Mynet | Blog Anasayfa | Email
Favorilerime Ekle | Giriş
 

DÜNYA ÇEVRE GÜNÜNÜN ARDINDAN: NASIL BİR ÇEVRE?

1 Haziran 2008 Pazar | Kategori Dünya 0

       ‘’İnsanların kendi elleriyle yaptıkları yüzünden karada ve denizde bozgun çıktı. Yaptıklarının bir kısmını kendilerine tattırmaktadır ki vazgeçsinler. (30 Rum Suresi 41) İnsanoğlu yüzyıllardır çevresine ve doğaya verdiği zararların bedelini ödemektedir. Kişisel hırslarla, daha çok kazanmak arzusuyla, tembellikle, sorumsuzlukla doğaya zarar verenler kendilerinin doğanın bir parçası olduklarını ve verdikleri zararın kendilerine döneceği gerçeğini göz ardı etmişlerdir. Yüzlerce yıldır çevreye verdiği zarardan çok çeken insanoğluna bir çevre bilincinin oluşması (en azından önemli bir kısmında) çok yeni sayılır.1970’li yıllardan sonra Dünya’da çevremizle ilgili hissedilir derecede bir duyarlılık oluşmuş ve bu olgu çevrebilim (ekoloji) adıyla bilimsel platformda yoğun bir şekilde ele alınmaya başlanmıştır. Çevre bilincinin var olabileceğini kimsenin iddia edemeyeceği bir yüzyılda ve bir mekânda, Kuran’ın; İnsanların kendi elleriyle yaptıkları yüzünden karada ve denizde bozgun çıkacağını, bunun sonuçlarının yine insanoğluna zarar vereceğini söylemesi ve bu konunun önemine dikkatleri yöneltmesi harika bir derstir. (çeviride deniz diye çevirilen kelimenin Arapçası ‘’bahr’’dır.Bu kelime temelde denizleri ifade ettiği gibi göl, ırmak gibi tüm büyük su topluluklarını da ifade etmektedir.)Günümüzde doğa üzerinde hoyratça tasarruflar yapamayacağımızı, eğer buna kalkışırsak bedelini ödeyeceğimizi iyice öğrenmiş bulunuyoruz.Ayrıca her bir insanın çevresine verdiği zararların sebep olduğu kirlilikten tüm yeryüzüne karasıyla, deniziyle bütün olarak zarar verdiğini de öğrenmiş bulunuyoruz.Bu yüzden hiç kimse bu konuda ben istediğimi yaparım, her koyun kendi bacağından asılır, diyemez.Doğa hepimize Allah’ın bir armağanı olduğuna göre, ona zarar verenleri durdurmak hepimizin, tüm insanlığın ortak görevidir.

   Çevre;  Bireysel anlamda insanın,  çoğulcul anlamda toplumun, global (küresel) anlamda ise dünyadaki tüm insanların diğer canlı varlıklar ile birlikte yaşamlarını sürdürdükleri biyolojik, fiziksel sosyo-kültürel ve hukuksal bir ortamdır. İnsanoğlunun dünyaya gelişiyle birlikte yeryüzündeki ham madde kaynaklarının tüketimi hızla artmış, özellikle vahşi ve doğal yaşam bundan büyük zarar görmüştür. Dünyanın birçok yerinde ekolojik dengeler hızla bozulurken, yaşam koşullarının sürdürülebilirliği imkânsız hale gelmiştir. Zamanla artan nüfus ve gelişen teknoloji ile birlikte çevrede meydana gelen tahribatın yanı sıra kirlilik de artmıştır. Son elli yıldır, özellikle 1960’lı yıllardan itibaren, üretimin, buna bağlı olarak da tüketimin ve sonuçta ortaya çıkan kirlenmenin bu hızla artması halinde, dünyadaki bütün canlılar için yaşamın sürdürülebilir düzeyde devam edemeyeceği gerçeği ortaya çıkmıştır. 1950’den bu yana dünya ekonomisi 5 misli büyürken, dünya nüfusu 2.5 misli artmıştır. Dünyanın biyolojik sisteminin taşıma kapasitesi ve her çeşit atığın, bu sisteme zarar vermeden yok edilebilmesi imkânı çoktan ortadan kalkmıştır. Toprakların verimsizleşmesi ve dünyanın geleceği için büyük sorunlarından biri olan küresel ısınma ve çölleşme tüm hızıyla yayılmaya devam etmektedir. Dünya üzerindeki tarım alanlarından her yıl 24 milyon ton (60 milyon hektar) verimli toprak erozyonla sürüklenip gitmektedir; buna karşın her yıl 17 milyon hektar tropik orman kesilmektedir. Dünyanın çeşitli yerlerinde her gün nasıl temizleneceği sorusu yanıtsız olan bir milyon tondan fazla zehirli atık çevreye bırakılmaktadır. Bugün dünyada kısa bir süre önce var olan birçok doğal varlık geri gelmemek üzere ortadan kalkmıştır. Yılda en az 50 bin canlı türünün insan eliyle yok olmaya mahkûm edilmesi olayın ciddiyetini ortaya koyması bakımından önemlidir. Sonuç olarak, dinozorların soyunun tükenmesinden bu yana dünyadaki biyolojik çeşitlilik en ağır tahribata uğramaktadır. Tüm bu olumsuz çevre koşulları dünyamızda yaşanırken ortaya çıkan bilimsel gerçeklerin ışığı altında gerekli önlemlerin alınabilmesi için çevre ile ilgili uluslararası birçok konferans ve toplantı düzenlenmekte, çevreyi koruma, yaşamı kurtarma, geleceğe sahip çıkma adına bir takım sözleşmelere dünya devletlerince imza atılmaktadır. Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından 1972 yılında alınan bir kararla 5 Haziran gününün Dünya Çevre Günü Olarak kutlanmasına karar verilmiştir. 1972 yılından bu yana her yıl 5 Haziran değişik başlıklar altında Dünya Çevre Günü olarak kutlanmaktadır.

    Dünya genelinde yaşam ile bağlantı kurmak; Çevre milenyumu-Hareket zamanı; Dünyamız geleceğimizdir onu koruyalım; Dünyada hayatın devamı için denizleri koruyalım; Dünyamız, yaşadığımız yer, evimiz; Sadece bir dünya var, onu koruyalım ve paylaşalım; Çocuk ve çevre; Global ısınma, global uyarı; Barış için bir ağaç; Gençlik: nüfus ve çevre;Global ısınma, global uyarı; Barış için bir ağaç; Gençlik: nüfus ve çevre; Çölleşme; İnsanlar çevreyi öne çıkarırsa gelişme kalıcı olur.;

 

    Bilim adamları, iklim değişiklikleri, yeraltı sularının aşırı tüketimi, tuz oranının artması ve faunanın yok olmasıyla çöllerin de daha önce görülmemiş ölçüde tehdit altına girdiğine dikkati çekiyor. Rapora göre, çöllerde ortalama sıcaklık 1976–2000 yılları arasında 0.5-2 santigrat derece arttı. Aynı zaman diliminde diğer bölgelerdeki sıcaklık artışı ise 0.5 dereceydi. Bu gidişle çöller 2100`e kadar 5-7 derece daha ısınacak. Daha da kuruyacaklar….  Gözlemlenen 12 çöl bölgesinin neredeyse tamamı gelecekte daha kuru yerler haline gelecek. Güney Amerika`da su tutarak çöl alanları koruyan buzulların erimesi ise daha büyük bir problem. Nehir yataklarının kuruması, uygun şekilde yapılmayan sulama faaliyetleri ve nüfus artışı, su sıkıntısını daha da artıracak. Yol inşaatları, kirlilik, turizm ve avcılık da faunayı tehdit ediyor. Tüm dünyaya elektrik Oysa çöller rüzgâr ve güneş enerjisi üretimi amacıyla da kullanılabilir. Uzmanlar, Sahra Çölü`ne kurulacak 800 kilometre karelik bir güneş panelinden, dünyanın ihtiyacı olan tüm elektrik enerjisinin sağlanabileceğini belirtiyor. Ayrıca çöllerde yetişen bazı özel bitkilerden ilaç üretiminde yararlanılabiliyor, ancak bu gibi ayrıntılara yeterince önem verilmiyor. 50 yıl sonra yok olacaklar Değişen dünyanın baskısına maruz kalan çöller, aslında biyolojik, kültürel ve ekonomik bakımdan yaşayan bölgeler. Özellikle ABD ve Arabistan Yarımadası`nda her yıl daha fazla insan çöllerde yaşamayı tercih ediyor.  Çöllere yapılan şehirler ve su kaynaklarının getirilmesi bu özel alanların kalbine bıçak gibi saplanıyor. Çöllerdeki dağlık bölgelerin vahşi sakinleri ve ekosistemleri de acil önlem alınmazsa 50 yıl içinde yok olacak.

   Sonuç olarak global anlamda çevre sorunlarını ele alacak olursak, dünyanın herhangi bir yerinde yaşanan bir çevre sorunu bizi de etkilemektedir gerçeğine varırız. Bu nedenle eğer dünyadaki nüfus artış hızı düşürülmez ve ekonominin bugünkü çalışma düzeni, yani dünyanın temel kaynaklarının israf seviyesinde tüketimi ve çevrenin sorumsuzca kirletilmesi insanların bugünkü yaşam tarzları (tüketim ekonomisi) değişmeden sürerse; bilim ve teknolojinin gücü, çevrenin bir daha onarılamayacak şekilde tahribinin ve dünyanın büyük bir bölümünde meydana gelebilecek açlık ve yoksulluğun önüne geçmeye yetmeyecektir. Bu noktada ‘Sürdürülebilir kalkınma mı?’ yoksa ‘Sürdürülebilir yaşam mı?’ sorusunun ciddi biçimde sorulması gerekmektedir. Bu doğrultuda, günümüzde çevreyi kirletmeyen ‘çevre dostu’, yeni ve temiz enerji kaynakları (güneş, jeotermal, biyomas ve hidrolojik.) kullanılmasına özen gösterilmelidir. Ülkemize gelince, henüz daha bozulmamış bakir sayılabilecek doğamız ve sahillerimizin değerlerini bilerek, büyük sanayi tesislerimizin olmayışını bir avantaj olarak kabul ederek, mevcut yasaların daha etkin uygulanmasını sağlayarak mevcut çevre sorunlarının kısa ve uzun vadede çözümler aramak suretiyle çocuklarımıza, torunlarımıza, bizden sonraki nesillere daha güzel daha yaşanır bir miras bırakabiliriz. Yeterki toplumda gelişmiş bir çevre bilinci oluşsun ve yeterki soruların üzerine giderken hassasiyet gösterilsin ve çözümler tüm ilgili birimlerin koordinasyonu, işbirliği ve katkısı ile olsun.

   Yaşadığımız şu yüzyıl içerisinde yaşadığımız olaylar, tabiatın ve insanların değişime uğraması doğal dengelerin bozulduğuna bir işaret olarak görüyoruz..Çevre Kirlenmesi ve Küresel ısınma konusuna bilim adamlarının görüşleri ve araştırmalarından duyduğumuz ve okuduğumuzda gördüğümüz  ozon tabakasının genişlemesi ve buzulların erimesi  ile dünyanın dengesi değiştirmekte. Bilim adamları Ülkeleri yöneten insanların bu konuda önlemler almalarını söylemektedirler. Bizlerde bu dünyada yaşıyorsak idarecilerimizin, bilim adamlarımızla beraber çare aramak zorundadırlar. Biraz şahsi işlerimizi bir kenara bırakmak zorundayız. Yarın çocuklarımızı tehlikeli yıllar bekliyor. Dünya küresel ısınma yüzünden 10 20 yıl içerisinde geri dönülmez bir noktaya gelecek. Ormanların yok olması sonucu çölleşme yaşanacak, bu tarıma da yansıyacak, seller çoğalacak, depremler artacak,  deniz seviyeleri yükselecek ve dünya değişik ismini bile duymadığımız salgın hastalıkların pençesine düşecek. Bu felaket senaryoları maalesef ‘’korkutucu fakat gerçek’’. Özellikle ülkemizde siyasi çekişmeler ile uğraşmayı bırakıp hoşgörü ce diyalog içerisinde önem arz eden bu konulara hep beraber çatışmadan bu konularla uğraşmamız lazımdır.

Yaşadığımız çevreyi, çalıştığımız ortamı, bindiğimiz taşıtı, temiz tutmalıyız.

Daha Güzel Bir Çevre, Daha güzel bir Dünya için, Daha güzel bir Yarın İçin Hep beraber Elele!
                          SELAHATTİN ALAÇAM/SENDİKACI

TÜM ANNELERİN ELLERİNDEN ÖPÜYORUM

9 Mayıs 2008 Cuma | Kategori Dünya 0

 

 Değerli okuyucular bizim için Her gün anneler günüdür ama bugünde şehit analarının bu güzel gününü kutluyor ve ellerinden öpüyorum. Anneler gününüz kutlu olsun. Bizim için Anneler gününü yılın bir gününde değil, Annelerimizi yaşamımızın her gününde hatırlamamız lazım. Anneler hiç kuşkusuz dünyanın en fedakâr insanlarıdır. Çocuğun dünyaya getirilmesi, doğumdan sonra çocuğun büyütülmesi, iyi bir insan olarak eğitilmesi, yedirilip giydirilmesi anne tarafından yapılan işlerdir. Çocuk okula gidene değin anne öğretmenlik yapar. Çocuk, hayatı boyunca unutamayacağı ve hep hafızasının bir yerinde taşıyacağı sevgi ve şevkat duygularını ilk olarak annede bulur. Hangi yaşta, nerede, kiminle olursak olalım bir anne yüreği-durana kadar hep bizim için atacaktır

         Ülkemizde bildiğiniz gibi Büyüklere karşı olan saygı ve sevgi günden güne kaybolmaktadır. Diğer geleneklerimizin ve ananelerimizi kaybedilmesi gibi, bunlar bizlerin ortak değerlerimizdir. Bunlara sahip çıkmalıyız. Eğer bunlarıda kaybedersek yaşamamızın bir anlamı ve gayesi kalmayacaktır. Anneler günü Ülkemizde kutladığımız diğer geleneksel günlerimizin bizim için yaşamımızın her gününde olması lazımdır. Kutladığımız geleneksel günlerimizi unutmayalım. Anne ve Babalarımızın değerini çok iyi bilelim. Anne ve Babalar hiçbir zaman çocuklarının zarar görmesini istemez, hep sağlıklı ve başarılı olmaları için güç sarf ederler. Anneler ve Babalar öldükten sonra ne kadar ağlasanız hep boştur. Her şeyin değerini yaşam içerisinde değerlendirmemiz lazımdır. İslamiyet’te bile Annelere büyük değer verilmektedir. Ama Ülkemizi parçalamak isteyen hain güçler, başta Anne ve bebek katili Vatan haini ve Müslüman olmayan Misyonerler- Ermeniler- Apo ve yandaşları her şeye olduğu gibi Annelere ve özellikle Aileye verilen değerli kaybettirmek için gençleri zehirlemek için çeşitli yollardan insanların dünyasına girip bazı değerlerimizi yok etmeye çalışmaktadırlar. Bunlara karşı açıkgözlü olmamız lazımdır. Aile bağlarımızı çok sıkı tutmalıyız.

