Mynet | Blog Anasayfa | Email
Favorilerime Ekle | Giriş


Kategori : 'Kitap'

Türkiye’nin Kitap Okuma Alışkanlığı

22 Haziran 2008 Pazar Comments Off

Kitap okumayamama konusunda hepimizin bahanesi hazırdır:
  • Kitaplar çok pahalı 
  • İşten geldim, yorgunum
  • Öğrenciyiz abi !
  • Oku oku nereye kadar?
  • …ve daha birçoğu
   Bu sözler en genel tavırlarımız. Kendimi örnek verirsem, ancak son birkaç senedir orjinal kitap alma imkanım oluyor. Üniversite yılları, korsan kitaplar, kitap fotokopileri etrafında koşmakla geçti.

  Okuduğumuz kitapların içeriğide çok nitelikli değil açıkcası. Türkiye’de okunan kitaplara da bakarsanız, "siyaset, aşk, cinsellik " gibi birkaç temaya sıkışmıştır. Popüler kültürün önümüze sürdüğü kitaplar… Günde ortalama 5 saat TV seyreden bir toplumuz. Bu zamanı TV’ye ayıran bizler, her gün birkaç sayfa okuma zahmetine katlanamıyoruz. Ne garip değil mi? Yukarıdaki basit bahanelerimiz diziler, filmler için geçerli olmuyor çoğu zaman. Diğer açıdan, internet insanoğluna sınırsız olanaklar sunarken, gençlerimizi/çocuklarımızı asosyal bireyler haline getirmiyor mu? İnternete ayırdığımız zamanı, kitaplara ayırabiliyor muyuz?
  Bütün bu sorular/sorunların ardından Türkiye’nin okuma karnesine bir bakalım:

 * Egitim-Sen`in bir arastirmasina gore, ogretmenlerin yuzde 8`i hic kitap okumuyor. Yuzde 39`u ise bu konuda bilgi vermek istemiyor. Yuzde 28`i ayda bir kitap aliyor.
  
 * Türkiye Yazarlar Birliği (TYB) Kurucu Genel Başkanı - Yazar Mehmet Doğan’a göre: "Ülkemizde 10 bin kişiden 3 kişi yılda 10 ve üzerinde kitap okuyorsa kitap kurdu sayılıyor."

 * Çukurova Üniversitesi öğretim üyelerinden Prof. Dr. İbrahim Ortaş konuyla ilgili ele aldığı makalede “Devlet kitap okumayı kötü gösterdi” alt başlığıyla doğrudan bir eleştiri getiriyor. Ortaş makalesinde şöyle devam ediyor : "12 Eylül sonrası kitap okumak kamuoyuna zararlı diye tanıtıldı. Kim gerçekten suçlu ve zararlı tespiti yapılmadan, özellikle de okuyan ve düşünen kişiler bu süreçte hep mağdur duruma düşürüldü. Maalesef ülkemizde gelişen dinamik gençliğin eleştiri yapma şansı elinden alınarak sistemi eleştirmeyen ve kabullenen bir gençlik yaratıldı. Çok genç yaşta evden başlayarak sürekli dövülen, ‘Sus sen bilmezsin,’ ‘aklın ermez,’ ‘büyüğüne saygı,’ ‘otoriteye saygı’ kişinin kişiliğini önemli ölçüde zedelemiştir. Kitap okuma alışkanlığı kazanamamış toplum ne yapacağını bilemeyecektir. Kitapların bir taraftan yasaklanması, diğer taraftan yayıncıların yasaklanması yanında pahalı olması kitap okumanın önündeki en büyük engeller olarak görülüyor.”

  * Bağımsız Eğitimciler Sendikası’ndan yapılan açıklamaya göre, kitap okuma oranının yüzde 4,5 olduğu Türkiye’de yılda sadece 23 milyon adet kitap basılıyor. Japonya’da ise bir yılda basılan kitap adedi 4 milyar 200 milyon. AB ülkelerinde yıllık kitap harcaması 500 dolarken Türkiye’de bu rakam 2 dolar düzeyinde seyrediyor.

  * Gazi Üniversitesi’ndeki 1915 öğretim üyesiyle yapılan araştırmaya göre : Öğretim üyelerinin yüzde 21.9′u sadece akademik yayın okuyor. Yüzde 56.2’si ayda bir-iki kitap okuyor.

SAYISAL VERİLER
Türkiye"de kitap okuma konusunda çoğu Afrika ülkelerinin gerisinde kalmış durumda.
» Japonya"da toplumun % 14"ü,
» Amerika"da %12" si,
» İngiltere ve Fransa"da % 21"i düzenli kitap okur iken,
» Türkiye"de durum % 0,01 yani on binde bir.
» Toplam nüfusu sadece 7 milyon olan Azerbaycan"da kitap ortalama 100.000 tirajla basılırken, Türkiye"de bu rakam 2000- 3000 civarında basılmaktadır.
» Birleşmiş Milletler İnsani Gelişim Rapor"unda kitap okuma oranında Türkiye, Malezya, Libya ve Ermenistan gibi ülkelerin bulunduğu 173 ülke arasında 86. sıradadır.

BİR YILDA KİŞİ BAŞINA OKUMA SAYILARI:

» Bir Japon bir yılda ortalama 25 kitap okuyor
» Bir İsviçreli bir yılda ortalama 10 kitap okuyor.
» Bir Fransız bir yılda ortalama 7 kitap okuyor
» Türkiye"de 6 kişiye yılda 1 bir kitap düşüyor.
Türkiye"de okuma alışkanlığına sahip olan kişi sayısı ortalama 40 bin kişi

KİTAP OKUMAK İÇİN
Türkiye"de bir kisinin ayırdığı zamanın;
» 300 katını bir Norveçli ayırıyor.
» 210 katırı bir Amerikalı ayırıyor.
» 87 katını bir İngiliz ayırıyor.
» 87 katını bir Japon ayırıyor.
» Dünya ortalaması bile bizim ayırdığımız zamandan 3 kat fazla.

KİTABA, KİM NE KADAR PARA VERMİŞ (1995) YILINDA
» Norveçli 137 $
» Alman 122 $
» Belçikalı 100 $
» Avustralyalı 100 $
» Güney Koreli 39 $
» Dünya ortalaması 1,3 $
» Türkiyeli 0,45 $

KİM NE KADAR KİTAP BASIYOR.
» ABD"de 72 bin kitap basılıyor.
» Rusya"da 58bin kitap basılıyor.
» Japonya"da 42 bin kitap basılıyor.
» Fransa"da 27 bin kitap basılıyor.
» Türkiye"de ise 7 bin kitap basılmakta.

