
Yine bir kutlu Doğum Haftasında selam sana efendim,selam dostlarına, selam Ehl-i Beytine ve selam olsun ümmetine…Efendim şimdiye dek sana hiç mektup yazmak kısmet olmadı.Belki de sebep cesaretimi toplayamayışımdı.Ama bu anı iple çektim. Okuyucularım ile birlikte tüm İslam Alemi seni çok özledik Ya Resulullah. Efendim; çok üzgünüm, çok mahsun, çok çaresizim.Çok sıkıldım, bunaldım.Sığınacak bir kapı ararken yakın hiç kimseyi bulamadım.Huzuruna böyle perişan, aklı karışık, kalbi kararmış, günah kirlerine bulanmış, çaresizlikle geldim.Sözlerim parça parça, kırık, dökük, düşüncelerimi toparlayamıyorum.Kusuruma bakma efendim.Ey kainatın Efendisi, Rabbim seni ancak alemlere rahmet olarak gönderdi.Eğer sen olmasaydın halimiz nice olurdu.Kim öğretirdi bizlere Rabbimizi, Kur’an-ı ve Sünnetullahı.Biz seni hakkıyla tanıyamadık; nefsimize uyduk, bu fani dünyayı hiç bitmeyecekmiş gibi yaşadık.Şimdi gönüllerimizde senin ışığın öylesine fersiz ki, en ufak bir rüzgar bile onu titretebiliyor.Bu fani alem bizi o kadar meşgul etti, nefislerimizi o kadar okşadı ki, bu fani dünyanın en kıymetsiz bir eşyası bile seni unutturabiliyor.
Efendim,Sen bize iki miras bırakmıştın.Bizler onlardan birinin kapağını açıp bakmadık bile. İçine bakanlarımız oldu, fakat onu sadece yüzünden okudu veya lafızlarını ezberledi, anlamına kafa yormadı, kalbini açmadı o yüce Kitab’a, Okuyanlar ölüler için okudu, diriler için değil..Oysa efendim, sen dememiş miydin ‘’Kur’ân ölülerin kitabı değil, bizzat dirilerin kitabıdır’’ diye. Fakat biz, aciz ümmetin o sözünü de unuttuk.O yüce Kur’an-ı evimizin en ulaşılmaz yerlerine astık.Efendim sen bize sünnetini, yani yaşama sanatını miras bırakmıştın bize….Rabbim iz; seni güzel ahlakı tamamlamak üzere göndermişti.Kuran’ın nasıl anlaşılacağını yaşayarak göstermiştin bize.Rabbimizin bize olan emirlerini bizzat kendin hayatına uygulayarak gösterdin.Biz onu da bir kenara ittik.Çoğu insanın ağzından şunları duydum; ‘’Bırak yahu sünneti, sen farzların uygulamaya bak.Farzları uyguladık ta sünnet mi kaldı? Hangi çağda yaşıyoruz? Onlar o dönemde kaldı.Tutup ta onlar gibi mi yaşayalım?..vs. Bunun gibi birçok sözleri duymak ne kadar da acı veriyor bana.Bir de bu insanlar Müslüman’ım diye geçiniyorlar. Efendim, yeryüzü sana çok susadı. Senin Rahmetine muhtacız.Sen insanları sevdin, onlara güvendin; biz onlara tuzaklar kurduk.Sen insanların hep olumlu yanlarını gördün; biz ise nerede bir açığı var diye onu aradık, içimizi nefret ve kinle doldurduk.Sen ‘’İnsanların en hayırlısı, en iyisi, insanlara en yararlı olanıdır’’ buyurdun.Bizim etrafımızdakiler; okul arkadaşlarımız, eşimiz, dostumuz, çocuklarımız, komşularımız bizden yalnızca zarar gördüler.Senin yolundan tam anlamıyla gidemedik, seni tam anlamıyla anlatamadık başkalarına Ya Muhammet, bizi affet.