   Amerika’da ve Avrupa gibi birçok dünya ülkesinde olmayan bazı gelenekler ve Aile bağları Şu anda dışarıda yani ülkemizde de yaşatılmaya çalışılan hayat hep bu değerlerin yok olacağına işaret etmektedir. İleride bu yok olmayı görmek istemiyorsak. Aile bağlarımızı kuvvetlendirmemiz lazımdır. Anne-Baba-Kardeşler-Akrabalar-Komşular ve çevremiz ile değer verdiğimiz şeylere sarılmakla kimse bir şey yapamaz bizlere. Bu bakımdan annelerimizin değerini çok iyi bilmemiz, onlara gereken saygı ve sevgiyi göstermemiz gerekir. Anneler nasıl bizi büyütüp yetiştirmişlerse biz de yaşlılık dönemlerinde onlara yardımcı olmalıyız. Hiçbir zaman onlara sırt çevirmemeliyiz. Annenin emeğini hiçbir şekilde ödeyemeyiz. Maalesef annelerimiz vefatından sonra boşluğunu daha iyi anlıyoruz, değerini daha iyi anlıyoruz. Hangi gerekçeyle olursa olsun annelerinizi üzmeyiniz ve küsülmeyeceğini bilmeliyiz. Onlar için adanmış olan Anneler Günü’nde küçük bir hediye ya da bir dal çiçekle bile olsa ziyaret etmek, uzaktaysak bir telefon etmek,  benim gibi anneleri olmayanlarında kabirlerini ziyaret edip, gidemiyorsak bir duayı esirgememek onları dünyanın en mutlu insanları yapacaktır. Kimsesi olmayan annelerimizi ziyaret etmek, şehit annelerinin ellerinden öpmek, Huzurevinde kalan, hasta hanelerde yatan annelerimizi ziyaret etmek gibi etkinlik düzenlemek Sivil Toplum kuruluşlarının görevleridir. Üyelerinden aldıkları kesintileri işte böyle günlerde etkinlik yapmaları gerekmektedir. Bende annem hayatta değil ama Tüm Annelerimizin ellerinden öpüyor hayatta olmayanlara da rahmet diliyorum hepinizin  bu güzel gününüzü kutluyorum.

AŞİRET-TÖRE DÜZENİ BOZULMADAN PKK TERÖRÜ BİTMEZ!

23 Mart 2008 Pazar | Kategori Siyaset 2

   Dünyanın hiçbir yerinde PKK gibi uzun soluklu olabilen bir terör örgütü görülmemiştir. Türkiye PKK terörünü maalesef doğru teşhis edemediği için hala bu sorun ile mücadele etmektedir.12.Eylül.1980 öncesinin sıradan bir örgütün daha sonra bu boyuta ulaşması değişik ülkelerin desteği kadar bizim hatalarımızdan da kaynaklandığı açıktır. Terör ülkeler arası bir savaş aracıdır. Bu itibarla PKK zaman içerisinde enerji kaynakları savaşının orta yerinde değişik ülkelerin taşeronluğunu yapan en başta gelen aktör olmuştur. Bu güne kadar önce Suriye, İran, Rusya, daha sonra Almanya, Fransa gibi Avrupa ülkeleri  ve ABD tarafından kullanılmış bir cinayet şebekesidir. Bir çok eylemin bu ülkelerin gizili servileri tarafından doğrudan veya destek vermek suretiyle işlenerek PKK’ya atfedildiği artık açıkça bilinmektedir. Örneğin son Dağlıca operasyonu ve 7 askerimizin kaçırılması olayının PKK adıyla Türkiye’yi istedikleri çizgiye çekmek isteyen ülke gizli servislerinin işi olduğu üstü kapalı olarak ülkemizi yönetenler tarafından da ifade edilmiştir. Nitekim bu olay sonrasında farklılıklar görülmüştür. ABD’nin Ortadoğu petrollerini kontrol etmekteki amacı kendine rakip olabilecek Çin ve Almanya, Fransa gibi Avrupa ülkelerinin bu bölgeyi kontrolünü engellemektir. ABD’nin Ortadoğu petrolüne ihtiyacı yoktur ama ne Çin’de ne de Avrupa’da petrol yoktur. ABD PKK’yı Türkiye’yi kendine paralel hareket etmeye ikna etmek ve bölgeye zaten işgalci olarak girmiş olduğundan Kürt tabanı kaybetmemek için kullanmaktadır.

   Avrupa PKK’yı Türkiye’nin ABD ile hareket etmesini engellemek ve bölgede Türk-Kürt çatışması ile enerji kaynaklarının kontrolünde Türkiye’yi devreden çıkarmak ya da kendine paralel siyaset izlemesi için kullanmaktadır. Aslında PKK ABD, Avrupa ve Çin, Rusya tarafından Ortadoğu’daki kendi projelerini gerçekleştirmek amacıyla desteklenen bir örgüt konumundadır. Aksi halde bu boyuta ulaşabilmesi ve bu zararları verebilmesi mümkün değildir. Bu madalyonun bir tarafıdır. Öteki tarafında Türkiye vardır. Hatalar, ihmaller, yanlışlıklarla dolu bir dönem çıkar karşımıza. Türkiye’mizi yönetenlerin PKK karşısında sosyal ve siyasal anlamda iyi bir sınav vermedikleri ortadadır. Türk halkının siyasetçilerimizden duyduğu en büyük yalanlardan birisi “terör ile bir yere varılamaz” yalanıdır. PKK, terör ile bir yere varıldığını adeta ispat etmiş durumdadır. Türkiye’nin milli dokusunda büyük bir sosyal, psikolojik, ekonomik, siyasal ve kültürel tahribat yaratmıştır. Türkiye’yi yönetenlerin bu yalandan sonra en büyük hatası PKK’ya “bölücü örgüt” tanımlaması yapmasıdır. PKK ilk yıllarında Güneydoğudaki ağalık-aşiret düzenine karşı mücadele etmek,  aşiret töre, ağa baskısından kurtularak Kürtlerin birey haline gelmesini savunan sosyalist ideolojiyi benimsemiş bir örgüttü. Türkiye en azından 80li yıllarda feodal yapıyı değiştirseydi, kapsamlı bir toprak reformunu yapsaydı, demokratik ve hukuki hakları bütün ülkeye yayan bir düzen sağlayarak Kürtler birey haline gelebilseydi bu yaşadıklarımızın hiç birinin bu yoğunlukta, bu bedelde olmazdı denilebilir. Bölgede aşiret yapısı en ciddi problemdir. Sıradan bir Kürt bir hiçtir, geliri yoktur, törelere riayet zorunluluğu vardır. Töre ağanın egemenliğidir. Hukuk yoktur töre vardır. Hukuk devlet, töre aşiret ağası demektir.Aşiret ağasının egemen olduğu yerde devlet egemenliği aslında yok demektir.Devletin zaafıdır aşiret düzeni.Osmanlı zamanında da aşiret baskısına isyan ederek dağa çıkan Kürt vatandaşlar “Hamidiye Alayları” ile bastırılmış ve ağalık-aşiret düzeninin devamı sağlanmıştı.PKK’nın varlık sebebi  aşiret düzenine isyandı.İlk eylemleri, cinayetleri  ağalık düzenini yıkmaya yönelikti.Asıl hedefleri Türkiye’deki feodal düzeni yıkmaya yönelikti. PKK’nın mücadele ettiği kurum devlet değil aşiret düzeni yani ağalardı. Oradaki aşiret yapısı PKK’ya karşıydı bu yüzden.Devlet yıllar boyu bölgeyi aşiret ağalarını muhatap alarak algılamış onların taleplerini bölge insanının talebi olarak görmüş buna göre siyaset üretmişti Ülkemizi yönetenler  PKK karşısında belki bu sebeple aşiret düzeni ile sıkı ilişkiye girerek ağalarla aşiret düzenine başkaldıran Kürtlerin taleplerinin ve eylemlerinin bastırılması yolunu seçtiler.Bölgedeki aşiret düzeni PKK ile düşmandı ama siyaset yoluyla Türk devletine “bunlar bize değil size düşmandır” diyerek kendilerine yönelmiş husumeti devlete yönelttiler.PKK bu yüzden “bölücü örgüt” sıfatı aldı.Bu sıfat bölgedeki aşiret düzeninin Ankara’ya ulaştırdığı ve Ankara’nın hatalı bir biçimde bu sıfatı vermesiyle Türkiye’nin her yerinde her bir vatandaş kendi halkına karşı cinayetler işleyen sıradan bir terör örgütünü “bölücü” olarak tanıdı ve kabul etti.PKK’ya devleti yönetenler tarafından “bölücü” sıfatı resmen verilmekle Türkiye en büyük hatalarından birisini yapmış oldu.Zira bir devlet bir terör örgütüne “bölücü” sıfatını yakıştırdığı anda onun siyasi bir örgüt haline getirmiş, siyasallaştırmış, siyasi hedefini resmen kabul etmiş ve gerçekleşebilir saymış olur.Mesele PKK’nın Türkiye’yi gerçekten bölmeyi isteyip istemediği değildir, önemli olan sizin ona verdiğiniz payedir, sizin ona yüklediğiniz anlamdır.Bir örgüte “bölücü örgüt” dediğinizde onu kendi ağzınızla “gerilla” ilan etmiş olusunuz.Kendi elinizle siyasallaştırmış olursunuz.PKK’nın en büyük siyasi başarısı buradadır. Türkiye’nin en büyük hatalarından birsi de kendi resmi dilini bu kadar acemice ve sorumsuzca kullanmasıdır. Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt’ın geçtiğimiz haftalarda “PKK TBMM’ye girdi ve siyasallaştı”  demesi de bu anlamda değerlendirilmelidir.   Devletin resmi ağızlarından bu sözlerin çıkması hiç de doğru değildir. Hukuken, siyaseten bu sözler vahim bir hatadır. Basit bir örgütün “bölücü örgüt” sıfatı verilerek siyasi hale getirilmesindeki vahim hata demokratik yollarla 1.5 milyon vatandaşımızın oyunu alan yasal bir siyasi partiyi PKK terör örgütü ile özdeşleştirmek, dolayısıyla 1.5 milyon insanın bölücü talepte bulunduğunu ve Türkiye’den ayrılmak istediğini kabul etmek anlamı taşıdığı için, resmen bu sıfatı vermek Türkiye açısından tarihsel bir hatadır Tekrar edersek. DTP’nin kendine yüklediği anlamdan ziyade Türkiye Devletinin DTP’ye verdiği paye, yüklediği misyon önemlidir

AŞİRET-TÖRE DÜZENİ BOZULMADAN  PKK TERÖRÜ BİTMEZ!  (2)

 

   Avrupa Birliği’ne gireceğiz diye emperyalist zalimlerin her dediklerine boyun eğmek, artık gaflet olmaktan çıktı, zillet olmaya başladı.Başlarına çalınsın onların AB’leri!..Şimdiye kadar onların sayesinde mi ayakta durduk? Türkiye yi Avrupa Birliği gibi emin ellere teslim etmişiz.Tek  AB’den azarlayıcı ses gelmesin de kim ne  yaparsa yapsın..Şu anda yüz binlerle ifade edilen ‘’sokak çocukları’’ aslında PKK çocukları,  gelecek yıl milyonlarla ifade edilirler..Aklınızda bulunsun.Avrupa PKK’nın yanında.Zaten her zaman yanında olmuştur.PKK çocukları okul bahçelerine kadar girdiler, yakında evlerinize, iş yerlerinize girerlerse, muhtemelen uyanacaksınız..Amma çok geç olacak. Sivil Toplum Örgütlerine, derneklere, görsel ve sesli  Radyo sahiplerinden  radyolarından akşama kadar  müzik yayını yerine radyolarınıza daha seviyeli bu konularla  ilgili milli yayınlar yapmanız dileklerimi sunuyorum.