TÜRKİYE"DE OKUMA VE İZLEME ORANLARI
» Dergi okuma oranı % 4
» Gazete okuma oranı % 22
» Radyo dinleme oranı % 24
» Televizyon izleme oranı % 95

TÜRKİYE’DE YILLARA GÖRE KÜTÜPHANELERLE İLGİLİ KARŞILAŞTIRMALAR
 ………………. ……………… 1996 Yılı ………………. . 2001 Yılı        
Kütüphane Sayısı……………… 1.260 ………………. ……..1.412       
Kitap Sayısı…………………….. 10.899.127 ………..12.221.3 92       
Okuyucu Sayısı……………….. 22.523.449 ……….. 11.698.602       
Kayıtlı Üye Sayısı……………… 1.004.681 ……………. 254.007       
Ödünç Verilen Kitap Sayısı….. 4.507.508 …………. 2.164.324       
Satın Alınan Kitap Sayısı…….. 129.450 ………………. . 13.862   

Dünyada Bir Yılda Ders Kitapları Hariç Basılan Kitap Sayısı
Amerika    72 000       
Almanya    65 000       
İngiltere    48 000       
Fransa      39 000       
Brezilya    13 000       
Türkiye    6 031   

  Çocuk Vakfı Çocuk Edebiyatı Okulu, 8 Eylül Temel Okur Yazarlık günü nedeniyle Türkiye’nin Okuma Alışkanlığı Karnesi isimli bir çalışma hazırladı. Hazırlanan çalışmayla Türkiye’nin okuma haritası ortaya çıktı. Türkiye’nin ortaya çıkan okuma karnesi ise zayıflarla dolu. Araştırmaya göre, nüfusun yüzde 88′i okuryazar. Diğer çarpıcı sonuçlar şöyle :

    * Türkiye de çocuklar okuma becerileri açısından 35 ülke arasında 28.
    * İhtiyaç maddeleri sıralamasında kitap 235. sırada
    * Türkiye’de öğrencilerin sadece yüzde 19′u 25′ten fazla kitaba sahip.
    * Türkiye’de kitaba yılda harcanan para 45 sent.
    * Kütüphaneye gidenlerin sadece yüzde 8′i kitap okumaya gidiyor.
    * Öğretmenlerin yüzde 33.4′ü düzenli kitap okuyor.
    * Anne baba çaba harcamıyor
    * Sadece dört anne babadan biri çocuklarının okuma alışkanlığını geliştirmek için çaba harcıyor.
    * En çok basılan yerli beş kitap : Keloğlan Masalları, Nasrettin Hoca Fıkraları, Türk Masalları, Dede Korkut Hikâyeleri, Ömer Seyfettin’in Hikâyeleri.
    * En çok basılan yabancı kitaplar La Fontaine Fablları , Ezop Masalları, Andersen Masalları, Çocuk Kalbi…

   Bu kadar veriden sonra kendimizi tekrar sorgulayalım. Gelişme arzusunu yıllarca içinde taşıyan bir toplum olarak kitap okuma alışkanlığı kazanmayı ne zaman önemseyeceğiz?
   Okumak, anlamak, anlatabilmek… Bu kavramların hepsi kitap okuma alışkanlığında yatıyor. Kendi çözümsüzlüğümüzü kendimiz yaratmayalım. TV alışkanlığımıza, eğlenceye biraz daha az zaman ayırarak, bu toplumu hep beraber geliştirelim. Çocuklarımıza, ailemize de bu alışkanlığı kazandıralım.

    Artık uyanma vaktidir…

YAZAR: Üzeyir KADIOĞLU 

Peter Drucker’ın Hayatındaki 7 Önemli Ders

15 Haziran 2008 Pazar Comments Off

Melih Arat’ın 7. Vites adlı kitabını okurken benim gerçekten çok hoşuma giden bir bölümü sizlerle paylaşmak istedim. Buyurun afiyet olsun

 

"Liseyi bitirip memleketim Viyana’dan pamuk ihracatçısı bir şirkete stajyer olarak gittiğimde henüz 18 bile değildim. Babam bu yaptığımdan hiç memnun olmadı. Ailemiz uzun süredir bürokratlar, profesörler, avukatlar, doktorlar çıkaran bir aileydi. Dolayısıyla babam benim bir üniversite öğrencisi olmamı istemişti, bense Latince öğrendiğim sıkı bir lise evresinden sonra yorulmuştum ve çalışmak istiyordum. Ancak babamı mutlu etmek için Hamburg Üniversitesi’nin Hukuk fakültesine de kaydoldum. O yıllarda Avusturya’da ya da Almanya’da bir öğrencinin düzenli okula gitmesi gerekmiyordu. Yapılması gereken tek şey, hocaların imzalarını kayıt defterine geçirilmesiydi. Bunun için öğretim üyelerinin sekreterlerine usulüne uygun şekilde ricada bulunmak imzaları almak için yeterliydi. Hiç gece dersi yapılmadığından ve gündüzleri de işe gittiğimden tek bir derse bile girememiştim. Buna rağmen hala iyi bir öğrenci olarak kabul ediliyordum. Bütün bunlar modern zamanlardaki insanlara aykırı gelebilir, fakat o günlerde bunlar çok normaldi. Üniversiteye girmek için lise mezunu olmak yeterliydi. Üniversite diploması almak için gerekli olanlar, küçük bir miktar olan üniversite harçlarını ödemek ve dört yılın sonunda bitirme sınavını geçmekti.



Stajyer olarak çalışmak son derece sıkıcıydı ve çok az şey öğrenmiştim. İş sabah yedi buçukta başlıyor ve saat dörtte bitiyordu; Cumartesi günleri ise 12′de özgür kalıyordum. Bol bol zamanım vardı. Hafta sonları Avusturya’dan iki stajyer arkadaşımla otostop çekerek Hamburg yakınlarındaki kasaba ve köylere giderdik, resmi olarak öğrenci olduğumuzdan öğrenci yurtlarında ücretsiz olarak kalırdık. Hamburg’un ünlü şehir kütüphanesi de, işyerimin yanı başındaydı. Üniversite öğrencilerinin de istedikleri kadar kitap alma hakkı vardır. Yaklaşık 15 ay boyunca İngilizce, Almanca ve Fransızca’dan sayısız eseri hiç durmaksızın okudum.



İlk Ders: Mükemmele ulaşmak bir kez daha dene, kaç yaşında olursan ol!


Daha sonra haftada bir operaya giderdim. Hamburg Operası, şimdi olduğu gibi o zaman da dünyanın en ünlü operalarındandı. Her hafta operaya gidecek kadar çok maaş almıyordum, ama operalar da üniversite öğrencileri için ücretsizdi. Yapmanız gereken tek şey opera başlamadan bir saat önce oraya gitmekti. Gösteri başlamadan önce satılmayan ucuz biletler üniversite öğrencilerine ücretsiz verilirdi. Operaya gittiğim akşamlardan birinde, İtalyan bestecisi Giuseppe Verdi’nin 1893′te yazdığı son operayı “Fallstaff”ı dinledim. Şu sıralar son derece popüler olsa da 1930′lardan önce seyrek olarak sunulan bir opera eseriydi. Hem operayı söyleyenler, hem de dinleyenler için zor bir eserdi. Viyana’da yetişmiş bir genç olarak oldukça iyi bir müzik eğitimim vardı. Birçok opera dinlemiş olmama rağmen, bunun gibi bir şey daha önce duymamıştım.



Bir araştırma yaptığımda beni son derece şaşırtan bir şey buldum. Bu opera; neşesiyle, yaşam için verdiği müthiş zevkle, inanılmaz doğallığıyla seksen yaşında bir adam tarafından yazılmıştı. 18 yaşında biri olarak, seksen yaş benim için inanılmaz bir yaştı. Daha sonra Verdi’nin kendisi için yazdıklarını okudum.



Fallstaff’ı yazmasından sonra ona şöyle sormuşlardı:


“Bu seksen yaşınızda, opera dünyasında yüzyılın en büyük bestecilerinden biri kabul edilmenize rağmen, niçin çılgınca bir çalışmayla yeni bir opera yazdınız ve niçin bu kadar sınırları zorlayan bir tane?”


Verdi şöyle cevap vermiş:


“Bir müzisyen olarak tüm yaşamım boyunca mükemmelliği kovaladım. O ise her seferinde benden sıyrılmaya çalıştı. Seksen yaşında da olsam onu bir kez daha yakalamaya çalışmayı denemek boynumun borcuydu.

