Mynet | Blog Anasayfa | Email
Favorilerime Ekle | Giriş


Arşiv Mayıs, 2008

Bir Yıldızın Ölüm Anı…

22 Mayıs 2008 Perşembe Comments Off

yildiz_b.jpg

Bilim adamları, yıldız ölümü olan bir süpernova patlamasını kameraya kaydetmeyi başardı.  
 
Uluslararası astronomlar ekibine liderlik eden Princeton Üniversitesi’nden Alicia Soderberg, süpernova patlamasıyla ilgili açıklamasında, "Yıllardır bir yıldızı infilak ederken görmeyi düşlüyorduk. 9 Ocak’ta, doğru teleskopla, doğru zamanda, doğru yerdeydik. Tarihe tanıklık ettik." dedi.

Konuyla ilgili bir diğer bilim adamı Edo Berger de yerde ve uzaydaki en güçlü teleskopları kullanarak yıldızdan gelen patlamanın gelişimini gözleyebildiklerini anlattı. Berger, şiddetli ışın patlamasının, bir süpernovanın doğumu olduğunun kesinlikle doğrulandığını kaydetti.

Soderberg’in ekibinin, Dünya’dan 88 milyon ışık yılı uzakta bulunan NGC 2770 galaksisinin bir kolunu buldukları, NASA’nın bir uydusunun yardımıyla Süpernova 2008D’nin ölüm sancısına tanıklık ettikleri belirtildi.

 

Kaynak: Zaman Gazetesi 

Kişisel Alan

20 Mayıs 2008 Salı Comments Off

Kişisel alan kişiler arası çekimi etkileyen bir faktördür.

Her birimizin diğer insanlarla aramızda ne kadar fiziksel bir mesafe bırakacağımıza dair tercihlerimiz vardır.

Bu tercih bireyden bireye kültürel ve durumsal faktörlerden etkilenen bir biçimde değişir.

Birisi, beklediğimiz veya istediğimizden daha yakınımıza geldiğinde bu kişiyle aramızdaki çekimi etkiler.

Bir araştırmada erkek araştırmacı erkek deneğe ya çok yakın (15 cm) ya da normal mesafede (75 cm) oturuyor.

Denemelerin yarısında deneğe yakın ve arkadaşça davranıyor, diğer yarısında ise kaba ve açıkça arkadaşça olmayan bir şekilde davranıyor.

Bu araştırma sonuçlarına göre kişisel alanımıza girilmesi birine karşı ilk tepkilerimizi yoğunlaştırıyor.

Yakınımızda olan ve arkadaşça davrananı uzağımızda olup arkadaşça davranan kişiye göre daha çok seviyoruz.

Yakınımızda olup kaba davranana karşı ise uzağımızda olana göre daha az seviyoruz.

Yakınlıkta olduğu gibi kişisel alan ihlalleri tepkilerin negatif veya pozitif oluşunu değil duygularımızın şiddetini belirliyor.

 

Kaynak: Terapistim.com

Saygılar

Selami UZAYIR

İlk Dört Saniye

20 Mayıs 2008 Salı Comments Off

İnsanın bir başkasıyla karşılaştığı anda bilinçdışında birçok cereyan olur. Bilinçli davranışlar ise genellikle çok kısa sürelidir. Aşağıdaki cümlelerden herhangi biri size tanıdık geliyor mu?

”İçimde onunla ilgili kötü bir his var.
Onu beğenmedim. Ama nedenini tam bulamıyorum.”

”Ondaki birşey beni rahatsız ediyor, ama ne olduğuna emin değilim.”