     Bu topraklarda  yalnız Türklerin ve Kürtlerin değil, Çerkez, Abaza, Laz,Gürcü,Arnavut, Arap, Boşnak, Pomak bütün Müslüman kardeşlerimizin tertemiz kanları var.Onun için  Çapulculara, tahrikçilere ve hainlere bu Millet itibar etmeyecektir. Mübarek Anadolu, Haçlıların, hainlerin, Ermenilerin, misyonerlerin ve onların yerli işbirlikçileri at oynatacakları bir meydan değildir. Ne PKK, Ne AB, ne ABD, ne de başka bir herze!…Her şeyden önce vatanımız, milletimiz, dinimiz ve devletimiz…Rahmetli Namık Kemal gibi haykırasım geliyor: Uyan ey inleyen yaralı aslan, bu gaflet uykusundan. Bende bir asker çocuğu olarak ülkemizi parçalamak isteyen güçlere lanet olsun diyorum, şu da bilinsin ki bu asil millet yeri geldiği zaman tek yürek, tek bilek olmayı da bilir. 20 yılı aşkın sürede Türkiye’de bir kardeş kavgası çıkarılmış. Kardeş kavgası çıkaranların dış güçlerle temasları netleşmiş durumda. Onları dış güçler koruyor, hapse girenleri çıkarttırıyor, Abdullah Öcalan’la ilgili girişimde bulunuluyor. Bir plan var adım adım ilerliyorlar. Komplo olduğunu söylüyor DTP Genel Başkanını, Osman BAYDEMİR’i ve onların yandaşlarını bu millet sizi affetmeyecektir. Din, Bayrak, Vatan, gibi kavramlar ortak değerlerimizdir, bunlara hiç kimse dil uzatamaz. Bizi bölmek istiyorlar. Bunun için başta Amerika ve Masonlar ve Türkiye’deki uzantıları, Lions loca ve kulüpleri faaliyetlerini hızlandırdılar. Ermeni örgütleri faaliyetlerini hızlandırdılar. Zaten PKK’da bir ermeni örgütüdür. Kürtleri temsil etmemektedir. Bu gibi örgütler gençlerimizi, ailemizi ve neslimizi çürütmeyi planlıyorlar. Bunu günlük hayatımızda gözümüzle görüyor, nefsimizle yaşıyor, ruhumuzla hissediyoruz.

       Biz bölünmeyeceğiz ve çürümeyeceğiz..bunu hiçbir zaman başaramadınız ve başaramayacaksınız.İdeolojik basınıyla üzerimize yürüseler de, müstehcen neşriyatıyla istila ve işgale kalkışsalar da çürümeyeceğiz…Sinema ve televizyon filmleriyle gelseler de, ekran ve mikrofon oyunlarıyla yürüseler de, irtica ve mürteci maskeleriyle hücuma geçselerde çürümeyeceğiz… Çürümüş gibi görünenlerimiz dahi çekirdek gibi olacaklar.Bir de görecekler ki, çürüttüklerini sandıkları çekirdeklerden fidanlar fışkırmış, çınarlar yükselmiş.Biz çürümeyeceğiz…. Çünkü bizi çürütmek isteyenlerin kendi sefil durumlarını biliyor, çürüttükleri neslin acıklı hallerini görüyoruz….İçki, kumar, uyuşturucu ve sefahat sefaletleri….Bunların aile hayatları birer ibret tablosu, çoluk, çocuklarının yaşayışları birer hicab aynası… Bin bir gayri meşruluk var yaşayışlarında. Bunlara rağmen bizi neye davet ediyor, ne gibi olmamızı, kime benzememizi tavsiye ediyorlar? Şu anda kendileri nedirler ki? AB’ sürecinde hala İnsan haklarından, özgürlüklerinden, sosyal devletten bize akıl veriyorlar, kendileri çürümektedir. Bu kadar içimizde faaliyet yapsanız da Hayır ve asla! Biz çürümeyeceğiz…

    Biz Müslüman’ız, gururla Türk’üz, yaşayışımızla, örfümüzle, ibadetimizle, adetimizle, aile yapımızla, samimiyet ve ihlasımızla! Biz camiye gider, inandığımıza ibadet ederiz.Burada göremediklerimizin nerede olduklarını (kendileri gibi) biz de bilmiyor, arkalarından gidemiyoruz.Onlar kusura bakmasınlar, Müslüman mahallesinde salyangoz satmaya kalkmasınlar.Biz çürümeyeceğiz..İnanmışlar el ele vererek, gönül gönüle gelerek, kol kola girerek, Kabe’nin etrafındaki gibi saf saf olarak.Buradan o sözde Müslüman olduğundan şüphe ettiğim Asker ve bebek katili İmralıadada yatan sefil sürüngenin sözcüleri olan hainlerle işbirliği içerisinde bulunan ve bu ülkenin ekmeğini yiyipte hainlerle beraber olan ve teröristleri kahraman gibi göstermeye çalışan, Demokratik olduğundan söyleyen fakat insanlığın ve demokratlığın zerresi olmayan Demokratik Toplum Partisi ve Diyarbekir belediye başkanlığını  yapan Osman BAYDEMİR’i protesto ediyor, onu ve beraber olduğu hainleri kınıyorum.Bu ülkede yaşıyorsanız adam gibi adam olmaya davet ediyorum. Devletin koltuğunda oturmaya utanmıyor musunuz. Şunu da çok iyi bilinki bu milletin yüreğini kabartmayın, Atatürk’ün çocuklarını kızdırmayın. Biz büyük ve asil bir milletiz ve devletiz. Bayrağımızla Askerimizle, Polisimizle. Bu değerlerimize uzatılan dili Atatürk nasıl kestiyse bu asil millette kesmesini biliriz. Onun için diyorum ki Biz çürümeyeceğiz,  Çürütmeye de  bölünmeye de müsaade etmeyeceğiz. Yaptığınız hesaplar hep boşa gidecek, bu Millet söz konusu Din, bayrak, toprak olunca yeri gelince el ele beraber olmayı da bilir,  Bu Milletin ülkesine nasıl sahip çıktığını geçmişe bakarsanız örneklerini çok iyi göreceksiniz. Ülkemiz üzerine oynadığınız oyunları biliyoruz. Allah Müslüman Türk’ün her zaman yanındadır bunuda iyice bilin. Saygılarımla

        Türkiye’yi bölmek PKK veya başkaca bir örgütün haddine değildir Türkiye bölünemez.Türkiye birçok reformları hızla yaparken niçin hala Güneydoğu’daki aşiret yapısını sona erdirecek ve bölge halkını aşiret- töre sömürürsünden kurtarıp birey haline getirecek bir “Toprak Reformu”nu düşünmemektedir? Tam tersine Devletin ve siyasi partilerin hala aşiret ağalarıyla bölgede ittifak yapmaları sorunun çözümünü engelleyen bir büyük hatadır. Silahlı unsurlar savaş yöntemleriyle elbette bertaraf edilmelidir. Ama bu sorunu çözmez, sadece çözümüne uygun ortam sağlar. Çözüm için ise devlet egemenliğini tartışılır hale getiren Güneydoğudaki aşiret-töre düzenini , ağaların yönettiği feodal yapıyı sona erdirerek Toprak Reformu dahil yapısal reformların hızla yapılmasıdır.

 

 

HAKKIDIR HÜR YAŞAMIŞ BAYRAĞIMIN HÜRRİYET,

HAKKIDIR HAKK’A TAPAN MİLLETİMİN İSTİKLAL

 

KUTLU DOĞUM HAFTASI VE GÜLLERİN EFENDİSİNE

23 Mart 2008 Pazar | Kategori Din 1

 

KUTLU DOĞUM HAFTASI VE GÜLLERİN EFENDİSİNE

Yine bir kutlu Doğum Haftasında  selam sana efendim,selam dostlarına, selam Ehl-i Beytine ve selam olsun ümmetine…Efendim şimdiye dek sana hiç mektup yazmak kısmet olmadı.Belki de sebep cesaretimi toplayamayışımdı.Ama bu anı iple  çektim. Okuyucularım ile birlikte tüm İslam Alemi seni çok özledik Ya Resulullah.    Efendim; çok üzgünüm, çok mahsun, çok çaresizim.Çok sıkıldım, bunaldım.Sığınacak bir kapı ararken yakın hiç kimseyi bulamadım.Huzuruna böyle perişan, aklı karışık, kalbi kararmış, günah kirlerine bulanmış, çaresizlikle geldim.Sözlerim parça parça, kırık, dökük, düşüncelerimi toparlayamıyorum.Kusuruma bakma efendim.Ey kainatın Efendisi, Rabbim seni ancak alemlere rahmet olarak gönderdi.Eğer sen olmasaydın halimiz nice olurdu.Kim öğretirdi bizlere Rabbimizi, Kur’an-ı ve Sünnetullahı.Biz seni hakkıyla tanıyamadık; nefsimize uyduk, bu fani dünyayı hiç bitmeyecekmiş gibi yaşadık.Şimdi gönüllerimizde senin ışığın öylesine fersiz ki, en ufak bir rüzgar bile onu titretebiliyor.Bu fani alem bizi o kadar meşgul etti, nefislerimizi o kadar okşadı ki, bu fani dünyanın en kıymetsiz bir eşyası bile seni unutturabiliyor.

    Efendim,Sen bize iki miras bırakmıştın.Bizler onlardan birinin kapağını açıp bakmadık bile. İçine bakanlarımız oldu, fakat onu sadece yüzünden okudu veya lafızlarını ezberledi, anlamına kafa yormadı, kalbini açmadı o yüce Kitab’a, Okuyanlar ölüler için okudu, diriler için değil..Oysa efendim, sen dememiş miydin ‘’Kur’ân ölülerin kitabı değil, bizzat dirilerin kitabıdır’’ diye. Fakat biz, aciz ümmetin o sözünü de unuttuk.O yüce Kur’an-ı evimizin en ulaşılmaz yerlerine astık.Efendim sen bize sünnetini, yani yaşama sanatını miras bırakmıştın bize….Rabbim iz; seni güzel ahlakı tamamlamak üzere göndermişti.Kuran’ın nasıl anlaşılacağını yaşayarak göstermiştin bize.Rabbimizin bize olan emirlerini bizzat kendin hayatına uygulayarak gösterdin.Biz onu da bir kenara ittik.Çoğu insanın ağzından şunları duydum; ‘’Bırak yahu sünneti, sen farzların uygulamaya bak.Farzları uyguladık ta sünnet mi kaldı? Hangi çağda yaşıyoruz? Onlar o dönemde kaldı.Tutup ta onlar gibi mi yaşayalım?..vs. Bunun gibi birçok sözleri duymak ne kadar da acı veriyor bana.Bir de bu insanlar Müslüman’ım diye geçiniyorlar. Efendim, yeryüzü sana çok susadı. Senin Rahmetine muhtacız.Sen insanları sevdin, onlara güvendin; biz onlara tuzaklar kurduk.Sen insanların hep olumlu yanlarını gördün; biz ise nerede bir açığı var diye onu aradık, içimizi nefret ve kinle doldurduk.Sen ‘’İnsanların en hayırlısı, en iyisi, insanlara en yararlı olanıdır’’ buyurdun.Bizim etrafımızdakiler; okul arkadaşlarımız, eşimiz, dostumuz, çocuklarımız, komşularımız bizden yalnızca zarar gördüler.Senin yolundan tam anlamıyla gidemedik, seni tam anlamıyla anlatamadık başkalarına Ya Muhammet,  bizi affet.

      Efendim sen gideli çok şey değiştirdiler.Müslümanları birbirleri ile savaşır hale getirdiler,Güneş tutulmasında bile dua etmeyi akıl edemediler,bazıları Camilerdeki ezanlarımızdan da rahatsız olmaktadırlar.Çoğu turistik yerde ezanlarımızın sesini bile susturdular.Kur’an Kurslarının kapılarına kilit vururken; bizler olanları sadece izlemekte kaldık.Hiç sesimizi çıkarmadık.Bacılarımızın başlarındaki baş örtüye de el uzatılmaya başlandı, Müslümanların üzerine baskı uygulanmaya başlandı Askerimize,polisimize,dinimize,bayrağımıza,namusumuza dil uzatmaya kalktılar, Müslüman olmayanlarca, gençlerimiz doğru dürüst abdest ve namazdan soğutulmaya başlandı,şimdi gelmiş bir kısım çevreler o pis ağızları ile sana karşı söz söylemeye başladılar, bizler sadede tepki göstermekle kalıyoruz, Dünya meşekkatine fazla bağlananlar, para,makam,mevki,şöhret peşinde koşanlar bir deprem olacak diye korkuyla yaşamaktadırlar,  Ey Efendiler Efendisi, hala gelmeyecek misin? Bizler nefsimize zulmedenlerden olduk.Sana çok ihtiyacımız var.Gönlümün güle,ümmetinin güle çooook ihtiyacı var.Bizler, seni hakkıyla tanıyamadık.İnşallah sen bizleri ümmet olarak tanıyabilirsin Ya Resulullah! Bizlere Şefaat et Ya Resullulah.

     Resullulah (s.a.v) efendimiz buyuruyor ki:‘’İsrail oğulları günaha daldılar.Alimleri günah işlememelerini öğütlediler.Onlar bu işten vazgeçmediler. Bu kez alimler de bunlarla birlikte yediler, içtiler beraber yaşamaya devam ettiler.Onları terk etmediler, Allah Teala hepsinin gönlünü birbirine çarptı.Gönüllerini kararttı. Zebur’da ve İncil’de bunlara lanet etti. Hepsi maymun ve domuz oldular.Bu gazab bunlara günahta ısrar etmelerinden dolayı isabet etti’’. Resullulah (s.a.v) bunu söyleyince dayanarak yere oturdu ve: ‘’Canım kudret ellinde olan Allah hakkı için, insanları doğru yola davet etmediğiniz müddetçe size kurtulmak yoktur.’’ Dedi (Tirmizi, Tefsir-i süre 6/5—

Her şey mükemmel bir nizam içindeyken insanın nizamsız olması düşünülemez.Dikenler çabuk büyür.Elma kurtlandıysa da dalından düşecektir.Çöplükte ki boş konserve  kutularının üzerindeki marka onlara kıymet kazandırmaz.Yıkılması gereken çok meyhane vardır, fakat her zaman sarhoş yıkılır meyhane ayakta kalır.İçki aklı karartır, sarhoş ne yaptığını bilemez. İçkinin kötülüğünü anlamak için hastahaneleri, hapishaneleri, mezarlıkları, dolaşmak yeterlidir. Meyhanelerde ve kumarhanelerde kurulmuş tek bir medeniyet yoktur. İlimden ibadetten uzak olanlar kendisini içkiye verir. Haramda hayır yoktur.Düşman denildiğinde aklımıza birbirine düşman ülkeler gelir. Bazen düşman şeytan gibi kanımızda dolaşır.Kitap tutmayan eller harama uzanabilir.Helale bakmayan gözler harama bakabilir. İnsan yiyip içerken harama helale dikkat etmezse hayvandan farkı kalır mı? Hayvanların haramdan, helalden haberi yoktur. Allah’a çok şükür ki bizi insan olarak  yaratmış, insanlar içinde sapık yollara da düşürmemiş, İslamiyet le şereflendirmiş. Müslümanlar içinde şuurlu Müslüman olarak yaratmış. Aklın en önemli vazifesi İslamiyet’i anlamaktır. Bid’at ve dalalet kayalıklarına çarpmadan saadet-i ebediyyeye ulaşmak insanın vazifesidir. Düşmanı dışarıda aramak yanlıştır. Meyhane ve cami aynı yol üzerindedir. Herkes gittiği yola göre değer kazanır. Camiyi meyhaneye çevirmek ne kadar korkunç bir günahsa, kalbin yanına meyhane açmak ta o kadar korkunçtur. Haramlardan kurulan medeniyet çatısı altında gençlerin problemleri  artmaktadır. Müslüman kendisini felaketlere sürükleyen günahların düşmanı olmalı, İslamiyet’in gösterdiği yoldan çıkmamalıdır.