 



Bu sözleri hiçbir zaman unutmadım. Bende silinmeyen bir etki bıraktı. Verdi, on sekiz yaşındayken eğitimli bir müzisyendi. Bense on sekiz yaşında ne olacağımı bilmiyordum, sadece pamuk ihracatında bir başarı abidesi olacağa benzemiyordum. On sekiz yaşında, olgunlaşmamış, acemi ve bir on sekiz yaşındaki bir gencin olabileceği kadar toydum. Otuzlu yaşlarımın başında nede iyi olduğumu ve hangi alana ait olduğumu biliyordum. Ancak ne iş yaparsam, yapayım, Verdi’nin sözleri benim kutup yıldızımdı.


İleri yaşıma bile gelsem, vazgeçmeyecektim. Mükemmeliyet için çalışacaktım, ne kadar kovalarsam, kovalayım onun benden kaçacağına emin olsam da…


İkinci Ders: İnsanların değil, Allah’ın dikkatini çekecek kadar mükemmel bir iş yap!


Aşağı yukarı aynı sıralarda, Hamburg’da stajyer olarak çalışırken “mükemmelliğin” ne anlama geldiğine dair bir hikaye daha okumuştum. Bu hikaye, Antik Yunan’ın en büyük heykeltıraşı Phidias’ın hikayesiydi. Milattan önce 440 yılında yaptığı anıtlar 2400 yıl sonra günümüzde dahi Atina’da Parthenon’un tepesinde ayaktadır. Bugüne kadar bunlar Batı geleneğinin en büyük heykeltıraşlık eserleri sayılmıştır. Phidias dünyanın en büyük heykeli olan Zeus heykelini kuyumcu gereçleriyle yapmıştır. Herkesin hayran kaldığı bu anıtlarla ilgili faturayı şehrin mali işler başkanına gönderdiğinde, başkan ödeme yapmayı reddetmiştir.


“Bu anıtlar, Atina’nın en yüksek tepesinin üstündeki tapınağın çatısına dikilmiştir. Herkes önyüzünü görebilse de, arka yüzünü kesinlikle görememektedir ve sen bize hiç kimsenin göremediği arka kısımlarını da fatura ediyorsun.”


Phidias sert bir şekilde yanıt verir:


“Yanılıyorsun, Tanrılar onu görebilir.”


Bunu Fallstaff’ı dinledikten kısa bir süre sonra okumuştum ve çarpılmıştım. Daha önce böyle bir şey görmemiştim. Tanrı’nın fark etmesini istediğim birçok şey yapmıştım, ama esas olan başka bir şeydi:


İnsan, diğer insanların beklenti sınırlarında değil, Allah’ın beğeneceği, fark edeceği bir mükemmeliyet için çabalamalıydı.


İnsanlar, bana hangi kitabımı en iyi olarak kabul ettiğimi sorduklarında, gülümseyerek şöyle derim: “Bir sonraki.” Bunu sadece bir espri olarak söylemem. Verdi’nin opera yazarken ki ruhuyla söylerim, mükemmeliyet için bir kez daha denemek gerekir. Şu anda (bu satırları yazdığı sırada seksen beş yaşında) iki yeni kitap üstünde çalışıyorum. Öncekilerden daha iyi olacaklarını umuyorum ve daha da önemlisi mükemmele bir parça olsun daha yakın olacak. (Bunlardan biri yayımlandı. Peter Drucker, 21.Yüzyıl İçin Yönetim Tartışmaları, Epsilon Yayınları, 2000)


Bir gazeteci olarak çalışmak


Birkaç yıl sonra, Almanya’ya Frankfurt’a taşındım. Bir borsa aracı şirketi için önce stajyer olarak çalıştım. New York Borsası’nın 1929′daki çöküşünden sonra aracı şirket iflas etti. Yirminci yaş günümde Frankfurt’un en büyük gazetesine, mali konularda ve dış ilişkiler konusunda yazar olarak girdim. Geçiş yaparak hukuk öğrenciliğime devam ettim. O yıllarda bir Avrupa üniversitesinden diğerine geçiş yapmak çok kolaydı. Hala hukukla ilgilenmiyordum; ama Verdi ve Phidias’ın verdiği dersler aklımdaydı. Bir gazeteci, birçok konuda yazmak zorundaydı ve böylece yetkin bir gazeteci olabilmek için herk konuda bir şeyler öğrenmeye karar verdim.


Üçüncü Ders: Birçok konuda derinleş!


Çalıştığım gazete öğleden sonra bitmek zorundaydı. Sabahları altıda çalışmaya başlar ve öğlen ikiyi çeyrek geçe bitirirdik. Böylece kendimi öğleden sonraları ve akşamları çalışmaya zorladım: Uluslararası ilişkiler, uluslararası hukuk, sosyal ve yasal kurumlar tarihi, finans ve diğerleri. Zamanla hala kullandığım bir sistemi geliştirdim. Her üç ya da dört yılda bir yeni bir konu seçerim; bu bazen istatistik olur, bazen ortaçağ tarihi, bazen Japon sanatı, bazen de ekonomi. Üç yıllık bir çalışma bir konunun uzmanı olmaya yetmez, ama anlamak için yeterlidir. Böylece son altmış yıldır, belirli bir dönemde tek bir konuyu çalışmışımdır. Bu bana sadece bilgi kaynağı olmamıştır. Aynı zamanda beni yeni disiplinlere, yeni yöntemlere ve yeni yaklaşımlara açık olmaya itmiştir.


Dördüncü Ders: İyi yaptıklarını, yapamadıklarını bil ve gelecek yıl için iyileştirme planı yap!


Kendimi uzun süre entelektüel olarak ayakta tutmama yol açan dördüncü dersi, Avrupa’nın önde gelen baş editöründen almıştım. Editör kadrosu oldukça genç insanlardan oluşuyordu. Yirmi iki yaşında, yardımcı yönetici editörlerden biri olmuştum. Bunun nedeni çok iyi olmam değildi, hiçbir zaman birinci sınıf bir gazeteci olmadım. Ama 1930′lu yıllarda otuz yaşın üstünde bu tür bir konum için uygun kimse kalmamıştı; hemen hepsi I. Dünya Savaşı’nda ölmüştü. Son derece yüksek ve sorumluluk gerektiren konumlar, benim gibi genç insanlar tarafından dolduruluyordu. Bu durum Pasifik savaşı’ndan on yıl kadar sonra 1950′lerin sonlarına doğru gittiğim Japonya’da da aynıydı.


O sıralar ellili yaşlarında olan baş editörümüz genç ekibini disipline etmek ve eğitmek için sonsuz uğraş veriyordu. Her hafta her birimizle yaptığımız işi ele alıyordu. Yılda iki defa yılbaşından sonra ve tatil iznimizden önce Haziran’ın sonunda bir Cumartesi öğleden sonramızı ve Pazar günümüzü bir değerlendirme toplantısına ayırırdık.


Bu toplantılarda neler konuşulurdu:


Önce geçmiş altı ayı değerlendirerek geçiriyorduk.


Editörümüz her zaman iyi yaptığımız şeylerle konuşmaya başlardı.

Daha sonra iyi yapmaya çalıştığımız şeylerle konuşmaya devam ederdi.

Bir sonraki aşamada yeterince çalışmadığımız şeyler hakkında konuşurdu.

Son olarak da kötü yaptığımız ya da başarısız olduğumuz konuların eleştirisini yapardı.