Efendim sen gideli çok şey değiştirdiler.Müslümanları birbirleri ile savaşır hale getirdiler,Güneş tutulmasında bile dua etmeyi akıl edemediler,bazıları Camilerdeki ezanlarımızdan da rahatsız olmaktadırlar.Çoğu turistik yerde ezanlarımızın sesini bile susturdular.Kur’an Kurslarının kapılarına kilit vururken; bizler olanları sadece izlemekte kaldık.Hiç sesimizi çıkarmadık.Bacılarımızın başlarındaki baş örtüye de el uzatılmaya başlandı, Müslümanların üzerine baskı uygulanmaya başlandı Askerimize,polisimize,dinimize,bayrağımıza,namusumuza dil uzatmaya kalktılar, Müslüman olmayanlarca, gençlerimiz doğru dürüst abdest ve namazdan soğutulmaya başlandı,şimdi gelmiş bir kısım çevreler o pis ağızları ile sana karşı söz söylemeye başladılar, bizler sadede tepki göstermekle kalıyoruz, Dünya meşekkatine fazla bağlananlar, para,makam,mevki,şöhret peşinde koşanlar bir deprem olacak diye korkuyla yaşamaktadırlar, Ey Efendiler Efendisi, hala gelmeyecek misin? Bizler nefsimize zulmedenlerden olduk.Sana çok ihtiyacımız var.Gönlümün güle,ümmetinin güle çooook ihtiyacı var.Bizler, seni hakkıyla tanıyamadık.İnşallah sen bizleri ümmet olarak tanıyabilirsin Ya Resulullah! Bizlere Şefaat et Ya Resullulah.
Resullulah (s.a.v) efendimiz buyuruyor ki:‘’İsrail oğulları günaha daldılar.Alimleri günah işlememelerini öğütlediler.Onlar bu işten vazgeçmediler. Bu kez alimler de bunlarla birlikte yediler, içtiler beraber yaşamaya devam ettiler.Onları terk etmediler, Allah Teala hepsinin gönlünü birbirine çarptı.Gönüllerini kararttı. Zebur’da ve İncil’de bunlara lanet etti. Hepsi maymun ve domuz oldular.Bu gazab bunlara günahta ısrar etmelerinden dolayı isabet etti’’. Resullulah (s.a.v) bunu söyleyince dayanarak yere oturdu ve: ‘’Canım kudret ellinde olan Allah hakkı için, insanları doğru yola davet etmediğiniz müddetçe size kurtulmak yoktur.’’ Dedi (Tirmizi, Tefsir-i süre 6/5—
Her şey mükemmel bir nizam içindeyken insanın nizamsız olması düşünülemez.Dikenler çabuk büyür.Elma kurtlandıysa da dalından düşecektir.Çöplükte ki boş konserve kutularının üzerindeki marka onlara kıymet kazandırmaz.Yıkılması gereken çok meyhane vardır, fakat her zaman sarhoş yıkılır meyhane ayakta kalır.İçki aklı karartır, sarhoş ne yaptığını bilemez. İçkinin kötülüğünü anlamak için hastahaneleri, hapishaneleri, mezarlıkları, dolaşmak yeterlidir. Meyhanelerde ve kumarhanelerde kurulmuş tek bir medeniyet yoktur. İlimden ibadetten uzak olanlar kendisini içkiye verir. Haramda hayır yoktur.Düşman denildiğinde aklımıza birbirine düşman ülkeler gelir. Bazen düşman şeytan gibi kanımızda dolaşır.Kitap tutmayan eller harama uzanabilir.Helale bakmayan gözler harama bakabilir. İnsan yiyip içerken harama helale dikkat etmezse hayvandan farkı kalır mı? Hayvanların haramdan, helalden haberi yoktur. Allah’a çok şükür ki bizi insan olarak yaratmış, insanlar içinde sapık yollara da düşürmemiş, İslamiyet le şereflendirmiş. Müslümanlar içinde şuurlu Müslüman olarak yaratmış. Aklın en önemli vazifesi İslamiyet’i anlamaktır. Bid’at ve dalalet kayalıklarına çarpmadan saadet-i ebediyyeye ulaşmak insanın vazifesidir. Düşmanı dışarıda aramak yanlıştır. Meyhane ve cami aynı yol üzerindedir. Herkes gittiği yola göre değer kazanır. Camiyi meyhaneye çevirmek ne kadar korkunç bir günahsa, kalbin yanına meyhane açmak ta o kadar korkunçtur. Haramlardan kurulan medeniyet çatısı altında gençlerin problemleri artmaktadır. Müslüman kendisini felaketlere sürükleyen günahların düşmanı olmalı, İslamiyet’in gösterdiği yoldan çıkmamalıdır.