 İnsanlar,yeni tanıştıkları kişiden karışık sinyaller aldıklarında,bu ve benzeri biçimlerde düşünür. Kişiden alınan sözsüz(yani vücut diliyle ilgili) sinyaller ile sözlü sinyaller bir çatışma halindedir. Acılı olan tarafı ise,insanlar gerçekten kuvvetli altıncı hisleri olduğunu düşünüyor ve bunlara güvenmeleri gerektiğie inanarak hareket ediyorlar. Neden acıklı? Çünkü insanlar karışık sinyaller aldıklarında olumlu hissetmedikleri için doğrudan hayır deme eğiliminde ouyor.
Yeni birini görüyorsunuz ve karşılaşmanın ilk dört saniyesinde beynin bilinçdışı seviyesinde birçok hareket meydana geliyor.Ama siz burada neler olduğunu asla bilmiyorsunuz.
Gözlerinizin arkasındaki 1.5 kiloluk makinede neler olup bittiğini bilmek istemezmisiniz?
Biriyle ilk tanıştığınızda,beyinde milyonlarca nöron aktif hale geliyor.Beynin anında uyanır.Önce karşıdaki insanı katagorize etmeye çalışır.Kime benziyor?Bu iyi birşey mi?Çekici mi?Özelliği nedir?Alışık olduğum yanları neler?Tüm bunlar düşünce yoluyla yapılır.Bu,beyin çalışma prensibidir.Eğer bunların tamamını bilinç seviyesinde düşünmemiz gerekseydi,bir kişinin nasıl gözüktüğünden başka hiçbirşey düşünmemize vakit kalmazdı.Bunun yerine bilinçdışı harekete geçiyor,tüm bu sorulara yanıt veriyor,gerekli değerlendirmeleri yaptıktan sonra yaklaşık dört saniye içinde karşıdaki kişiyle ilgili ilk fikrini belirliyor. En azından oluşan şeyin pozitif mi,negetif mi olduğuna karar veriyor.
Bazen tüm bunlar dört saniyeden kısa bir sürede tamamlanıyor,bazen de daha uzun sürüyor.ancak kişiyle tanıştığınız ilk dakikalarda size genellikle güçlü bir ‘evet’ yada ‘hayır’ duygusu hakim oluyor.Bu yanıt karşınızdaki kişiyle ilgili…Bu duygunun onların dini,desteledikleri politik parti,ürünleri ve ya hizmetleriyle hiçbir ilgisi olmuyor.Bu yanlızca bir ‘evet’ yada ‘hayır’ hissi oluyor.
Bir kişiyi ilk kez gördüğünüzde,onu derhal birçok kategoriden birine sokmaya çalışırsınız. Beynin karar vermesini sağlayanögelerden biri de,kişinin grupta yüksek statüde mi,yoksa düşük statüde mi olduğudur.Bu önemlidir,çünkü insanlar ve hayvanlar grupta daha yüksek statüde olanlara bağlanmak ister.İkinci bir filtre ise,karşı karşıya olduğunuz kişinin çekici mi,itici mi yoksa arada bir yerde mi bulunduğudur.
Zihin,karşıdaki kişinin dış görüntüsüne özen gösterip göztermediğini not eder.
Bu ilk dört saniyede beyinde,bilgi işlemekten biraz daha fazlası meydana gelir.Kişinin kullanmayı tercih ettiği amblemleri ve sembolleri de (broş,yüzük,küpe,saat,makyaj,dövme,piercing,gözlüğün modeli gibi) dikkate alır.Bunların tamamı beynin farklı bölümleri tarafından nerdeyse anında incelenir,filtreden geçirilir ve sınıflandırılır.Sonuç olarak meydana çıkan şey;gördüklerimizi kabul edip etmediğimiz,hatta belki beğendiğiniz ama büyük ihtimalle ilgi duymadığınız ve sevmediğinizi belirten bir yanıt yada tepki almaktır…

 

Kaynak: İSTEDİĞİNİZ KİŞİYE 8 DAKİKADA NASIL EVET DEDİRTİRSİNİZ? KEVIN HOGAN

Saygılar

Selami UZAYIR

Davranışlar ve Çevre İlişkisi- İlginç Gelebilir!

20 Mayıs 2008 Salı Comments Off

Bir insanın düşünce ve davranışlarını değiştirecek en önemli etmen her halde çevredir.

İnsanlar kilisede farklı, askeriyede farklı, parkda farklı, evde yemek yerken farklı, lokantada yemek yerken farklı, otelde yemek yerken farklı, ofiste farklı, maçta farklı hareket ederler…

Neden?

Çünkü hareketlerimizi çevremiz etkiliyor. 

