuşları…

 

  • Turşucu Hurşit’in Sokak tezgahında sattığı turşu suyuyla tanıştım ilk kez acıyla…

 

  • Mutluluk daha ucuzdu… Saçlar amerikan tıraşı…

 

  • Misket oynardık… Olmayınca içine çamur doldurup gazoz kapağı…

 

  • Balon yapmak için kesip tuvalet hortumunu birazda deterjanlı su… ve tifo olurduk bazen bu yüzden… Biz bu yüzden ssk hastanesinde ve eşeğiyle Türkiye’yi gezen Evliya çelebi hikâyelerini anlatırken…

 

  • Tarhan koleji’nin yanındaydı bizim hane… mr and mrs Brown duyduk kitaplarında…

 

  • Ucuna iğne takıp bulursak kuşe kâğıt külahların kedileri nişan alırdık… Elektrik borusundan yaptığımız silahla…

 

  • Her mahallenin bir delisi vardı…

 

  • Yokuşlar daha dik… Mobilyalar kahverengiydi… ve kapalı alanlar sigara içmeye yasak değildi…

 

  • İmza isteyeceğin çok az insan vardı…

 

  • Külahta satılırdı çekirdek…

 

  • …ve içimizdeki tek şeytan “Rıdvan”dı…

 

serdar onuk



Sayfalar : [1] 2 3 4 5 6 ...