‘’ De ki: Gelin, size Rabbinizin neleri haram kıldığını okuyayım! O’na hiçbir şeyi ortak koşmayın, babanıza, annenize iyilikten ayrılmayın, yoksulluk yüzünden çocuklarınızı öldürmeyin; zira sizin de onların da rızkını Biz veririz, kötülüklerin açığına da gizlisine de yanaşmayın, Allah’ın muhterem kıldığı cana haksız yere kıymayın. İşte duydunuz ya, O, size düşünesiniz diye bunları emretti! Yetimin malına, rüştüne erinceye kadar en güzel şekilden başka türlü yaklaşmayın; ölçeği ve tartıyı tam ve denk tutun. Biz, hiçbir kimseye gücünün yettiğinden başkasını teklif etmeyiz. Söz sahibi olduğunuz zaman yakınlarınıza ait de olsa adaleti gözetin. Allah’a verdiğiniz sözü yerine getirin. Duydunuz ya, O, düşünüp tutasınız diye bunları size emretti.’’ (En’am, 6/151-152)
Hayatın gayesi, yaratılışın mânâsı silinmiş, yok olmuştu. Herşey mânâsız başıboşluk ve hüzün örtülerine bürünmüştü.Ruhlar birşey bekliyor, bir nurun zulmet perdesini yırtmasını içten içe hissediyordu.O vahşet devrinde kâinat ufkundan bir güneş doğdu. Bu güneş âhirzaman Peygamberi Hz. Muhammmed Aleyhissalâtü Vesselam idi. Tarihin seyrini, hayatın akışını değiştiren bu eşsiz olay, dünyayı yerinden sarsan değişimlerin en büyüğü idi.İşte insanlığın akıl ve kalbinde düğümlenen "Necisin, nereden geliyorsun, nereye gidiyorsun?" sorularını, düğümlerini çözüp kâinatın Sahibini ilân ve ispat edecek bir zatın teşrifi sadece insanların ruh ve kalbinde değil, diğer varlıklarda, hattâ cansız eşyada bile yansımasını bulacaktı.Doğudan batıya bütün âlemin nurlara büründüğü, İlâhi değişimin tecelli ettiği o gece neler oldu neler?
Yahudi ileri gelenleri ve âlimleri kitaplarında daha önce rastladıkları işaret ve müjdelerin açığa çıktığını gördüler. Kimsenin haberi olmadan en önce onlar bu müjdeyi verdiler.O gece Yahudi âlimleri semâya bakıp "Bu yıldızın doğduğu gece Ahmed doğmuştur" dediler.(Bîr Yahudi İleri geleni Mekke’de Peygamberimizin doğduğu gece, içlerinde Hişam ve Velid bin Muğire, Utbe bin Rabia gibi Kureyş ileri gelenlerinin bulunduğu bir toplantıda,
- "Bu gece sizlerden birinin çocuğu oldu mu?" diye sordu.
- "Bilmiyoruz" diye cevap verdiler.
Yahudi, "Vallahi sizin bu ihmalinizden iğreniyorum!"Bakın, ey Kureyş topluluğu, size ne söylüyorum, iyi dinleyin. Bu gece, bu ümmetin en son peygamberi Ahmed doğdu. Eğer yanlışım varsa, Filistin’in kudsiyetini inkâr etmiş olayım. Evet, onun iki küreği arasında kırmızımtırak, üzerinde tüyler bulunan bir ben var" dedi.Toplantıda bulunanlar Yahudinin sözünden hayrete düştüler ve dağıldılar. Her birisi evlerine döndüğünde bu durumu ev halkına anlattılar. "Bu gece Abdülmuttalib’in oğlu Abdullah’ın bir oğlu doğdu. Adını Muhammed koydular." haberini aldılar.
Ertesi gün Yahudiye vardılar:
"Bahsettiğin çocuğun bizim aramızda dünyaya geldiğini duydun mu?" dediler.Yahudi "Onun doğumu benim size haber verdiğimden önce midir, sonra mıdır?" dedi.Onlar, "Öncedir ve ismi Ahmed’dir" dediler. Yahudi, "Beni ona götürün" dedi.