Son iki saatimizi gelecek altı aydaki işimizi öngörmeye ayırırdık.


Nelerin üstüne konsantre olmalıyız?

Neleri iyileştirmeliyiz?

Her birimizin öğrenmesi gerekenler nelerdir?

Bu toplantıdan bir hafta sonra, baş editörümüze izleyen altı ay için bir çalışma ve öğrenme programımızı her birimiz ayrı ayrı verirdik.


Bir önceki yılı değerlendirmek


Yaklaşık on yıl sonra, ABD’ye henüz geldiğimde, bunları hatırladım. 1940′larda önde gelen bir fakültede öğretim üyesiydim, kendi danışmanlık işimi başlatmış ve büyük kitaplar yayımlamaya başlamıştım. Daha sonra Frankfurt’taki editörümün öğrettiğini hatırladım. O zamandan beri, her yaz iki haftamı geçmiş yıldaki çalışmalarımı değerlendirmekle geçiriyorum. Önce iyi yaptığım şeyleri, sonra daha iyi yapabilecek olduğum şeyleri, iyi yapamadığım şeyleri ve son olarak kötü yaptığım ya da yapamadığım şeyleri değerlendiriyorum. Böylece danışmanlık, yazarlık ve öğretim işlerindeki önceliklerimi belirleyebiliyorum.


Hiçbir zaman, Ağustos ayında yaptığım bu planları tam olarak uygulayamadım, ancak bu çalışmalar beni Verdi’nin “mükemmeli yakalamak için çabala” düsturundan gitmeme yardım etti, mükemmel benden hep daha hızlı davranıp kaçtıysa da…


Beşinci Ders: Yeni bir göreve geldiğinde, yapman gerekeni öğren!


Bir sonraki öğrenme deneyimim birkaç yıl sonraydı. 1933′te Frankfurt’tan Londra’ya gittim, önce büyük bir sigorta şirketinin yatırımlar bölümünde analist olarak, daha sonra küçük ama hızlı büyüyen bir bankanın ekonomisti ve üç kıdemli ortağın genel sekreteri olarak çalıştım. Kurucu olan ortak yetmiş yaşlarındaydı ve diğer iki ortak otuzlu yaşlarının ortalarındaydı. Önce iki genç ortakla çalıştım ve daha sonra yaklaşık üç ay sonra yaşlı kurucu ortak beni ofisine çağırdı ve dedi ki:


“Sen buraya geldiğinde seni çok fazla dikkate almamıştım; hala da almıyorum. Ancak sen tahmin ettiğimden daha aptalsın; ve hatta sen hakkın olandan daha fazla aptalsın!”


Diğer iki genç ortaklar, hemen her gün beni göklere çıkarırken, bu ortak beni aptal bulmuştu.


Yeni bir göreve geldiğinde yapman gereken nedir


Yaşlı adam devam etti:


“Sen daha önce çalıştığın sigorta şirketinde çok iyi yatırım analizleri yapıyordun anlıyorum. Ama eğer biz senin yatırım analizi işine devam etmeni isteseydik, seni orada bırakırdık. Sen şu anda ortakların genel sekreterisin ve hala yatırım analizleri yapmaya devam ediyorsun.


Yeni işinde etkili olmak için şu anda ne yapıyor olman gerekirdi?”


Çılgına dönmüştüm, ama yine de yaşlı adamın haklı olduğunu anlıyordum. Davranışımı ve çalışma şeklimi tamamen değiştirdim.


O zamandan beri, ne zaman yeni bir görev alsam, kendime şu soruyu sorarım:


“Yeni görevimde etkili olmak için ne yapmam gerekiyor?”


Bu sorunun cevabı her seferinde farklı olur.


Yaklaşık elli yıldır danışmanım. Birçok ülkede birçok organizasyonla çalıştım. İnsan kaynaklarının en büyük israf yolu, başarısız terfilerdir. Yetenekli insanlar terfi ettikleri yeni konumlarında birer başarı abidesine dönüşmüyorlar. Bunlardan çok azı tamamen başarısız olur. Çok daha büyük bir miktarı, ne başarısız olurlar, ne de başarılı olurlar, sadece ortalama olurlar. Çok azı ise başarılı olur.


(yeni görevinde etkili olmak için ne yapması gerektiğini bulur ve onu yapar ve böylece)


On ya da on beş yıldır yetkin olan insanlar, ne olur da birden yetkinliklerini kaybederler? Aşağı yukarı bütün vakalarda gördüğüm, insanların benim Londra Bankası’nda yaptığım hatayı yaparlar. Yeni görevlerinde, onlara eski görevlerinden terfi etme yoluna açan işleri yapmaya devam ederler. Böylece yetkinliklerini kaybederler, çünkü yanlış şeyleri doğru şekilde yapıyorlardır.


Altıncı Ders: Kararlarını, kararların beklenen sonuçlarını yaz ve sonra gerçekleşenle tahminlerini karşılaştır.


Birkaç yıl sonra, 1945′lerde İngiltere’den Amerika’ya 1937′de taşındıktan sonra, üç yıllık çalışma konularımdan biri olarak “Erken Modern Avrupa Tarihi”ni seçmiştim, özellikle de beşinci ve altıncı yüzyılları. O dönemde Avrupa’da iki hakim güç vardı. Bunlardan biri, Jesuitler, bir diğeri ise Calvinistler idi.


Bu örgütlerden herhangi biri, kritik bir karar alıyorsa, beklediği sonuçları da yazmak zorundaydı. Dokuz ay sonra, gerçekleşen sonuçlarla tahminlerini de karşılaştırması gerekirdi.


Bu yöntem bir süre sonra,


kararı alan kişinin neyi iyi yaptığını ve

güçlü yanlarının neler olduğunu gösteriyordu.

Ayrıca


ne öğrenmesi gerektiğini ve

hangi davranışların değişmesi gerektiğini

neleri iyileştirebileceğini de gösteriyordu.

Sonuç olarak,


neye yeteneği olmadığını ve neden uzak durması gerektiğini,

neyi iyi yapamadığını da gösteriyordu.

Bu yöntemi son elli yılda kendim içinde kullandım.


Not: Bu kitabın Geri Bildirim Analizi isimli bölümünde Peter Drucker’ın bu yöntemi nasıl kullandığı da ayrıntılı olarak anlatılmaktadır.


Yedinci Ders:


1949 Aralık ayında New York Üniversitesi’nde yönetim öğretmeye başlamıştım. Babam o sırada yetmiş üç yaşındaydı, California’dan bizi ziyaret etmeye gelmişti. Hemen yılbaşından sonra onun arkadaşı olan ünlü ekonomist Joseph Schumpeter’i ziyarete gittik. Babam emekli olmuştu, ama Schumpeter altmış altı yaşında hala Harvard Üniversitesi’nde ders veriyordu ve Amerikan Ekonomi Derneği’nin aktif başkanlığını yapıyordu.


1902 yılında babam Avusturya Maliye Bakanlığı’nda bürokrat olarak görevliydi ve üniversitede ekonomi öğretiyordu. Genç öğrenciler arasında en parlak olanı Schumpeter idi. Schumpeter, gösterişli, mağrur, iğneleyici bir kendini beğenmişti; babamsa sessiz, nazik ruhlu, kendini yok gösterecek kadar alçakgönüllüydü. Çok farklı olmalarına rağmen çok iyi iki dosta dönüşmüşler ve öyle kalmışlardı.