     ‘’ De ki: Gelin, size Rabbinizin neleri haram kıldığını okuyayım! O’na hiçbir şeyi ortak koşmayın, babanıza, annenize iyilikten ayrılmayın, yoksulluk yüzünden çocuklarınızı öldürmeyin; zira sizin de onların da rızkını Biz veririz, kötülüklerin açığına da gizlisine de yanaşmayın, Allah’ın muhterem kıldığı cana haksız yere kıymayın. İşte duydunuz ya, O, size düşünesiniz diye bunları emretti! Yetimin malına, rüştüne erinceye kadar en güzel şekilden başka türlü yaklaşmayın; ölçeği ve tartıyı tam ve denk tutun. Biz, hiçbir kimseye gücünün yettiğinden başkasını teklif etmeyiz. Söz sahibi olduğunuz zaman yakınlarınıza ait de olsa adaleti gözetin. Allah’a verdiğiniz sözü yerine getirin. Duydunuz ya, O, düşünüp tutasınız diye bunları size emretti.’’ (En’am, 6/151-152)

 Hayatın gayesi, yaratılışın mânâsı silinmiş, yok olmuştu. Herşey mânâsız başıboşluk ve hüzün örtülerine bürünmüştü.Ruhlar birşey bekliyor, bir nurun zulmet perdesini yırtmasını içten içe hissediyordu.O vahşet devrinde kâinat ufkundan bir güneş doğdu. Bu güneş âhirzaman Peygamberi Hz. Muhammmed Aleyhissalâtü Vesselam idi. Tarihin seyrini, hayatın akışını değiştiren bu eşsiz olay, dünyayı yerinden sarsan değişimlerin en büyüğü idi.İşte insanlığın akıl ve kalbinde düğümlenen "Necisin, nereden geliyorsun, nereye gidiyorsun?" sorularını, düğümlerini çözüp kâinatın Sahibini ilân ve ispat edecek bir zatın teşrifi sadece insanların ruh ve kalbinde değil, diğer varlıklarda, hattâ cansız eşyada bile yansımasını bulacaktı.Doğudan batıya bütün âlemin nurlara büründüğü, İlâhi değişimin tecelli ettiği o gece neler oldu neler?
Yahudi ileri gelenleri ve âlimleri kitaplarında daha önce rastladıkları işaret ve müjdelerin açığa çıktığını gördüler. Kimsenin haberi olmadan en önce onlar bu müjdeyi verdiler.O gece Yahudi âlimleri semâya bakıp "Bu yıldızın doğduğu gece Ahmed doğmuştur" dediler.(Bîr Yahudi İleri geleni Mekke’de Peygamberimizin doğduğu gece, içlerinde Hişam ve Velid bin Muğire, Utbe bin Rabia gibi Kureyş ileri gelenlerinin bulunduğu bir toplantıda,
- "Bu gece sizlerden birinin çocuğu oldu mu?" diye sordu.
- "Bilmiyoruz" diye cevap verdiler.
Yahudi, "Vallahi sizin bu ihmalinizden iğreniyorum!"Bakın, ey Kureyş topluluğu, size ne söylüyorum, iyi dinleyin. Bu gece, bu ümmetin en son peygamberi Ahmed doğdu. Eğer yanlışım varsa, Filistin’in kudsiyetini inkâr etmiş olayım. Evet, onun iki küreği arasında kırmızımtırak, üzerinde tüyler bulunan bir ben var" dedi.Toplantıda bulunanlar Yahudinin sözünden hayrete düştüler ve dağıldılar. Her birisi evlerine döndüğünde bu durumu ev halkına anlattılar. "Bu gece Abdülmuttalib’in oğlu Abdullah’ın bir oğlu doğdu. Adını Muhammed koydular." haberini aldılar.
Ertesi gün Yahudiye vardılar:
"Bahsettiğin çocuğun bizim aramızda dünyaya geldiğini duydun mu?" dediler.Yahudi "Onun doğumu benim size haber verdiğimden önce midir, sonra mıdır?" dedi.Onlar, "Öncedir ve ismi Ahmed’dir" dediler. Yahudi, "Beni ona götürün" dedi.
Yahudi ile beraber kalkıp Hz. Âmine’nin evine gittiler, içeri girdiler.Pegamberimizi Yahudinin yanına çıkardılar. Yahudi Peygamberimizin sırtındaki beni görünce, üzerine baygınlık geldi, fenalaştı. Kendine gelip ayıldığı sırada,
"Ne oldu sana, yazıklar olsun" dediler.Yahudi, "Artık İsrailoğullarndan peygamberlik gitti. Ellerinden kitap da gitti. Artık Yahudi âlimlerinin kıymet ve itibarları da kalmadı. Araplar peygamberleriyle kurtuluşa ereceklerdir.
"Ey Kureyş topluluğu, ferahladınız mı? Vallahi size, doğudan batıya kadar ulaşacak bir güç, kuvvet ve bir üstünlük verilecektir" dedi.
Kâinatın Efendisini dünyaya getiren bahtiyar annenin henüz dünyaya gelmeden görüp gördükleri çok manalıydı..
Peygamber Efendimize hamileyken rüyasında, "Sen, insanların en hayırlısına ve bu ümmetin efendisine hamile oldun. Onu dünyaya getirdiğin zaman ‘Her hasetçinin şerrinden koruması için bir ve tek olana sığınırım’ de, sonra ona Ahmed yahut Muhammed ismini ver."
Yine kendisinden çıkan bir nurun aydınlığında bütün doğuyu ve batiyi, Şam ve Busra saray ve çarşılarını, hattâ Busra’daki develerin uzanan boyunlarını gördüğünü Abdülmüttalib’e anlatmıştı.(3)
Aynı gece Hz. Âmine’nin yanında bulunan Osman ibn Âs’ın annesinin gördükleri de şöyle:
"O gece evin içi nurla doldu, yıldızların sanki üzerimize dökülecekmiş gibi sarktıklarını gördük."
Evet bu ulvî anı dile getiren Mevlid’in yazarı Süleyman Çelebi bütün bu hakikatleri şu beytiyle şiirleştirmiştir:
"Hem Muhammed gelmesi oldu yakin
Çok alâmetler belürdi gelmedin"
Rabiülevvel ayının 12. Pazartesi gecesi, yapılan hesaplamalara göre, Miladi takvime göre 20 Nisan’a denk gelen gece idi. Dünyayı şereflendiren iki Cihan Serverinin üzerini o günün bir âdeti olarak bir çanakla kapattılar.
Araplara göre o zaman, gece doğan çocuğun üzerine bir çanak koymak ve gündüz olmadan ona bakmamak âdetti. Fakat bir de baktılar ki. Peygamber Efendimizin üzerine konulan çanak yarılarak ikiye ayrılmış, Efendimiz gözlerini gökyüzüne dikmiş, başparmağını emiyordu.(5)
Evet, bu işaret her türlü küfrün, zulmün, şirkin ve her türlü bâtıl inanç ve âdetlerin parçalanıp yok olması, imanın, nurun ve hidâyetin kâinatı aydınlatması için gönderilmiş bir Peygamber idi.
Aynı gece Kabe’de tapılmakta olan cansız putların çoğunun başaşağı devrildiği görüldü.
Aynı gece Kisra sarayının beşik gibi sallanıp on dört balkonunun parçalanıp yerlere düştüğü öğrenildi.
Sava’da mukaddes tanınan gölün suyunun çekilip gittiği görüldü.
Bin senedir yakılan ve söndürülmeyen mecusi ateşinin sönüverdiği müşahede edildi.
Bütün bunlar işaret ve alamettir ki, yeni dünyaya gelen zat ateşe tapmayı, puta tapmayı kaldırıp, Fars saltanatını parçalayarak Allah’ın izni olmadan kutsal tanınan şeylerin kutsallığını ortadan kaldıracaktır.(6)
İşte bu geceye Veladet-i Nebi gecesi diyor ve onun bütün kalbimizle, ruhumuzla her sene yeniden yâd edip kutluyoruz. Bütün kâinatla bu geceyi karşılayarak onun âleme teşrifine kıyam ediyoruz.
Getirdiği ebedi nura, açtığı saadet caddesine ve sünnet-i seniyyesine yeniden sımsıkı sarılmak ve Mevlid Kandilini vesile ederek ona yeniden biatimizi, bağlılığımızı tazelemek ne yüce bir şeref ve ne büyük bir saadettir.

Yüce Rabbim bizleri sevgili Resulünün şefaatine nail eylesin.Allah dualarınızı kabul etsin.Amin.

ÇANAKKALE ZAFERİ

2 Mart 2008 Pazar | Kategori Tarih 0

                                                                        

images-2.jpg

    Vurulup tertemiz alnından uzanmış ya

  Bir hilal uğruna, ya rab, ne güneşler batıyor!

  Ey bu topraklar için toprağa düşmüş asker!

  Gökden ecdat inerek öpse o pak alnı değer!

  Ne büyüksün ki kanın kurtarıyor tevhidi

 Bedr’in arslanları ancak, bu kadar şanlı idi.  (Mehmet Akif ERSOY)

       18 Mart Çanakkale Zafer’inin şeref yıl dönümüdür. Bilindiği üzere Mart ayı özellikle tarihimizin iki büyük olayına tanık olmuştur. Birisi İstiklal Marş’ımızın TBMM’de milli marş olarak kabul edilişi; diğeri ise devirleri alt üst eden şanlı Çanakkale Zaferi’dir. İkisinde de şeref ve fazilet mücadelelerimizin ibretli destanı vardır. İkisinde de bu onur abidelerini kalemiyle şiirin erişilmez doruklarına ulaştıran büyük vatan ve bayrak şairimiz Mehmet Akif ERSOY vardır. Zafer, bedeli ağır bir üstünlüktür. Vatan, üst üste kazanılan zaferlerin yadigarıdır.İlimle, imanla taçlanmayan bir vatan daima tehlikededir.Ne derin sözdür ki ‘’Su uyur, düşman uyumaz’’ Ne anlamlı sözdür ki: ‘’Barış zamanında ne kadar çok ter dökersek, savaş zamanında o kadar az kan dökeriz.’’Bizde arkamızdan gelen nesile böyle milli Kahramanlık günlerimizi anlatabilirsek, bu konuda 18 Mart ile ilgili Ak Parti Gençlik Kollarına teşekkür ediyorum gençlerimizi bu konuda teşvik ederek bir program hazırladılar, işte böyle programlarla-etkinliklerle  insanlar daha çok  .Malazgirtlerin, 19 Ekimlerin-23 Nisanların,19 mayısların Çanakkalelerin, 30 Ağustosların, kadri kıymeti bilir..Dün, Bosna-Hersek, Karabağ, Çeçenistan, Kosova’da; bu gün yine Çeçenistan’da işlenen cinayetlere şaşıranlar veya hissiz kalanlar, 85 yıl önce aynı sahnelerin yaşandığını Akif’in şiirlerinden okumalı ve düşünmelidirler.Yarın olabilecekler için şimdiden uyanık bulunmalıdır. Tarih’in tarih olması için, onu yapan gibi yazana da ihtiyaç vardır. Türkler tarihi daima iyi yapmış, fakat onu her zaman yazamamışlardır.Çanakkale de ise hem tarih mükemmel şekilde yapılmış, hem de mükemmel şekilde yazılmıştır…Tarihin sinesinde 71 senedir bir Çanakkale abidesi yükselmektedir.Bu muhteşem abide iki kanatlıdır.Biri kılıç diğeri kalemdir; kalem, Mustafa Kemal ATATÜRK; kalem, Mehmet Akif ERSOY’dur….Bu kılıç ve kalem sayesinde şanlı Çanakkale zaferi, Türk milletinin gönlünde ebedi bir şekilde abideleşmiştir.

