Uyuyamıyorum; İşte sırrın tadı.
Uyumuyorum, bu yüzden hiç atmıyor kalbim.
Düşünmüş müdür acaba Mısırlılar ve aslında oralı olmayıp ta orada yaşamak zorunda kalanlar –takvimi- Nil denen fettan’a göre sürerlerken çöl denen denizi; asgari ücreti, Ve herkeste akşam trafiğinde köprü telaşı.
Uyumuyorum; bu yüzden düşüyorum; bu yüzden düşünüyorum; Öfke kaça satılır? Ucuzlar mı çıldıranların sayısı arttıkça?
Uyumuyorum, bu yüzden üşümüyorum; hüznüm gölgede 40 santigrat derece atarsıra, önümdeki küllüğe bürünen sigara izmaritine özendiğimden değil kıvrılıp yatacak bir ana sıcaklığı arıyorum. Ama benimkinden hallice bildiğini susuyor, diğer karşımdaki sarılmış, adam sakallı ve kendisi kadar yaşlı saçı: üşümesin diye sol göğsünün altında yatan şarap şişesinin mantar tıpası.
Uyumuyorum, bu yüzden d-üşü(şü)yor gözlerim her gördüğüne, ve çatışma henüz başlamışken vuruldu ağırlık merkezim, dilim ermiyor ama diyeceğim: her yerde şubesi olan üç kuruşluk bir kevaşeye.
Soğukta kalmak ürkütmüyor hiçbir zulmü ve alnının akıyla çıkabiliyor pezevenk eline sadık beyaz tespihi ve cigarasıyla; hamamdan. Aah! Ya hakikat! Elinde sünger gibi kadın.
Uyumuyorum. Bakkala gidemeyecek hiçbir mar-ket sahibi, “Ket vurdunuz amca! Ket vurma mevsimi değil. Bir cezaya muhatap olacaksınız; cezası; arandığınız yüzyılda muhatap bulamamak”
Yeni bir sabah değil bu uyanamadığım –belli-, biraz dikkat etsen –eski-, dün gece yüzüne bu yine pasta cila atmış o kadar, belediye ve ekipleri… komadılar sokakta ne kaşınmayı özlemeyelim diye uyuz köpek ne nesli tükenmeye and içmiş hayvan; otopark sevdasına “Kim çıkacak şimdi o kadar katı!” dedirtecek “ahşap merdivenli apartman”…
Uyumuyorum; Bir beyefendiyle konuşmak gibi dolaşmak lazım gelir bu yaşlı şehrin sarı dantelli sokaklarında; tığla kulak karıştırır gibi.
Uyumuyorum; bir acil çıkış kapısı arıyorum, yer önemli değil de ne diyecekse onu çevirsin dil yeter, bir de olacaksa ahdi atik ile ahdi cedit arasında iyi bir yer. No vallah Tınne. Zırnık fayda yok, imrenmek lüks olmuş, ekmek yeniden 25 kuruş ve telefon faturalarında ödediğimiz yalnızlık gece 23 sabah 7 arası boyu geçiyor
Uyumuyorum; artık hiçbir kere; “Bir ilki yaşayacak…,” diye söze başlamayacak kadar –daha azı değil- yaşlıyım ve geçti artık tuvalete bıraktığımı “kaka” diye çağırdığım yaşlarım…
Uyumuyorum; aynamın cadısına bakılırsa yüzümün aksanı çoktan değişmiş. Anlamak ızdıraba çok benzer bir duygu olmakta, düşürmeye çalıştıkça aynanın ağzındakileri. Sigaram yok! İçkim de bittabi! Yani çok namuslu –hatta birazcık salakça- sanmayın beni peder bey; param yok! Bu bir serzeniş yani.
Uyumuyorum; Kaçmış uykum, terk etmiş âlemimi; yani bir evim var, hatta yatacağım, çok kadın olmasa da ve sevmese de beni benim elmayı sevdiğim gibi; topuklarıma kadar sarılan bir yorganım. Ve bir de 25. doğum günümden kalma kendimi linç etme özgürlüğüm; ne yapsam intihar.
Ve seçimini yapıp soldaki sokağı seçiyor; ve bunu fark bile etmeyen diğerleri küfrederek sağdakinin üstünden geçiyor; hüznüne “çamur” deyip.
Uyumuyorum!
“Biletsiz girebilir miyim hayatınıza?”: Bunun mu adı aşk?, İçindeki yalnızı bulup çıkaranın mı?
Ayarı var mı, ayarı kaçırmanın?
Beni öldürmeni seviyorum, bu yüzden ara vermeden sev beni; sevgilim! Sen söyle: Bir hırsız çalışırken mola verebilir mi?
Sevmekle geçmiyor zaman. Sevmekle, gitmiyor zaman; meze olmuyor sevmekten. Zamanın ve sevmenin yanına rakı şart, bir de acısız dolunay bir şalgam, kadın elbet bir de; lütfü hüznünden aşikâr. Söylemeye ne hacet sigaram zaten rakının harında kaynıyor, ha bir de hiç öyle olsun istemese de ne konuştuğu anlaşılmayan bir yazar.
Uyumuyorum; elbette karın ağrısı çekilecek ve dürüstçe, buradaki ceberut sancı hiçbir acıya mal edilmeyecek; Sevgilim! bir tesadüf çelmesi değildi ki beni sana yıkan.
Biriniz de çıkıp bağırmayacak mı?: “Ölüm var ulan! Ölüm!: Aşkı anlatacaksan!”… Tüm dünyada aşk kutlanır günü geldi mi, biz anayasaya şerh düşmüşüz, tarihe hatıra; aşk ve nefret işlerinin birbirini terk eylemesini.