Siz nasıl davranacağınızı bilmiyorsunuz ama otel zincirleri biliyor ve bundan epey de para kazanıyorlar. Mesela otel müdürü aşağıdaki üç şeyi yapacağınızdan emin:

1. Telefonu kullanacaksınız ( bu nedenle şehir içi aramalar bile normalinin 3-4 katı pahalı)

2. Mini bardan bir şeyler atıştıracaksınız (içindeki ürünlerin fiyatları market fiyatının 8 katı)

3. Film izleyeceksiniz (oteller film izlemenin bedelini, DVD kiralama bedelinin üç katına denk getiriyor)

Siz bunları yapacağınızı bilmiyor olabilirsiniz. Hatta kendi cep telefonunuzu, abur cuburunuzu, bilgisayarınızla birlikte dvd nizi getirebilirsiniz. Ama yine de otelin servislerinden yararlanacaksınız ve otel yönetimi bunu biliyor.

Sizi sizden daha iyi tanıyorlar, çünkü davranışları çevre koşullarının tetiklediğinin farkındalar…

Bu durumda eğer çevre koşullarını kontrol edebilirsek, belli davranışları öngörebilr veya şekillendirebiliriz…

 

Sandalyelerin, mobilyaların duruşu ya da yeri değiştirilerek, dekorlar yenilenerek insanların birbirlerini daha fazla sevmeleri de sağlanabiliyor… Bu değişiklikler insanların birbirleriyle ne kadar ve nasıl etkileştiklerini, ne kadar heyecanlandıklarını ve ne kadar rahat olduklarını etkiliyor…

Hele bir de renklere girecek olursak, mobilya renkleri, tahtalar, duvarlar vs. insanların algılarını etkiliyor ve gerçek anlamda davranışlarını değiştiriyor…

Son cümle olarak; çevreyi değiştirmenin en ilginç etkilerinden biri, önce davranışların sonra kişinin eğilimlerinin değişiyor olmasıdır…

 

 

 

Kaynak: İstediğiniz kişiye 8 dakikada nasıl evet dedirtirsiniz?

Kevin HOGAN

 

 

Saygılar…

Selami UZAYIR

 

Satranç Tarihi

20 Mayıs 2008 Salı Comments Off

swscan0001000001.JPG


Satrancı ilk keşfeden kişi Hintli düşünür Herssabbin Dahire, oyunu yaygınlaştıransa Liclac İbn-i Sita isimli bir Hintlidir.


Satranç, bakış açısına göre ya inanılmaz derecede eski ya da dikkate değer şekilde yenidir.

Satranç kurallarının, 7. yüzyıldan günümüze kadar nasıl geliştiğinin hikayesi çok karışık ve şaşırtıcıdır:

 Satrancın atası MS 600′de oynanan Çaturanga isimli oyundur.

Tarihçiler satrancın (daha doğrusu çaturanga’nın) din zulmünden kaçan budist rahipler yoluyla Çin’e götürüldüğünü düşünmektedirler.

Çin satrancı 8. yüzyılın sonunda ortaya çıkmıştır ve onu Japon versiyonu Şogi takibetmiştir.

Öteki yöne dönüldüğünde, satranç 625 yılları civarında Pers ülkesine ulaşmıştır (Bugünkü İran). Persler bu oyuna Çatrang ismini vermişlerdir.

Araplar satranç hastalığına 25 yıl sonra yakalanmışlar ve Şatranc ismini vermişlerdir.

Emeviler İspanya’yı 700 yılında işgal ettiklerinde, yanlarında satrancı da getirmişlerdir.

Bizans İmpratorluğu ile de karşılaşma önemli bir dönüm noktasıdır. Yüzyıllarca satranç yavaş stratejik bir oyundu. 1400′lü yılların sonunda iki uzun menzilli taşın (Fil ve Vezir) icadıyla oyun hareketlendi. Oyun bu taşlarla beraber çok heyecanlı hale geldi ve bir süre sonra İspanya’dan tüm Avrupa’ya yayıldı.

Rok kuralı çok daha yavaş kabul edildi. Başta Şah istisnasız en fazla bir kare ilerleyebilirdi.