       Çanakkale savaşları, Türk ve dünya tarihi açısından büyük önem taşımaktadır. Birinci Dünya Savaşı’nın genel akışı içinde oluşan bu savaşlar her şeyden önce, tarihin akışını değiştirmiş; yakın tarihimizde birçok ülkenin tarihinde ve talihinde rol oynayan önemli bir dönüm noktası olmuştur. Savaşın nedeni, dönemin süper güçleri arasındaki çıkar çatışmalarıdır. Osmanlı Devleti bu hengâme içinde, bir oldu  bittiyle bir anda kendini savaşın içinde bulmuştur. Süperler, stratejileri gereği, İstanbul’u alarak Boğazları açmayı, Çanakkale Boğazını zorlayıp geçmeyi planlamışlardı. Ama olmadı. Bu savaşlar sonucunda 253.000 Türk şehit oldu, Fransızlardan 200.000, İngilizlerden 50.000 kişinin öldüğü tarihi kaynaklarda belirtilmektedir. Askerlerimiz Cephede Öleni görüyor, üç dakikaya kadar öleceğini biliyor, hiçbir bezginlik bile göstermiyor.  Sarsılmak yok!  Okumak bilenler ellerinde Kur’an-ı Kerim, cennete girmeye hazırlanıyor. Bilmeyenler Kelime-i Şahadet çekerek yürüyorlar. . Çanakkale, sadece zafer değil, zafere giden yolu da öğreten bir ibretler sahnesidir. Çanakkale bizim için kutsal bir yerdir. Çünkü biz orada. Çanakkale zaferi, nice adsız Mehmetçiklerin tarihimize şanla yazdığı muhteşem bir zaferdir. Türk hafızasında gurur, Avrupa’nın hafızasında dehşet uyandıran ibretli bir tarih belgesidir. Zafer,  bedeli ağır bir üstünlüktür. İlimle, imanla taçlanmayan bir vatan daima tehlikededir. Mevlana ve Yunus gibi insan sevgisiyle dolu ve barışçı: Köroğlu kadar yalın kılıç nesiller, Fatih Sultan Mehmet gibi yürekli ve imanlı, Katip Çelebi gibi ilim yolunda sabahlara kadar kitaptan kitaba göz nuru döken, Cesaretli komutan Mustafa Kemal Atatürk ve o tarihi kalemine döken Mehmet Akif Ersoy gibi Vatansever insanlar olmalıyız.

      Buradan Ülkemizde faaliyetlerini arttırmış misyoner ve Bölücü bebek katili apo ve yandaşlarına sesleniyorum.‘’Barış zamanında ne kadar çok ter dökersek, savaş zamanında o kadar az kan dökeriz.’’ Amacımız, bayrağımızın niçin al; toprağın niçin vatan olduğundaki sırra ermek; etin çeliğe üstün gelmesindeki ibretleri dile getirmektir. Böyle yıldönümleri kutlamak, anmak; bayrağa, vatana ve ecdada saygıyı tazelemek, canlı tutmak çok önemlidir. Çünkü her geçen günle çevremizdeki olaylar çok uyanık olmamız gerektiğini gösteriyor. İçinde bulunduğumuz coğrafya dünde,  bugünde belli ki yarında sürekli planların yapıldığı, pusuların kurulduğu, dayatmaların getirildiği bir yerdir. Milletlerin hayatı, bir bayrak yarışına benzer. Bu yarışın atletleri bizleriz Her kuşak bayrağı bir öncekinden alır, bir sonrakine devreder. Milletler bu yarışta yol aldıkça soluk alırlar, tarih şeridinde var olurlar, bu şerit sonradan yok olan toplulukların yadigâr kalan isimleri ile doludur. Toprağı vatan bilen herkes, bu yarışın yorulmaz atletleridir. Vatan en kutlu varlığımızdır. Cumhuriyet yolumuz, bayrak ışığımızdır. Biz bunlar için ölür, bunlar için yaşarız. Biz tarihin ‘’TÜRK’’ dediği şanlı bir milletiz. Egemenlik, kayıtsız şartsız milletindir diyerek Çanakkale şehitlerini rahmetle anıyorum.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

                                                              

NAMAZ KILANLAR VE KILMAYANLAR OKUSUN SADECE (Geriye Kimse Kalmıyor Gerçi)

2 Mart 2008 Pazar | Kategori Din 1

 

   İmam-ı Azam sorulara nasıl cevap verdi? Üç kişi İmam Azam Hazretlerine birer soru sordular. Büyük imam hepsine birbirinden güzel cevaplar verdi: SORU1- Bize Allahı gösterebilir misin? SORU2- Cehennem ateş olduğuna göre, ateşten yaratılan cinler ve şeytanlar orada nasıl azap göreceklerdir? SORU3- Hem kaza ve kadere inanmamızı istiyorsun, hem de insanın iradesinden bahsediyorsun. Halbuki insan her şeyi mecburen yapar, kendi iradesi yoktur? Bu soruları alan büyük imam, eline aldığı bir avuç toprağı soranların yüzlerine attı. Üçü de bu davranışa tepki gösterdiler. İmam-ı Azam bunun üzerine şöyle dedi: Allahı göremediği için inkar etmeye çalışan adam! Toprağın yüzünde meydana getirdiği acıyı görebildin mi? Daha yüzündeki acıyı göremezken Allahı göremediğin için nasıl inkar edersin? Ya sen ikinci sorunun sahibi! Bildiğin gibi insan topraktan yaratılmıştır. Ama bu bir avuç toprak senin yüzünü acıtmaya yetti. Demek ki cehennemin ateşi de ateşten yaratılan varlıkları yakabilir. İnsanın iradesini inkar eden adam! Madem benim iradem yok, ne diye yüzüne attığım toprak için benden şikayetçi oluyorsun? Aldıkları bu cevaplar karşısında şaşkına dönen adamlar ne diyeceklerini bilemeden oradan uzaklaştılar. Allah’ şükür Yine Bir Ramazan’a daha kavuşturduğu İçin Ona Hamdû Senalar Olsun Ancak Bir Maruzatım Var bazı Arkadaşlarımız Ramazanda Namaza Başlayıp Tekrar Ramazan Ertesi namazı bırakıyor Lütfen Böyle Bir Gaflette Bulunmayın Yapılan o şey çok günah olarak bilinmektedir.

Ayrıca Namaz Dinin Direğidir Nasılki Bir Apartmanda Kolon Olmazsa Madden O Apartman Yıkılırsa Bizim Maneviyatımızda O Apartman Gibi Yıkılır Maazallah Dikkat Etmek Gereklidir. Namaz Bilindiği Üzre Farzdır.Farzda Allah’ın enrettiği Kesin Hükümlerdir( Yani Yapılması Mutlaka Gerekli Yapılmazsa Olmaz Diyeceğimiz İbadetlerdir. Bu Yüzden Namaz Kılmama gibi Kimsenin Bir Lüksü Olamaz Nasıl ki Allah Bize Mideyi vermiş ve Her Üç Öğün Yemek Yeme İhtiyacımız Var İse Maneviyatımızında Günlük Beş Vakit Namaz Kılmaya İhtiyacı Vardır. ÖrneğinÜç Gün Yemek Yemeyen Bir İnsan Düşünün Bitap Düşmüş Sersefil Olmuş Biçare Olmuş ve Aşırı Bir Yorgunluk Ne Görse Yiyecek Bakımından Saldıracak Vaziyette Olur. İşte Namazı Kılmayıncada Hertürlü Olumsuz İslama Aykırı Şeyleri Hiç Bir Allah korkusu Olmadan bütün günahları işleyebiliriz. O yüzden ki Namaz Mecburidir. Müslümanım Diyen Herkes Kılmak Zorundadır. Velhasıl Namazın İnsana Hiç bir zararı yoktur. En azından Günlük Abdest almakla Temizlik İmandadır. Hadis-ine Uymuş Bulunuyoruz. Sonra Namaz Kılanlar O Vakitler Arasında ki günahlarına bir nebze keffaret olur. Namaz Kılan insan da Allah korkusu vardır hiçbir sahtekarlık Yapamaz. Yaradanından korkar Allah namaz kılmayanlarımıza namaz nasip eylesin en kısa zamanda namaza hatta bu yazıyı okuduktan sonra namaza umarım İnşAllah başlarsınız (Naçizane Fikirlerim Hataları Düzeltin)  

Sabah Namazı   Vakit seher… Ufukta günün kızıl çiçeği açmak üzere. Vaktin rahmine sabahın nutfesi düştü az önce. Gecenin toprağında saklı ışıktan tohumlar başlarını uzatıyor. Şimdi hatırla ki, sen de bir zamanlar yokluğun karanlığında yitiktin. Unutulmuşluk toprağına gömülü bir tohumdun. Kimsenin adını bilmediği, hatırını saymadığı bir yetimdin. Hatırla ki, unutulmuşluğun toprağında Rabbin seni unutmadı. Rabbin seni sahipsiz de bırakmadı. Rabbin seni yokluk gecesinden varlığın ufkuna eriştirdi. Taze bir bahar gibi gün yüzüne çıkardı bedenini. Ete kemiğe bürüdü ruhunu. Gülden tebessümler giydirdi yüzüne. Şimdi seher vakti. Göz kapaklarının ardından kaç. Gafletin gecesinden uyan. Aç gözlerini sehere. Aç kalbini Rabbine. Uyan. Uyan, yan ve an seni hiç unutmayan Rabbini. Güneş ufukta yükselmeden, sen dualar ufkuna yüksel. Herkes unutsa bile seni unutmayan Rabbini herkesin O’nu unuttuğu anda ananlardan ol. Haydi kalk! Kalk ve miracına eşlik et En Sevgilinin[asm]. Şimdi sabah! Şimdi sabah namazı vakti…

 Öğle Namazı   Vakit öğle. Gün ortası. Dünya telaşındasın. İşler yoğun. Yarım kalmış ne kadar iş var! Sanki sensiz yürümüyor hiçbir şey. Sanki sen olmasan işler hep yarım kalacak, belki hiç başlamayacak. Ne kadar çok vazgeçilmezin var! Ne kadar vazgeçilmezsin! Oysa dünya seni pek umursamıyor. Sessizce akıp gitmede sonsuz uzayda.. Telaşlarına inat uzakta bir kelebek yavaş yavaş kozasından çıkmada. Ötelerde bir insan son nefesini vermekte sessizce.. Bir bebek ilk kez gülümsemekte annesine…
Vakit öğle… O kadar gürültü var ki ortalıkta.. Kalbinin sesini duyamıyorsun bile. Ruhunun sonsuza uzanan emellerine kör olmak üzeresin. Telaşların arasından sıyrıl, ruhuna yer ayır. Ebedî sükûnete hazırla kendini. Kalbini sonsuzluğa bitiştir. Alnını secdeye değdir. Şimdi öğle namazı vakti!

İkindi Namazı  Vakit ikindi. Gün ihtiyarladı. Güneş solgun rengini bırakıyor güller üstüne. Zaman ırmağı ikindinin çağlayanından dökülüyor şimdi. Ayrılığı söylüyor hece hece. Hüzün renkli bulutlar sardı göğü. Güneşin saltanatı bitmek üzere. Zevale doğru akıyor ışıklar. Hatırla ki, sen de bir ömrün ikindisine yürüyorsun. Tenin soluyor. Gözlerinin feri çekiliyor. Yüzünü bu dünyadan çevirmeye hazırlıyorsun. Öbür kıyısındasın artık hayat nehrinin. Bundan sonra vaadi yok sana zamanın. Yokuş aşağı akıyor kalbin. Vakit ikindi. Kalbini kanatıyor kuru gül yaprakları. Tutunacak dal arıyor gibisin zamana karşı. Zamanın hükmü ağırlaşıyor üzerinde. Gün daha kısa geliyor artık. “Yemin olsun ki ikindi vaktine. Hüsrandadır insan.” Şimdi anlıyorsun. Çünkü, yokuş aşağı akıyorsun. Dalından kopuyorsun. Hoyrat bir rüzgâr artık zaman. Geriye kalan ancak iman. Şimdi ikindi vakti. Secdeye koy alnını. Eğil Zamanın Sahibinin önünde. O’na konuş; dualarını fısılda. Sonsuzluğa tutun hece hece.

 Akşam Namazı
Vakit akşam. Gün ölmek üzere. Güneş ışıklarını topluyor eşyanın üzerinden. Kızılca kıyameti kopuyor dünyanın. Kara kefenini giyiniyor gün. Gülün rengi soluyor, eşyanın cezbesi yitiveriyor. Hatırla ki, senin de akşamın olacak bir gün. Ömrünün ışıkları solacak. Hayatının perdesi çekilecek. Senin de kıyametin kopacak. Şimdi akşam. Ölmeden önce bil öleceğini ki, yaşatıldığını farkedesin. Herkesin senden uzaklaşacağı ölüm anını hatırla ki, sen de şimdi herkesten ve her şeyden uzaklaşıp Rabbine yanaşasın. Seni sen yokken de bilen Rabbin, sen öldükten sonra da bilecek elbet.. Herkesin unuttuğu yerde seni bir O hatırlayacak. Hatırını yalnız O bilecek. Sen de O’nu an şimdi. Şimdi akşam namazı vakti…
Yatsı Namazı
Vakit Yatsı. Gün çoktan öldü. Güneş ışıklarını topladı. Gece hükmediyor âleme. Güneşin saltanatı bitti. Işıklar tükendi ufuklarda. Renkler ellerini çekti eşyadan. Gül soldu, gün soldu. Göğe yöneldi gözler. Hatırla ki, Sen de unutuşun kara gecesine yuvarlanacaksın. Bir adın kalacak geriye. Bir mezar taşın hatırlayacak belki Seni. Belki o da unutacak. Şimdi gece… Sabaha çok var. Işık uzaklarda. Yokluğun gecesinde, adın bile unutulmuşken, kimden meded umarsın sor kendine? Kim Sana hayat vermişse, kurumuş kemikleri toplayıp dirilten de O elbette. Söyle kendine. Söyle kendine ki, çoklarının Seni unuttuğu bu gece, Sen de herkesin unut, O’nu hatırla. Söyle kendine ki, çoklarının ışıklara kanıp sahte renklerin kuyularına daldığı bu gece, Rabbini an, Rabbine kan, Rabbine uyan. Şimdi yatsı zamanı vakti. Selametle. evet RABBİM bize sağlık ve her şeyi vermiş biz 24 saatin 1 saatini ona ayırsak nolur