Hem madem, annelerimiz ağlamaya hazır, babalarımızın bıyıkları sarı, dedemizi görmüş olmamız mucize o halde biraz daha sıkışın; yer açın sofrada, hemen gelsin bir tabakta acıya, hem de ya da “yâda” demir pençeli kösele tabanların dövdüğü-sövdüğü bir kenar, kıyı, gece-geldi-kondu mahalline çok yakışır ve makam olabilir altındaki toprak gibi gevşek bir şarkıya “akacak kan damarda durmaz” ya da ölü doğmuş bir sabiye.
Ve bağırıyor utanmadan kendini peygamber, peygamberleri kendi gibi sanan adam, kendini ben zanneden saçmalıklarımdan günün menüsünü alırken: “Herkesin cehenneme gitmesini sağlarsan, cennette kendine daha kolay yer bulabilirsin”
Uyumuyorum.
Hangi dağa yakışır, başındaki benekli örtüsüyle eteğinde yatan bir ölüyü düşünürken uyumak?
Su, yolunu bulurken kime danışır?
Sonunda hüzün olmasa ve düşünmeye değer bir kadın adı, içmiş olan içecek midir hala? İsa yıkamamış mıdır ki ayaklarını Havarileri’nin, satılmıştır üç otuz gümüş paraya?
Az önce baldan tatlı baldıran zehrini içtiği bardağı yıkamayanın mı adı; hain?
Bilumum tavsiye notu niteliğinde kutsal kitaplar, “sen bilirsin” le biten bir hayat, kapısında “biz demiştik” yazan bir Cehennem, ve oyunun sahibinin -muhtemelen sağ elinde- mürekkeb-i kan bir kalem.
Nasıl iyi olur bir musibet, sahibini mest eden bin nasihatten? Bir beylik söz etmek –bakmadan fakr-u fukara başına- karu beladan kahr-ı belaya, bir yenilgiyi yaşamak mı sevda; yoksa intihar mektubu bırakacak kadar değer verdikleri kimse olmadığı için bu intihar etmeyi seçen “onları” anlayamadığımız için mi intihar etmiyoruz hala.
Hayat: eğilip beklemek, bükülüp geçmesini zamanın.
Huzuru kim bulmuş? Yok mudur bir teki daha?
Kim inanır pişmanın hikâyesine?
Hangi ilacın tadı güzel ki, bu hınç rakıya?
Evde oturmak, annen baban ve kardeşlerinle -ne daha fazla ne daha az- bütün öğlen gezdirdiğin açlığının ucu ucuna yetiştiği bir akşam yemeği belki, belki koyu bir sohbet, heyecanla, hikâyenin bir yerinde babanın dizine dokunmak; o zaman her gün koysunlar sokağa çıkma yasağı.
Uyumuyorum… Bilen var mı meçhulün oturduğu evi? Bilmiyorsan fark etmez bunu söyle: Bir kahveye iki kez yabancı girilir mi?
İçimdeki yalnızı bulana verilen ödül; aşk ve sen hiç fark etmeden kapı eşiğinde büyümüş istemediğin bir acının yasını tutmak; yaşlanmak.
Annenin çocuklarının adını karıştırması mıdır en adaletlisinden “sevgi”?
Kaybetmek, yaşarken birini rüyada neye dalalettir?
Var mıdır kapısı bozuk anahtar, yetmiş, 50, kırk yıl hatta, yaşamak, nasıl da çok bir küsür ölmeye?
70 yaşındaki bir hamalın acısını Azrail’den başka kim hafifletebilir?
“Katlanırsan, cennetten müjde verilecek; evladının acısına!” mıdır, evrende tadılacak en büyük eziyet?
Kim vurdu’ya gitmek ister hayatı tek parça yaşamak varken? Ya da göze almamanın bahanesi midir, “Şimdi yokum. Birazdan hayatı da kale almayacağım. Soran olursa ‘kim vurduya’ gitti dersiniz.”
Ve elbette küçük çocukların ve evcil hayvanların anlamadığı Pazarlık: ve ustası:
— Tanrı: hayatınız boyunca deneyin, beğenmezseniz intihar edersiniz.
Bir kapının içeri açılması kadar güzel bir duygu olabilir mi dünyada ya da ayakta işemek kadar mezun olduğun gün, mezun olduğun lisenin duvarına?
Kusursuz bir cinayet örtbas edebilir mi, baştan aşağı yaşanmamış bir hayatı?
Hayat bir nevi CV, başvuru yapabilmek için öte alemde cennete.. ya da bana bu sıralar öyle gelmekte. Yanlış biliyorsam sen düzelt: Neyi yaşamanın adı kader, her mevsimde dost iklim yaşamak dâhilinde midir ihtimalin, hafta sonları saat 10’dan sonra arasak referansını vererek Bay Süistimalin?
Gülme! Ben daha yeteri kadar saklanmadım derinin altına. Hayırdır! Kuruyorsun gözlerini üstüme. Hedefe kilitlenmek ölümün âdeti de, kim bilir sen nerden öğrendin.
Madem bu soruyu da bilemedim, şöyle örnek vereyim: Benim sana yalnızlığım musluktan düşen bir damla kadar yağmura akraba.
Son kez soruyorum!
Utanç kaynağı mıdır bir volkan için genç yaşta sönmeye yüz tutmak?
Ne yapar bir otobüs durağı boş vakitlerinde, ve eşyanın acı çekmesini insanın aklı alır mı?
Dünyada eş anlamlısı olmayan tek kelime midir “yalnızlık”? Saadeti anlatabilir mi sözlük?
Ve ben buları kime yazıyorum…
Bilmiyorum…
Bir mucizeyi arıyorum- uyumuyorum-
(23/01/2005)
01:32- İstanbul-ev küçük oda —serdar onuk