1949 yılında, Schumpeter çok farklı bir insandı. Altmış altı yaşında ve Harvard’daki son öğretim yılında, kendi şöhretinin doruğundaydı. İki eski dost, eski günlerden konuşarak harika vakit geçirdiler; ikisi de Avusturya’da yetişmiş ve çalışmışlardı ve ikisi de sonunda Amerika’ya gelmişlerdi. Schumpeter 1932′de babamsa dört yıl sonra. Sohbet sırasında babam aniden sordu:


“Joseph, neyle hatırlanmak istediğin hakkında hiç konuşuyor musun?”


Schumpeter, bir kahkaha patlattı, öyle ki ben bile güldüm. Schumpeter’in otuz kadar kitabı yayımlanmıştı ve iki tanesi baş yapıt sayılabilecek iki ekonomi kitabıydı, Schumpeter zaten bunlarla ünlenmişti. Belki gençliğinde sormuş olsaydık, muhtemelen Schumpeter, Avrupa’da kadınların en çok sevdiği adam, Avrupa’nın en iyi at binicisi ve dünyanın en büyük ekonomisti olarak hatırlanmak isteyecekti.


Schumpeter şöyle cevap verdi:


“Bu soru hala benim için önemli, ama artık bu soru için daha farklı bir cevabım var. Artık yarım düzine öğrenciyi, birinci sınıf ekonomistlere dönüştürmüş olmakla hatırlanmak istiyorum.”


Babamın yüzündeki hayret dolu ifadeyi görmüş olarak sözlerine devam etti:


“Biliyorsun, Adolph, artık kitaplarla ya da teorilerle anımsanmanın yeterli olmadığını bildiğim bir yaştayım. Birisinin yarattığı fark, eğer bir başka insanın yaşamında fark yaratmıyorsa, o kişi fark yaratmış sayılmaz.”


Babamın Schumpeter’i ziyaret etmesinin nedenlerinden biri de, Schumpeter’in hasta olması ve çok uzun yaşamasının beklenmemesiydi. Gerçekten de bizim ziyaretimizden beş gün sonra Schumpeter öldü.


Bu konuşmayı hiç unutmuyorum. Bu konuşmadan üç şey öğrendim:


• İnsan öldükten sonra neyle hatırlanmak istediğini kendine sormalı.


• Bu sorunun cevabı yaşlandıkça, olgunlaştıkça, dünya değiştikçe değişmeli.


• Hatırlanmaya değer olan, birinin başkalarının yaşamlarında yarattığı (olumlu) farklardır.


Not: Peter Drucker’ın Hayatındaki 7 Ders, Peter Drucker’ın Isao Nakauchi ile yaptığı mektuplaşmalardan oluşan bir kitap olan Drucker on Asia’dan derlenmiştir (Drucker on Asia, Butterworth Heinemann, Boston, 1997, sf. 102-110).


****


Yukarıdaki metni açıklamaya ve yorumlamaya çok gerek yok aslında, ama yine de birkaç konuyu vurgulamak istiyorum.


Yönetim dünyasında otoritelerin otoritesi sayılan Peter Drucker, liseden hemen sonra çalışmayı tercih ettiyse de okumayı hiç bırakmamış. Kütüphaneler bitirdiğini tahmin ettiğim Peter Drucker’ın başarısı önemli ölçüde çalışmaya bağlıdır.


Liseden sonra Viyana’dan niçin Hamburg’a gittiğini bilmiyoruz. Pek ala Viyana’da bir stajyerlik bulabilirdi. Ancak kendi ayakları üstünde durmak ve belki de ailesinin şemsiyesinin altında artık çıkmak ve kendi kanatlarıyla uçmak üzere ayrılmıştı.


Yukarıdaki metinde üniversiteyi ve hukuk disiplinini hafife alan deyimler olsa da, Peter Drucker, uluslar arası hukuk konularında dahi otuz yaşından önce ders verecek kadar bu konuları da çalışmıştır.


Peter Drucker’ın yaşamında anlaşılan o ki sanat da önemli ölçüde yer almaktadır. Hamburg’da bulunduğu sırada haftada bir operaya gittiğini dikkate alacak olursak, kişisel gelişim konusuna kafayı takmış olanların sürekli olarak tiyatro, opera, konserler, dans gösterisi gibi etkinliklerden kafalarını çıkarmaması gerektiğini söyleyebiliriz.


Peter Drucker’ı sıra dışı yapan bir özelliği de, araştırmacılığı ve takipçiliği. Verdi’nin Fallstaff’ına gidip “vay be” deyip bırakabilirdi, ama o kütüphanelere gidip Verdi ile ilgili yazılmış kitapları, söyleşileri okumayı tercih etti.


Peter Drucker’ın hayatındaki önemli kavramlardan bir tanesi de coğrafi hareketlilik.


Hamburg’dan Frankfurt’a, Frankfurt’tan Londra’ya, Londa’dan New York’a, New York’tan California’ya gitmiş. Bu arada Japonya’da 1950′lerin sonunda kaldığını biliyoruz. Peter Drucker’ın biyografisini okumuş biri olarak söyleyebilirim ki, Peter Drucker her gittiği şehirde hediyesini almış. Hamburg’a gitmeseymiş belki de Fallstaff’ı çok genç dinleyecekmiş. Hamburg’a gitmeseymiş, hayatımın yedi öğrenmesinden biri dediği dersi editöründen alamayacakmış. Londra’ya gitmeseymiş eşi Dorothy ile evlenemeyecekmiş. Amerika’ya gitmeseymiş danışmanlık kariyeri belki de başlamayacakmış.


Dünya üstünde ya da bir ülke içinde şehir değiştirmeden geçirilen bir yaşamda karşılaşılan iş ve öğrenme fırsatları, anlaşılan o ki, çok daha az.


“T” tipi öğrenme diye bir kavram kullanıyorum. T tipi öğrenme, belirli bir konunun tarihi gelişimini bilmeyi (T’nin dik çizgisi) ve konuyu genişlemesine bilmeyi (T’nin üst yatay çizgisi) gerektiriyor. Çocuk doktorları için T tipi öğrenme, hem çocuk doktorluğunun tarihi gelişimini bilmeyi, hem de genel olarak çocuk doktorluğunu bilmeyi kapsıyor. Eğer bir insan yaşamına, birden fazla konuda T tipi öğrenme sığdırabiliyorsa, o insan içine girdiği birçok alanda yaratıcı olabilir. Çünkü yaratıcılık, temelde farklı alanlardaki bilgilerin bağlanarak yeni bilgi üretme sürecidir. Yine farklı alanların tarihsel gelişimini bilme, geleceği de okumaya yardım eden önemli girdilerden biridir. Tarihin her hangi bir dilimi, ondan önceki dönemler için gelecektir. Örneğin, 1950 yılı, 1900 ya da 1850 için gelecektir. Peter Drucker gibi belirli bir alanın tarihini çalışmak, başka alanların gelişimini öngörmek için benzetim yapmaya fırsat verir. Gelecekte ne olacağını bilmek ise, dünyadaki en önemli bilgilerdendir."

 

KAYNAK: 7.VİTES - MELİH ARAT

NESİL YAYINLARI 4.BASKI OCAK 2005

SAYFA:57-72

 

Saygılar

Selami UZAYIR

İlk Dört Saniye

20 Mayıs 2008 Salı Comments Off

İnsanın bir başkasıyla karşılaştığı anda bilinçdışında birçok cereyan olur. Bilinçli davranışlar ise genellikle çok kısa sürelidir. Aşağıdaki cümlelerden herhangi biri size tanıdık geliyor mu?

”İçimde onunla ilgili kötü bir his var.
Onu beğenmedim. Ama nedenini tam bulamıyorum.”