Dertler, acılar ve çaresizlikler… İnsan eli kolu bağlı bir vaziyette Rabbine (cc) teslim olduğunda, karanlıklar aydınlığa döner. Herşeyin en iyisini bilen Odur (cc). Bizim gidecek başka kapımız mı var? Keşke, Rabbimize her zaman niçinsiz ve nedensiz olarak teslim olabilsek… Onu bilip vicdanımızda Onun irfanına erdikten sonra mükellef olduğumuz hususlar mevzuunda niçin böyle oldu? neden bunlar hep benim başıma geliyor, Allahım neydi günahım! demeden sadece ve sadece teslim olmamız nispetinde Ona karşı şükran borcumuzu eda edebilsek… Kapısının sadık tasmalı kulları olarak yüzümüzü kapısının eşiğinden ayırmayıp Rabbim günahkar kulun kapına geldi.. bahtına düştüm.. deyip kendimizi ;nun rahmet kollarına bırakabilsek… Sözün burasında bir misal olması bakımından kadınlık dünyasının sultanlarından Hz. Hacer Validemizin teslimiyetini nazarlara arz edelim. Hz. İbrahim, kucağındaki çocuğuyla birlikte Hz. Hacer anamızı ekinin bitmediği, suyunun olmadığı kupkuru bir çöle, şimdiki adıyla Mekkeye bırakmakla emrolunur. Eşini ve biricik oğlunu orada bırakan Hz. İbrahim geriye döner. Biraz ilerlemiştir ki, arkadan ağzı kevser içesi, Rasul-i Ekreme gerçekten nine ve anne olacak büyük kadın Hz. Hacerin sesi duyulur: Ya İbrahim, Ya İbrahim! Bizi burada bırakman Allahın emri mi yoksa kendi isteğin mi? Bunun üzerine Hz. İbrahim, Allahın emri ile seni buraya bıraktım Ya Hacer der. Bu sözleri duyan Hz. Hacerin dudaklarından şu sözler dökülür: Madem Allahın emriyle getirip bizi buraya bıraktın, gayri Allah bizi terk etmez. Allaha teslim olmak, emrettiği şeyleri yerine getirirken, bizi zayi ve terk etmeyeceğine inanmak lazım.
BAHTINA DÜŞTÜM YA RABBİ! O sırada başta Fahri Kainat olmak üzere kıyamete kadar gelecek nurlu halkanın başı, onların şerefli dedeleri Hz. İsmail bir çocuktur. Başında koruyucu olarak anasından başka kimsesi yoktur. Etrafta su ve yiyecek namına bir şey görülmüyordu. Hz. İbrahim eşini orada bırakıp uzaklaştıktan sonra bütün yük, Hz. Hacerin omuzlarına kalmıştır. Ama o, Rabbin emriyle olduktan sonra gam yemem diyordu. Biraz sonra çocuk susayınca ağlamaya başlar. Anne bir yudum su bulabilmek için sağa sola koşar. İlk gözüne ilişen Safa tepesi olur. Safa kapısından dışarı çıkar, Acaba bir yerde su görebilir miyim.. suyun alameti olan kuşlara şahit olabilir miyim.. ben ne olursam olayım ama şu yavrucuk ağlıyor ve içim parçalanıyor duygu ve düşüncesiyle tepeye tırmanır. Safada bir şey göremeyince Merve tepesine tırmanır ve Safa ile Merve arasındaki bu geliş gidişler yedi defa olur. Dört defa gider, üç defa gelir. İyice yorulan ve takati kalmayan Hz. Hacer anamız, Artık bittim Ya Rabbi. Bütün sebeplere sarıldım. Bu yavruyu bırakıp gidemem. Senin emrine muhalefet de edemem. Bahtına düştüm diye inler. Bu içten yapılan dua, Cenab-ı Hakkın rahmetini harekete geçirir ve ilahi emirle Hz. İsmail ayağını yere vurunca yerden bir su (zemzem suyu) fışkırır. Ve bu sudan hem anne hem de çocuğu kana kana içerler. Evet Hz. Hacer validemiz, teslimiyetinin meyvesini böyle görür ve aynı zamanda kıyamete kadar gelecek olan müminlere de nice dersler verir. (İbn Sad, Tabakat, 1/50-164) Musibetlerimizi def edecek, bizi huzura kavuşturacak, gönül dünyamızda zemzemler fışkırtacak, bizi iman ufkuna ulaştıracak, kanayan yaralarımızı dindirecek ve bize inşirah verecek olan sadece ve sadece Rabbimizdir (celle celâluhu). Biz, sebeplere sonuna kadar sarılıp Allahın bize verdiği imkanları kullanacağız. İşte bu noktadan sonra Allahın bitip tükenme bilmeyen kudret ve kuvvetine şahit olacağız. Gecemiz gündüz olacak, şafaklar atacak, ak horozlar ötecek, çatlak sesler dinecek, meseleyi ters anlayanlar kaybolup gidecektir. Bize düşen niçinsiz ve nedensiz olarak teslim olmak, sadakatle Onun kapısından ayrılmamak ve bir ömür boyu Onu tanıyıp tanıtmaya çalışmaktır.Bununda  en güzel yolu Namazdır.Allah hepimize hidayet etsin.Amin.

 

RESULULLAH’IN (SAV) DİLİNDEN CENNET

16 Şubat 2008 Cumartesi | Kategori Dünya 1

İman edip salih amellerde bulunanlar ise cennet halkıdırlar, orada süresiz kalacaklardır.(Bakara Suresi, 82) İnsan, dünya hayatında nefsindeki kötülükleri yenip ömrünü Allah’ın razı olacağı şekilde geçirmekle sorumludur. Bunun içinse kendisine ortalama altmış yetmiş yıl gibi çok az bir süre verilmiştir. Allah, rızasını kazanan kulları için, dünyadaki bu kısa yaşamın ardından, sonsuz ve eşsiz bir hayat yaratmıştır. Dünya hayatındaki bu ömür göz açıp kapayıncaya kadar, hızla tükenip geçmektedir. Bu süre içerisinde sabır gösteren, güzel ahlakta kararlı davranan, Allah’a samimi bir kul olan kimseler ahirette çok büyük bir mükâfatla; sonsuz cennet hayatıyla karşılaşacaklardır. Kuşkusuz bu Rabbimiz’in kullarına olan ihsanının, rahmetinin ve sevgisinin çok önemli bir tecellisidir. Rabbinizden olan mağfiret ve eni göklerle yer kadar olan cennete (kavuşmak için) yarışın; o, muttakiler için hazırlanmıştır.  (Al-i İmran Suresi, 133 Allah dilediğine rızkı genişletir-yayar ve daraltır da. Onlar ise dünya hayatına sevindiler. Oysaki dünya hayatı, ahirette (ki sınırsız mutluluk yanında geçici) bir meta’dan başkası değildir. (Ra’d Suresi, 26) Orda diledikleri her şey onlarındır; Katımız’da daha fazlası da var. (Kaf Suresi 35) Peygamber Efendimiz (sav) de bir hadis-i şerifinde dünya hayatının yanında, cennetin insan için nasıl büyük bir nimet olduğunu şöyle bir örnek ile açıklamıştır: Cennette, yay kadar bir yer, Güneş’in üzerine doğduğu veya battığı şeyden (dünyadan) daha hayırlıdır. [Kütüb-i Sitte–14, s. 429/2]İnsan, bu konuda hiçbir bilgisi olmasa dahi, dünya hayatının eksikliklerini ve nefsindeki nimetlere karşı duyduğu özlemi kısaca düşündüğünde, bu gerçeği kolaylıkla anlayabilecektir. Zira Allah, dünya hayatının asıl hayat olmadığının anlaşılması için insana pek çok delil yaratmaktadır. İnsan hemen her gün, başta kendi bedeninde olmak üzere, dünya hayatının eksiklikleriyle karşılaşmaktadır. Sadece hayatta kalabilmek için dahi, çok sayıda tedbir almak zorundadır. En küçük bir ihmalde hastalıklarla, yaralanmalarla ve hatta ölümle yüz yüze gelebilmektedir. Ömrünün büyük bölümünü vücudunun acizliklerini telafi etmeye ayırır. Ancak tüm bu çabaya rağmen geçen yıllarla beraber vücudu büyük bir bozulmaya uğrar. İnsan bedeni gibi, en güzel çiçekler bile zamanla solar; en güzel renkli, en hoş kokulu güller, laleler, menekşeler çürüyüp bozulur. En lezzetli ve en taze görünümlü meyveler, sebzeler kısa süre içinde çürüyüp yenemeyecek hale gelir. En ihtişamlı evler, eşyalar, arabalar zamanla eskir, kırılıp dökülür.  İşte bunların karşılığı, Rablerinden bağışlanma ve içinde ebedi kalacakları, altından ırmaklar akan cennetlerdir… (Al-I İmran Suresi, 136) Rableri onlara Katından bir rahmeti, bir hoşnutluğu ve onlar için, kendisine sürekli bir nimet bulunan cennetleri müjdeler. (Tevbe Suresi, 21)

   İnsanlar var olmasını istedikleri, fakat dünya şartlarında mümkün olmayan şeyleri kimi zaman filmlere, romanlara konu yaparlar. Bu tür fikirleri fantastik, ütopik gibi sıfatlarla nitelendirerek gerçekdışı olduklarını vurgularlar. Çoğu insan bu hayal ürünü mükemmelliklerin gerçek olmasını ister, bunlara özenir. Ancak dünya şartlarında bunların gerçekleşmesinin olanaksız olduğunu bilmek ve bu güzellikleri sadece hayal etmek onların ruhunda derin bir zevk oluşturmaz. Aksine yaşadıkları ortamdaki eksikliklerin biraz daha farkına vararak dünyanın gerçek yüzünü görmelerine, bu da kendi deyimleriyle "keyiflerinin kaçmasına" sebep olur. Elbette ki tarif ettiğimiz bu ruh hali iman etmeyen kişiler için söz konusudur. Ahiretin varlığına kesin bir bilgiyle iman eden müminler ise, hayal gücünün sınırlarını zorlayan tüm ihtimallerin Allah’ın "ol" demesiyle gerçekleşebileceğini, ahirette cennet nimeti olarak karşılarına çıkabileceğini bilirler. O halde insan, dünyada "olsa ne güzel olur" diye düşündüğü her güzellik ve nimete cennette kavuşabilmeyi umabilir. Bu umut içindeki insan, istediği her şeye kavuşabileceği cenneti hak edebilmek için ciddi bir çaba göstermeye başlar Bir hadiste Peygamberimiz (sav), Allah’ın salih kulları için ahirette "hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın duymadığı ve hiçbir beşerin kalbine gelmeyen birtakım nimetler" olacağından bahsetmiştir. [Ölüm-Kıyamet-Ahiret ve Ahirzaman Alametleri, s. 306/497]Böylelikle Allah, dediklerine karşılık olarak içinde ebedi kalacakları, altından ırmaklar akan cennetler verdi. Bu, iyilik yapanların karşılığıdır.(Maide Suresi, 85) Allah cenneti tarif edip tanıttığı ayetlerle insanlara dünyadakilerle kıyaslanmayacak bir nimet ufku açmaktadır. "Orada diledikleri herşey onlarındır; Katımız’da daha fazlası da var." (Kaf Suresi, 35) ayetiyle cennetteki bu nimet genişliği haber verilmektedir. Peygamber Efendimiz (sav) bir hadisinde müminlere, kendilerini bekleyen cennet nimetleri hakkında şu ayeti hatırlatmıştır: Artık hiçbir nefis, yaptıklarına karşılık olmak üzere kendileri için gözler aydınlığı olarak nelerin (sayısız nimetlerin) saklandığını bilmez. (Secde Suresi, 17) [Tezkireti’l Kurtubi, s. 306/498]

Allah’ın cennette sunacağı nimetler düşünülürken unutulmaması gereken önemli bir nokta da insan aklının çok sınırlı olduğudur. Bundan dolayı kişi, kendisine vaat edilen nimetlerin bolluğunu, çeşitliliğini, benzersiz güzelliklerini zihninde tam olarak canlandıramayabilir. Kuran’da ve hadislerde bildirilen nimetler, yapılan tasvirler insanlara açıklayıcı olması bakımından, dünyadaki güzelliklerin yer aldığı benzetmelerle tarif edilmektedir. Ancak bunlar cennette çok daha mükemmel halleriyle olacaklardır. Çünkü Allah, sonsuz aklının bir tecellisi olarak cenneti tüm kusurlardan arındırılmış mükemmel bir mekan olarak yaratmıştır.İnsanın sınırlı düşünme ufkunu şöyle bir örnekle anlatabiliriz. İnsan, görme duyusuna sahip olmasa sadece tat alma, koklama, işitme ve dokunma duyularıyla yaratılmış olsa; göze hitap eden nimetler kendisine ne kadar tarif edilip anlatılsa da bunları kavraması mümkün olmazdı. Renkten, aydınlıktan, estetikten, simetriden, ihtişamdan bahsedildiğinde bu kişi tüm bunları anlayamayabilirdi. Aynı şekilde şu anda bizim bilmediğimiz ama Allah’ın cennette var edeceği ve bize yepyeni ufuklar kazandıracak başka duyular olabilir. Dolayısıyla sadece beş duyumuzla sınırlı olduğumuz bu dünyada ne tür nimetlerden habersiz olduğumuzu tam olarak kavramamız da mümkün olmayabilir. İşte, yaptıklarınız dolayısıyla mirasçı kılındığınız cennet budur." (Zuhruf Suresi, 72)

  Görüş, düşünce ve hayal ufkumuzdaki sınırlılığı, penceresiz bir evin içinden hiç dışarı çıkmadığını varsaydığımız bir kimsenin durumuna da benzetebiliriz. Evin dışındaki güzelliklerden -dağların, nehirlerin, ağaçların görünümünden, birbirinden estetik çiçeklerden, sevimli hayvanlardan, berrak bir gökyüzünden, gün ışığının aydınlığından…- habersiz olan bu kişi, nasıl bir nimet eksikliği içerisinde olduğunun da farkında olmaz. Kaldı ki bu kıyas dünyadaki güzellikler üzerinden yaptığımız bir kıyastır. Dünyanın nimet ve güzellikleri ise cennet nimetlerinin yanında son derece eksik ve kusurludur. Bu bakımdan iman eden bir kiş,i cenneti de sahip olduğu sınırlı bilgiler dahilinde, dar bir görüşle değerlendirmekten kaçınmalı, bu yanılgıya düşmemelidir. Çünkü insan, Rabbimiz’in bildirdikleri dışında cennetle ilgili ayrıntıların, cennet ehli için hazırlanmış sürprizlerin neler olabileceği hakkında yorum sahibi bile değildir. Kuran’da bu duruma dikkat çekilen ayetlerden birinde Allah "Orada diledikleri herşey onlarındır; Katımız’da daha fazlası da var." (Kaf Suresi, 35) buyurmaktadır.