Ama Fil ve Vezirin oyuna dinamik bir şekilde katılımından sonra Şahın biraz yardıma ihtiyacı olduğu anlaşıldı.

Orta çağlarda bir süre rok hareketi iki hamlede gerçekleştirildi.

Ama 1600′lerin başında artık bir hamlede rok hareketi kural haline gelmişti.

Şah ve Kalenin rok hareketiyle tam olarak nereye yerleştirileceği ancak 17.yüzyılda belirlendi ve İtalyanlar kendilerine özgü rok hareketine 1900′lere kadar sahip çıktılar.

İlk resmi uluslararası satranç turnuvası 1851′de İngiltere, Londra’da düzenlendi.

Bu turnuvada İngiltere şampiyonu Howard Staunton herkes için geçerli olması gereken Satranç Kuralları’nın (rok, geçerken alma berabere kuralları,dokunulan taşı oynama kuralı vb.) onaylanma gerekliliğini tartışmaya açtı.

Ne var ki bu hayalin gerçekleşmesi ancak bugün FIDE (Federation Internationale des Echecs) ismi altında bilinen uluslararası bir satranç federasyonunun kurulmasıyla mümkün oldu.

FIDE tarafından, internet üzerinden satranç, bilgisayar, satranç programları gibi gelişmeler doğrultusunda "Satranç Kuralları" nın yeni düzenlemeleri yapılmaya devam edilmektedir.

Kaynak: site.mynet.com

Saygılar

Selami UZAYIR

Kitap Okumanın Kriterleri

20 Mayıs 2008 Salı Comments Off

Kitaplardan derlenmiştir.

Yararlı olacağını umuyorum

Saygılar

Yazar: Selami UZAYIR

Hayal Kurmak Beynimizi Geliştiriyor

20 Mayıs 2008 Salı Comments Off

Bu günün hayalleri yarının gerçekleridir.

Zihin hayalleri gerçek deneyimler gibi algılıyor…

Bir insanın kendisini çalışıyormuş gibi hayal etmesi veya yüzmeyi bilmeyen bir kişinin yüzüyormuş gibi hayal kurması, gözünde canlandırması öğrenmeyi hızlandırıyor…

Ancak hayal ederken hiç bir şey eksik olmamalı

Deniz kıyısındasınız, ayağınızın altında kumsal ve dalgaların esrar dolu, kulakları okşayan sesi…

yavaş yavaş denize yürüyorsunuz ve ayağınızı o ılık su dalgaları hafifçe tokatlıyor…

…. (Devamını siz getirmeyi deneyebilirsiniz : tabi ki beş duyu organınızı kullanarak)

Başarılı bir iş,

İyi bir eş,

İyi bir ailevi yaşam,

İyi bir statü… gibi hayaller kurmak yasak değil elbette…

Çünkü hayaller sağ lobun gelişimini hızlandırıyor. Dolayısıyla EQ (duygusal zeka) nın gelişimine katkıda bulunuyor. Absürd hayaller ile de beslendiği takdirde bu gelişim daha hızlı bir hal alıyor…

Nesneler arasında absürd ilişkiler kurabilmek o kadar kolay olmasa da denemekde fayda var diyorum…

İnsanların bir çoğu okuduklarını uygulamakta sıkıntı çeker hale gelmiş sanırım. Böyle bir sıkıntınız var ise bir çağrıştırıcı kullanılabilir. Örneğin yattığınız odaya özel bir nesne alabilirsiniz, baktıkça hayal kurmanız gerektiğini hatırlayabilirsiniz…

Saygılar

Selami UZAYIR

Babam Gitmesin (Benim İçimi Parçaladı)

19 Mayıs 2008 Pazartesi Comments Off

Taşın Bıraktığı İz…

19 Mayıs 2008 Pazartesi Comments Off

Genç bir yönetici, yeni jaguarı içinde kurulmuş, biraz da hızlıca, bir mahalleden geçiyordu. Park etmiş arabaların arasından yola fırlayan bir çocuk olabilir düşüncesiyle dikkatini daha çok yol kenarına vermişti. Bir şeyin yola fırladığını görünce hemen fren yaptı ama aracı durana kadar gecen mesafede yola çocuk fırlamadı. Bunun yerine, yepyeni arabasının yan kapısına büyükçe bir taş çarptı.