”Ondaki birşey beni rahatsız ediyor, ama ne olduğuna emin değilim.”

 İnsanlar,yeni tanıştıkları kişiden karışık sinyaller aldıklarında,bu ve benzeri biçimlerde düşünür. Kişiden alınan sözsüz(yani vücut diliyle ilgili) sinyaller ile sözlü sinyaller bir çatışma halindedir. Acılı olan tarafı ise,insanlar gerçekten kuvvetli altıncı hisleri olduğunu düşünüyor ve bunlara güvenmeleri gerektiğie inanarak hareket ediyorlar. Neden acıklı? Çünkü insanlar karışık sinyaller aldıklarında olumlu hissetmedikleri için doğrudan hayır deme eğiliminde ouyor.
Yeni birini görüyorsunuz ve karşılaşmanın ilk dört saniyesinde beynin bilinçdışı seviyesinde birçok hareket meydana geliyor.Ama siz burada neler olduğunu asla bilmiyorsunuz.
Gözlerinizin arkasındaki 1.5 kiloluk makinede neler olup bittiğini bilmek istemezmisiniz?
Biriyle ilk tanıştığınızda,beyinde milyonlarca nöron aktif hale geliyor.Beynin anında uyanır.Önce karşıdaki insanı katagorize etmeye çalışır.Kime benziyor?Bu iyi birşey mi?Çekici mi?Özelliği nedir?Alışık olduğum yanları neler?Tüm bunlar düşünce yoluyla yapılır.Bu,beyin çalışma prensibidir.Eğer bunların tamamını bilinç seviyesinde düşünmemiz gerekseydi,bir kişinin nasıl gözüktüğünden başka hiçbirşey düşünmemize vakit kalmazdı.Bunun yerine bilinçdışı harekete geçiyor,tüm bu sorulara yanıt veriyor,gerekli değerlendirmeleri yaptıktan sonra yaklaşık dört saniye içinde karşıdaki kişiyle ilgili ilk fikrini belirliyor. En azından oluşan şeyin pozitif mi,negetif mi olduğuna karar veriyor.
Bazen tüm bunlar dört saniyeden kısa bir sürede tamamlanıyor,bazen de daha uzun sürüyor.ancak kişiyle tanıştığınız ilk dakikalarda size genellikle güçlü bir ‘evet’ yada ‘hayır’ duygusu hakim oluyor.Bu yanıt karşınızdaki kişiyle ilgili…Bu duygunun onların dini,desteledikleri politik parti,ürünleri ve ya hizmetleriyle hiçbir ilgisi olmuyor.Bu yanlızca bir ‘evet’ yada ‘hayır’ hissi oluyor.
Bir kişiyi ilk kez gördüğünüzde,onu derhal birçok kategoriden birine sokmaya çalışırsınız. Beynin karar vermesini sağlayanögelerden biri de,kişinin grupta yüksek statüde mi,yoksa düşük statüde mi olduğudur.Bu önemlidir,çünkü insanlar ve hayvanlar grupta daha yüksek statüde olanlara bağlanmak ister.İkinci bir filtre ise,karşı karşıya olduğunuz kişinin çekici mi,itici mi yoksa arada bir yerde mi bulunduğudur.
Zihin,karşıdaki kişinin dış görüntüsüne özen gösterip göztermediğini not eder.
Bu ilk dört saniyede beyinde,bilgi işlemekten biraz daha fazlası meydana gelir.Kişinin kullanmayı tercih ettiği amblemleri ve sembolleri de (broş,yüzük,küpe,saat,makyaj,dövme,piercing,gözlüğün modeli gibi) dikkate alır.Bunların tamamı beynin farklı bölümleri tarafından nerdeyse anında incelenir,filtreden geçirilir ve sınıflandırılır.Sonuç olarak meydana çıkan şey;gördüklerimizi kabul edip etmediğimiz,hatta belki beğendiğiniz ama büyük ihtimalle ilgi duymadığınız ve sevmediğinizi belirten bir yanıt yada tepki almaktır…

 

Kaynak: İSTEDİĞİNİZ KİŞİYE 8 DAKİKADA NASIL EVET DEDİRTİRSİNİZ? KEVIN HOGAN

Saygılar

Selami UZAYIR

Davranışlar ve Çevre İlişkisi- İlginç Gelebilir!

20 Mayıs 2008 Salı Comments Off

Bir insanın düşünce ve davranışlarını değiştirecek en önemli etmen her halde çevredir.

İnsanlar kilisede farklı, askeriyede farklı, parkda farklı, evde yemek yerken farklı, lokantada yemek yerken farklı, otelde yemek yerken farklı, ofiste farklı, maçta farklı hareket ederler…

Neden?

Çünkü hareketlerimizi çevremiz etkiliyor. 

Siz nasıl davranacağınızı bilmiyorsunuz ama otel zincirleri biliyor ve bundan epey de para kazanıyorlar. Mesela otel müdürü aşağıdaki üç şeyi yapacağınızdan emin:

1. Telefonu kullanacaksınız ( bu nedenle şehir içi aramalar bile normalinin 3-4 katı pahalı)

2. Mini bardan bir şeyler atıştıracaksınız (içindeki ürünlerin fiyatları market fiyatının 8 katı)

3. Film izleyeceksiniz (oteller film izlemenin bedelini, DVD kiralama bedelinin üç katına denk getiriyor)

Siz bunları yapacağınızı bilmiyor olabilirsiniz. Hatta kendi cep telefonunuzu, abur cuburunuzu, bilgisayarınızla birlikte dvd nizi getirebilirsiniz. Ama yine de otelin servislerinden yararlanacaksınız ve otel yönetimi bunu biliyor.

Sizi sizden daha iyi tanıyorlar, çünkü davranışları çevre koşullarının tetiklediğinin farkındalar…

Bu durumda eğer çevre koşullarını kontrol edebilirsek, belli davranışları öngörebilr veya şekillendirebiliriz…

 

Sandalyelerin, mobilyaların duruşu ya da yeri değiştirilerek, dekorlar yenilenerek insanların birbirlerini daha fazla sevmeleri de sağlanabiliyor… Bu değişiklikler insanların birbirleriyle ne kadar ve nasıl etkileştiklerini, ne kadar heyecanlandıklarını ve ne kadar rahat olduklarını etkiliyor…

Hele bir de renklere girecek olursak, mobilya renkleri, tahtalar, duvarlar vs. insanların algılarını etkiliyor ve gerçek anlamda davranışlarını değiştiriyor…

Son cümle olarak; çevreyi değiştirmenin en ilginç etkilerinden biri, önce davranışların sonra kişinin eğilimlerinin değişiyor olmasıdır…

 

 

 

Kaynak: İstediğiniz kişiye 8 dakikada nasıl evet dedirtirsiniz?

Kevin HOGAN

 

 

Saygılar…

Selami UZAYIR

 

5 Sevgi Dili - Garry Chapman

2 Mayıs 2008 Cuma Comments Off

 

bilgi yönetimi

(1) ONAY SÖZLERİ

onay.png

Sevgiyi duygusal olarak ifade etmenin bir yolu, onu oluşturacak sözleri kullanmaktır. Kadim İbrani Bilgesi Süleyman; “Dil; yaşamın ve ölümün gücüne sahiptir. Kaygılı bir yürek insanı bunaltır,ama sevecen bir söz onu neşelendirir.” diye yazmıştır. Birçok çift, birbirlerini sözlü olarak onaylamanın muhteşem gücünü hiç öğrenmemiştir. Sözlü iltifatlar veya takdir ifadeleri sevgiyi güçlü şekilde iletir:
• Ooo ! Bu elbiseyle çok hoş görünüyorsun…
• Bu dünyada patatesi en iyi pişiren kişi sen olmalısın…

Sevginin hedefi,istediğiniz bir şeyi elde etmek değil,sevdiğiniz insanın saadeti için bir şey yapmaktır. Bununla birlikte şu bir gerçektir ki onaylayıcı sözler aldığımızda karşılıkta bulunmak için güdülenmemiz çok daha muhtemeldir.