Bir rivayete göre ise Peygamberimiz (sav) cennet nimetlerini şöyle tarif etmiştir:

Cennete koşan yok mu? Çünkü cennette akla hayale gelmeyen nimet vardır. [Tezkireti’l Kurtubi, s. 306-307/499

İÇKİ (ŞARAP – BİRA-VİSKİ-UYUŞTURUCU ) BÜTÜN KÖTÜLÜKLERİN ANASI

16 Şubat 2008 Cumartesi | Kategori Eğitim 0

Merhaba değerli dostlar ahlaksızlığın ve bütün kötülüğün anası, kaynağı olarak bu sefer içkiyi ele aldık. Çünkü Yüce Peygamberimiz (S.A.V.) şöyle buyuruyor; ‘’İçki, (şarap) bütün kötülüklerin anasıdır’’

Bildiğiniz gibi Ülkemizde içkiye rağbet artmış,  içki ve uyuşturucu kullananların sayısı gitgide artıyor. Ülkenin gençliği hiç iyi yolda gitmiyor. Özellikle Üniversite gençliği ve sonrada lise gençliğine kadar sıçramış bir problem, manevi yönden içi boş bir gençlik yetişiyor. Geçmişini bilmeyen, geleneklerini bilmeyen, büyüğüne, küçüğüne saygı-sevgisi olmayan insanlar yetişiyor. Ülkemizde içki ve uyuşturucu tehlikeli boyutlara ulaşmış durumda, geceleri artık mahalle aralarında tinerci, bal leyci gençlere rastlıyoruz. Ülkesini seven bazı insanlarda para kazanmak için, şöhret için alkol tüketimini nasıl teşvik ederiz bunun hesabındadırlar. İçkilerdeki etilalkol herhangi bir sindirim işlemine uğramadan, küçük bir bölümü mideden, geriye kalan kısmıda ince bağırsaktan doğrudan doğruya kana geçmektedir. Vücudda, alkolden en çok zarar gören bölüm beyindir. Buradanda görüyoruz ki beyin fonksiyonları kontrolünü zayıflayınca kalbin atışını ve solunumu idare eden merkezler felce uğruyor ve insan ölüyor. Tüm ilmi çalışmalar şarabın kanserden bunamaya, beyin felcinden kalp hastalıklarına, karaciğer hastalıklarından şeker hastalığına, mide ve bağırsakta meydana gelen tahribatlar ve kanamalardan kas hastalıklarına, insan sağlığını yavaş yavaş ama ağır tahrip eden, çoğu öldürücü, hastalıkların nedeni olduğunu göstermektedir. Nitekim bilim adamlarının yıllarca süren gözlemleri ve araştırmaları, şarap içenlerin içmeyenlere oranla daha kısa yaşadığını ortaya koymuştur. İçki aile ortamını da yok etmektedir.

     İnsanları hayvanlardan ayıran en büyük şey akıldır. Yüce Allah’ın insanlara verdiği en büyük nimettir. İşte Allah’ın verdiği bu akıl nimetini koruması için insanın çok özen göstermesi gerekirken içki içmekle kendi arzusu ile bu akıl nimetini mahvetmektedir. İçki insanın iradesini yok etmektedir, artık aklıyla değil, hisleriyle, içgüdüsü ile hareket etmektedir. Ağzından çıkan sözün kontrolünü kaybetmektedir. Tıpkı hayvan gibi serbest hareket etmektedir. Yüce Allah, şu ayetlerle içki ve kumarı kesin olarak yasak etmiştir. Maide Süresi 90 ve 91 ayetinde ‘’Ey İman edenler! Şarap (içki içmek), kumar oynamak, ibadet için dikilen putlar,(cahillik devrinde kullanılan) fal okları hep şeytanın işinden pis birer şeydir. Onun için bunlardan sakınınız ki, kurtulasınız’’ ve ‘’Muhakkak şeytan, içkide ve kumarda aranıza düşmanlık ve kin düşürmek, sizi Allah’ı anmaktan ve namaz kılmaktan alıkoymak ister. Artık böyle olunca, siz bunlardan sakınmaz mısınız?’’ buyrulmaktadır. İşte bu ayetlere ve hadislere dayanarak sarhoş edici her türlü içkinin haram olduğuna bütün İslam müctehidleri ve mezheplerince ittifakla karar verilmiştir. İçkinin azıda çoğuda, imal edenide, taşıyanıda, reklâmını yapanda, alanda, satanda aynıdır. Bu konuda Rahmet olarak gelen Nur Peygamber (SAV) bildirmektedir. ‘’Bir şeyin çoğu haram ise azı da haramdır.’’ İnsanlar bu gün, birçok ülkelerde kendi dinlerine ve inançlarına göre içki haram olmamasına rağmen içkinin zararından dolayı içki aleyhtarı cemiyetler kurmaktadırlar. İnsanları bilhassa gençliği kurtarma çarelerini aramaktadırlar. Bakınız Hindistan’ın Bombay şehrinde ve bazı değişik şehirlerini de gezme imkânını bulmuştum, bu ülkede Budistlerin büyük turistik otelleri var orada insanlar sigara içmez, içki kullanmaz, fuhuş olmaz, uyuşturucu kullandırmazlar. Ama bu demek değil ki ülkenin her tarafı böyle hayır oralarda mariuanna denilen uyuşturucu bir ot vardır onu çok fazla içerler, bizdeki sigaranı yerini o almış, hala İngiliz sömürgesi durumunda olan bir ülke. İçki, uyuşturucu teşvik ediliyor, sonunda insanlar kendi benliklerini kaybetmektedirler. Bizim Ülkemizde de bu oyunlar oynanıyor. Medeniyeti öğrettiğimiz Avrupalılar tarafından ülkenin her tarafında oyun oynanıyor. Bizim otellerimizdekiyle karşılaştıralım, bunu yorumu size, bakın bir ülkede Müslüman olmayan insanların yaptığına, diğeride Müslüman bir ülkede, ben Müslüman ım diyen insanlara bakın. Bütün dünya, içkinin zararlarını bildiği halde maalesef bol miktarda içmekte; her sene binlerce trafik kazalarına sebep olmakta, binlerce ölü, yüz binlerce yaralı. Her yılbaşında sarhoş olanlara arabalarını sürmeleri için şoför verileceği ilan edilmektedir, bazı işyerlerince.Ne kadar komik!…..Hangi sarhoş bunu ister? Sarhoş olan sarhoşum demezki….Zil zurna sarhoş olanların trafikte yakalandığında sarhoş olduklarını kabul ettikleri hiç görülmüş müdür? Bazı kimseler de şöyle derler: Düğün, dernek gibi toplantılarda arkadaş hatırı için az bir şey içiyoruz. İnşallah Allah affeder bizi derler. Ama Allah’ın affedeceğine dair garantileri var mı? Ya affetmezse….Ve yahut içki içerken ölürse ne olacak? Allah Resulu buyuruyor: ‘’ Zina yapan mü’min olarak, şarap içen mü’min olarak içemezler, bunları yaparken iman kalplerinden çıkar, başlarına gölge gibi bekler, zina ve içkiyi bıraktığında kalbine döner.’’ Sokaklar bira içen sarhoşlarla dolmaktadır. Birayı alkollü içeceklerden saymayanlar bira kapitalistlerinin çok büyük reklâmları neticesi tekel içkiler, satma ruhsatı olmayan yerlerde alkolsüz meşrubat gibi satılmaktadır. Sokaklar bira şişesinden geçilmemektedir. Sonuç olarak En büyük saadet ve huzurun helal lokmada ve alın terinde olduğuna milletimizin beyinlerine nakşetmeliyiz. Yani bu konuda özellikle lise ve Üniversitelerde bu konunun üzerine gidilmeli ve bu konudaki eğitimlere ağırlık verilmeli, Bu büyük problemlerin çözüme ulaştırılması için sivil toplum örgütleri, okullar ve ailelerinin ortak hareket etmesi kanaatindeyim. Bu üçlüyü belirli zamanlarda bazı programlarla buluşturulması gerekmektedir. Yarın ortaya çıkacak tablodan bizler sorumlu olacağız. Saygılarımla.                          

ALLAH BOZGUNCULARI SEVMEZ

16 Şubat 2008 Cumartesi | Kategori Din 0

Allah (c.c), yalan, iftira,dedikodu, söz taşıma gibi kötü sözlerle insanların arasını bozup fesat çıkaran, hayatı kökünden kurutmak için nesilleri ve ekinleri mahvetmek için çalışan, zulüm, şer, fitne ve fesat duygularıyla dolu bozguncuları sevmez. Bunların, sakınılması gereken ‘’yaman, azgın, gaddar’’ düşman olduklarını haber verir. Bunlar, insanlar için, toplum için tehlikelidirler.İyiden, güzelden, doğrudan yana gözükerek, eşlerin arasını bozarlar, kardeşle kardeşin arasını açarlar, komşu ile komşuyu, arkadaşla arkadaşı birbirine düşürürler. Çünkü, bunların gönülleri, kin, nefret ve düşmanlıkla doludur. Bunlar hoşa gidecek sözlerle bozgunculuklarına kılıf hazırlarlar. Uyanları da dinlemezler. Bunlara karşı uyanık olmak  lazımdır. Allah bunları asla sevmez. Rabbimiz bunların durumunu şöyle haber vermektedir..

    ‘’ İnsanlardan öyleleri vardır ki, dünya hayatı hakkında söyledikleri senin hoşuna gider. Hatta o, hasımların en yamanıdır. O, dönüp gitti mi (yahut bir işin başına geçti mi) yeryüzünde ortalığı fesada vermek, ekinleri tahrip edip nesilleri bozmak için çalışır. Allah bozgunculuğu sevmez. Böylesine ‘’ Allah’tan  kork’’ denilince benlik ve gurur kendisini günaha sevk eder.İşte ona cehennem yeter.O ne kötü yerdir.’’Ayet-i kerimeler bizi iki yüzlü insanlardan sakınmamız için uyarmaktadır. Ne  kadar güzel konuşurlarsa konuşsunlar, söylediklerini incelemeden , araştırmadan karar vermememiz gerektiğini bildirmektedir. Ayrıca iş başına getirilen insanların sözlerine bakılmayıp durumlarının incelenip öyle görev verilmesi gerektiğine işaret buyurulmaktadır.Karun gibi, hazineler dolusu servete sahip olan ve bu yüzden azgınlaşan birisine yapılan bir öğütte, ‘’ dünyadan da nasibini unutma’’ tavsiyesinin yapılması, İslam’ın dünyaya ait çalışmaya ne kadar önem verdiğinin ayrı bir göstergesidir.Ancak, bu ayetten daha sonra gelen ayetlerde, büsbütün dünyaya dalmanın getireceği felaketler açıklanarak, dünya-ahiret dengesinin iyi kurulması hatırlatılmaktadır. Yine ayet-i kerimede, Allah’ın verdiği mallarla ahireti için hazırlık yapmayıp  lüks ve israf içine dalanların, serveti saklayıp yoksullara haklarını vermeyenlerin, böylece insanların kalplerinde kin ve hased duygularının gelişmesine sebep olanların, yeryüzüne fitne ve fesat tohumları ekmiş olacakları uyarısında bulunulmakta ve ‘’yeryüzünde bozgunculuğu arama, Şüphesiz Allah, bozguncuları sevmez.’’ Buyurulmaktadır.  Yüce Rabbimiz diğer bir ayet-i kerimede şöyle buyurmaktadır: ‘’ Yahudiler, Allah’ın eli bağlıdır (sıkıdır), dediler, Hay, dedikleri yüzünden elleri bağlanası ve lanet olasılar! Bilakis, Allah’ın elleri açıktır, dilediği gibi verir. Andolsun ki, sana Rabbinden indirilen, onların çoğunun azgınlığını ve küfrünü artırır.Aralarına, kıyamet kadar (sürecek) düşmanlık ve kin soktuk. Ne zaman savaş için bir ateş yakmışlarsa (fitneyi uyandırmışlarsa) Allah onu söndürmüştür.Onlar yeryüzünde bozgunculuğa koşarlar. Allah ise, bozguncuları sevmez.’’Bozgunculuk veya fesad tabiattaki dengeyi bozma, karışıklık çıkarma, haddi aşıp zulmetmek anlamındadır. Bozgunculuğun karşıtı ise; rahatlık, sulh, iyilik manalarını taşıyan salâh’tır. Nisa 4/128: " … Esasen nefisler, hırs ve kıskançlıklarla dolu olarak yaratılmıştır… "   Yaratılışlarındaki doymazlık, hırs ve kibirle azgınlaşan insanlar, tabiattaki dengeyi bozmaya çalışmaktadır. Kan dökme ve öldürme ile birlikte gelen bozgunculuk, birçok insanı yok etmiş ve medeniyetleri de çökertmiştir. Allahü Teâlâ; yaratılış ve oluştaki olgunlaşma gereği, dengeyi bozmak isteyen bozgunculara bir zaman tanımakta; sonuçta da inançlı, adil insanların karışıklık çıkaranlara karşı, mutlak zaferi ile neticelenmektedir.

5/64: … Allah, bozguncuları sevmez.
13/25: … Yeryüzünde bozgun çıkaranlara lânet olsun.
16/88: … Bozguncuların azablarını kat kat arttıracağız.

Cenâbı Allah, bozguncuları sevmez. Onlar Dünyada ki sınavlarını kaybetmişlerdir. Azab çekerek sonsuz rahmetten mahrum bırakılacaklar, ahiret hayatları da cehennemlik olacaktır. Orada korkunç bir azab onları bekliyor.