Yahudi ile beraber kalkıp Hz. Âmine’nin evine gittiler, içeri girdiler.Pegamberimizi Yahudinin yanına çıkardılar. Yahudi Peygamberimizin sırtındaki beni görünce, üzerine baygınlık geldi, fenalaştı. Kendine gelip ayıldığı sırada,
"Ne oldu sana, yazıklar olsun" dediler.Yahudi, "Artık İsrailoğullarndan peygamberlik gitti. Ellerinden kitap da gitti. Artık Yahudi âlimlerinin kıymet ve itibarları da kalmadı. Araplar peygamberleriyle kurtuluşa ereceklerdir.
"Ey Kureyş topluluğu, ferahladınız mı? Vallahi size, doğudan batıya kadar ulaşacak bir güç, kuvvet ve bir üstünlük verilecektir" dedi.
Kâinatın Efendisini dünyaya getiren bahtiyar annenin henüz dünyaya gelmeden görüp gördükleri çok manalıydı..
Peygamber Efendimize hamileyken rüyasında, "Sen, insanların en hayırlısına ve bu ümmetin efendisine hamile oldun. Onu dünyaya getirdiğin zaman ‘Her hasetçinin şerrinden koruması için bir ve tek olana sığınırım’ de, sonra ona Ahmed yahut Muhammed ismini ver."
Yine kendisinden çıkan bir nurun aydınlığında bütün doğuyu ve batiyi, Şam ve Busra saray ve çarşılarını, hattâ Busra’daki develerin uzanan boyunlarını gördüğünü Abdülmüttalib’e anlatmıştı.(3)
Aynı gece Hz. Âmine’nin yanında bulunan Osman ibn Âs’ın annesinin gördükleri de şöyle:
"O gece evin içi nurla doldu, yıldızların sanki üzerimize dökülecekmiş gibi sarktıklarını gördük."
Evet bu ulvî anı dile getiren Mevlid’in yazarı Süleyman Çelebi bütün bu hakikatleri şu beytiyle şiirleştirmiştir:
"Hem Muhammed gelmesi oldu yakin
Çok alâmetler belürdi gelmedin"
Rabiülevvel ayının 12. Pazartesi gecesi, yapılan hesaplamalara göre, Miladi takvime göre 20 Nisan’a denk gelen gece idi. Dünyayı şereflendiren iki Cihan Serverinin üzerini o günün bir âdeti olarak bir çanakla kapattılar.
Araplara göre o zaman, gece doğan çocuğun üzerine bir çanak koymak ve gündüz olmadan ona bakmamak âdetti. Fakat bir de baktılar ki. Peygamber Efendimizin üzerine konulan çanak yarılarak ikiye ayrılmış, Efendimiz gözlerini gökyüzüne dikmiş, başparmağını emiyordu.(5)
Evet, bu işaret her türlü küfrün, zulmün, şirkin ve her türlü bâtıl inanç ve âdetlerin parçalanıp yok olması, imanın, nurun ve hidâyetin kâinatı aydınlatması için gönderilmiş bir Peygamber idi.
Aynı gece Kabe’de tapılmakta olan cansız putların çoğunun başaşağı devrildiği görüldü.
Aynı gece Kisra sarayının beşik gibi sallanıp on dört balkonunun parçalanıp yerlere düştüğü öğrenildi.
Sava’da mukaddes tanınan gölün suyunun çekilip gittiği görüldü.
Bin senedir yakılan ve söndürülmeyen mecusi ateşinin sönüverdiği müşahede edildi.
Bütün bunlar işaret ve alamettir ki, yeni dünyaya gelen zat ateşe tapmayı, puta tapmayı kaldırıp, Fars saltanatını parçalayarak Allah’ın izni olmadan kutsal tanınan şeylerin kutsallığını ortadan kaldıracaktır.(6)
İşte bu geceye Veladet-i Nebi gecesi diyor ve onun bütün kalbimizle, ruhumuzla her sene yeniden yâd edip kutluyoruz. Bütün kâinatla bu geceyi karşılayarak onun âleme teşrifine kıyam ediyoruz.
Getirdiği ebedi nura, açtığı saadet caddesine ve sünnet-i seniyyesine yeniden sımsıkı sarılmak ve Mevlid Kandilini vesile ederek ona yeniden biatimizi, bağlılığımızı tazelemek ne yüce bir şeref ve ne büyük bir saadettir.
Yüce Rabbim bizleri sevgili Resulünün şefaatine nail eylesin.Allah dualarınızı kabul etsin.Amin.