Onay sözlerinde;
a) Cesaret verici sözler: Duyguları sezinlemeyi ve dünyayı eşinizin gözüyle görmenizi sağlar.

b) Sevecen sözler: Seni seviyorum kelimesi buna bir örnek bu tür durumlarda da eşiniz genellikle sesinizin tonuna yüklenmiş olan mesajı yorumlayacaktır. Kullandığınız kelimeleri değil,konuşurken tavrınız ve ses tonunuz çok önemlidir.

c) Alçakgönüllü sözler: Ricalarda bulunmak,takdir edilmek,pardon hanım efendi 2 dakikanızı alabilir miyim? Ricalar iletişime yön verir ve kişinin kendisinin
önemli olduğunu hissini verir.

 (2) NİTELİKLİ BERABERLİK
beraberlikNitelikli beraberlikte bütün dikkatimizi kiminle berabersek ona vermemiz gerekmektedir. Kanepeye birlikte oturup, beraberce TV izlemek değil, televizyonu kapatıp, tüm dikkatlerimizi toplayıp, birbirimize bakmamızdır. İkinizin beraberce konuşması, beraberce yürüyüşe çıkmanız, beraberce dışarılarda yemeğe çıkmanız vs. birbirini seven 2 gençle ,bir karı-kocanın aynı ortamda otururken bile davranışları farklıdır, çıkan gençler gözbebeklerinin içine bakar,dışarıdaki ortam 2.plan beraberdirler, karı-kocadan biri mutlaka dışarıyı izliyordur bunlar ne yapıyor garsona bakar, başka müşterilere bakar. Nitelikli beraberlik yoktur onlarda.

Nitelikli beraberlikte;
a) Birliktelik: Bedensel yakınlık demek değil,odaklanmışlıkla ilgili bir şey hem dikkatimizi hem de ruhen yakınlık ve birliktelik demektir.

b) Nitelikli sohbet : 2 bireyin deneyimlerini, düşüncelerini, duygularını ve arzularını dostça ve rahatsız edilmeyecekleri bir ortamda paylaştıkları anlayışına dayanan diyalogdur.

Nitelikli Sohbet Ve Nitelikli Beraberlikte Dikkat Edilecek Hususlar:

1) Eşiniz konuşurken göz temasını sürdürün.(Eşinize tüm dikkatinizi verdiğini anlatır.)

2) Eşinizi dinlerken başka bir şeyle meşgul olmayın .(Başka bir şey yapmayın.)

3) Duyguları dinlemesini öğrenin. (Haklı olduğunuz belli olacaktır.)

4) Vücut dilini gözlemleyin. (Sıkılmış yumruklar,titreyen eller,gözyaşları.)

5) Sözünü kesmeyin. ( Araştırmalara göre, bir insan en fazla karşısındakinin sözünü kesmeden yalnızca 17 saniye dinler normal olarak ama susması gerektiğini bildiği zamanlar bu uzar ve susma süresi susana bağlı olur.)

 
c) Konuşmayı öğrenmek: Eşinizle konuşmayı öğrenmeniz gerekmektedir. Mümkün olduğu kadar da eşinizle sohbete girmekten kaçınmayın. 2 kişilik tipi vardır 1. Ölü denizdir : İsrail’de Galileo denizi,Jordan nehri yolu ile güneye ölü denizine akar,alır fakat vermez. Bu kişilikte alır kesinlikle vermez. Bilgisi vardır paylaşmak istemez suskundur. 2.Çağlayan çayıdır. Gözden veya kulaktan her ne girerse ağızdan dışarı çıkar ve ikisi arasında nadiren 60 sn. vardır her gördüğünü ve işittiğini anlatır.

d) Nitelikli faaliyetler : Birinizin veya her ikinizin ilgi duyduğu her şeyi içerir.
Vurgu ne yaptığınız üzerinde değil,neden yaptığınız üzerindedir. Amaç birlikte
şey yapmak ve bu yaşantıyı “bana değer veriyor”. İmajını vermektir.

 

 (3) ARMAĞAN ALMA

armağanArmağanlar sevginin görsel sembolleridir. Kriz zamanlarında fiziksel varlığınız eşinize verebileceğiniz en güzel armağandır. Armağanın pahalı olması gerekmez. Nede her hafta verilmesi gerekir. Bu yüzden armağan insanın ilişkilerinde,kendisinin diğer kişinin karşısında kıymetli olduğu izlenimimi verdiği için etkili olacaktır. Bu armağanlar eşinizi ve arkadaşınızı daha iyi tanıdıktan sonra çeşitliliği artacaktır. Bazen bakarsınız bir tatlı söz, bazen bakarsınız bir öpücük,bazen de akşam yemeği bazen de mahallenin çiçekçisinden alınmış kırmızı bir gül armağan için yeterli olacaktır. Ayrıca armağan; verdiğiniz kişide sizi de hatırlaması ve unutmaması ihtimalini verdiği için, ilişkiniz ve sevginiz de hatırlanacak olması yönünden çok önemlidir.

  (4) HİZMET DAVRANIŞLARI
hizmetHizmet davranışları ile eşinizin, yapmanızdan hoşlandığı şeyleri yapmayı kastediyorum. Ona hizmet ederek,onu memnun etmeye onun için bir şeyler yaparak ona sevginizi ifade edersiniz, yemek pişirmek,masayı hazırlamak,bulaşıkları yıkamak,evi süpürmek,çöpleri dökmek,bebeğin bezini değiştirmek,odayı boyamak,ütü ütülemek vs. bu gibi durumlarda kişi kendisinin sevildiğini kendisine ve ortamına hizmet edildiği zaman anlar. Ricalar sevgiye yön verir ama talepler sevginin akışını durdurduğu için isteklerinizde rica etmeyi ihmal etmeyiniz.

 (5) FİZİKSEL TEMAS
fiziksel temasÇocuk gelişim alanlarında çok sayıda araştırma şu sonucu vermiştir. Kucaklanan ve öpülen çocuklar uzun zaman süreçlerinde fiziksel temastan mahrum bırakılmış çocuklara nazaran daha sağlıklı bir duygusal yaşam geliştiriyorlar. Fiziksel temas evlilikte sevgiyi iletmek için güçlü bir araçtır.
Vücut dokunulmak için vardır.  Kriz zamanlarında neden iç güdüsel olarak, birbirimizi kucaklarız? Çünkü fiziksel temas sevgiyi güçlü olarak iletir.
El tokalaşmaları da bir nevi teminattır.

 

NOT: Burada unutulmaması gereken en önemli nokta,her insanın farklı sevgi dili olacağıdır. Eşiniz için 1. sevgi dili nitelikli beraberlikken arkadaşınız için de 1.sevgi dili onay sözleri olabilir. Erkek için 1. sevgi dili hizmet davranışları iken kadın için armağan alma 1. sevgi dili olacaktır.