Adam hızlıca frene yüklendi ve taşın fırlatıldığı boşluğa doğru geri geri gitti. Sinirlenmiş olan genç adam arabasından fırladı ve taşı atan çocuğu kaptığı gibi yakında park etmiş olan bir arabanın gövdesine sıkıştırdı. Bunu yaparken de bağırıyordu:

- "Sen ne yaptığını sanıyorsun serseri? Bu yaptığın ne demek oluyor? O gördüğün yepyeni ve pahalı bir araba ve attığın o taşın mahvettiği yeri düzelttirmek için kaportacıya bir sürü para ödemek zorunda kalacağım. Neden yaptın bunu?"

Küçük çocuk üzgün ve suçlu bir tavır içindeydi.

- “Lütfen, amca, lütfen kızmayın Ben çok üzgünüm ama başka ne yapabilirdim, bilemedim. Taşı attım çünkü işaret etmeme rağmen diğer arabalar durmadı.”

Çocuk gözlerinden süzülen yasları elinin tersiyle silerek park etmiş bir aracın arkasına işaret etti.

- “Abim orada. Yokuştan yuvarlandı ve tekerlekli sandalyesinden düştü ve ben onu kaldıramıyorum.”

Çocuğun simdi hıçkırıklardan omuzları sarsılıyordu ve şaşkın adama sordu;

- Onu kaldırıp tekerlekli sandalyesine oturtmama yardim edebilirimsiniz? Sanırım abim yaralandı ve benim için çok ağır.

Ne diyeceğini bilemez halde, genç yönetici boğazındaki düğümden yutkunarak kurtulmaya çalıştı. Yerde yatan sakat çocuğu kaldırıp tekerlekli sandalyesine oturttu, cebinden temiz ve ütülü mendilini çıkartıp, çeşitli yerlerinde oluşmuş ve kanayan yara ve sıyrıkları dikkatlice silmeye çalıştı. Bir şeyler söyleyemeyecek kadar duygulanmış olan genç adam, abisinin tekerlekli sandalyesini iterek yavaş yavaş uzaklaşan çocuğun ardından bakakaldı. Jaguar marka arabasına geri dönüşü yavaş yavaş oldu ve yol ona çok uzun geldi. Arabanın yan kapısında taşın bıraktığı iz çok derin ve net görülür şekildeydi ama adam orayı hiçbir zaman tamir ettirmedi. Oradaki izi, su mesajı hiç unutmamak için sakladı:

“Hiçbir zaman yasamın içinden, seni durdurmak ve dikkatini çekmek için birilerinin taş atmasına mecbur kalacağı kadar hızlı geçme. Allah ruhumuza fısıldar ve kalbimizle konuşur. Bazen, onu dinlemek için vaktimiz olmuyorsa, bize taş fırlatmak zorunda kalır. Fısıltıyı dinle veya taşı bekle.”

Kaynak: Alıntıdır

Saygılar

Selami UZAYIR

Mutluluğun Kaynağı Nedir?

19 Mayıs 2008 Pazartesi Comments Off

swscan00028.JPG

Beklentisi az olan insanlar daha fazla mutludurlar

Beklentisi fazla olan insanlar daha az mutlu olurlar…

Hipotezlerimizi kurduk. Günün hipotezinin doğruluğunu nasıl ispatlayabiliriz. Biraz düşünmek gerekiyor sanırım. İlk kategorimiz aşk olduğu için şu sekilde anlatalım

Sevdiğimiz bir insandan, beklediğimiz ilgiden azını görmemiz halinde ne olacaktır?

Peki ya beklediğimiz insana beklediği ilgiden fazlasını gösterirsek…

Beklediğimizden fazlasını alırsak…

Beklenilenden azını verirsek…

 

Bu durumda mutluluğun kaynağı nedir?

 

Selami UZAYIR

Mynet Blog WordpressMU alt yapısını kullanmaktadır.