7/85: … Yeryüzünde, orası barışa kavuştuktan sonra bozgun çıkarmayın…
29/36: … Bozgunculuk yaparak ülkenin huzurunu kaçırmayın
   
Bozgunculukla insanların huzurunu kaçırmayın ve ülkeyi bir kargaşaya sürüklemeyin. Hep yardımlaşın ve sulh için çalışın.
2/30: … Rabbin meleklere: "Ben Yeryüzünde bir halife yaratacağım." dediği zaman, melekler: "… Orada bozgunculuk yapacak, kan dökecek birini mi yaratacaksın?…
30/41: … İnsanların elleriyle kazandıkları yüzünden denizde ve karada bozgunculuk ortaya çıktı. Umulur ki dönerler.
    İnsanların; yaratılış düzeni ve İlâhî Yasa’ların aksine hareket ederek, işledikleri kötü fiillerinden dolayı tabiatta dengesizlikler, uygunsuzluklar meydana geldi. Denizlerin kıyıları molozlarla dolduruldu, suları da türlü zehirli atıklarla kirletilerek yapısı bozuldu, havada ki ozon tabakası da delindi. Aynı şekilde karaların da düzeni bozguna uğradı. İnsanların sosyal yaşamında da; ahlaksızlık, adaletsizlik, şirk, ihanet, yalancılık, inkârcılık, ihtiras, cehalet sebebiyle bozgunculuk had safhada yaygınlaştı. Mü’minun 23/71: " Eğer Allah, onların kötü arzu ve isteklerine uysaydı; göklerde, Yeryüzü de, bunların içindekiler de bozguna uğrardı… "
" Umulur ki dönerler " Yani bozgunculuk yapanlar, çok büyük bir günah işlemekteler. Ancak onların bu amelden (çalışmadan) dönmeleri umulur. Önce tövbe ederek iman etmeleri, İlâhî Yasa’lara uymaları, kötü çalışmalarının yerini salih amellerin alması gerekir. Ancak o zaman kurtuluşa erişebilirler.  2/217: … Fitne, bozgunculuk öldürmekten daha kötüdür.
   Bozgunculuk, Allah katında çok ağır bir günahtır. Çünkü fitne ve bozgunculuk, kan dökmeyi ve öldürmeyi beraberinde getirir. Böylece birçok masum insan hayatlarını kaybederler. Kasas 28/4: " Firâvun memleketin başına geçti ve halkını guruplara ayırdı. İçlerinden bir topluluğu güçsüz bularak horlayıp eziyordu. Bu topluluğun erkek çocuklarını boğazlıyor, kadınlarını sağ bırakıyordu. Çünkü o, bozguncunun biriydi. " İşte yaratılış düzenini bozan buzulmün, karışıklığın durdurulması, yaratılışın korunması gereğidir. Allahü Teâlâ; bunun için bozgunculara hiçbir zaman sonsuz fırsat vermemiş ve onların bu zulmünü bir gün mutlaka sona erdirmiştir. Bakara 2/251: " (Davûd ve beraberindekiler) Allah’ın izniyle (zulmeden Calût ve ordusunu) tamamen bozguna uğrattılar… Eğer Allah, insanların bir kısmını diğer bir kısmı ile önleyip savmasaydı, Yeryüzü muhakkak karışıklığa uğrardı… " Ayetle ilâhî bir prensip belirtilmiştir.

 

UYANALIM ARTIK

16 Şubat 2008 Cumartesi | Kategori Siyaset 2

         Yazıma başlamadan evvel Yarın olabilecekler için şimdiden uyanık bulunmalıyız diyorum.   ‘Yurdun her karış toprağı, vatandaşın kanıyla ıslanmadıkça düşmana bırakılamaz’  diyen Mustafa Kemal ATATÜRK’ün sözü ile başlamak istiyorum. Bu vatan ne mücadelelerle, kan dökülerek, çoluk, çocuk, kadın, erkek, yaşlı demeden müdafaasında bulunuldu ve bir çok insanımız şehit oldu. Şöyle bir tarihe baktığımızda ülkemizin kurtuluşu için ne mücadeleler verilmiş, neler kaybedilmiş bir düşünelim. Oysaki kurtuluş mücadelesinde Bu ülkede yaşayan her kez Kuva-i Milliye ruhuyla, lazıyla, Çerkez’iyle, Kürdüyke, Boşnağıyla, Gürcüsüyle, Muhaciriyle, Alevisiyle, Sünni’siyle el ele vererek kurtuluş mücadelesini gerçekleştirdi. Tersanelerimize girildi, Anadolu’nun her tarafı işgal edildi, bu şartlar altında bu milletin evlatları bağımsızlığına sahip çıktı. Çanakkale, Dumlupınar, Sakarya, İstiklal harbi yalan mıydı, Anadolu’dan Türk’ü sürmek istedikleri yalan mıydı, Sevr yalan mıydı. Azınlıklar Lozan’da tanımlanmıştır. Biz Sevr’i yırtmış, yerine Lozan barış antlaşmasını koymuş bir milletiz. Biz hiç kimsenin oyununa gelmemeliyiz. Bizi içimizden yıkmak isteyenlere fırsat vermemeliyiz. Bakın hala ülkemizde birkaç çapulcu eşkıya yüzünden yıllardır ve hala şehit veriliyor, yakınlarda İlimizde de Askeri lojmanlara saldırı oldu, buradan Askerlerimize geçmiş olsun diyorum. Bizler gerekirse Bu vatan için canımızı da feda ederiz., fakat bu çapulcuları yönlendirenler yani ele başları ortalıkta dolaşıyor.Biz Türk Milleti olarak bunlardan rahatsızız. O İmralıada yatan Terörist başı ve çocuk katilinin dosyası Mecliste niye bekletiliyor, İmralıdaki yaratığın örgütünü daha kolay idare etmesini sağlamak amacıyla örgüt ile kendi arasında aracı olarak kullandığı avukatlarına özel gemi tahsis edildi. Yetmedi yönetim kadrosundaki bazı yöneticiler İmralıdaki yaratığı meclise taşımanın yollarını düşündüklerini,  Yarın göreceksiniz bunların siyasi uzantıları seçimlerde büyük bir güçle ortaya çıkacaklar, bunun hesabını yapıyorlar. Bu Millet bunları biliyor ama ellerinden gelen bir şey yok tepkiden başka. Yıllardır bu milletin uyanması için kimileri nutuk attı, kimileri makale yazdı, kimileri de türkü söyledi, ancak çok kimse olaylara objektif olarak bakmadı. Herkes kendi ideolojisinin militanlığını ve güç odaklarının uşaklığını yaptı. Aramızda bulunan bizlerden birileri sandığımız ajan ve provokatörleri vasıtasıyla içimize nifak tohumları ektiler. Kimimizi kafatasçı, kimimizi kürtçü bölücü, kimimizi Alevi, İslam, kimimizi de kökten dinci, şeriatçı damgasıyla damgalarken, bizleri kamplara böldüler. Irklar, mezhepler arası bir toplum meydana getirdiler. Bizlerin bu kavgasını fırsat bilen birileri, bizzat şahit olduğum 40 yıldır ne oyunlar oynadılar, ne çoraplar ördüler başımıza.12 Eylül darbecisi, ‘’Darbenin meşruluk kazanması için daha çok insanın ölmesini bekledik dedi’’dedi. Öldüren biz, ölen biz değilmiydik? Birileri birilerine bir örgüt kurdurttu. Adına PKK dedi. Yıllardır mücadele devam ediyor,35 bin insanımız öldürüldü, birileri, ‘’İti ite kırdırttık’’dedi. Kıran biz, kırılan biz değil miydik? Birileri birilerine bir örgüt kurdurttu, adını Hizbullah koydu. Dini bütün insanların eline verdiği silahla bütün insanları katlettirdi. Katleden biz, katlolan biz değil miydik? Yine birileri birilerine bir örgüt kurdurttu, bazen derin devlet, bazen de mafya oldu. Adı nice faili meçhul işlendi. Cinayeti işleyende, cinayete kurban giden de biz değil miydik? Peki bu olaylar cereyan ederken bizler ne yaptık, yaptık yapacağımızı. Birilerinin oyununa gelerek, bir tarafı alkışlarken bir tarafı lanetledik, hem de utanmadan. Oysa tarafların iki ucundaki de bizler değil miydik? Ey benim Türk kardeşim, Kürt kardeşim, Alevi kardeşim, Sünni kardeşim ve bu ülkenin saygıdeğer insanları, aklımıza; elimizi vicdanımıza koyarak, başımızı iki avucumuz arasına alıp, bizler ne yapıyoruz demek geldi mi? Hele bir düşünün, bu ülkenin Kurtuluş Savaşını hep beraber vermedik mi? Maraş’ın Kahraman, Antep’in Gazi, Urfa’nın Şanlı olmasında birilerimi bizlere emir verdi? EL Ele, omuz omuza, gönül gönüle vererek, bu savaşları kazanmadık mı? O Zaman birileri bizlere, ‘’Sen Türksün, sen Kürtsün, sen alevisin, sen sünnisin’’ diye sordu mu? Bizleri fişledi mi? Alevi dedeleri, Sünni din adamları, Kürt aşiret reisleri, Türkler, Çerkezler, Gürcüler, Lazlar, hep beraber savaşmadık mı? TBMM’nin açılışında milletvekili olarak; Alevi dedeleri, Sünni din adamları, Kürt aşiret reisleri, Türkler, Çerkezler, Lazlar görev yapmadı mı? Bu ülkenin askerleri bizler değil miydik, bu ülkenin vergisini biz vermiyor muyuz, bu ülkenin bütün yükü biz garibanların sırtında değil mi? Bu ülkenin gerçek sahipleri bizler değilmiyiz? O halde aramızdaki bu öfke, bu nefret, bu husumet niye? Yoksa birilerinin bizleri kullandığının farkında değil miyiz hala.

         Televizyon ekranında Alevi dedelerini, Alevi aydınlarını dinliyorum, birilerinden şikâyetçiler. Sünni din âlimlerini dinliyorum, birilerinden şikâyetçiler, Kürt aydınlarını dinliyorum birilerinden şikâyetçiler, Türk aydınlarını dinliyorum, onlar da birilerinden şikayetçiler. Söylediklerini yorumluyorum, hepsi de haklı. O halde bunu anlamı ne?  bu ülkenin gerçek sahipleri bizler, birilerinden şikayetçiyiz. Peki kim bu birileri? Bizlere bu oyunları oynayan, kardeşi kardeşe öldürten, her dönem birilerimizi potansiyel suçlu ilan eden, bizleri açlığa, sefalete mahkûm eden bu hainler kim? Kim bu hin oğlu hinler?

          Bizler hala merhum Menderes’i yargılayan hakimin, ‘’Seni buraya getiren güç, senin asılmanı istiyor’’ dediği gücün, kim olduğunu öğrenemediysek? Bizler hala 11 Eylül 1980 gününe kadar günde 15-20 kişi öldürülürken, 12 Eylül sabahı kimsenin burnunun bile kanamadığı bir ortamın oluşmasının sebebini anlayamadık ise. Bizler hala Kurtuluş Savaşı nı yedi düvele karşı, kazma ve kürekle kazandığımız halde; yüz binlerce personeli, uçağı, topu, tüfeği, tankı olan bir ordunun, üç beş bin eşkıya bozuntusu ile baş edemediğine bir anlam veremediysek. Sivas’ta yaşanan vahşeti Sünnilerin, Başbağlar’da yapılan katliamı Alevilerin yaptığına inanıyor ve detaylarını sorulamıyorsak. Cumhurbaşkanımız merhum Turgut ÖZAL’a tetiği çekenin değil de, çektirenin kimler olduğunu merak etmiyor isek? Uğur Mumcu’nun öldürüldüğü gün yayınlanmak üzere gazeteye götürdüğü faksın içeriğinden haberimiz yoksa. 1978 yılında PKK’yı kuran Öcalan’ın, 1984 yılına kadar burs alıp almadığı, şayet almış ise bu bursu kimlerin verdiğini araştırmadıysak. Ülkücü olduğu bilinen Abdullah Çatlı’nın; arandığı halde, kaza anında Kürt kökenli milletvekili ve Alevi Emniyet Müdürü ile aynı araçta, ne maksatla bulunduğu umurumuzda değil se. Mersin de 14 yaşındaki çocuğun bayrağımızı yere atması kadar, o bayrağı o çocuğun eline verenlerin kimler olduğu ve hala neden yakalamadığı bizi ilgilendiremiyor ise. Ve bizler hala, Kur’an kurslarında Hizbullahçı yetiştiriyor, Alevilik İslam dışıdır, Kürtler bölücüdür yalanlarına inanacak kadar aptal isek, bu ülkede bu hainler faaliyetlerine devam edecek, kaybedenin hep bizlerin olacağını unutmayalım.

        Kısacası fazla uzatmadan diyorum ki; birilerimizin kürtçe konuşması neden birilerini tedirgin ediyor, birilerimizin Cem evleri neden birilerini rahatsız ediyor, birilerimizin başörtüsü neden birilerine batıyor? Vatan millet Sakarya nutukları atan yalancıların sözlerine kanmayalım. Bu ülkeyi biz kurtardık şayet bir tehlike olursa, yine biz müdahale ederiz, onlar merak etmesin, bizler savaşırız, onlar nutuklarını atsınlar. Bu vatan, bu toprak, bu bayrak bizim. Bizden daha vatansever olduklarını söyleyenlerin soy kütüklerine bakın, ne demek istediği daha iyi anlayacağınızdan eminim. İnsan haklarından, demokrasiden, özgürlüklerden bahseden;  mitinglerde, yürüyüşlerde, boykotlarda, grevlerde, pankartlarla ön saflarda yer alan bizlerden birileri sandığımız ajan ve provokatörlerin oyunlarına gelmeyelim. Ülke aleyhine bir şey tezgâhlayanlar var ise güvenlik güçlerine yardımcı olalım, haberleşelim. Bu ülke bizim ve hepimize yeter. Saygılarımla

dsadas