 

Bilgeliğe Yöneliş - Zülfikar Özkan (Özet 3)

2 Mayıs 2008 Cuma Comments Off

eski kitap

 

Kendisini tanır ve kabul eder. Böylece duruşu ve bakışı güven verir. Başkaları onun yanında kendini değerli hisseder. O konuştuğu zaman başkaları onun değerli ve önemli insan olduğunu anlar.

 

Sevilmeyen sorunlarla başa çıkmayı bilen insandır.

 

Özellikle psikoloji kitaplarını merakla okurlar.

 

Harcamalarını akıllıca yaparlar.

 

Bilge olma yolundaki kişi her zaman bilgiye aç olan kişilerle birlikte olmalıdır. Bu beraberlik, çok iyi zevk ve güven kaynağıdır.

 

Bilge insanlar ilişki kurdukları kişileri överler.

 

Bilge insanın ilgi alanı değil etki alanı sürekli büyür.Bu sebeple gün geçtikçe de ilgi alanı küçülür.

 etki çemberi

Proaktif insanlar kendi hayatlarının sorumluluğunu üzerlerine almış insanlardır. Çabalarının odak noktası olarak etki çemberlerini seçerler. Onların davranışlarını kendi kararları yönetir.

 

Reaktif insanlar ise toplumsal havadan etkilenir. Başkalarının kendisine iyi davrandığı zaman iyi hissederler. Onları duyguları ve şartlar yönetir.

 

ÖZETLEYEN     Selami   UZAYIR

 

Bilgeliğe Yöneliş - Zülfikar Özkan (Özet 2)

1 Mayıs 2008 Perşembe Comments Off

kitap2

Kendisini ilgilendiği konuya tam olarak verir

 

Kendini bilmezliğin karşısındadır.

 

İyi insan olmanın yollarını arar. Kendini sürekli geliştirir. Çünkü bilir ki "HAYAT BİR GELİŞİM SÜRECİDİR"

 

Bilge insan doğru beslenir ve egzersiz yapar.

 

Birilerini suçlamakla, çekiştirmekle, şikayetlerle zaman harcamaz.

 

Başkalarını taklit etmez.

 

Mizah duygusunu geliştirir. Çünkü bilir ki mizah fırtınanın şiddetini azaltır.

 

Bağımlılıklardan arınmış bir kişidir bilge insan.

 

Geçmişi unutarak şimdiki zamanı yaşar bilge insan.

 

Hayatını kendi kontorl eder, rast gele yaşamaz.

 

Konuyu iyi anlamaya çalışır. Çünkü anlaşmazlıklar çatışmaları doğurur.

 

Kimseden alınmaz, kimseye kızmazlar. Kendilerini geliştirmekle meşguldürler.

 

Başkalarının kaprislerine göre hareket etmezler.

 

ÖZETLEYEN     Selami   UZAYIR

 

Bilgeliğe Yöneliş - Zülfikar Özkan (Özet 1)

1 Mayıs 2008 Perşembe Comments Off

 

bilge

Bilgeliğe yönelmiş insan herkesi olduğu gibi kabul eder. Kişiye göre sohbet eder. Kültür seviyesi düşük insanla daha basit, elit kesimden biriyle daha ayrıntılı sohbet kurar

 

Bilgeliğe yönelmiş bir insan coşkusuz bir insan olamaz. Ancak coşkulu olan insanlar başarıyı yakalayabilirler. İçlerinden hiçbir boş vakit, coşku eksik olmaz. Kazandaki su kaynamaya yüz tutmaya başlarsa sonrası zaten kolaydır.

 

Bilge olan insan iç çalkantı ve ihtiraslarından kendini arındırmasını bilen insandır. Bu nedenle diğer insanlardan farklıdır. Bunalıma girip intihar eden bilge insana çok az rastlanır.

 

Bilge insan bilinçli yaşar. Ne zaman, nerede, ne yapması gerektiğini bilir. Bu bildiklerini gerçek olan dünyada uygulamaktır. Bu nedenle daha az hata yapar.

 

Aslında bilge insan olmak sadece düşünmek değildir. Bu bildiklerini gerçek olan dünyada uygulamaktır. Bu nedenle bilge insan bilgiyi hayata geçiren kişidir.

 

Sorunları sadece bilgi ile çözmek mümkün değildir. Lambanın icadı buna örnek gösterilebilir.

 

Bilge insan kendisi ve başkaları için faydalıdır. Kendisine faydası dokunmayacak bir şeyin peşinden koşmaz

 

Bilge insan her olaydan ders alır.

 

Bilge insan elindeki imkanları iyi değerlendiren insandır.

 

Bilge insan tarafsızdır. Ayrıca hiçbir şeye itiraz etmez.

 

ÖZETLEYEN     Selami   UZAYIR

Lideri Lider Yapan Nedir? Daniel Goleman

1 Mayıs 2008 Perşembe Comments Off

Duygusal Zeka

Duygusal Zeka (EQ) nın Bileşenleri

duygusal zeka

1-Kendini bilmek

İnsanın duygularını, güçlü ve zayıf yönlerini, ihtiyaçlarını ve dürtülerini bilmesidir

Kendini tanıyan kişi iş görüşmelerinde de kendisini belli eder:

Başarısızlığını açıkça itiraf eder, öykülerini gülümseyerek anlatır.

Güçlü ve zayıf yönleriyle ilgili rahatlıkla konuşurlar.

Özgüvenleriyle ayırt edilirler.

Yapamayacakları yükün altına girmek istemezler.

 

2-Kendini yönetme

Olaylar karşısında verilen tepkiler ile belirli olur, kendimizi yönetip yönetemediğimiz.

a- Sandalye, masa tekmelemek bağırmak duygusal dürtülerin sonucudur. Kontrol düzeyi düşük kişilerce yapılan eylemlerdir.

b-Sorun kişisel midir? Yeterince çaba harcanmış mıdır? Dışsal faktörler mi söz konusudur? Kendi çalışmalarımızda mı sorun?

Sorular sorulur, çözülür, konuşulur, çözüme odaklanılır.

 

3-Birleştiricilik

Düşündürücü, belirsizlikler ve değişimler karşısında rahat olmak, kendini denetlemenin işaretlerinden biridir.

Negatif duyguları aşırı düzeyde sergilemenin hiçbir zaman iyi bir liderlik özelliği olmadığı kesindir.

4-Motivasyon

Anahtar sözcük "başarmak"tır.

5-Prosedürlerin yeniden dizaynı

İşe yeni yaklaşımlar…

Her zaman daha iyisini başarmaya endeksli kişiler sürekli olarak karlılık ve pazar paylarını incelerler ve performans artışlarını kayıt eder.

Başarısız sonuçlardan etkilenmezler.

 

6-Empati

Yalnızca karar verirken yapılması daha uygundur. Bütün çalışanlar için tek tek empati yapmak kabus gibidir. Karar alırken çalışanların duygularını düşünmek ve onların yerine kendimizi koyabilmektir önemli olan.

Uygulama

Hayal edin, "hangi seçenek daha olumlu sonuç doğurur?"

İki şirket birleşti ve çalışanların  bazıları işlevsizleşti ve siz de bir yöneticisiniz, yakında iş yerinde bazı kişilerin işten çıkarılacağını belirtiyorsunuz ya da kafa karışıklığınızı anlatıyor, endişelerini anladığınızı, herkese adil davranacağınız konusunda söz veriyorsunuz.

7-Sosyal beceri

Amaçlı arkadaşlıklar…

Başkalarının duygularını anlama…

 

Özetleyen: Selami Uzayır

Mynet Blog WordpressMU alt yapısını kullanmaktadır.